Oturum açOturum aç / Parola hatırlat Üye olÜye ol

  
Editörler : mustaffa
01 Mart 2011 23:51  


Kapalı
Unutulan ve unutturulan türkler...

UNUTULAN TÜRKLER !

Türk Milleti, üzerine oynanan oyunlar sebebiyle akşam yediğini unutur vaziyettedir. Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ibaret değildir. Türkiye Türkleri, uzun yıllar, uygulanan karartma politikası yüzünden, kendilerinden başka Türk olabileceğini düşünememişlerdir.

Oysa yeryüzünde, Çin Seddinden Adriyatik?e, Avrupa?dan Amerika, Avustralya ve Afrika?ya kadar büyük bir coğrafyada sayısı 300 milyona ulaşmış olan büyük bir millet yaşamaktadır. Üçyüz milyonluk bu büyük insan kitlesini; birbirine unutturmak ve kucaklaştırmamak için bir çok oyun sahneye konmuş ve halende konulmaya devam etmektedir.

Dış güçler ve onların işbirlikçisi yerli ihanet çeteleri, Türk denilince hemen hafife ve alaya almaya başlar, biraz ısrar etseniz sizi hayalci diye nitelendirir, pes etmediğinizi görünce de, ırkçı faşist damgasını yapıştırıverirler. İnsanın milletini sevmesi ve uzak düştüğü kardeşini düşünmesi, araması, yardımına koşması suç mudur? Günümüz de bir çoğu, medyanın köşe başını tutmuş olan,1980 öncesinin Maoist denilen dönek solcuları, komünizm baskısı altında ezilen Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu?nun bir hayalden ibaret olduğunu, aslında böyle bir kişinin hiç yaşamadığını ve Türk Milliyetçileri tarafından uydurularak yaratıldığını anlatıp durdular. Yıllar sonra Mustafa Cemiloğlu ile aynı masada otururken kendisine bir hayal ile oturduğumu fakat bu hayalin gerçeğe dönüşmesinden dolayı çok mutlu olduğumu ifade ettim.

Bize yalan söylemişlerdi. Kırım Türkleri var olmak için mücadele ediyor

ve liderliklerini de Mustafa Cemiloğlu yapıyordu. Bu zevat bize halen yalan söylemeye devam ediyor. Hepsi AB, ABD, İsrail ve sahipleri kimse onun yardakçılığına soyunmuş vaziyette. Tek görevleri var: Türk Milletini aldatmak.

Bahadır Selim Dilek isimli bir gazeteci ?Ege?nin Unutulan Türkleri? adında bir kitap yazdı. Çok güzel bir çalışma. Ancak sadece Ege?de unutulan Türk yok. Dünyanın dört bir köşesinde unuttuğumuz milyonlarca Türk ve kendini Türk gibi gören insan var. Bahadır Selim Dilek?i arayıp çalışmasından dolayı tebrik ettim. Biraz sohbet edince bana yerini ve adını, her Türk?ün başına bir şeyler geldiği ve bizimde yardım için elimiz uzanamaz diye belirtmek istemediğim. Ortadoğu?da bir Türk köyünden bahsetti. II. Abdülhamit bu köyü Girit Adasından o bölgeye topluca gönderip iskan etmiş. Türkçe ve Rumca?dan başka bir dil konuşmuyorlar. Bu satırları onlar ve onlar gibi bir köşede bıraktığımız insanlarımız için yazmak istedim.

Ne çok insanımızı yalnız bırakıyor ve unutuyoruz? Oysa nerede bir Türk yaşıyorsa, onu bulup, onunla ilgilenmeliyiz. Bu sebeple nerede ve ne kadar Türk yaşıyorsa acilen bir envanter çıkartılmalı ve elimizde faydalanacağımız böyle bir kaynak bulunmalıdır. Birisi kalkıp bize, nerede ve ne kadar Türk yaşıyor, bunlar hangi adla biliniyor yada hangi boya mensup, inançları nedir diye sorsa, vereceğimiz bir cevap maalesef yok. Biz; Osmanlı-Türk İmparatorluğunun hem bakiyesi hem mirasçısıyız. Türk olanlar ve Türk gibi görülenler ya da kendini Türk gibi görenler bizim özbeöz kardeşlerimizdir. Bu nedenle kimseyi unutmaya ve yalnız bırakmaya hakkımız yoktur. Ancak küresel güçler bazı milliyetleri öne çıkartırken bazılarını da unutturmaya çalışmaktadır. Küresel sermaye baronlarının, çıkarlarının olduğu bölgelerdeki etnik ve dini azınlıklar daima ön planda tutulmaktadır. Küresel güçlerin çıkarının olmadığı bölgelerdeki azınlıklar ya tamamen görmezden gelinir, yada unutulur, unutturulur. Tıpkı Rodos ve İstanköy?de bugün sayıları 3-5 bin arasına düşmüş olduğu tahmin edilen Türk azınlık gibi.

Günümüzde Yunanistan?a ait Oniki ada?da varlığını korumaya çalışan bu bir avuç Türk; susturulan ve hakları gasp edilen, unutulan, unutturulan milyonlarca Türk arasındaki yerini alıyor. Onlar; dünyanın dört bir köşesindeki diğer unutulan Türkler gibi ne Ankara?nın nede Avrupa Birliği?nin gündemindeler. Ankara-Brüksel arasındaki temaslarda konu başlığı bile değiller. Yani yok sayılıyorlar. Bizim unuttuğumuzu veya görmezden gelerek yok saydığımızı, bizim dışımızdaki dünya niye hatırlayarak ortaya çıkarsın? Bizi birbirimize unutturmalarının altında yatan sebebin, Türk Milletini tarih sahnesinden silmek olduğu çok açıktır.

Rodos, İstanköy ve Oniki ada Türkleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, babası Abdurrahman Kaymakçı?nın başından geçen olayı anlatırken aslında Türklerin birbirine unutturulmasının nedenini de açıklamış oluyor.

Yıl 1921, yer Rodos: Dimitri arkadaşı Abdurrahman ile şakalaşırken aniden kulağını yakalar ve çekmeye başlar. Ardından nedenini açıklar;

?Bre Türko, Yunan Orduları şimdi Polatlı önlerinde, Ankara yakında düşecek. Kemal?in (Atatürk) kulağına yapışacağız ve işini bitireceğiz. Sıra sonra size de gelecek.? İşte bizim unuttuğumuz Rodos Türkleri?nin Yunanlılar tarafından bizden görüldüğüne dair çok güzel bir örnek. Sen unut ama Rum unutmasın !?

Türk Milleti kendisinden bazı gerçekler gizlenmek suretiyle birbirinden uzak tutularak tarih boyunca zayıflatılmaya çalışılmıştır. Güçsüz ve çaresiz bırakılmış bulunan Türk Milleti, yaşadığı coğrafyalar üzerinde soykırım ve katliamlara maruz kalarak son üçyüz yılda 150 milyon insanını kaybetmiştir.

Azerbaycan Eski Devlet Başkanı Ebulfeyz Elçibey?in

?Türk?e Türk?ü tanış etmek gerektir? dediği gibi yaparak Türk?ün ortak tarihini yeniden yazmalıyız. Unutulan ve unutturulan Türkleri bulup tanış olmak bunlardan dolayı bizim için en büyük görevlerden biridir.

Özcan Pehlivanoğlu

RUMELİ BALKAN TÜRKLERİ FEDERASYONU

Genel Başkanı

01 Mart 2011 23:55

ruhsuz adam
Kapalı

UNUTULAN

SURİYELİ TÜRKLER

Osmanlı döneminde hac yolunu korumak üzere Suriye?ye yerleştirilen Türkler, bugün ana dillerini unutmak üzere. Şam, Humus, Lazkiye ve Halep?te kenar mahallelere yerleşen Türkmenler hem ekonomik hem de kültürel bakımdan zayıflar. Bilek gücüyle çalışıyor ve önemli mevkilere gelemiyorlar. En büyük üzüntüleri Türkiye?nin onları unutması. ?Türkiye neden kültür merkezleri açmıyor?? diyen de var, ?Bizden vize istemeyin.? diyen de?

(Türkmen Mahallesi Hülluk?ta üç kuşak bir arada yaşayan Küçük ailesi)

Adı Türkiye. Suriye?de yaşayan 1,5 milyon Türkmen?den biri. Ülkenin kuzeyindeki Humus?un merkez köylerinden Kızhıl?da yaşıyor. Ona ?Türkiye? adını veren babası oğluna da ?Türkî? demiş. Şimdi 70?li yaşlarını süren ve tek kelime Türkçe bilmeyen bu kadın, Kızhıl?ın geniş avlularından birinde akşam serinliğiyle büyüyen halkaya dâhil oluyor. Komşular, akrabalar, arkadaşlar, üç-beş kelime Türkçe konuşanlar ya da Türkiye Türkçesi neye benziyor bilmek isteyenler; İstanbul?dan gelmiş konuklara dikkat kesiliyor. Sohbet yarı Arapça yarı Türkçe, devrik cümlelerle kırık dökük ilerliyor. Arada kapı açılıyor, ?biraz Türkçe bilen? biri daha kendini sınamak üzere meclise katılıyor. Hiç konuşamayanlar, gülüşmeler eşliğinde bir odaya kapatılıyor. Evin oğlu Abdülaziz, yüzünde muzip bir gülümseme, elinde anahtarla çıkageliyor: ?Türkçe öğrenene kadar odada kalacak.? Bu köy evinde toplanan kalabalık, hayat biçimleri, ilgileri, merakları, sorunları ve ?iki adım? uzaklıktaki Türkiye?ye ilişkin görüşleriyle yüzlerce yıldır Suriye?de yaşayan Türklerin bir numunesi aslında? Ancak, şehirden şehire hatta köyden köye, Türkiye sınırından uzaklığa, Hatay, Adana, Antep?teki akrabaları ziyaret sıklığına, Araplarla içli dışlı olmaya ve eğitime bağlı ufak değişiklikler yok değil.

(Sem Ali köyünden Nufa, yörede Türklerin giyindiği başlığıyla)

Bugün Suriye?de yaşayan Türkmenlere ilişkin net bir rakam yok. Onlara kalırsa nüfusları dört milyonu buluyor; ancak Türkiye kaynakları taş çatlasa 1,5 milyon Türkmen?den söz ediyor. En doğru bilgi Suriye?nin elinde; çünkü nüfus cüzdanlarında Arap vatandaşı görünenlerin gerçek kimlikleri kayıt altında. Suriye Türkmenlerinin en büyük sorunu ana dillerini unutuyor olmaları. Özellikle Hama ve Humus?un iç kısımlarında esenliği Araplar gibi yaşamakta bulanlar, çocuklarına Türkçe öğretmekten ısrarla uzak duruyor. Türkmen olmak iyi bir gelecek vaat etmiyor onlara. Şimdilik, kimliklerini reddetmiyorlar; ancak yakın bir gelecekte kim olduklarını unutacaklar. Humuslu ?Türkiye? ninenin tek kelime Türkçe bilmemesi belki de buna en güzel örnek. Humus?ta ilk durağımız 550 yıllık olduğu söylenen Kızhıl Köyü. Şehir merkezine on dakika uzaklıktaki köyde Türkçe unutulmuş; ama hatırlı bir dost gibi. Gündelik hayatta Arapça?yı tercih eden Humus Türkmenlerinin ortak görüşü şu: ?Türkçe?nin bize hiçbir faydası yok.? Okulda, sokakta, resmî dairelerde bir geçerliliği olmayan ana dilleri, yıllar içinde gözden düşmüş. Fakat Türkçe sorulara cevap verebilmek için sarf ettikleri çaba görülmeye değer. Gençlerin dağarcıklarındaki kelime sayısı üçü-beşi geçmiyor, yine ne varsa yaşlılarda var. Türkiye?den gelen misafirlerini ?Nasılsın, keyflisin inşallah? diye karşılıyor ve kimi vakit ?Senin dilin pek ağır, bizimki hafif? diye yakınarak kimi zaman da ?Şimdi sen ağnıyon mu beni?? diye şüpheye düşerek sohbete devam ediyorlar.

(Şehir merkezinde aile apartmanında yaşayan Türkmenler köydekilere kıyasla daha az Türkçe biliyor)

Osmanlı çekildi, biz kaldık burada

Köyün tarihi ve uzun yıllar önceye dayanan göç serüvenleriyle ilgili pek az şey biliyorlar. Abdülkerim dede, dillerinin ve giyimlerinin Türkiye?ye ne kadar benzediğiyle ilgileniyor daha çok. Türk kanallarında haber okuyan spikerleri çok hızlı konuşmakla itham etse de teselliyi çabuk buluyor: ?Siz, çok yabancı kelime karıştırmışsınız canım. Bizim dilimiz daha temiz. Hakiki Türkçe?yi biz konuşuyoruz aslında.? Giyim meselesine gelince; Türkmen erkekler tıpkı Araplar gibi beyaz uzun elbiseleri, kadınlar ise siyah ince kumaştan dikilmiş ?abaye?leri tercih ediyor.Kızhıl Köyü adını, orada medfun Osmanlı emiri Sinan Kızhıl?dan almış. Kabrin yakınlarında Yavuz Sultan Selim zamanından kalma Osmanlı altınları bulan öğretmen Muhammed Genco, Suriye topraklarına nasıl yerleştiklerini, devrik cümlelerle anlatıyor: ?Biz Türküz, dedem aynı sizin gibi söylerdi. Osmanlı getirdi bizi Türkiye?den buraya, koydu ceyş (ordu). Ecnebiler içeri girmesin diye. Dedelerimiz kovaladı onları. Sonra biz burada kaldık işte, Arapların arasında.? Bu göç hikâyesine, küçük bir ekleme yapmak gerekiyor. Osmanlı döneminde hac yolunun emniyete alınması için yerleştirilen Anadolu Türkleri, bölgelerinde isyan eden, devlete problem olan güçlü ailelerden seçilmişti. Yeni yurtlarında bir kabile asabiyeti gösteremedikleri için uyum içinde yaşamışlar ve kendilerine verilen görevi hakkıyla yerine getirmişlerdi.

(Türkiye sınırına 3 km. uzaklıktaki Karaköprü köyünde yaşlılar hâlâ Osmanlıca okuyor)

Köyde çocuklara sıklıkla verilen ?Osman? isminin arkasında Osmanlı sevgisi var; ancak, gençlerin kafası biraz karışık. Tarih kitaplarında Osmanlı?yı ?sömürgeci? diye tanıtan bölümler, aralarında Türkmenlerin de bulunduğu bir nesli Osmanlı düşmanı olarak yetiştirmiş. Suriye?nin hatayı düzeltmeye yönelik girişimi ise henüz çok yeni. Eylül ayı sonunda Şam?da yapılan ?Osmanlı Belgelerinde Bilâd-ı Şam? isimli uluslararası kongrede Suriye, Osmanlı tarihini, Türkiye?ye danışıp yazacakları haberini verdi.Bu karar sevindirici; ama Kızhıl Köyü?nde öğretmenlik yapan Türkmen Neda Bekir?in gerçeği anlaması biraz zaman alacak: ?Biz, Osmanlının Arapları Türkçe konuşmaya zorladığını ve Arapçayı yasakladığını okuduk. Arapların mazlum olduğunu düşünüyorum. Kitaplar böyle yazıyor ve bana göre başka bir gerçek yok.? Anne Arap, baba, ana dilini neredeyse unutmuş bir Türkmen olunca Neda?nın Türkçe?yi öğrenmesi mümkün olmamış. Humus?a bağlı Sem Ali ve Kal?a köyleri de Kızhıl?dan çok farklı değil. Türkçe konuşmaya utanan kadınlar, ?Sizin diliniz ağır, bizimki hafif? kıyaslamaları ve candan karşılamalara rağmen gözlerde belli belirsiz gezinen şüphe ve tedirginlik?

(Hülluk Mahallesinde Türkmen çocuklar -Halep)

Kimi yerlerde kimlik sormaya ve ufak bir sorgulamaya kadar varabiliyor bu güven sorunu. Kal?a Köyü?nün öğretmeni Cevher Barak, ilk gün heyecanla karşıladığı konuklarına ikinci gün temkinli yaklaşıyor. Güvenmek için fazla nazlanmıyor ama. Kimliği ve tarihi hakkında konuşma ihtiyacı ağır basıyor olmalı ki, ?Biz bilmezik, hardan geldik. Türkiye?den mi, Rusya?dan mı, Türkmenistan?dan mı? Siz bizim tarihimizi bilir misiniz? Büyüklerimiz denizden geldiğimizi söyledi. Çok rivayet var; ama?? diyor. Barak?ın kafası karışmış görünüyor; ama tarih, ?deniz yoluyla? geldiklerini söyleyen büyükleri doğruluyor. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının kaybedilmesinden sonra Ermenilere toprak açmak için harekete geçen Rusya?nın özellikle Kafkasya?daki Türkmenleri tehcir ettiği ve onların bir kısmının Suriye?ye bir kısmının da Bekaa Vadisi?ne yerleştiği biliniyor.

Biz bin yıldır buradayız

Yörenin büyük Türkmen köylerinden Tıllıf?ta da, güvensizlikle içtenlik yan yana. Diğer Türkmen köylerinden uzakta, bir nehrin kıyısına kurulan ?Küçük Şam? lakaplı Tıllıf?ın ?içtenlikli? yüzü; demirci Ğanim ve karısı Fediye. Yetim dedesine yakıştırılan ?acıoğlan? lakabını soyadı olarak taşıyan Ğanim, ?Nereden geldiniz?? sorusunu diğerleri gibi cevaplıyor: ?Burada kimse bilmez nereden geldiğini.? Suriye Kürtlerinin yabancılarla evlenmeme prensibini hatırlatan Ğanim, biraz karamsar; ?Biz çok karıştık, 50 yıl sonra bu topraklarda Türkçe konuşan kalmayacak.?

(Türkmenler için 4 çocuk bile soyun kuruyacağı endişesine yol açıyor-Halep)

Humus?ta öğretmen adaylarına pedagoji dersi veren Abdullah Hacuk göç serüvenlerini, tarih fakültesinin son sınıfında okutulan ?Selçuklular? adlı kitaptan öğrenmiş. Kitaba göre, Türkmenlerin Suriye serüveni bin yıl önce Selçuklular dönemiyle başlıyor. Türklerin bölgeye yerleşmeleri, Büyük Selçuklu Devleti?nin Gazneliler?le yaptığı Dandanakan Savaşı sonrasına rastlıyor. 1063 yılından itibaren, özellikle Halep, Lazkiye ve Asi Irmağı boyunca Hama, Humus ve Şam bölgesine yerleşen Selçuklular şimdiki Türkmenlerin atası. 11. yüzyılda keşfedilen bu bereketli topraklar Osmanlı?nın çöküşüne kadar Türklere vatan oluyor. Sultan 1. Selim?in, 1516 yılında Mercidabık?ta Memlukluları yenerek bugünkü Suriye topraklarını Osmanlılara bağladığını ve Türkmen köylerini, hac yolunu koruyacak biçimde yerleştirdiğini hatırlatan Hacuk, ?Bizim soyadımız da belki oradan geliyordur. Hacuk soyadı, Hacyükü?nün zamanla değişime uğramış hali.? diyor.Abdullah Hacuk?un hac yolunu koruması gerekmiyor bugün; ancak, karayoluyla hacca giden Türkleri evinde misafir ederek dedelerinden miras görevi sürdürüyor. ?Halid bin Velid türbesinin yanında, arabada yatan bir Türk aileyi misafir ettik. Döndükten sonra bir mektup gönderdiler. Balıkesir?in Sındırgı İlçesi?nde ?Hacyükü? isimli iki köy varmış. Ama gidip göremedik.? diyor.

(Hataylı Türkler Kasiyun Dağı eteklerine yerleşmişler-ŞAM)

Türkiye?de kaybolmuş akrabaları veya köyleri aramak için yollara düşmek, sadece Hacuk?un değil, çoğu Suriyeli Türkün hayâlini süslüyor. Kimi zaman da yanlış anlamaların oluşturduğu heyecan dalgası, Türkiye?den gelen bir konuğun beyanıyla hayâl kırıklığına dönüşüyor. Mesela, Kızhıl Köyü?ndeki Bekir ailesi, İstanbul?daki Bakırköy?ün, Bekirköy?le bir ilgisi olmadığını anlayınca epey üzülmüş.Abdullah Hacuk?un bir dolu isteği var Türkiye?den. Balkanlar ve Ortadoğu?daki bütün Osmanlı yadigârları gibi o da, önünde yol açan bir ?baba?ya ihtiyaç duyuyor; ?Türkiye bize kimlik vermiyor, tamam. Biz burada kalak ve Türkmen dilini yaşatak, çok iyi; lâkin en azından gençlerimizi okutun. Humus?ta Fransa ve İngiltere?nin kültür merkezleri var. Türkiye?nin neden yok? Türkmenistan biraz yol açtı bize; ama yetmez. Ben bir vakıt zannettim ki, Türkiye hepimizi yığacak böyük bir millet olacağız. Bir lugat bir dil söylerik ne de olsa?? Hacuk?un Türkçe?si Humus Türkmenlerinde rastladığımız en iyi Türkçe; ancak o daha ötesini düşlüyor; ?Türkiye?de biraz kalsam, dilimi düzeltsem, sonra Türkmenlere Türkçe öğretsem.? Dil konusundaki hassasiyetine rağmen, çocuklarına Türkçe öğretmek istemeyen anne-babalara hak veriyor. ?Uşaklarım Türkçe bilmez; çünkü eşim Arap. Dili ana öğretir. Ben çok istedim; uşaklarım gider, Türkiye?de okur, oradan gelin getirirler. Böylece hem kendileri hem de uşakları Türkçe öğrenir; ama olmadı.?

(Musa Muhammed bütün Türkmenler gibi Türk kanalları izliyor-Halep)

Halep?te kunduracı Türkmenler

Şam?dan Halep?e kalkan otobüste, onlarla aynı dili konuştuğunuz için neredeyse ?akraba?lık ilân edecek üç-beş yolcu her zaman vardır. Bilete fazla para vermemeniz için uyarır, nereden gelip nereye gittiğinizi sorar, mola yerinde çay ısmarlamak ister ve nihayet Halep?e vardığınızda, ?Anam, bacılarım güzel Türkçe konuşur. Bize buyurun.? derler. Şam?da bir kunduracıda çalışan ve hafta sonları ailesini ziyaret eden Ahmed Küçük onlardan biri. Halep?in meşhur Türkmen mahallesi ?Hülluk?ta, gelinler ve damatlar için açılmış her yeni yatak odasıyla büyüyen bir apartmanda yaşıyor. Ne kendileri ne de misafirleri için oturma odaları var; yazları hep birlikte terasta oturuyor, misafir geldiğinde odalarından fedakârlık yapıp geceyi terasta geçiriyorlar. Evin reisi, sekiz çocuğun babası Abdurrahman Küçük, mahalle camiinin hem imamı hem müezzini. Anadolu?da kullanılan kelimeler onun da dilinde. ?200 senedir buradayız. Türkiye?den geldik.? Ahmed?in küçük kardeşi Velid; ?Burada gençler pek okumaz, bileğimiz işlemezse aç kalırız.? diyor. O da ağabeyi ve diğer Halepli Türkmenler gibi kunduracılık yapıyor. Aşağı ve yukarı olmak üzere ikiye ayrılan Hülluk Mahallesi?nde her evden en az iki kişi ayakkabı üretiyor.

(Türkmenler Türk milli takımını yakından takip ediyor-Lazkiye)

Biz hep gelmenizi bekliyorduk

Kimi kunduracılar, küçük, loş atölyelerden çıkan ürünlerin iç ve dış piyasada rağbet görmesiyle markalaşma çabasına girmişler. Zekeriya Oun, adının baş harfi ve soyadını kullandığı ?Zoun? marka kışlık botları gösteriyor. Modeller, Türkiye fuarlarından geliyor. Senede bir iki defa Antalya ve İstanbul?a uğruyor, yenilikleri takip ediyorlar. 40 yıldır Halep?te yaşayan Zekeriya Usta?nın ailesi, Türkmenlerin, kunduracılığı ve terziliği kimseye kaptırmadığının tipik örneği; altı erkek kardeş kunduracı, bir kız kardeş terzi. Üstüne üstlük, ustanın iki oğlu da kundura işinde çalışıyor. Kunduracılığı Ermenilerden öğrenen Türkmenler, fabrikayı andıran Hülluk Mahallesi?nden en fazla Rusya?ya ayakkabı gönderiyor; ama el emeği ve malzeme o kadar ucuz ki, çifti 2 dolardan satılan ayakkabı, üreticilerine mütevazı bir hayat vadedebiliyor ancak. Üstelik piyasa sadece altı ay hareketli olduğu için senenin yarısını hazır para yiyerek ya da sağda solda ufak işler kovalayarak geçirmek zorundalar. Babası, amcası, amca ?uşakları? ve erkek kardeşiyle kundura işinde çalışan Mehmet Bayram, ?Türkiye?nin asgari ücreti, buranın en güzel maaşı. O parayla burada paşalar gibi geçiniriz.? diyor. O da, ?birlikte yaşa, birlikte tüket? prensibini benimsemiş diğer Türkmenler gibi, sekiz ay önce evlendiği eşini, kız ve erkek kardeşlerin oturduğu kalabalık aile apartmanına getirmiş.

(Türkmen çocuklar-Lazkiye)

Humus?tan sonra, Halep, Türkiye?nin sınır ötesinde yaşayan bir şehri gibi. Evlerde ve sokakta Türkçe konuşuluyor, düğünlerde Türk oyun havalarıyla halay çekiliyor ve Türkiye ziyaretleri aksatılmıyor. Kilit şehirler, Antep ve Kilis? Hemen her ailenin buralarda bir köyü ve yakın akrabaları var. İki ülkeyi

ve yakın akrabaları birbirinden ayıran baş suçlu ise sınıra döşenen mayın. Hafız Esad?ın devlet başkanı olduğu 1970?e kadar bir taraftan diğerine rahatlıkla geçen Türkmenler?e ait hemen her hikâye, ?Mayın döşenince bizimkiler bu tarafta kalmış.? cümlesiyle şekilleniyor. Bu tarih, o ana kadar Türkiye?den kopmayacaklarını düşünen Suriye Türkleri için ilişkilerle birlikte umudun da kesildiği tarih. Şimdi, düğün, cenaze, hasta ziyareti, alışveriş ve bayram görüşmeleri için geçtikleri sınırda Türk askerinin muamelesinden çok hoşnutlar. Bayram ailesinin kadınları ?Sizin askerler, bayram izdihamında hanımlara çok nazik davranıyor.? diyor.Humus Türkmenleri?nin ?Türkçe ne işimize yarayacak ki? düşüncesi, gündelik hayatta sanki ellerinden başka türlüsü gelmezmiş gibi Türkçe konuşan Halepliler nezdinde hiç muteber değil. Onların akıcı Türkçesine şaşırmak, bir Maraşlı ya da Manisalıya ?Birader, Türkçe?yi nasıl öğrendin?? diye sormak kadar anlamsız olur. Halepli Musa Muhammed, ?Dilimizin Türkiye Türkçesine yakın olduğunu söylerseniz haksızlık etmiş olursunuz.? diyor. ?Yakın değil aynısı. Biz Halep?te saf Türkçe konuşuruz, ekmeğe ekmek, suya su deriz.? Bir daha dönmemiş

(Akademisyen Abdullah Hacuk Türkçe metin bulmakta zorlanıyor)

Kilis?in Alimantar Köyü?nden kalkıp Halep?te evlenen dedeleri sınıra mayın döşenince köyüne dönmemiş; ama Türkiye?ye rahatça girip çıktığı günlerin geri döneceği ümidini hep saklı tutmuş. Bir de şapkanın Suriye?deki köyüne kadar gelmesini beklemiş. Şapka takarsa, yeniden Türkiyeli olacağını zannediyormuş. Torun Musa?ya göre, ?dedesi iyi ki Halep?e yerleşmiş ve dönmeyi düşünmemiş.? Bundan sonra da dönülmemeli. Vaktiyle Osmanlı Devleti sınırları içinde yer alan bir şehirde yaşıyorlar ne de olsa.?Dönelim de, Türkiye devletinin sınırlarını küçültelim mi yani.? diyor Musa, ?Biz soydaşlarıyız Türkiye?nin. Ankara?daki Türkler nasılsa biz de öyleyiz. İstersek gelir yerleşiriz oraya; ama burada yaşayalım. Sadece bizim için bir kolaylık olmalı.? Suriye Türkleri için ?kolaylık?, Türkiye?ye giriş çıkışların rahat olması. Vize alırken problem çıkarmasınlar diyen de var, bizden hiç vize alınmasın diyen de? Bu taleplerin ve küçük sitemlerin arkasında, Türkiye?ye naz yapabilecekleri inancı var. ?Biz burada oturup diyoruz ki, Türkiye bizim nüfusumuzu bilir, kaç kişiyiz, kimiz, nereliyiz.? diyen Musa Muhammed, zamanla hayal kırıklığına uğramış görünüyor: ?Öyle zannediyorduk yani.? Anadolu?dan çok daha önce Türkleştiğine inanılan Kuzey Suriye?de yoğunlaşan Türkmenlerin bütün azınlıklar gibi çoğalma eğiliminde olduğu söylenebilir. Halep?te birbirleriyle yarışırcasına çocuk doğuran kadınlar arasında dört çocuk bile ?soyun kuruyacağı? endişesine yol açabiliyor. Varlığını devam ettirmek isteyen Türkmenlerin ikinci politikası ise, tamamıyla şehre yerleşseler bile köylerdeki arazilerini Araplara satmayı reddetmeleri.

İstanbul ve Bursa?dan getirdiği kumaşları Halep?te satan Abdülkerim Rihavi, aşağı Hülluk Mahallesi?nin varlıklı isimlerinden. Günün modasına uygun, kaliteli kumaşlar, sentetiğe mahkum Suriyeli kadınlar tarafından kapışılıyor. Türkiye?ye gide-gele 15 pasaport dolduran Rihavi, sadece para kazanmakla kalmamış, Suriye?de yaşayanların kayıtsız kalmayı tercih ettiği ?dünya gerçeklerine? ilişkin kafa yormayı öğrenmiş. ?Suriye de Müslüman, Türkiye de; ama aramıza sınır koymuşlar. Avrupa?da herkes rahatça dolaşıyor.? diyen Rihavi, iki ülke arasındaki olumlu gelişmeleri de ?Şimdi iki ülke gardaş gibi görükiy.? cümlesiyle özetliyor. Çocukken ana-babasından Türkçe duyarak büyüyen ve kız kardeşleri bugün bile Arapça konuşamayan Rihavi, bombayı sonra patlatıyor; ?Aslımız Arap bizim. Dedemin dedesi, Suriye?den Türkiye?ye göç etmiş. Bizimkiler mayın döşeninceye kadar bir orada bir burada gezmişler; ama sonunda babam burada, emmilerim orada kalmış.? Rihavi örneği, iki ülke arasındaki sınırın hiç de keskin olmadığını gösteriyor. Mardin ve Urfa?daki köylerinde ana dillerini konuşan Arapların akrabaları, Halep?te Türkçe konuşuyor.

(Lazkiye ile Antakya arasında günübirlik dolmuşlar çalışıyor-Lazkiye)

Türkiye sınırına yakın Halep köylerinde, Antep?ten yayın yapan radyolar dinleniyor ve Türk televizyonları uydu antenine ihtiyaç olmadan izlenebiliyor. Sınıra 3 kilometre uzaklıktaki Karaköprü?de askere gidene kadar Arapça öğrenemeyen gençler var. Köyün yaşlılarından Hacı Musa Kahya; ?Biz iresmî Türkmenik. Türkmenin en koyusu bizik.? diyor. Yaşlıların gözde dili hâlâ Osmanlıca. Osmanlı?nın Suriye topraklarından çekilirken kütüphanelerde bıraktığı kitapların çekirdek külahı olarak

değerlendirildiğini söyleyen Hasan Kahya, boş vakitlerinde Osmanlıca ?Aşkın Gözü? kitabını okuyadursun, gençler, Samanyolu TV ve Kanal 5?ten öğrendikleri Türkçe okuma-yazmayı ilerletmeye kararlı. 17 yaşındaki Selva Kahya, Türkiye?ye yolu düşenlerden kişisel gelişim uzmanı Oğuz Saygın?ın kitaplarını istemiş. Arapça okumayı bilmiyor; ama Türkçesini kitap okuyacak kadar ilerletmiş.

Golan?ın sürgün Türkleri

Türkiye sınırını ve sınırdaki Türk bayrağını görebilen Karaköprülüler, iki devlete de hem uzak hem yakın yaşıyor. Anadolu köylerinden bir köy sanki; ama Türkiye onlardan ne kadar haberdar? Arap topraklarında; ama o kültürden uzakta? Kendilerine has bir ?mutluluk formülü? üretmişler aslında; ?Karnımız nerede doyarsa orası şirin bize.? Kendilerinden vergi bile istemeyen devlete de çok bağlılar.

(Misafir olduğunuz evlerden yemek yemeden çıkamazsınız-Lazkiye)

Şam?da ?Kadem-Asâli? minibüsleri, yolcularını bir saat sonunda, şehrin kıyısına, Türkmenlerin Filistinli göçmenler ve Bedevilerle yaşadığı Kadem semtine bırakıyor. 1967 Suriye-İsrail savaşında, İsrail sınırındaki köylerinden sürülen Türkmenler, bu semti artık ?yurt? bellemiş olsalar da akılları fikirleri, şimdi Yahudilerin yaşadığı köylerinde. Hepsinin içinde bir ümit, İsrail geri adım atarsa, Golan tepelerindeki yeşil köylerine dönecekler. Yahudi yerleşimcilerin, köylere taşınabilir evler kondurması da beklentilerini güçlendiriyor. Sürgünde çocuk olanlar bugün yetişkin, o günün gençleri torun torba sahibi. İşin doğrusu, aradan geçen 38 yıla rağmen ?sonradan gelme? halini atamamışlar üzerlerinden. Mahallenin yerlisi Arap komşularının ?sürgün? aşağılamalarına bir de onlarla birlikte sürülen bedevilerden farklı olduklarını anlatma çabası eklenmiş. Evde yaptığı yoğurtları küçük bakkalında satan Hayat Bekirli, ?Az uğraşmadık.? diyor, ?Önce bizi bedevi zannettiler. Baktılar ki, biz sac üzerinde katmer pişiriyoruz, deri tuluk içinde tereyağı yapıyoruz. Farklı olduğumuzu anladılar.? Düzgün bir Türkçeyle konuşan Hayat?ı, en mutlu eden şey, Şam?da okuyan Türkiyeli öğrencilerin, ?Bibi, yemeği, aynı annem gibi yaptın, aynı annem gibi konuştun.? gibi cümleler kurması. ?Kendimizi kopuk bir millet sanıyorduk.? diyor, ?Bir soyumuz var, aslımız var diye sevindik.? Orta Anadolu?da kullanılan, ?kırkım vakti, tokaç, bir çala, böğür? gibi kelimeleri kullanan Hayat, kendini Türkiye?ye bağlayan sicimi sağlamlaştırmak ister gibi sürekli anlatıyor, bir yandan da iki aylık bebekken çıktığı ve hiç görmediği köyünün fotoğraflarını gösteriyor. Geride bıraktığı çok şey var Golan Türkmenlerinin. ?İşte bak, tel var arkada, mayın var, hiç geçemeyiz oraya. Biz kaçma kaçtık, ölüm kaçımı. Kızların başına iş gelir diye, namustan kaçtık. Bak, burada, sürgünden önce dikilen ağaçların meyvesini yiyoruz.?

(Kızhıl köyünün öğretmeni Muhammed Genco kazılarda çıkan Osmanlı paralarını gösteriyor-Humus)

Kendini ?konar kalkar Yörük? şeklinde tanımlayan Hayat, Kadem?in de her an ayaklarının altından kayacağını düşünüyor; ?Evlerimizin tapusu yok. Tarlaları saklı saklı ev ettik oturuyoruz. Biz rahat değiliz aslında, başka yere göçün derlerse göçeriz.? Hayat, endişeli görünüyor; ama mahalleyi inşa ederken yaşadıkları serüven, kolay pes etmeyeceklerinin ispatı gibi. Sürgün sonrası toparlanma sürecinde kadınların rolü büyük. Yerlilerin ucuza verdikleri tarlalarda kurulan iki-üç katlı evlerin temelinde, kadınların dokuduğu kilimlerin parası yatıyor. Hayat?ın annesi Ayşe, ?Kilim dokumak imdada yetişti, Araplar ip getirdi biz dokuduk. Erkeklerin kazandığı yememize içmemize anca yetiyordu.? diyor. O vakitler hemen her ev bir dokuma atölyesi gibi çalışıyormuş; ama evler yapılıp, çocuklar evlendirilince, tezgahlar bir kenara kaldırılmış. Fatma Ahmed, kilimden para kazanmaya devam eden tek kadın.

Türkiye bizi çağıracak zannettim

Kadem?i kuranlardan biri Faysal Durmuş. Sürgünden sonra, inşaat ustası babasıyla ördüğü evlere, akrabaları ve köylüleri yerleşmiş. Bir işçi gibi duvar örse de üniversitede matematik eğitimi almaktan geri durmayan Durmuş, şimdi evinde özel dersler vererek geçindiriyor ailesini; ama ders ücretleri Türkiye?ye kıyasla ucuz olunca, eşinin ve kızının şeker kamışından sabun bezleri dikmeye devam etmesi gerekiyor. Durmuş?un eşi Fatma, Hatay Türklerinden. Şapka Devrimi sırasında, ?Ben bu şapkayı giymektense, denizde boğulurum daha iyi.? deyip kendini Suriye?ye atan babası, aynı nedenle kaçan Türklerin yanına, Şam?daki Kasiun Tepesi?ne yerleşmiş. Fatma, annesini görmek için gittiği Hatay ziyaretlerinde, Türkiye?ye yerleşme kararı alsa da, dönüşte vazgeçiyor. Şam, yoksullara kucak açan bir şehir, zenginlerin zekatı ve devletin yardımıyla gül gibi geçinip gidiyorlar.

(Türkmenler geleneksel Türk misafirperverliğini hâlâ yaşatıyor-Halep)

Bir düzen kurmak için geç kaldığını düşünenler gitme arzusunu kolayca bastırabiliyor; ancak Türkiye?de üniversite okuyan Türkmen gençlerin çoğu, Suriye?ye dönmek istemiyor. Ankara?da tıp eğitimi alan Muhammed Tab, yaz tatilini geçirmek için geldiği Kadem Mahallesi?ne daha eleştirel gözle bakıyor artık; ?Buradaki halimize baksana. Millet sadece ekmek parası için çalışıyor, ölümü bekleyerek yaşıyor.? Türk kökenli olduğuna bakılmaksızın ?yabancı? damgası yemekten yakınan Muhammed, okuldaki MHP?li gençlerle iyi anlaşamıyor. Üstelik, okulun ilk gününde hocasının isteğiyle çizdiği harita yüzünden neredeyse linç ediliyormuş. ?Haritayı, ilkokuldan beri nasıl çiziyorsam öyle çizdim. Hatay, Suriye?de görünüyordu. Herkes üzerime yürüyünce öğretmen beni dışarı çıkardı.? Soyadının, ?Türkiye Âşıklar Birliği?nin açılımı olduğunu söyleyecek kadar Türkiye?yi seven Muhammed Tab, ?Sizin Türkmenlerle konuştuğunuzu duyunca, devletin bizimle ilgili araştırma yaptığını, sayımızı tespit etmek istediğini zannettim. Avrupa Birliği?nde nüfusun kalabalık olması önemliymiş, Türkiye, bizi çağırır belki diye ümitlendim.? diyor.Kadem Mahallesi, Türkmenler için, ?Colan? ya da ?Cevelan? dedikleri Golan?ı ziyaret edebildikleri sürece güzel. 80?li yıllarda, eski evlerinin ne durumda olduğunu görmek için bölgeye gidenler, İsrail tarafında kalan köylerinin bir benzerini sınırın bu tarafında, hem de aynı isimle kurmuşlar. ?Ayn Ayşa Cedid? Köyü, sonuna eklenen ?cedid? yani ?yeni? kelimesiyle, sadece ?bir köy? olmanın çok ötesinde. Devletin verdiği taşlık araziyi, ?Burası yeşermez, boşuna uğraşmayın? uyarılarına rağmen, üzüm bağları ve zeytin ağaçlarıyla donatan Türkmenler için bu köy; azmin sembolü. İsrail tarafında kalan eski Ayn Ayşa Köyü?nden 13 yaşında sürülüp Kadem Mahallesi?ne yerleşen Ceyş Musa, 18 yıl önce ikinci defa göçerek, yeni Ayn Ayşa Köyü?nü kurmuş. Gerekçesi çok anlaşılır; ?Memleketimizin kokusu geliyor burnumuza.? 100 haneli köyün camisinde hem müezzin hem de hizmetli olarak çalışan Musa, köyü gelişigüzel kurmadıklarını söylüyor; ?Eski köylülerimizle anlaştık. Herkes az toprak satın aldı ki, sayımız kalabalık olsun. Nüfusumuzun arttığını gören devlet de, mektep yaptı, yol yaptı, elektriği, telefonu getirdi, su kuyusu açtı. Buna inkar gelmez şimdi.?

Cebel?de kaybolmuş Türkler

Köy, Şam sıcağından bunalan Kadem Türkmenleri için yayla işlevi görüyor. Evi olmayanlar akrabalarına ya da komşularına misafir oluyor. Özellikle cuma günleri, kalabalık gruplarla yola çıkan Türkmenler için piknik günü. İsrail sınırına yaklaştıkça beliren Birleşmiş Milletler?in kontrol noktası da, kimlik kontrolleri de Türkmenleri yıldırmıyor. Yabancıların bölgeye girişi konusunda ise hâlâ belirsizlik hâkim. Artık özel izne gerek olmadığı söylense de, Suriye makamlarından izin almadan yola çıkanlar

kontrol noktasında minibüsten indiriliyor.Suriye?ye Osmanlı zamanında ya da daha öncesinde yerleşen Türkmenlerden ayrı tutulması gereken Hatay Türkleri, Kasiyun dağının eteklerinde Şam?a nazır kurdukları evlerinde yoksul bir hayat sürüyor. 1950?lerde, şapka giymemek için Suriye?ye kaçmaları hem çocuklarını hem de torunlarını geri dönüşü olmayan bir yola sokmuş. Artık Suriye vatandaşı olsalar da ?vatanım? diye söz ettikleri Türkiye?ye pasaportla giren torunlar, dedelerinin günahına ortak olmaktan şikayetçi. Türk vatandaşlığını yeniden kazanabilmek için yıllardır mücadele eden ve tek ümidi Avrupa Birliği?nde gören Suriyeli Türkler, T.C Vatandaşlık Yasası?ndaki değişikliğin de kendilerine yansımadığını söylüyorlar. Geçen yıl Resmî Gazete?de yayımlanan karara göre, daha önce vatandaşlığı düşürülmüş olanlar, Türk eşle evli olmaları halinde vatandaşlık hakkı kazanabiliyorlardı. Şam?daki Türkiye Büyükelçiliği yetkililerinin aradan geçen bir yıla rağmen konudan haberdar olmadığını söyleyen Cebel (dağ) Türkleri, kendilerini ?analı babalı yetim? gibi görüyor; ancak hiçbir ülkeye ait olmayan Türklere kıyasla daha şanslı oldukları muhakkak.Ne Suriye ne de Türkiye vatandaşı olan Ömer Hacıhasan, ?Ben kaybolmuş bir adamım.? diyor. Babası 8 yaşındayken amcalarıyla birlikte Suriye?ye gelmiş ve bütün Hataylılar gibi Cebel Kasiyun?a yerleşmiş; ancak evlenip çocuk sahibi olduktan sonra yaptığı ihmalkârlığın hem çocuklarının hem de torunlarının hayatını çıkmaza sokacağını fark etmemiş. Şam?da doğduğu için Suriye vatandaşlığını, anne-babası Türk nüfus cüzdanı taşıdığı için de Türkiye vatandaşlığını hak eden Ömer Hacıhasan, yaşı ilerlediği için Suriye kimliği alamıyor; ancak 10 yıl önce başvurduğu Türkiye?nin niçin kimlik vermediğini henüz bilmiyor. ?Neden bu kadar uzun sürdü.? diye soruyor, ?Gerekli evrakları verdim, annemi babamı konsolosluğa götürdüm, niye alamadım?? Ona ait tek aidiyet belgesi Şam?da bir hastanede dünyaya geldiğini gösteren ?doğum belgesi?. Bu belgeyle üniversiteyi bitiren Hacıhasan, İngilizce öğretmenliğine kayıt yaptıracağı gün, durumunu şaşkınlıkla karşılayan görevlilere; ?Ben böyle bir adamım, belleme derseniz bellemeyiz, gider ?baba hasan (yankesici)? oluruz.? demiş. Şam?da yaşayabilmek için yabancılar gibi ikamet yenilemek zorunda kalan Hacıhasan, Türkiye?ye çıkarken de geçici bir pasaport kullanıyor. Ancak haymatlos yani vatansız olduğunu gösteren bu pasaportla yurtdışına çıkmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Öncelikle ziyaret sebebini açıklaması ve Türkiye?den davet alması gerekiyor. Bu durumda davet eden kişinin de küçük bir sorgudan geçmesi gerekiyor. Ve nihayet onay verildiğinde sınırdaki şüpheci nazarlara da hazırlıklı olması gerekiyor. İki ülke arasındaki ilişkilerin bugünkü kadar sıcak olmadığı dönemde, PKK militanlarının haymatlos pasaportuyla Türkiye?ye giriş yapması, hakiki ve masum vatansızları da zan altında bırakmış. Ömer Hacıhasan, 45 yaşından sonra gelecek kimliği, kendisiyle aynı kaderi paylaşan üç çocuğu için istiyor. O, özel kurslarda İngilizce öğretmenliği yaparak ailesini geçindirebildiği için şükrediyor; ancak henüz ilköğretim çağındaki çocuklarının da vatansız büyümesi ihtimali canını sıkıyor.

Bayır-Bucak Türkmenleri

Türkmenlerin, Türkiye sınırına yakın yaşadığı bir başka şehir Lazkiye. Hatay?ın Yayladağı İlçesi?ne 60 km uzaklıktaki bu sahil şehri, Suriye?nin turizm cenneti; fakat Türkmenler, hiç de şaşırtıcı olmayacak biçimde şehrin kıyısında, fakir bir mahallede yaşıyor. Halep ile Antep arasındaki bağın bir benzeri, Lazkiye ile Yayladağı arasında var. Amcalar, teyzeler sınırın iki yakasına dağılmış. Hafız Esad dönemiyle katılaşan sınır kuralları, döşenen mayınlar, iki tarafın da keyfini kaçırmış; ama bereket versin, kimse kimsenin izini kaybetmemiş. Bugün Yayladağı ve Lazkiye arasında günübirlik dolmuş taksiler çalışıyor. Akraba ziyaretleri, iki taraf arasındaki ticareti de canlandırıyor. Yayladağı ile Bayır-Bucak bölgesi için bir elmanın iki yarısı denilebilir. Türk oymaklarını Lazkiye?ye yerleştiren Osmanlı, öyle stratejik davranmış ki, Tartus?dan Tarsus?a dek uzanan Nusayri yerleşimini, hem dağa hem de sahile yerleştirdiği Bayır-Bucak Türkleriyle bıçak gibi kesmiş.Lazkiye Türkmenlerinden MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır, Bayır-Bucak bölgesindeki 54 köy, iki nahiye ve Lazkiye şehir merkezindeki iki mahallede 250 bin Türkmenin yaşadığını söylüyor. 60 kilometre derinlikte 30-40 kilometre doğu-batı istikametinde uzayan Bayır-Bucak bölgesi ile Yayladağı arasında Arap yerleşimi bulunmuyor. Sınırın Lazkiye tarafında, Muhammed Emin?in köyü Yamadı, Hatay tarafında Yayladağlı Durmuş?un köyü Kızılçat var. Durmuş, on günde bir ticari taksiyle Lazkiye?ye gidiyor. Hem o taraftaki akrabalarını ziyaret ediyor hem de bagajına doldurduğu çay, şeker ve benzinle geçimini temin ediyor. Hududa mayın döşenene dek Türkiye tarafındaki tarlaları ekip biçmeye devam eden Muhammed Emin, 30 dönüm toprağından ümidi kesmiş değil. ?Bizim devlet sizinkiyle anlaşacak bu konuda.? diyor.Lazkiye Türkmenleri için ?meşhur? sıfatını kullanmak abartı olmaz. Öyle ki, Suriye Türklerini araştırmak isteyenler; sadece Bayır-Bucak Türkleriyle ilgili isimlere, derneklere ve kaynaklara

ulaşabiliyor. Mehmet Şandır?ın Ankara?da kurduğu Bayır-Bucak Türkleri Derneği, Suriye?de yaşayan bütün Türklerle ilgileniyor. En önemli faaliyeti ise, Suriyeli gençlere üniversite imkanı sağlaması. Her yıl 15-20 genç, ?Türk cumhuriyetleri ve toplulukları? arasındaki öğrenci değişimi anlaşmasına göre Türkiye?deki üniversitelere yerleştiriliyor. Ancak Suriye bir Türk cumhuriyeti ya da Türk topluluğu olmadığı için dernek, Suriyeli Türkleri getirmekte biraz zorlanıyor. Derneğin eğitim temsilcisi Ankara?da okuduktan sonra memleketine dönmeyen Bayır-Bucaklı gençlerden biri.Suriye?deki ailesinin rahatsız edilmemesi için adını vermek istemeyen temsilci, 11 yıllık hasretinin yakın bir zamanda biteceğine inanıyor; çünkü Suriye ile Türkiye arasındaki olumlu gelişmeler bölgedeki Türkmenlerin de hayatını kolaylaştırdı. Yeni gelen öğrenciler yaz tatillerinde rahatlıkla ailelerinin yanına dönebiliyor artık. Ancak okulu bitirdikten sonra Suriye?ye dönmeyi isteyenlerin sayısı çok az. Türkiye, kasıtlı biçimde vatandaşlık şartlarını zorlaştırdığı halde dönmeyi hiç düşünmüyorlar. Eğitim temsilcisi ?Kimseyi dönmeye zorlayamayız. Suriye?de iş imkanı özellikle Türkmenler için çok kısıtlı. Başka ülkelere gideceklerine Türkiye?de kalsınlar.? diyor. Dernek kurulduğu 1996 yılından bu yana 100?ün üzerinde mezun vermiş. Mezun olanların büyük bölümü sırf gidişlerini ertelemek için master ya da doktora yapıyor.

İSMET BOZOĞLAN (*) : ELMACILIĞI GELİŞTİRDİLER

Biz, Türkmenlerin doğduğu topraklarda yaşamasını istiyoruz; ama bu zamana kadar Suriye?de rahat yüzü görmediler. Özellikle Türkiye sınırına yakın yaşayanlar, ?Burası yol, burası orman.? engelleriyle iç taraflara göç etmeye zorlandı. Yerlerini terk etmediler ve geçimlerini sağlamak için elmacılığı geliştirdiler. Elma, günümüzde Suriye?nin en önemli ihraç ürünü. 1991-92 yıllarında sınırdaki Türkmen yerleşim bölgelerini PKK kampı gibi göstermelerinin sebebi de yine, Türkmenleri iç bölgelere çekmekti. Biz o dönem olayın iç yüzünü bilmeyen Süleyman Demirel ile konuştuk ve müdahaleyi engelledik. Bana göre, Ermenileri azınlık kabul eden Suriye, Bayır-Bucak Türklerini de böyle görmeli. Arap kimliği taşımaları avantaj gibi görünüyor; ancak haksızlığa uğrayan Türkmenler uluslararası mahkemelere başvuramıyor, azınlıklara has okul imkanlarından yararlanamıyor.

(*) Kırıkhan Suriye Türkleri Tanıtma Yardımlaşma Derneği ve İskenderun Bayır-Bucak Türkleri Dayanışma Yardımlaşma Derneği kurucusu

MEHMET ŞANDIR (*) : TÜRKMEN POLİTİKAMIZ YOK

Bugün Suriye?de yaşayan bir buçuk milyon Türk?ün iki önemli meselesi var; sahipsiz kalmaları ve dillerini unutmaları. Sahipsizliğin getirdiği teslimiyet psikolojisi çok ciddi kültür erozyonuna sebep oldu. Türkiye, yeni dünya düzeninin tartışıldığı günümüzde, jeopolitiğinin verdiği avantajdan ve tarihinden kaynaklanan misyonundan yeterince faydalanamadı. Osmanlı sonrasında kurulan milli hükümetler yayılmacı bir dış politika takip etmemeyi genel bir politika olarak belirlediler ve dışarıdaki Türklerin varlığını kendi güçleri haline getiremediler. Bin yıl boyunca adalet içinde yönettiğimiz bu coğrafyaya yeniden huzur gelebilmesi için Türk?ün adaletinin yeniden kaim olması gerekir. Türkiye, bu misyonunu, emperyalizmin gereği olarak değil doğrudan huzur getirebilmek için küresel bir görev olarak ortaya koyabilirdi; ama yapmadı. Biz ısrarla şunu söylüyoruz; Türkiye?deki Arap asıllı bir Türk vatandaşı hangi haklara sahipse, Suriye?deki Türk asıllı bir Suriye vatandaşı aynı haklara sahip olmalıdır. Ama bunu bizim söylememiz değil Türk dış politikasının söylemesi lazım.

(*) MHP Genel Başkan Yardımcısı

KAYNAK: Aksiyon-sayı :575

Fotoğraflar: Ülkü Özel Akagündüz

01 Mart 2011 23:58

ruhsuz adam
Kapalı

UNUTULAN TÜRKLER - 2

TÜRKMEN SAHRASI,

TÜRKMENLERİ

Türkmen Sahra, bugün İran sınırları içinde yer alan ve 2 milyonu aşkın Türkün yaşadığı bir bölgedir. Ancak, bu bölge ve İran Türkmenleri hakkında fazla bilgi bulunmadığı gibi, uluslar arası toplumda ve Türkiye?de fazla tanınmamaktadır. İran Türkmenleri, Azerilerden sonra İran?da ikinci büyük Türk topluluğu teşkil etmekte olup, ?Türklüklerini? bütün olumsuzluklara rağmen korumayı başarmışlardır.

Dünya üzerinde günümüzde, Oğuz-Türk boyları tarafından kurulan iki bağımsız ülke mevcuttur: Türkiye ve Türkmenistan. Ancak, bunların dışında, dünyanın çeşitli yerlerinde, değişik devletler içinde (Irak, İran, Suriye, Afganistan, Rusya Federasyonu, Çin ve Balkanlar) yaşayan milyonlarca Türk ile birlikte, bugün için olağanüstü bir Türk/Türkmen nüfus ortaya çıkmaktadır.

Türkiye?de bugüne kadar dünya Türkleri/Türkmenleri ile ilgili pek çok şeyin yazılıp çizilmesine rağmen, Oğuz boyundan gelen ve sayılarının 2-2.5 milyon arasında olduğu tahmin edilen İran Türkmenleri ihmal edildiği gibi, bu konuda hemen hemen hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bugün, Türkiye?de ?Türk Dünyası? ile ilgili olarak yapılan hiçbir ulusal ve uluslararası toplantı veya konferanslarda İran Türkmenlerinden ya da onların asırlardır yaşadıkları Türkmen Sahra bölgesinden hiç bahsedilmemektedir.

Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan ve Türkmenlerin milli şairi Mahdum Kulu?yu sinelerinden çıkaran Göklenler başta olmak üzere bölgedeki bütün Türkmenler, İran?da ?Türklüklerini? en fazla koruyan toplum olarak bilinmektedirler. Ayrıca, Türkiye?ye olan bağlılıkları, cesaretleri ve inançları ile gerçekten önemli özellikler arz eden bir toplumdur. Ancak, İran sınırları içinde kendi olanakları ile varlıklarını sürdürme savaşı veren Türkmenler, fazlasıyla ihmal edilmiş olup, sorunlarıyla baş başa yaşamaktadırlar. Bu çerçevede söz konusu çalışmadaki amacımız, İran sınırları içinde bulunan ve Türkmen Sahra adı verilen bölgede yaşayan, Orta Asya Türkleri ile Batı Türkleri arasında köprü konumunda olan ve sayıları 2 milyonu aşkın İran Türkmenlerinin durumunu, sınırlı kaynaklarla ele alarak incelemektir.

İran?ın Etnik Yapısı

İran, tarihin hiçbir döneminde, gerek etnik, gerekse siyasi, kültürel, sosyal, dilsel ve diğer alanlarda tek yönlü bir ülke profiline sahip olmamıştır. Ülkede farklı etnik grupların olması, bu ülke toplumunu siyasi, kültürel, dilsel ve diğer alanlarda da karmaşık hale getirmiştir. Ancak, 1925 yılından itibaren Şah Rıza Pehlevi?nin politikalarıyla, İran toplum yapısı, ?Fars kimliği? başat konuma getirilerek, değiştirilmeye çalışılmıştır.

İran?da resmi nüfus sayımı, en son 1996 yılı Ekim ayında yapıldı. Yapılan sayım sonucunda, nüfusun toplam 59.5 milyon olduğu açıklandı. 1998?de yapılan Belediye Meclis seçimlerinde, nüfusun gayrı resmi olarak 61.839.435 olduğu belirtildi. Temmuz 1999?da tahmini olarak ise 65.179.752 olarak ifade edilen İran nüfusunun 2005 yılı itibariyle, 70 milyonun biraz üzerinde olduğunu söylemek mümkündür.

İran nüfusunun yüzde 98?i Müslüman olup, bunun yüzde 90?ı Şii, yüzde 10?u ise Sünnidir. Söz konusu nüfusun iki ana unsuru ise Farslar ve Azeri Türklerdir. Bu iki unsurun genel nüfusa oranları yüzde 75 civarında olup, geri kalan yüzde 25?lik kesimi ise, Azerilerin dışındaki çeşitli sayıda Türk toplulukları (Türkmenler, Kaşgariler, Afşarlar, Hamseler, Halaçlar, Boyar Ahmet, Karagözlü, Agaçeriler vb.), Araplar, Kürtler, Beluciler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğerleri oluşturmaktadırlar. İran?da yaşayan Türklerin nüfusu ile ilgili kesin bir rakam olmamakla birlikte, Dünya Bankası ülke profilleri veri tabanına göre, yukarıda belirtilen tahmini nüfustan farklı olarak, İran?ın nüfusu 66.1 milyon olup, bunun yüzde 42?sini Türkler teşkil etmektedirler.

Hazar Denizi?nin doğusundaki GOLESTAN=GÜLİSTAN Bölgesi

İran Türkmenleri

Türklerin İran?daki varlıkları miladi başlarına kadar uzanmaktadır. İran?a yapılan ilk Türk göçleri ve yerleşimlerinin miladi başlarında ?Kırmızı? ve ?Ak Hun? gruplarının gelmeleriyle gerçekleştiği bilinmektedir. Türk akıncıları İran?a iki koldan, Kafkasya ve Amu-derya üzerinden gelmeye başladılar. Türklerin İran?la temaslarının M.Ö. IV. yüzyıla kadar gerilere gittiğini, Bizans, eski Pehlevi, Gürcü, Ermeni ve Ablan kaynaklarında yer alan birçok bilgi kanıtlamaktadır.

1040 yılında o dönemde İran topraklarında hüküm süren Gazneliler ile Selçuklular arasında cereyan eden Dandanakan Savaşında Gaznelilerin yenilmesinden sonra İran kapıları tamamen Türklere açılmış oldu. Bu tarihten başlamak üzere de yaklaşık 1000 yıl boyunca, Türkler İran?da egemen güç olacaklardır. Bu süreç içerisinde, İran?da arka arkaya Selçuklular, İlhanlılar, Celayirliler, Timürlüler, Kara-koyunlu, Ak-koyunlu, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar yönetimde bulundular.

1925 yılına kadar devlet bazında İran?ın asli unsurları olarak kabul edilen Türkler, 1850 yılından itibaren, İran?da gelişen bir dizi siyasi olaylar nedeniyle itibar kaybetmeye başladılar. Nihayetinde, 1925 yılında İran?da Pehlevi hanedanlığının iktidarı ile birlikte, iktidar yapısının Pan-İranist ve Fars milliyetçisi söylemlere göre şekillenmeye başlaması/şekillenmesi, Türkleri karşı cephede yer almaya zorlamış oldu.

Asırlar boyunca Türklerin yönetiminde kalan Farslar, 1925 yılında Kaçar Hanedanlığının sona ermesiyle yönetimi ele geçirdiler. Bu tarihten itibaren de olası bir Türk milliyetçiliğini kendi yönetimleri için bir tehlike olarak gördüler ve başta Azeriler olmak üzere İran?daki Türkler/Türkmenler üzerinde sistemli bir asimilasyon politikası uygulamaya başladılar.

İran?da yaşayan Türk topluluklarının Azerilerden sonra ikinci en önemli grubunu Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan ve sayıları 2-2.5 milyon civarında olan Sünni Türkmenler oluşturmaktadırlar.

İran Türkmenlerinin yaşadıkları bölgeye İran kaynaklarında Deşt-e Gorgan denilmekle birlikte, bu bölge, Türkmenler arasında ?Türkmen Sahra? olarak adlandırılmaktadır. Türkmenistan sınırından başlayıp, Hazar Denizine kadar olan söz konusu bölge, İran?ın 18.572 km kare yüzölçümüne sahip olan Gülistan Eyaleti içinde yer almakta olup, bu Eyaletin de 16.375 km. karelik alanını kapsamaktadır.

Türkmen Sahra Türkleri, eski Oğuz boylarından Salur, İmur, Dodurga Türklerinin soylarından gelmekte olup, şimdi Göklen, Yomut ve Teke Türkmenleri adlarıyla anılmaktadırlar. İran?da yaşayan bu Türkmenler, Safeviler döneminde Şiiliğin siyasi amaçlarla kullanılmasından sonra Sünni Türkistan Türkleri ile Şii İranlılar arasındaki mücadelelerde en çok zarar gören topluluk olmuşlardır.

Türkmenistan, Çarlık Rusya?sı ve İran arasında 1881 Aralık ayında imzalanan bir antlaşma ile iki ülke arasında paylaşıldı. Bu tarihten itibaren, Çarlık Rusya?sı içinde kalan Türkmen topraklarında yaşayan Türkler, genel bir adla ?Türkmenler? olarak varlıklarını devam ettirirlerken, İran sınırları içinde kalanlar ise, aşiret yapısı içinde etnik ve milli oluşumlarını gerçekleştiremeden İran?da yaşamaya devam ettiler ve ?İran Türkmenleri? olarak anıldılar.

Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan Türkmenler, Türklüklerini, gelenek ve göreneklerini korumayı başardıkları gibi, İran yönetimine karşı tutum sergileyerek, bağımsızlıklarını ilan etme yolunda faaliyetlerde de bulundular.

İran?daki Türkmenlerin Bağımsızlık Mücadeleleri

Türkmenlerin, bağımsızlık mücadeleleri, 1920?li yılların başlarında ortaya çıktı ve 20 Mayıs 1924 tarihinde İran?dan koparak, İran Türkmenleri bağımsız ?Türkmen Cumhuriyeti?ni ilan ettiler. Bağımsız Türkmen Cumhuriyeti?nin başına Osman Ahund getirildi ve ayrıca, önemli konuların/sorunların görüşüleceği ve bir çeşit parlamento niteliğinde olan ?Aksakal Meclisi? oluşturuldu. Türkmen Cumhuriyeti?ni ilan eden Türkmenler, sadece kendilerine ait olan ve o dönemde Esterabad Eyaleti içinde olan Türkmen Sahra bölgesinin bağımsızlığını savunmaktaydılar. Bağımsızlığını savundukları bölgenin sınırları ise, batıdan doğuya Hazar Denizinden Bocnurd?a ve güneyden kuzeye Esterabad?tan Türkmenistan?a kadar olan bölgeyi kapsamaktaydı. Diğer bir deyişle, Türkmenler, asırlardır yaşadıkları/yaşamaya devam ettikleri topraklarının bağımsızlığını istemekteydiler.

Türkmenlerin bu aşamada diğer bir deyişle, İran?a karşı yürüttükleri bağımsızlık mücadelelerinde, Türkiye ile ilişkiler kurmaya çalıştıkları gözlenmektedir. Türkmenler, askeri anlamda yürüttükleri mücadeleleri için tecrübeli komutanlara ihtiyaç duymaktaydılar. Tecrübeli komutanların yetişmesi için de bir askeri teşkilat oluşturmak, diğer bir deyişle askeri bir okul açmak gerekliydi. Bu nedenle Türkmen yönetimi, Türkiye?den Türk subaylarını ?öğretmen? olarak davet etti. Öğretmen olarak davet edilen bu subayların hepsi, Enver Paşa ile birlikte ?Türkistan hareketi? içinde yer almış kişilerdi.

Türkmenler, bağımsızlıklarını kabul ettirmek ve güçlerini artırmak için büyük bir çaba gösterirlerken, 1925 yılı içinde İran yönetimi tarafından Türkmenlere karşı tam bir seferberlik ilan edildi. Bu arada, İran yönetiminde de karışıklıklar baş göstermişti. Tahran?da Rıza Han, İngiltere?nin desteğiyle İran tahtına geçmek için hazırlıklara başlamıştı. Ancak, Rıza Han?ın tahta çıkması için son bir hamle kalmıştı: Türkmen ayaklanmasını bastırmak.

1925 yılı Haziran ayında Türkmenler ve hükümet birlikleri arasında Bocnurd bölgesinde çarpışmalar oldu. Bu çarpışmalar neticesinde, Türkmenler, sayı ve teçhizat olarak kendilerinden üstün olan İran birlikleri karşında gerileyerek, Sahra?nın içlerine doğru çekildiler. Bunun üzerine, 1925 yılı Temmuz ayında Omçali?de Türkmen ileri gelenleri, bir toplantı düzenleyerek, durum değerlendirmesi yaptılar. Söz konusu toplantıda, katılımcıların büyük çoğunluğunun desteğiyle, ?İran hükümeti, bağımsız Türkmen Cumhuriyeti?ni tanıyana kadar mücadeleye devam etmek? yönünde karar alındı. Ancak, bu toplantının hemen akabinde, 22 Temmuz 1925 tarihinde Meşhed?te Bocnurd Hanı Moazzez ve yakınındaki birkaç akrabasıyla yakın adamları, ?Türkmen boyları arasında hükümet aleyhine propaganda yapmak ve onları isyana teşvik etmek? suçuyla idam edildiler. Bu idamlar, Türkmen hareketini durdurmamakla birlikte, hareketin İran hükümeti lehine zayıfladığının açık göstergesiydi.

1925 Ekim ayından itibaren, Türkmenler, İran birlikleri karşısında zor bir duruma düştüler. Hükümet birlikleri, Türkmenlerin yoğunluklu oldukları, Gümüş Tepe, Akkala ve Günbed-e Kavus istikametinde harekete geçerek, Türk direnişini durdurdular.

Türkmen direnişinin kırıldığı dönemde, 31 Ekim 1925 tarihinde Beşinci Meclis, Kaçar Hanedanlığından Ahmet Şah?ı İran tahtından indirerek, yerine Rıza Han?ı ?İran Şehinşahı? ilan etti. Böylece, İran?da yüzyıllardır hüküm süren Türk Kaçar Hanedanlığı dönemi resmen sona ermekteydi. İran?da Pehlevi Hanedanlığının iktidara geldiği bu tarih, sadece Türkmen Sahra?daki Türkmenler için değil, başta Azeri Türkleri olmak üzere bütün İran?daki Türkler için zor bir dönemin başladığının ilk işareti idi.

Rıza Han?ın iktidara gelmesiyle, 12 kasım 1925 tarihinde başta bağımsız Türkmen Cumhuriyeti?nin Başkanı Osman Ahund olmak üzere birçok Türkmen boy liderleri Türkmen Sahra?yı terk ederek, Türkmenistan?a geçmek zorunda kaldılar. 1925 yılının Aralık ayına gelindiğinde ise, bu bölgedeki Türkmen ayaklanması/bağımsızlık mücadelesi tamamen bastırılmış bulunmaktaydı.

İran Yönetimlerinin Türkmen Politikası

Şah Rıza Pehlevi, İran tahtına geçtikten ve Türkmen ayaklanmasını tamamen bastırdıktan sonra, hızlı bir şekilde Türkmenlerin bir daha harekete geçmelerini engellemek için tedbirler almaya başladı. Bu tedbirler çerçevesinde ilk iş olarak, Türkmenlerin silahlarını topladı. Bundan sonra, Türkmenlerin meskun olduğu bölgelerde, yönetimin her kademesine İranlı memurları görevlendirdi. Bunların dışında, bölgedeki Türkmen varlığı için asıl tehlike arz eden, Türkmenleri ?İranlılaştırmak? ya da ?Farslaştırmak? amacıyla bölgedeki bütün Türkmen okullarının kapatılmasıydı. Kapatılan okulların yerine Farsça eğitim verme zorunluluğu olan okullar açıldı. Türkmen dilinde eğitim veren okullar, Farsça eğitim verme koşuluyla eğitimlerine devam edebileceklerdi. Pehlevi rejiminin yasakları, zaman geçtikçe farklı alanlara da kaydı ve Türkmenlerin milli kıyafetlerini giymeleri ve hatta geleneksel içecekleri yeşil çayı içmeleri bile yasaklandı.

Şah Rıza Pehlevi?nin iktidara gelmesinden sonra İran hükümeti, Türkmenleri sindirmek ya da asimile etmek amacıyla en çok uygulanan yöntemlerden birine başvurdu: Sistematik göç. İran yönetimi, bölgedeki Türkmenleri dengelemek amacıyla, İran sınırları içinde yaşayan binlerce Berberi asıllı kişileri Türkmen Sahra?ya göç ettirerek, bunları sistemli bir şekilde bölgeye yerleştirdi. Bunu yaparken İran hükümeti, Berberileri Türkmenlere karşı bir ?silah? olarak kullanmayı amaçlamıştır.

İran?da Pehleviler döneminde başlatılan Farslaştırma politikasında Kürtler de kullanılmıştır. Kuzey Horasan?daki Guçan kentinin kuzey bölgelerinde bir kısım Kürt nüfus da bulunmaktadır. Yine aynı bölgede bulunan Dergez ve Aşhane?de ise Türkmenler ve Kürtler karışık halde yaşamaktadırlar. Günbed-e Kavus?ta çok az sayıda Kürt mahalleleri mevcuttur. Türkmenler gibi Sünni inanca sahip olan söz konusu Kürtler, Pehlevi döneminde Kermanşah?tan Türkmenlerin bölünmesi amacıyla bölgeye zorla yerleştirilmişlerdir. Ancak, şunu önemle belirtmek gerekir ki, İran yönetiminin amacı burada gerçekleşmemiş, bu Kürtler, halihazırda ?Türkmen-Kürt kardeşliği?ni savunmakta olup, bölgede herhangi bir istikrarsızlığın çıkmasına meydan vermemektedirler.

1925 yılında Rusya-İngiltere ve İran tarafından yapılan nüfus tespitlerinde, Türkmen Sahra halkının tamamının Türklerden oluştuğu kaydedilmekteyken, bu demografik yapı, Pehlevi hanedanlığının başlamasıyla sistemli bir şekilde yukarıda bahsedilen politikalarla değiştirilmeye başlandı. Bu politikaya zaman zaman basına yansıdığı kadarıyla edinilen bilgiler doğrultusunda, 1979 İran İslam Devriminden sonra da devam edildi. Özellikle son dönemde, İran Bakanlar Kurulunun 2005 yılında verdiği bir kararla, Kuzeydoğuda Hazar Denizi kıyısında bulunan Gülistan Eyaletindeki Türkmen köylerinin (Zeytunli ve Purhan) nüfusunun büyük bir çoğunluğunu Beluç ve Sistanilerin oluşturduğu Nizamabad köyü ile birleştirilerek, bu birleşik köye Farsça bir isim olan ?Neginşehr? adı verildiği kaydedilmektedir. Bundan başka, Türkmen ili olan Omçali?nin adının Farsça bir isim olan ?Siminşehr? olarak değiştirildiği, Günbed-e Kavus?a bağlı Omçali, Garki ve Kotuk köylerinin isimlerinin ise, coğrafi haritalardan çıkarıldığı da ifade edilmektedir.

İran, bir Türkmen şehri olan Günbed-e Kavus?a yakın bölgelerde yer alan Türkmen köylerini, Türkmen yoğunluklu nüfus bölgelerinin oluşmasını engellemek amacıyla Günbed-e Kavus ile birleştirmekten özenle kaçınmaktadır. Nitekim, 15 Aralık 2005 Şehir Şurası seçimlerinde Türkmenler, en önemli kentleri olan Günbed-e Kavus?ta seçimleri kaybetmişlerdir.

Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan Türkmenler, kültürel, siyasi alanlarda olduğu gibi ekonomik alanda da oldukça geri kalmışlardır. Bölgeden gelen bilgi ve yapılan araştırmalar çerçevesinde, Türkmen Sahra?nın Hazar Denizi kıyısında yer alan Gümüş Tepe ilçesi civarında çok miktarda doğalgaz ve petrol rezervlerinin bulunduğu kaydedilmektedir. Ancak, İran yönetiminin buradaki yeraltı zenginliklerinin işletilip, kullanılmasına izin vermediği belirtilmektedir. Yöre halkı, doğalgaz ihtiyacını Mazenderen ve Nika?dan karşılamaktadır.

Türkiye?nin Türkmen Sahra Politikası

Bu başlık altında öncelikle sorulması gereken soru şudur: Türkiye?nin Türkmen Sahra bölgesine ilişkin bir politikası var mı? Yapılan araştırma ve incelemelere bakıldığında bu konuda Atatürk dönemi bir tarafa bırakılırsa, hiçbir şekilde olumlu bir gelişmenin olmadığı, hatta bunlar hakkında herhangi bir bilgi sahibi dahi olunmadığı ortaya çıkmaktadır.

Annaberdiyev?e göre, 1978-1980 yılları arasında Türkiye?nin Tahran Büyükelçiliğini yapmış olan Turgut Tülümen, hatıralarında istemeyerek de olsa, bir gerçeği, yani Türkiye?nin sadece Türkmen Sahra?daki Türklere değil, bütün İran Türklerine olan ilgisizliğini ortaya koymaktadır. Buna göre, Tülümen söz konusu hatıralarında Türkiye?nin İran Türklerine olan ilgisizliğini ortaya çıkaran bir anısını şu şekilde anlatmaktadır: ?Rıza Şah Pehlevi?nin mozolesine çelenk koymak, o günlerde güven mektubu sunan büyükelçilerin en önemli fonksiyonlarından biri sayılıyordu. ? Günü geldiğinde, bana refakat edecek mihmandarın değişmiş olduğu dikkatimi çekti. Arabaya bindikten sonra yeni mihmandarım İngilizce olarak içini dökmeye başladı: ?Ben Azeri Türküyüm, ama iki kelime Türkçe bilmiyorum. Beni Fars kültürü ile yetiştirdiler. Babam bir Latin Amerika ülkesinde büyükelçidir. Mozoleye çelenk koyacağınızı duyunca, mihmandar arkadaştan yerini bana bırakmasını rica ettim. Böyle bir günde Türk Büyükelçisi?ne bir Azeri Türkünün refakat etmesinin daha doğru olacağını düşündüm.? Kulaklarıma inanamıyordum. Azeri Türkleri üzerinde devamlı baskı yapıldığını ve ana dillerinde eğitim görmelerine müsaade edilmediğini biliyordum, ama böyle bir tezahüratı beklemiyordum.?

Türkiye?nin İran Türkleri konusundaki ilgisi aslında Atatürk döneminde mevcuttu. Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk?ün, 1924 yılında İran?daki Türkmenlerin askeri eğitimine yardımcı olduğu ve 1935 yılında da Türk Dünyasına yardım için oluşturduğu fondan İran Türkmenlerinin de pay aldıkları bilinmektedir.

6 Ekim 1925 tarihinde Atatürk tarafından Türkiye?nin Tahran Büyükelçiliğine atanan Mahmut Şevket Esendal, bu görevi sırasında Büyükelçilik olanaklarını da kullanarak, özellikle İran?daki Türkmen gençlerinin Türkiye?de eğitim almaları konusunda büyük yardımlarda bulunmuştur. Ancak, Atatürk?ün ölümünden sonra geçen süre içinde İran?daki Türkmenler de büyük ölçüde unutulup gittiler. Bu unutuş/unutuluş, 20. yüzyılın sonuna kadar devam etti.

Türkiye?de, özellikle 1990 yılından sonra İran?da Azeri Türklerle birlikte, diğer başka Türk grupların da yaşadıkları dikkat çekmeye başladı ve bazı eserlerde ve İran?a yapılan gezi notlarında yer aldı. Bunlardan bir tanesi, Yaşar Kalafat?ın 2005 yılında bir konferans için gerçekleştirdiği İran seyahati sırasında izlenimlerini anlattığı yazıdır. Yaşar Kalafat, İran?da Türkler arasında yaptıkları konuşmalarda, İran Türkmenlerinin, Türkiye?den kültür alanında destek beklediklerini ve TİKA?nın ?10 bin öğrenci projesi?nden kendileri için ayrı kontenjan belirlenmesini istediklerini belirtmiştir. Bundan sonra da bölgeye ilişkin bazı yazılar, tezler yazılmasına rağmen, bunların yeterli olmadığı gözlenmektedir.

İran?da yaşayan Türkmenler, kültürlerini/kimliklerini ayakta tutabilmek ve yaşatabilmek için tek başlarına mücadelelerini devam ettirmektedirler. Bunu da kurdukları ve son derece zor şartlar altında çalışan Mahdum Kulu Feraği ve Miras Şiir ve Edebiyat Cemiyetleri aracılığıyla yapmaya çalışmaktadırlar.

Türkmen Sahra?daki Türkmenler, 1991 yılında oluşturulan ?Dünya Türkmenleri İnsanperver Birliği? toplantılarında dönemin Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurad Niyazov tarafından hatırlanmış, ancak daha sonra Türkmenistan?ın İran ile yaptığı petrol-doğalgaz antlaşmaları nedeniyle, diğer bir deyişle, ekonomik çıkarlardan dolayı yeniden yalnızlığa itilmişlerdir.

Tarihte ilk kez, 11 Eylül 2005 tarihinde Gürgen?de Madum Kulu Feraği Cemiyeti ve Türkmen Ansiklopedisi Merkezinin organizasyonu ile bir konferans yapıldı ve bu konferansa, sembolik sayıda da olsa Türkiye?den de temsilciler katıldı. Bu gibi bilimsel/kültürel faaliyetlerin yaygınlaştırılması hem İran?daki Türkmenlerin tanıtılması hem de onların durumlarına dikkat çekilmesi açısında oldukça faydalı olacaktır.

Kısacası, İran Türkleri, İran?da yaşayan bir toplum olarak, kültürlerini ve ?Türklüklerini? yaşatabilmek/varlıklarını koruyabilmek için İran yönetiminden kendilerine biraz daha fazla ekonomik, kültürel ve sosyal anlamda hak talep etmektedirler.

TÜREL YILMAZ

NOT: Bu Değerli Çalışmada katkısı bulunan ?EFRASYAP? Grubuna Teşekkür ederiz.

02 Mart 2011 00:27

ruhsuz adam
Kapalı

yazının devamını ekleyemedim (sayfası açılmadıgı için)

linkte veremiyorum, ilgilenenler için, yılmaz karahanın facebook adresinden bulabilirler ama genede eklemek için ugraşırım....hayır sizinle olsun..

02 Mart 2011 21:32

!!EsMeR!!!SeKeRiM!!

sayın ruhsuz adam,

paylaşımlarınız için teşekkür ediyorum.

yıllar yılı özlemi duyulan Türk Birliği diliyorum ki önümüzdeki muaallak süreç sonrası daha kuvvetli ve sağlam temellerle kurulacaktır.

02 Mart 2011 21:37

ruhsuz adam
Kapalı

UNUTULAN TÜRKLER-7 ?HAMSE TÜRKLERİ?

Yayin Tarihi 14 Mayıs, 2008

Kategori TÜRK DÜNYASI

HAMSE TÜRKLERİNDE

HALK KÜLTÜRÜ

Bu yazımızda uzun süreden beri yapmaya çalıştığımız Hamse Türkleri?nin halk kültürüne dair bilgi vermeye çalışacağız. Hamse Türkleri konusunda karşılaştırma yaparken Huseng Subuti?nin eserinden yararlanıyoruz.[1] Hamse Türkleri hakkında Türk edebiyatında hemen hemen hiç bilgi yoktur. Bu yazımızda açıklamalarımız Zencan ağırlıklı olacaktır. Hamse Türklerinin sosyal teşkilatlanmalarına dair verilen bilgilerden sonra İran Türklüğünün boy yapılanmasına dair yaptığımız çalışmalar biraz daha muhteva kazanmış olacaktır.[2]

Bu yazımızda Hamse Türklerinin besleme, giyim, evlilik ve ölüm inançlarına dair Zencan monografisinden hareketle bilgi verirken bazı karşılaştırmalar yapacağız.

Sosyal Yapılanma ve Yerleşim Şekli:

Zencan şehri Tebriz?in Güneydoğusunda Tebriz şehrine bitişik Zencan eyaleti içerisindedir. Hamse isminden hareketle bölgeye de Hamse Türkleri bölgesi denilmiştir ve literatüre de bu isimle geçmiştir. Farsça beş anlamına gelen Hamse Türklüğünü meydana getiren Türk kesimler;

1. Şahsevenler: Şahseven veya Elseven Türkleri[3]; Avşarlı ? Avşarlar, Usanlu, Mugatdem, Bayat ve Hudabendeh isimli Türkmen ? Oğuz Türklerinden meydana gelmişlerdir.

Avşarlardan Mehmet Hasan Han Avşar, Avşarların aşağı güney bölümünden olup XVI. yy?da Nadir Şah?ın baskısı ile Etrek Çayı bölgesinden gelip bugün bulundukları bu bölgeye yerleşmişlerdir. Şahsevenler büyük ölçüde Avşarlar ve Devirenlerden meydana gelmiştir. Avşarlardan 5.000 evin yaylağı Tarım Dağları, kışlakları ise, Kızılüzen çayı civarıdır. Bu bölgeye tamamen Avşar kışlakları denilmektedir. Kışlak ve yaylak hayatının yaşanması Avşar Türklerinin el sanatları ve beslenme kültürlerine yansımıştır. Nadir Şahın ölümünden sonra, olaylardan Avşarlarda sorunlu tutulup bu bölgede iskâna tabi tutulmuşlardır.

Deviranlılar, Bunlar Kızılüzen?in batı sahillerinde Gerus?dan Kaftanlı Dağları?na kadar olan bölgede 3.000 ev olarak yaşamaktadırlar.

Usanlu, Usanlu Türkmenleri* Meraga Şehri?nin güneyinden bu bölgeye göç etmişlerdir. Tarım ve Hayvancılıkla geçinirler. Bu özellikleri beslenme kültürlerine de yansımıştır.

Mukaddem: Mukaddemler Akkoyunlu Türkmen boylarındandırlar. Bunlar Safafi Türk devletinin teşkilinde de yer almışlardır. Ahmet Han Mukaddem Azerbaycan Beylerbeyliği yapmıştır. O?nun ölümünden sonra çocukları arasında ihtilaf çıkmıştı. Kaçar Türklerinin yönetimi döneminde II. Kaçar Türk Şahı Fethalı Şah?ın veliahdı Abbas Mirza Mukadder Türkmenlerinden 5000 evi Horasan bölgesine mecburi iskâna tabi tutmuştur. Mukaddem Türkmenlerinin göçleri esnasında büyük kardeşlerinin ölümü üzerine zorunlu iskâna tabii tutulan Mukaddem Türkmenlerinden 2.000 aile Eper?in Ziyaabad bölgesinde kalmış 3.000 aile ise Horasan?a gidip tekrar Meraga?ya dönmüşlerdir.

Bayatlar, İran?ın diğer Türkmen ?Türk kesimleri gibi Bayatlar da Anadolu Azerbaycan Irak ve Suriye Türk tarihine damgasını vurmuştur.[4]

Hudabendulular: Hudabendulular da diğer dört Türkmen boyu gibi Elseven/ Şahseven Türkmenlerinin asli unsurlarındırlar. Bunlarla birlikte Hamse/ beşli yapılanma tamamlanır. Hamse bölgesinin tamamı Türklerden oluşmuştur. 1986 yılı nüfus 787.374 idi.[5] Bugün itibariyle 1,5 milyonun üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

Yörenin dini ? tarihi mekânlarından Sultaniye Makberesi çok ünlü olup Sultaniye şehrindedir. İlhanlılara başkentlik yapmış olan Sultaniye?de İlhanlı hükümdarı yatmaktadır. Bu makberinin 8 köşesi ve her bir köşesinde bir hadis vardır. Güneydoğusunda 10 km mesafede taştan yapılmış iki ejder heykeli vardır.[6] Hz.İbrahim Peygamberin torunu Hz. Geydar Peygamberin mezarı da burada Geydar şehrindedir.[7]

Aile Hayatı, Beslenme:

Hamse Türkleri çok misafirperver insanlardır. En iyi oda, misafir için açılır. En iyi halı ve diğer eşyalar misafire açılmış bu odada olur. En yeni ve temiz yataklar misafirler içindir. Ailenin her seviyedeki ferdi misafirin hizmetine koşar. Misafire yapılan yemek ikramında kullanılan kap ?kaçak da itina ile seçilir. Hamse Türklerinde iki tür yemek ikram vardır. Bazan bir oda yemek salonu olarak tamamen misafiri için hazırlanır. Yemek servisi, hizmeti burada yapılır. Misafirin ikramı ağırlanması burada olur. bu uygulamada ev sahipleri bu odadan dışarıya çıkarlar. Bu bir anlamda misafirin rahat yiyip içmesini sağlama uygulamasıdır. Bazanda misafire ikramda uzun bir yer sofrası hazırlanır oturulan yerde halı ve yastıklar minderler vardır. Bu takdirde ev sahipleri bu sofranın alt başında otururlar. Ev sahipleri yemeğe katılmazlar. Bu bir hürmet ifadesidir. Kendilerini hizmet için görevlendirirler. Onlara düşen misafire ikram ve yemeleri için vardır. Böylece misafirin çekingenliğini yenmesine yardımcı olunur. Aile efradı yemeğe misafirlere ikram işlemi bitirilip misafirler yiyip kalktıktan sonra yemek yerler. Misafirler yemek yerlerken dizlerinin üzerine oturmuş halde ev sahip ihtiyaçları karşılamak için hazır halde beklerler. Misafirlerden ev sahipleri, kendilerini gerektiği gibi ağırlayamadıklarından bahisle özür diler. İkramın az olduğu mahcup olduklarını belirtirler. Yenilip içilip sohbet tamamlanınca sıra misafirlerin uyumak üzere odalarına çekilmelerine gelince, misafirler uyumadan ev sahiplerinden hiçbir fert yatmak için kendi odasına çekilmez. Ertesi gün sabahleyin güneş doğmadan evvel evin iyesi/sahibi kalkar, misafir için diğer gerekli hazırlıklar ve bu arada kahvaltı sofrasını hazırlar. Misafir yola çıkacak ise ve yolu uzun ise ona yiyecek azık hazırlar.

Misafirin gelişi ile birlikte heyecan telaş ve özel hazırlık yetiştiğimiz yöre olan Kars, Bayburt ve Trabzon?da da aynıdır. Bugün salon olarak bilinen odaların eski adı misafir odası idi. Kısa süreli ziyaretlerde olduğu gibi yatılı misafirler içinde bu oda açılırdı. Bu odada her eşyanın en yenisi en kıymetli olurdu. Yüklüklerden yer yatakları taşınır, tertemiz örtüler serilirdi. Misafir sayısı çok ise evin diğer fertleri odalarını ve karyolalarını misafire terk ederlerdi. Misafir uyumaya gitmeden evvel bir ihtiyacının olup olmadığı sorulur. Tuvaletin yeri gösterilir, istiyor ise odasına ayrıca su konulurdu. Evin insanları bilhassa genç kız ve gelinler misafir yatmadan odalarına çekilmezdi. İkram masası özenle hazırlanır, misafirin rahat etmesi için hiçbir şeyden kaçınılmaz. Hamsa Türklerinde olduğu gibi sık sık yeterince ağırlayamadıkları belirtilirdi. Yemek masasının veya yer sofrasının üst başına misafir oturtulurdu. Nadir gelen çok itibarlı misafire ayrı yemek masası açılır ev sahibinin çocukları bu masaya oturtulmazdı. Bununla amaç çocukların rahatsızlık vermelerini önlemekti.

Urfa yöresinde aşiret hayatı yaşayan Türkmenlerde de Hamse Türkmenlerinde olduğu gibi uzun halılar üzerine hazırlanmış yer sofralarında misafir ağırlanır bu sofralarda erkek ve kadının sofrası ayrı olur çok kere ev sahibi sofraya oturmaz, oturacak ise sofranın sonuna oturur. Bazen da aileyi temsilen itibarlı sininin başında bir iki kişi olabilir.

Hamse Türkmenlerinde konak, ikram ağırlama içerikli özlü değişler vardır. Bunlardan bazıları; ?Konak ev sahibinin devesidir, nerede hıklasa (otursa) orada yatabilir?, ?Konağın rızkı özünden önce gelir?, ?Konak Allah?ın azizidir?, ?Konağa hürmet et, kâfir olsa dahi?dır. Benzeri deyimler Türk halk inançlarının ortak ürünüdürler. Konağın ağırlanması ile Allah?ın rızasına talip olunmuş olunur. Bu uygulamada ırk, soy veya dini mensubiyet yoktur. Konak zengin de olsa ona gösterilen itibar Allah içindir. Zira o, garip yabancı ve yere ve yemeye muhtaç kimse olarak kabul edilir. Allah kullarına verir, konağa da ev sahibi verir. Ev sahibi yaptığı ikram ile bütün nimetlerin sahibi olana ait alanlardan kullanmış olur. Kullar emanetçidirler. Mülkün sahibi Allah?tır. Kullar o malın geçici bekçisi, çobanıdırlar. Her şey fanidir. Baki olan yapılan iyiliktir. İyilik baki olan adına yapılır.

Tacikistan?da Duşambeye bağlı Türkabad köyüne gece dokuzda haber vermeksizin misafir olduk. Bizi konak odasına aldılar. Bizi evin erkekleri ağırlarken ikram yer sofrasında yapıldı. Ailenin büyükleri bizimle birlikte yemek sinisinin başına oturdular. Servisi genç erkekler yaptılar. Sofraya ilkin çok büyük bir pide getirildi, sonra küçük pideler meyve çerez ve et yemeği getirildi. Ekmeğin kaldırılması da sonra bırakıldı. Türkabad Türkleri ?Mihman Huda?dan gelir?, ?Mihman berekettir?, ?Mihman Nasibini yer?, ?Mihmanın rızkını Allah verir? türünden ifadelerle inançlarını açıkladılar.[8] Günün hangi saatinde olursa olsun misafire ikram edebilecek bir şey bulabilmek ve onu güler yüzle karşılamak maddi zenginlikle ilgisi olmayan kültür zenginliğinin derinliğindeki inançtan geliyordu.

Evlilik, Yemek Kültürü:

Elseven Türklerinde iki tür evlenme yapılır. Bunlardan birisinde kız ailesinin büyüklerine danışmadan evlenmek istediği erkeğe kaçar. Bu türden evlenmede damadın babası olaydan birkaç gün sonra taife ve akrabaları ile birlikte gelinin babasının evine gelir ve ?razılık? alır. Bu görüşmede ağır yemek ikramı pek olmaz. Anadolu?daki ?şerbet içme? uygulaması türünden bir ?söz kesme? yapılır daha sonra normal prosedür/izlek sürdürülür ve düğün yapılır. İkinci yöntem evlenmede ise damadın atası (babası) birkaç ağsakalla birlikte kız evine elçi gider. Bu ilk temasa ?danışık? denir. Bu merasimde yemek ikramı da olabilir. Bundan sonra her iki taraf temsilci seçerler, temaslar başlar. Her defasında ağırlıklı olmasa da yenilir içilir. Bu arada ? kebin? kesilir ve ?süt pulu? görüşülür. Tarafların anlaştıkları miktara ?kes mat? denilir. Süt pulu uygulaması Anadolu?da ?süt hakkı? olarak bilinir. Kız kaçırma suretiyle yapılan evlilikteki ?razılık? barış için yapılmış bir nevi haklaşmak helalleşmek uygulamasıdır. Anadolu?da büyük aileler arasındaki ihtilaflarda bilhassa aşiretler arasındaki ihtilaflarda toplu yemekler yenilir.

Hamse Türklerinde gelinin atabası(babası) halet (elbise-kumaş-hediye) olarak 40 kişilik bir hazırlık yapar. Gelinin dayına ?dayı yolu? amcasına ?emi yolu? denilen hediyeler hazırlanır. Bunların arasında giyeceğin yanı sıra koyun türünden haletler de olur. Gelinin nine ve dedesine de kıymetli hediyeler alınır. Geline çeşitli takılar alınır. Gelinin atası cehiziye olarak ev eşyaları hazırlar.

Düğünden önce damadın atası (babası) tayfanın (hısım akraba ve yakınları) aksakallarına (yetişkin erkeklerine) ?sabah çayı? olarak bir tanışma çayı verir. Bu çayda çeşitli peynirler, reçeller, keteler olur. Adı çaydır ama burada yörenin her türlü yemeği de ikram edilir. Burada yapılan görüşmelerde düğünün yeri ve zamanı kararlaştırılır. Oğlan evinde alınan karar kız evine bildirilir. Gelin ve damadın aileleri bir temsilci seçerler. Bu zat hediyeleri dağıtır ve davetleri yapar. Davet edilenler hediye getirirler. Getirilen hediyelerden para, eldiven ve cecim?e ?töre? denir. Bu gecede ?Gece Yemeği? verilir. Damat evinden Hına (Kına), Şam (mum) ve tatlı getirilir. Kız ve oğlan evleri ayrı köylerde ise, kız oğlan evinden hediye getirenlerin önü ?bağlanır? kesilir, kesenler oğlan evinden ?enam? hediye alırlar. Bu hediyelerin ismi kapı basmadır. ? Kapı hakkı? alındıktan sonra kapı açılır. Bu uygulama damat evinden de olur. Ertesi gün ?cehiz yazma? işlemi başlar. Gelin harekete hazırlanmadan evvel baba veya annesinden izin alınır. ? Gelin Atı? özel olarak süslenir. Gelinin kardeşi ve damadın adamları gelini getirirler. ?Gelin Alayı? nın önünde damadın kardeşi elinde lamba yüzü unlanmış bir biçimde yürür. Yol boyunca Gelin Kervanı /Gelin Alayı?na sürekli yenilecek bir şey ikram edilir. Bunlar daha ziyade servis gerektirmeyen pratik yenebilen yiyeceklerdir. Bu ikramlara ?Tuşe? denilir.

Damadın yola çıkışını duyunca gelini ogrulamak (çalmak) için arkadaşları yola çıkarlar. Ancak gelinin yanındakiler gelinin çalınmasına mani olurlar. Gelin alayı?nın güzergâhı damadın akrabalarının evinin önünden geçirilir, bu esnada gelin bu evlerden hediye alır. Hediye olarak alınan kumaş türünden hediyeler gelin atının boynuna sarılır. Sonra gelinin kucağına ilk çocuğunun erkek olması için bir erkek çocuğu verilir. Gelin yeni evinden içeri girerken eşiğin önünde bir kurban kesilir.

Eve girdikten sonra, gelin yeni evinin tandırı etrafında dolaştırılıp peyandoz denilen ufak bir halı üzerinden özel odasına alınır. Gelin oturmak istemez, damadın atası geline oturması için bir koyun veya inek hediye alır. Bunu alan getirir razı olup oturur. Bu esnada büyük bir sini içerisinde çeşitli tatlı yiyecekler getirilir. Bunları iki aksakal tabaklara bölüp ikrama başlar. İkramdan tadan misafirler bir miktar para verirler. Buna ?toyane? denir. Bu paralar damadın atasına verilir. Davetli misafirlere mevsimine uygun olarak çorbadan başlanılarak çeşitli etli ve sebzeli yemekler ikram edilir. Pilav ve sonunda sütlü hamurlu tatlılar ikram edilir, misafirler dağılırlar.

Anadolu Türk düğünlerinde de gelin veya damat daha ziyadede damat kaçırılır. Kız evinden ise geline ait bir eşya kaçırılır. Sağdıç veya soldıç kaçıranlara hediye verir, geri alırlar. Kaçırılan damat bazen bir yere saklanılır. Bezende ıslatılır. Bazı tarihi metinlerde tahtına oturmadan Hakanın boynuna kement takılır, bununla yönetime gelince halka zulmetme canın tatlı olduğunu hatırla denilmiş olunur. Damada yapılan baskılarla da ilerde aile fertlerine iyi davran denilmiş olmaktadır. Özbek Türklerine, gelecekte yaşlılara iyi davranması için bu türden uygulamalar yapılır.

Yeni gelinin bu yöntemle hediye almasının başka bir uygulama şeklide gelin oğlan evine gelip gelin olduktan sonra yakın komşuları gezmesi şeklinde yapılır. Türkmenistan Türkmenlerinde gelinin ?akrabaları selamlama? merasimi yapılır. Hediyeler bu şekilde alınır. Gagauz Türklerin de ise damat ve gelin yeni evlerine ilk gidişleri esnasında hediyeler, uzun bir sopanın üzerine asılır.

Gelin atının süslenmesi, Gelin Alayının önüne geçilmesi, eşiğin önünde gelin için kurban kesilip kurban kanının gelinin anlına sürülmesi gelinin kurban kanı üzerinden atlatılması uygulaması, Azerbaycan, Dağıstan, Anadolu, Suriye ve Irak Türkmenlerinde de vardır. Makedonya Türkmenlerinde yeni gelin ilk geldiğinde başına bir at gemi takılı halde ocak taşı öptürülür. Böylece ocağın hanenin bereketli olacağına inanılır.

Hamse Türkmenleri ile Anadolu ve Kuzey Mezopotamya Türkmenlerinde ortak olan bir uygulama biçimi de gelinin başına damadın damdan sacı yapmasıdır. Bu saçıda para, şeker ve kırmızı bir elma olur. Para zenginliği, şeker tatlılığı, elma bol çocukluluğu, zürriyeti simgeler.

Hamse Türklerinde toydan 2 gün sonra ?Duvak Kapma? merasimi yapılır. Bu merasim kadınlara mahsustur. Bu uygulama, gelin sandalyeye oturtulur. Yüzü örtülür. Misafirlerin arasından iki erkek çocuk ellerindeki tahta kaşıkla gelinin duvağını kaşıkla sağa sola açarlar, kaçırdıkları duvağı bellerine bağlar, damadın anasından enam aldıktan sonra duvağı ona verirler. Bu uygulamadan sonra misafirlerle birlikte tatlı yenilir. Hamse Türk Toy merasimlerinde sık sık tatlı ikram edilir.

Gelin yeni evine gelip bu evin bir ferdi olduktan 20 gün sonra ?Ayak Açma? merasimi yapılır. Gelinin atası gelini ve damadı evine çağırır, bir yemek verir. Bu yemek gelinin babasının mali durumuna göre bazen yakın çevreyi de kapsayacak türden küçük bir ziyafete de dönüşebilir. Geline atası ayak açma hediyesi olarak bir halı veya koyun verir. Ayak açma Türklerin hemen hemen hepsinde vardır.

Ölüm ?Yas Yemeği:

Hamse Türklerinde ölüm haberinin duyulması üzerine yas evine gidilmeye başlanır. Yas evi fakir ise, taziyeye gelenlere yapılacak ikram ve sair masrafların karşılanması için aileye duyurmadan onu rencide etmeden konu- komşu para toplarlar. Harcamalar bu parçalarla karşılanır. Defin için mezarlığa götürülen tabutun önü sıra giden bir kimsenin elinde bir sini ve sinide kelle gant / kesme şeker olur. Buna ?vercenaz? veya ?ölü şirnisi? denir. Bu şeker cenazeye gelen cemaata dağıtılır. Defin için mezarlığa giden halk cenaze evine dönünce hazırlanan cenaze yemeğinden yerler. Bu çok kere çeşitli yiyeceklerden oluşan bir yemektir. Bu uygulamaya ?helallik alma? denir. Bu uygulama Anadolu Türklerinde de vardır. Değişik isimlerle alınır. ?Ölü Aşı?, ?Ölü Yemeği?, ?Ölü Lokması?, ?Ölü Ekmeği? isimleri vardır.[9]

Cenaze evine çay ile birlikte pirinç ve daha ziyade kesme şeker götürülmesi şeklindeki uygulama Kars ve Iğdır?da vardır. Anadolu?da ilk yemek defin işinde görev alanlara verilir. Uzaktan gelip yatılı misafirlere doğal olarak yemek verilir. Sonra 3.7.9, 40 ve 52?si nihayet seneyi devriyelerinde yemek ikram edildiği olur. Bazı yerlerde yas evinde çay şekersiz ikram edilir. Bazı yerlerde ?Allah tekrarını göstermesin? anlamında ikram tek tabakta verilir.[10]

Hamse Türklerinde ?Helallik Almak? merasiminin ertesi günü ?Salahlaşmak Toplantısı? yapılır. Bu toplantıya ölü sahibi akrabalarını çağırır. Bu toplantıda yaz merasiminde nelerin yapılacağına karar verilir. Yapılacak yemeğin miktarını cemaatın çokluğu tayin eder ve buna göre hayvan kesilir. Çörek/ekmek için alınacak unun miktarı da burada belirlenir.

Helalleşmek Yemeği Perşembe günü verilecek ise gece yemeği verilir. Yemek Cuma günü verilecek ise öğlen yemeği verilir. Bu görüşme toplantısında ikram pek olmaz çay veya acı kahve verildiği olur. Yakın çevrede olanlar bizzat uzakta olanlar yazışma ile davet edilirler. Yasa uzaktan gelenler evlere bölüştürülürler, buna ?cövge? denir. Yöreden merasimden evvel kuran okuyanlar merasimin sonuna kadar hatim indirirler. Yemeğini yiyen taziyeci yas evini terk eder. Zira Cuma günü öğleden sonra orada kalan kimse Pazar gününe kadar yas evinde kalmak zorundadır. Cumartesi günü ölüm nedeniyle gelen sıladaki yakınlar izin alıp evlerine dönerler. Cenazeden geç haberdar olanların yemekli ağırlanmaları ölünün 40. gününe kadar devam eder. Yasa gelenler için düzenli olarak yemek hazırlanır. Taziyeye gelen misafirler yas evinin ağsakkalına ?Yas Parası? verirler. O da bu parayı ev sahibine verir. 40?ın çıkmasına birkaç gün kala akraba ve komşular Yas evine renkli kumaşlar getirirler. Buna ?kara açmak? denir. Böylece yaslılar yasdan çıkarılmış olurlar.

Anadolu yastan çıkarma kadınların yakınları tarafından ?Yas Hamamı?na götürülmeleri ve erkeklerin de ?Yas tranşı? yaptırılmaları şeklinde olur. Anadolu?da yas rengi siyahtır. Kara Açmak?la karalar yaslılardan çıkarılıp onlara normal elbiseler giydirilmiş olunur. Yaslı aile de bir kumaş olarak akraba verir ve böylece siz de yasdan çıkın demiş olur. Mevtanın 40?ı Perşembe veya Cuma günü yapılır. Kırkının yapıldığı gün öğle veya akşam yemeği verilir. Gelen ilk bayram ?Kara bayram? olarak bilinir. Yas için son arama Yas Bayramında yapılır.

Giyim ?Kuşam:

Hamse Türklerinde özellikle kadın giysileri çok sade, şık ve çeşitlidir. Kadınlar başlarını örtmek için genellikle üç tür örtü kullanırlar. Başa ilkin ?puşen? bant gibi bağlanır. Bunun üzerine ?çene altı? denen örtü gelir. Çene altında pul ve boncuklar olur. üçüncü örtü en üste gelen ?yaşmak? dır. Bununla çene, boyun ve ense örtülür.

?Cılızga? Hamse Türklerinde yelek türünden bir giysidir. Kollu olan Cılızgaya ?Yelek? denir. ?Köynek? cılızgan altından giyilir ve köynek için sıcak renkler seçilir. Köyneyin altındaki giysinin ismi ?tuman? dır. Tumanın uzununa ?şelte? denir. 40 yasından yukarı olan hanımlar şelte kullanırlar. Genç hanımların tumanları kısa olur. Şelte?nin alt kısmında ?Şalvar? giyilir. Şalvarların kumaşı kalın ve renkleri koyu olur.

Hamse Türklerinde erkekler ?kot pantolon? giyerler. ?keçebörk? diye bilinen bir şapka takarlar. Keçebörk takınmak erkekler için mecburi olan bir giysidir. Keçe börksüz erkek meclise saygısızlık yapmış olarak kabul edilir. Esasen Türklerde kadın veya erkek başı bağlı olarak düşünülmüştür. Başıbozuk kişi, bası açık olanlardır. Bekârların başı bağlanırken onlar maddi ve manevi anlamda başları bağlanılmış olur. Askeri ortamda başıbozuk tabiri çok kere sivil veya düzene girmemiş kimse anlamındadır. İbadet ederken baş bağlandığı gibi âlim kişi başı açıkken ilim yapmaz diye kabul edilir. Kadının yazmasının namusu olarak algılanmasının derinliklerinde de bu inanç vardır.

Toplu Merasimler

Hamse Türklerinde de Ekin ve Biçim düzenlemelerinde hasatlarda koç katılımında, Nevruz ve Hıdrellezde toplu merasimler olmak ve toplu yemekler yenilmektedir. Bunlardan birisi de ?Holla Merasimi? dir.

Holla Merasimi, Engüron mahalında ekin biçildikten sonra yapılır. Sonbaharın ilk günlerinde ekin yığılıp götürüldüğü zaman yapılır. Bu merasim için her tarladan 20 m² yerin ekini biçilmez. Burada kalan ekin yapılacak merasimde kullanılır. Merasim günü komşu ve akrabalar eve veya dağa taşa açık havaya davet edilir. Burada kurban kesilir. Davetliler daha ziyade ekincilerden oluşur. Bu merasime kadın katılmaz toplu halde öğle yemeği yenilir ve ?mübarek olsun- hayırlı olsun? denilir. Hazırlık olarak, önce yağlı koyun sütünden yapılmış ekmek getirilir. Bu özel ekmeğe ?nezik/nazik? denir. Sonra tarlanın biçilmemiş olan kısmına gidilir. Ekinciler ellerindeki oraklarla çember oluştururlar. Bir ağsakkal ?Hallo adı ve salâvat? dedikten sonra buğdayları biçer, bundan sonra diğerleri de ?Holla? diyerek biçime katılırlar. Herkes ekinden biçtiğini kendisine alır. Bu ekinler alanlar tarafından ?bereket-teberru? olsun dilek ve inancı ile kendi ekin ambarlarına koyarlar. Nazik çörekleri de ağsakallar bölüp misafirlere ikram ederler. Misafirlerde aldıkları hediyeleri bir bohçaya koyduktan sonra harmana bereket dileyerek giderler.

Dr. YAŞAR KALAFAT

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Huseng Subuti, Tarih-i Zencan, 4 bsk. 1377 (1988) Zencan.

[2] Yaşar Kalafat, ?İran Türk Halk Kültürünün Stratejik Boyutu? Muzaffer Özdağ Armağanı, Ankara 2003

[3] Ehed Kasımı, Mugan, Nıgını Azerbaycan Tahran 1998.

* İran Türklüğü tamamına yakın kısmı ile Oğuz Türkmen Türklüğünden meydana gelmiştir. Ancak geneldeki bu gerçeğin yanı sıra Güney Azerbaycan?a tekabül eden bölgenin Türkleri Azerbaycanlı ve güneydoğu İran?ın Türkmenistan sınırına yakın kesimin Türkmenleri ise özelde Türkmen adı ile bilinirler.

[4] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri ? Boy Teşkilatları ? Destanları, İstanbul 1992

[5] Huseng Subuti, Tarihi-i Zencan, 4. bsk. Zencan, 1377 (1988) sh. 26?30

[6] Huseng Subuti, a.g.e. sh. 176

[7] Huseng Subuti, a.g.e. sh. 203

[8] Yaşar Kalafat, ?Tacikistan?da Türk Halk Kültürü? Türk Kültürü, 2003

[9] Sedat Veyis Örnek, Anadolu Folklorunda Ölüm, Ankara 1971.

[10] Yaşar Kalafat, ?Anadolu ve Yakın Çevresin Türk Halk İnançlarında Ölüm?, Geçmişten Günümüze Mezarlık Kültü ve İnsan Hayatına Etkileri Sempozyumu (18?20 Aralık 1998 İstanbul) İstanbul 1999. sh. 239?271

02 Mart 2011 21:49

ruhsuz adam
Kapalı

HORASAN TÜRKLERİ

İran İslâm Cumhuriyetinin sınırları içinde bulunan Kuzey Horasan toprağının yüz ölçümü 140000 km2 olup , nüfusu 4 milyon civarındadır. İran?ın şeker tüketiminin % 45?i , kırmızı et tüketiminin %38?i , Horasan bölgesinden karşılanır. Kuzey Horasan?da yaşayan nüfusun etnik kökeni , Türk?tür.

Tarihi Türkistan coğrafyasının batı toprakları olan Horasan?ın maddi zenginlikleri cezbedicidir. Verimli topraklara ve çalışkan nüfusa sahip olmasına rağmen , kaynaklarının tamamı hakimiyet tarafından kullanılmaktadır. Milli kültürlerini korumak ve varlıklarını tanıtmak için örgütlenen Horasan Türklerinin , ana dil uğruna verdikleri savaş , Güney Azerbaycan Türklerinden az değildir. Güney Azerbaycanlılar kadar milli uyanıklığa sahip olmasalar da , milli benliği arayış vardır.

Horasan Türk Edebiyatının en canlı örnekleri , sözlü olarak halk arasında yaşar. Ata sözleri , deyişleri ve dillerinden düşürmedikleri türkülerinin içeriği , bütün Türk topluluklarında olduğu gibi köklüdür. Ata sözleri , Anadolu Türkleriyle yakın benzerlikler arz eder.

?Her şeymiyi it yiyir boynumuyu bit?,

?Oğlaqım ölme bahar gelir qarpuz ile xeyar gelir? ,

? Oqlah otdan döyer ne yaxisi sözden? ,

?İp sozulan yerden üzülür? ,

?Atası torda yatır oğlu kervansaray qimet edir? ,

? Anasına bax qızını al dezesin bax bezini al?

?Aq qızın aq derdi var qara qızın qara derdi? ,

? Tanrı dağını görür qarını yağır? ,

? Qazan gezer gezer qabağını tapar? ,

?İtin lap lapı ile denizin suyu batmaz?.. gibi .

Önce Pehleviler , daha sonra İslâm hâkimiyeti tarafından milli varlıkları kabul edilmeyen Horasan Türkleri , bugün ana dillerini unutmak tehlikesiyle yaşıyor.

Horasan?ın maddi kaynaklarını kullanan hakim idare , ahalisi Türklerden elde ettiği ekonomik güçle Farsça kitaplar bastırıyor ve ücretsiz olarak Tacikistan , Afganistan gibi ülkelerdeki Fars dilli topluluklara gönderiyor. İran dışında Fars dilini yaymak için kültürel açılma amacına yönelik propaganda yapan hâkimiyet, çeşitli ülkelerde de ücretsiz Farsça kursları düzenliyor. Hindistan , Pakistan , Bangladeş?de , Farsça kurslarını takip edenlere teşvik amaçlı ücretler ödeniyor. En az 6000 rupi maaş alan öğrenciler , Fars dilini ve edebiyatını okuyorlar. Hiçbir ulusun varlık hakkına ve kültürüne karşı kin beslemiyoruz. Her milletin kendi kaderini tayin etme hakkı vardır. Bu hakkını kullanırken , başka ulusların ve kültürlerin varlık hakkına tecavüz etmeyen bir anlayıştan yanayız. Yabancı devlet ve idarelerini eleştirdiğimiz yer, dış Türklerin milli varlıklarını tanımıyor olmalarıdır. Fars milleti de her millet gibi , dilediği kadar kültürünü tanıtma , yayma , yaşatma hakkına sahiptir. Fakat ; doğal ve masum haklar , emperyalizmin , faşizmin , nasyonal sosyalizmin , Komünizmin , Enternasyonalizmin , din istismarcılığının karanlığına bürünmüşse , orada dur deme ve mücadele etme hakkı doğar.

Horasan merkezli milli teşkilatlardan yapılan açıklamalara göre ; Horasan?da yaşayan Türklerin , ana dili ile öğrenim görecek okulları yoktur. Ana dillerini ve edebiyatlarını öğrenecek eğitim müfredatları yoktur. İran?ın dışarıya sattığı doğalgazın büyük bölümü , Güney Azerbaycan Meşrutiyet hareketinin mimarı Settar Han?ın doğduğu yer Karadağ bölgesinden çıkarılmaktadır. Yine yurt dışına satılan halı ve kilimlerin %25?i Horasan menşelidir. İran ekonomisinin bel kemiği denilebilecek Horasan?da , Türk asıllı ve dilli 4 milyondan fazla nüfus yaşamaktadır. Milli kaderini tayin hakkından yoksun olan Horasan Türkleri , Türk dünyasında yeterlice tanınmak ve soydaşlarıyla kaynaşmak istiyor.. Horasan Türklüğü , bizleri bekliyor..

Müge Çetinkaya Karahanlı

HORASANLI BÜYÜK ŞAHSİYET : AHİ EVRAN

Ahi Evranı Veli (1215-1308) Şeyh Mahmud Nasuriddin

13 yüzyılda Horasandan Anadolu?ya göç eden Ahi Evran?ın Kimliği hakkında Hacıbektaş Velayet namesinde; Ahi Evran Büyük Alaaddin Keykubat?ın çağdaşı olarak gösterilir. 1260 yılında Kırşehir?e gelen Osmanlı dönemi Anadolu?sunda bütün sanatların piri kabul edilen Ahi Evran için, Gülşehri bir mesnevi yazmıştır. Kırşehir ve çevresine aydınlık olmuş, Anadolu?yu bölünmez bir bütün olarak ayakta tutmayı başarmıştır. 13.yüzyılda Anadolu da fikri hayatın iman ve inanç birliğini sağlayan, örgütleyen, yöneten ve manevi güç ile kuvvetlendiren, esnaf ve sanatkarımızın piri Ahi Evran 93 yaşında Kırşehir de vefat etmiştir. Çok sevdiği Kırşehirlilerden ölünce mezarı yanına bir zaviye yapılmasını, buna bir de mescit eklenmesini istediği anlaşılmaktadır. Bugün Kırşehir de; Türk işçi esnaf ve zanaatkarı?nın 13 yüzyıldan beri Ahi Evran?ın felsefesi ve esnaf önderliğini festivallerle kutlamaktadır.

AHİLİK Bir insan bilimidir.

Her şeyde, her zaman Denge ve Düzen Tutturandır.

Dağıtan değil, Toplayandır.

Yıkan değil, Yapan.

Dünya ve Ahiret Dengesi Tutturandır. AHİLİK

02 Mart 2011 21:52

ruhsuz adam
Kapalı

KAŞKAY TÜRKLERİ

Kaşkaylar Azerbaycanlılardan sonra İran?daki en büyük Türk grubudur. Sayıları 1.5-2 milyon arasındadır ve siyasi olarak iyi örgütlenmiş aktif bir gruptur. İran yönetiminin art arda yaptığı yerleştirme çabalarına rağmen çoğunluğu Fars eyaletinde hala göçebe olarak yaşamaktadır.

Moğollar devrinde Doğu Türkistan?dan göçerek İran?a gelip yerleşen Kaşkay Türkleri törelerine bağlılıkları ile meşhurdurlar.

Kaşkayların 5 büyük aşireti vardır:

1.Keşkuli(Keşküliyi Kuçik (Küçük Keşküli)ve Keşküliyi Bozorg(Büyük Keşküli) olarak ikiye ayrılır),

2.Darreşuri (Tuzlu Vadi),

3.Farsimadan (Farsça Bilmez),

4.Şeşbölük (6 bölük)

5.Amele (diğer aşiretlerin yamaklığını yapan aşiret).

3 tane de daha küçük grup vardır.

Bunlar: Qaracha, Rahimi ve Safi Khani?dir.

Kaşkaylar kendilerini bazen ?Canihanî? olarak adlandırır. Bunun nedeni de bugünkü Kaşkay aşiretler konfederasyonunu kuran kişinin ?Cani Ağa(Han) Kaşkay? adında bir boy beyi olmasıdır.

Son zamanlara kadar yarı göçebe hayatı süren Kaşkaylar, birbirlerine olan bağlılıkları, plânlı ve örgütlü hareketleri ile tanınmışlardır. Milli ve mahalli örflerine bağlı bir takım müesseselere de sahiptirler. ?İlhan?lık idaresi sistemi bu müesseselerden biri sayılır. Ayrıca, mümtaz sınıftan sayılan ?İlhan? ailesi dışında, Kalantar, Kethuda, Ra?ye, Tabeke-i Pest gibi tabakalar da mevcut olup, bunlar hep kendi törelerine göre idare edilirler.

Kaşkaylar, kendi aralarında iyi bir birliğe sahip oldukları için, İran hükümetlerinin bazı haksız taleplerini ve emrivakilerini reddetmek başarısını göstermişlerdir. İkinci Dünya Savaşı esnasında cereyan eden ve Kaşkaylar ile İran hükümetini karşı karşıya getiren önemli bazı hadiseler, Türk hükümetinin araya girmesi ile yatıştırılmıştır. Fakat Kaşkayların bu hareketleri İran hükümetleri tarafından hoş görülmemiş ve onların başka bölgelere sürgüne gitmelerine sebep olmuştur.

Son İran-Irak savaşında, yaşadıkları Basra Körfezi kıyıları savaş sahasına yakın olduğu için, Kaşkaylar büyük kayıp vermişlerdir. Yine İran-Irak Savaşı esnasında, İran hükümeti, Azeriler başta olmak üzere diğer Türk gruplarından oluşan askeri birlikleri ön saflarda Irak cephesine sürmesi ve onların büyük kayıplar vermelerine sebep olmuştur. Diğer Türk gruplarında olduğu gibi, Kaşkaylar da ekonomik ve kültürel alanda oldukça geri kalmışlardır.

Kaşkay İli, Fars Körfezi kıyılarından başlayarak İsfahan ve Bahtiyari bölgelerinin güneylerine kadar varan bir alana yayılmıştır. Zagros dağlarının birbirine girmiş yükseklikleri ile körfez sahilleri bu ilin sınırlarını çizmektedir. Şiraz?ı orta kısım (merkez) olarak değerlendirdiğimiz taktirde, Kaşkayları yaşadıkları yerler itibarıyla üç kısıma ayırabilirz;

1- Kaşkay Yaylak bölgesi: Şiraz?ın kuzeyinden başlayarak Zagros dağlarına kadar uzanır. Bu bölgedeki yerleşim yerleri şunlardır: Sipidan, Berucer, Semiron, Âbâde, ve Mordeşt?tir.

2- Kaşkay Kışlak Bölgesi: Şiraz?ın güneyinden başlayarak Fars körfezine kadar uzanan bölgedir ve şu şehirleri içine almaktadır. Lar, Cehrom, Fruzâbâd, Kazron, Mümesnâ, Behbehan, Keçseran, Dugonbedân, Ramhürmüz, Buşehr, Kongan ve Deştsenan?dır.

3- Orta (Merkez) Kısım: Şiraz çevresi, Deşt-i Erjen ve Merudeşt şehirlerini içine alır.

HAZIRLAYAN: YILMAZ KARAHAN

02 Mart 2011 21:57

ruhsuz adam
Kapalı

http://www.yenidenergenekon.com/182-unutulan-turkler-5-pomak-turkleri/

SON YAZI POmak Türkleri ....okumak isterseniz...bu arada o temenniye katılmama imkanı var mı???

02 Mart 2011 22:05

!!EsMeR!!!SeKeRiM!!

sayın ruhsuz adam,

zevk ve şevkle okuduğumu söyleyebilirim..

yaşadığım kasabanın kuruluş yılları i.ö.ne dayanmakta ve suriye krallığınca kurulduğu bilinmekte. bu nedenle ayrıca bu konu beni ilgilendiryor diyebilirim.

04 Mart 2011 14:36

&&&*06neslihan06*&&&
Yasaklı

Bize baskı yapılıyor,asimile ediliyoruz,inkar ediliyoruz,dilimiz,kimligimiz,kültürümüz yok sayılıyor diyenler bu yazıyı okusunlar ve UNUTULMAK/UNUTTURULMAYA ÇALIŞILMAK,ASİMİLE EDİLMEK nasıl oluyormuş görsünler gerçi Azeri türkleri bu baskılardan asimilasyonlardan kendine düşen payı yeterince almış bir hayli acılara gark olmuştur ya neyse!!

07 Mart 2011 21:14

ruhsuz adam
Kapalı

İSMAİLİ HAZARA TÜRKLERİ

Yayin Tarihi 19 Haziran, 2008

Kategori TÜRK DÜNYASI

İSMAİLİ HAZARA TÜRKLERİ

Hazara Türklerinin isim tahlili Hezare?nin Farsça bin anlamına gelişinden yola çıkarak, Hazar ismi; Boylar birliğine katılanların sayına göre adlandırılanlar kapsamına girebilir. Türkistan?da Hazara?ların kendilerine Azar değişlerinden hareketle Azar ? Hazar ?Kazar ilişkisinden hareketle askeri ? siyasi hadiselerin tesirinde meydana gelenler kapsamında izah edilebilir. Hazaraların yaşadığı Gürcistan ve Karustan bölgelerinden hareketle karla uğraşan bireylerin bölgesi anlamında, hal ve tavır veya hava hadisesini bildiren isim grubunun kapsamına girebilir. [1]

Bize göre Hazara Türkleri, Hazar (Türk Hazar Devletini kuranlar), Azer Türkleri (Bugünkü Azerbaycan Türklerinin bir kısım ataları) ile aynı Türk ailenin fertleridirler. Aile reisleri ise Çuvaş Türkleridir. (Bugün bu aileyi Çuvaşistan Muhtar Türk Cumhuriyeti temsil etmektedir. ?Halk inançları konusuna girmeden kısaca değinmek istediğim bir konu var. Tasavvuf Bilginlerine göre Hazara Türkleri?nin Eftalit Türklerinden oldukları ülkelerine daha yüksek daha hayırlı anlamında Afganistan denildiğini, Afrasyap?ın Aftalistan?da yetişmiş İbrahim mertebesinde bir ilahı uyarıcı elçi olduğunu, Afrasyap?ın Afrika, Asya ve Avrupa?da Töre koyucu olarak faaliyette bulunduğunu; ayrıca Hazaralar?ın Azerbaycan ve Hazar Denizinin kuzeyini de kapsayacak alanda yurt tuttuklarını ticaret erbabı bir halk olduklarını, Türk kültürünü Avrupa?ya taşıyan ilk halk olduklarını, Musevi ve İsevi inanç sürelerinden geçtiklerini Hazar denizine Hazarbaycan / Azerbaycan?a ismini Hazara Türklerinin verdiğini, uzun boylu hafif çekik, ufak gözlü Fatih Sultan Mehmet tipinde insanlar olduklarını, Fatih?in bir konuşmasında kendisinin Hazara Türkü olduğunu belirttiğini, Aftalistan?ın daha geniş kapsamlı ve daha eski isminin Pakturye olduğunu, Paktürklere ait ülke anlamına geldiğini, bu bölgenin Kandoher?i da kapsamına aldığını, Türk Mitolojisindeki Kantura olayının Kandahar?da geçmiş olabileceğini belirtmektedirler, şeklinde izah etmektedirler.[2]

Afganistan Türklerinin tarihi dağılımı konusunda ise, konunun uzmanı dostumuz Murat Argun?un açıklamalarına göre[3]; Afganistan?da bugüne kadar beş Türk grubu yaşadı ve yaşıyor. Birinci grup Türkler çok eski Türkler. Kim bunlar? Tukyular Yaftalariler (Eltaliler ? Akhunlar), Sakalar ve Karluklar. Bu Türk grupları kabil ve etrafında yaşıyor. Yani, Kabil?in doğusundan bugünkü Pakistan?ın Peşavar şehrine kadar. Güneyde ise Sistane ve Eyran?a kadar Kandahar, Zavil ve Gazni?de bu Türklerin hâkimiyet bölgesinde idi. Zamanla dili ve rengi değişen bu Türk grupları Hudud-u Alam isimli eserde Halaç Türkleri diye nitelendiriyor. Ve bunlar bugünkü Afganlıların atasıdır diyor. Zaten, Afkan kelimesi de değişmiş manasındadır.

İkinci Türk grubu Aymak?lardır. Aymak Türkleri, Fara, Herat, Gur, Badis ile Fayrap vilayetinin dağ bölgesinde Gürcan vilayetinin dağ bölgesinde, Mezar-ı Şerif?te, Samangan?dan Bağlan?da kadar olan bölgede yaşıyorlar ve Farsça konuşuyorlar. Aymaklar dört büyük aşiretten oluşuyor. Bunlar Temuri, Taymani, Cemşidi ve Firus köyüdür. Bu konuda araştırmalar yapan uzmanların genel kanaati ve ortaya koydukları deliller de Aymakların Türk asıllı olduklarını teyit ediyor.

Üçüncü Türk grubu ise Hazaralardır. Bunların bir kısmı Tibet asıllıdır. Daykündi, Dayzengi, Daymirdat ve Daykürler. Bunlar Çin Tibet?inden gelip buralara yerleşmişlerdir. Ama Hazaraların büyük kısmı, yani Hazara Karluk, Hazara Nayman, Hazara Kıpçak, Hazara Tatar, Hazara Türkmen, Hazara Çağatay adıyla anılırlar ve Türk asıllılardır. Bunlarda Farsça?nın içindeki Türkçe kelimelerin oranı çok yüksektir.

Dördüncü grup Türkler Peştu dilini konuşanlardır. Bunlar Kandahar?da, Paktiya?da ve Gazne?deki Mogur Türkleri, Karabağ Türkleri, Zavul Türkleri?dir. Kıpçak Türkleri ise Herat?tadır.

Beşinci gurup Türkler ise hala Türkçe konuşanlardır. Pamir eteklerindeki Bahşan?dan başlayıp da Bağrisi?ye kadar uzanan çok geniş bir bölgede yaşayan bu grubu Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Tatarlar, Uygurlar ve Türkmenler oluşturur.? şeklindedir.[4] Hazara Türklerine gelince; ? Day Zengi, Day Kündi, Day Çopan, Day Mirek, Türkmen, Dargın (Dargun), Oymak, Karlık, Besüt, Kıpçak, Orta Bulakı, Nayman, Tatar, Kızılbaş, Bayat, Nek Pay, Tay Mani, Kök Çınar, Kağay, Sadat şeklinde bir dağılım gösterirler.

Türkmen: Bunlar Hazaraların en kalabalık boyudur. Hazara Türkmenleri genellikle Parvan, Bağlan, Samangan, Mezari Şerif, Kabil, Bamyan gibi illerde yaşamakta olup çoğu ticaretle uğraşırlar ve Hazaraların en zengin boyudur. Hazara Türkmenleri kendi şivesiyle kendilerine ?Turkmu? diyorlar. Türkmen boyu değişik soylara ayrılıyor: Nekpay, Şih Ali, Ali Cem, Vahudiçi vb. Türkmenlerin çoğu Şii, bazıları İsmaili ve Sünni?dirler.

Besüt: Besutlar genellikle Gazne, Bağlan, Samangan, Bamyan illerinde yaşamaktadırlar ve hepsi Şii?dirler.

Dargın: Dargın (Dargun) lar en çok Bamyan ve Bağlan?da yaşamaktadırlar. Tarakçı, Daymırdat, Daymirek gibi soylardan oluşmaktadır. Çoğu İsmailli ve Sünni?dirler.

Day Zengi: Zenginler genellikle Vuruzgan ve Bamiyanda yaşamakta olup hepsi Şii?dir.

Day Kündi: Daykündiler Vuruzganda yaşamakta olup hepsi Şii?dir.

Aymak: Aymak (Oymak) lar en çok Gur?da yaşamaktadırlar ve Kunduz Faryab, Herat, Vuruzgan gibi illerde de vardır. Hepsi Sünni?dir.

Karlık: Karlık (Karluk)lar genellikle Bağlan, Samangan, Bamyan gibi illerde yaşamaktadırlar. Kara, Devlet Bek, Setmerde gibi boylardan oluşmaktadır. Sünni ve İsmailidirler.

Tatar: Samangan ve Bağlanda yaşıyorlar. Hepsi Sünni?dir.

Kök Çınar: Bağlan?ın Nahrin ilçesinde yaşarlar ve hepsi Sünni?dir.

Bayat: Bayatlar en çok Gazne?de yaşarlar. Fakat Mezari Şerif, Bağlan ve Kabil?de de vardır. Hepsi Şii?dirler.

Kızılbaş: Kızılbaşlar Türk olmalarına rağmen kendilerine Tacik diyorlar. Herat, Mezari Şerif, Kabil ve Gazne?de yaşarlar. Hepsi Şii?dirler.

Tokluk: Tokluklar Bağlan?ın Duşi ilçesinde yaşarlar. Hepsi Sünni?dirler.

Nayman: En çok Kunduz ve Bamiyanda yaşarlar. Sünni ve İsmailidirler.?[5]

İsmailiye gelince, islamiyetin bu kesiminin izahı;[6] İsmaililer, İsmailiye Şia?nın bir kolu, bir fırkasıdır. Şiilikteki mutediller ile müfritler arasındaki ihtilafın bir ürünüdür. Hz. Ali neslinden 6. imam Hz. Ca?far al ?Sadık vefatından sonra vuku bulmuştur. İsmail Cafer?in büyük oğlu ve halefi idi, ihtilaf sonucu hilafet küçük kardeşi Musa?ya geçti. Musa?nın ve varislerinin imametli İsna Aşeriye tarafından hala tanınmaktadır. İsmailiye mezhebinin ihtilalci temellerini Abul Hattab kurmuştur. İsmaililer arasında hilafet devam ederken bu inancın mensuplarından çok büyük ilahiyatçılar görsel felsefi seviyede bir dini akaidi meydana getirdiler. Büyük edebiyatçılar yetiştirdiler. İsmaili akaidin Sünni İslamla pek az münasebeti vardır. Fikirlerinin çoğu orta şarkın daha eski dinlerinden ve bilhassa yeni eflatuncu felsefeden gelir. Fikirlerin büyük çoğunluğu batınıdır. Tevil yolu ile ithal edilmiştir. Batını tabirine İsmaililer sebep olmuştur. Kur?an ve bütün dini ahkâmın iki manası vardır. Biri harfi ve zahiri diğeri yalnız müritlerin bildiği mezacı ve batını manadır. Hz. Ali?nin İsmail yolu ile halefleri olan imamlar ilahi ilhama malik ve hatadan salim olup, saliklerinin kendilerine kayıt ve şartsız itaatini isterler. Bayram gibi günleri Astronomi ile hesaplarlar. İslamiyet üzerinde fevkalade fikri terörleri olmuştur. Fatımilerden önce ve sonra da Orta Doğu?da etkili olmuşlardır. Hasan Sabbah, Alamut Kalesi, Haşhaşılar İsmaili tarihinin safhalarını teşkil eder. X asırdaki Rasail İhvan al ? Şafa, İsmaililik akait kitabıdır. Ünlü Nasir Husrav İsmaili idi. Müfrit Şiilik, menşelerinden itibaren, memnun olmayan sınıfların mevcut nizama karşı isyanlar ile yakından alakalı oldular. İsmailik uzun süre, gerek içtimai, gerek kavmi bakımından tazyik gören sınıflar ile gayri memnun münevverler üzerinde cazip bir tesir icra etmiştir. İsmaililerin İslami esnaf ve fütüvvet teşkilatlarında rolleri olduğu da gözlenilmektedir. Gizli kalabilen, örgütlenebilen iyi propaganda yapabilen mazlumlara adalet fikri taşıdığını savunan bu fırka dai tipinin de yaratıcısıdır. Dürzîler ve Karmailer bu fırkanın tezahürüdürler. Selçuklular döneminde Türklerle olan münasebetleri netleşmeye başlar.

İsmaili inançlı Müslüman Hazara Türkleri arasında yoğun bir şekilde gözlenebilen Müslümanlık evveli eski bölge dinleri bu arada Tengricilik ? Kamizm izleri onların kültürel kimliklerinin kadim Türk kültürünün devamlılığını gösterir niteliktedir. Yarı göçebe karakterleri Bozkır medeniyetinin zamana uymuş biçimidir. Kam kültü yerini Pir kültüre bırakmıştır. 11 Eylül 2001 olayından sonra Afganistan?da gelişen hadiseler, bölge Türklüğünün Kültürel Kimlik tercihinde etkili olmuş ve değerlerin öncülük sıralamasını değiştirmiştir. Bölge halkları üzerindeki dini fırka itibar yerini milli yetkiliye bırakmıştır. İsmaili Türklerin tarihten gelen özellikleri mazlum bölge Türklüğü için özel önem arz etmektedir.

Gıjak, kemençe türü bir çalgıdır, düğünde eğlencede çalınır. İsmaili Hazara Türklerinde cem ayini yoktur. Aileden mutlaka bir Gıjak çalan olur. Hz. Ali ile ilgili ilahiler (gazel ? beyit) okunur. Babageldi gıjak ustası olup Kayan yöresindedir.

Gıjakla çalınan bu parçaların hepsi Farsçadır. Bunlar daha ziyade İran kaynaklıdır. Bütün Afganistan İsmaililerin lideri olan Seyit Nadir Şah Kayanı Hazaradır ve etnik kesimlerden Tacik ve Peştunlardan da müridi vardır. 50?60 şiir kitabı olan bir şairdir. Tarikat bağları etnik bağların üzerindedir. İç savaşlardan sonra etnik bağlantılar tarikat bağlantıların önüne geçmiştir. Milliyet, dini inancın önüne geçti. Bağlam bölgesi Hazaralarının Sünni veya İsmaili olsun kız alıp verdikleri için dayanışma güçlüdür. Dini şahıs Lider?dir. Pir olmak için ehlibeyt olması şarttır. Pir ölmeden oğullarından Pirliği birisine miras bırakır, kızlara pirlik geçmez. Onlar Bibi olarak bilinir. Bibi sadece Pirin büyük kızıdır. Onun itibarı vardır. Ona sorular sorulur. Pirin İsmaili olmayan kızının kocası Pir olmaz. Bu ailenin çocukları ana adı ile tanınır. Kız çocukları seyit ehlibeyt olmayan hanım alması çocukları etkilemez. Pir eğitim görse de görmese de pirdir. Bir ailede birden fazla pir olmaz. Pir olacak oğlunu pir, yanından ayırmaz. Genelde bu pir olur ve bazen de pirin kardeşi pir olur. Pir namzedini pir ölümüne yakın açıklar.

Çocuğa isim konulacağı zaman Pir?e gidilir. Çocuğa ilkin ismi verilir, sonra Pir dua okur. Çocuğun kulağına ezan, doğunca ailede okunur. Çocuğun doğduğu yere erkek giremez, ezan evin önünde daha ziyade erkek çocuk için okunur. Kadınlar dışarıya haber verirler. Son zamanlarda silah atılmaya başlanılmıştır. İsimlerin sonuna muhakkak Ali ismi eklenir. Mehmet Ali, Seyit Ali vs. gibi seyide ? Pir?e hediye götürülür. Her İsmaili esasen gelirinin % 10?unu Pir?e verir. Kendisi götürür, uzakta olanlar için Pir?in Halifesi 4?5 kişilik heyet ile dolaşıp paraları toplar. Doğum esnasında Kurban kesilir. Etinden herkes yer.

Sünnette Pirin rolü yoktur. Kurban kesilir, tek bir çocuk sünnet yapılmaz muhakkak yanına eş veya eşler eklenir. Atabek = Kirve bir sini bezedir. Üzerine ters çevrilmiş bir sofra konulur. Çocuk bunun üzerine oturtulup sünnet edilir. Sünnetli tepsisini ve yiyecekleri alır gider. Atabek?e ömür boyu saygı duyulur. Her önemli adımda ona sorulur. Sünnet olan kişi Atabek?in kızını alabilir.

Askere giderken, evlenirken, gurbete çıkarken, kan davaları ve diğer anlaşmazlıklarda sorunları Pir çözer. Pir bir kanundur dediği olur. Pir?e eli boş gidilmez.

Komşusunun ölümü anında yaslı aile ile 3 gün komşular ilgilenir. Pir yakın çevrede sadece aksakalların cenazesine gider. 6. gün kadınlar evi toplayıp yıkamaya başlar. 40 gününde hayrat yapılıp mezara gidilir. Pir?in kırkla ilgisi yoktur.

Pir ölünce çevreden gelebilen bütün halk toplanır, müridi olmayan, Sünni, Şii vs. herkes gelir. Defin aynıdır. Pir?in mezarı kutsaldır. Müritler hastası olan her türlü ihtiyaç için Pir?e gidilir. Muhakkak mezarda bir hayvan kesilir. Pir?in mezarında dua edip talepte de bulunurlar. Büyük Pirlerin mezarına para bırakılır. Kadın veya erkek mücavirler bu parayı alırlar. Mücavir yoksa fakir çocuklar alır. Pir mezarının toprağı yenir. Taş yapıştırmak, çaput bağlamak yoktur. Pir?in mezarlığı halkın mezarlığından farklıdır. Pir mezarları kolay ulaşılacak yerlerde olur. Her evin, köyün bir piri olmaz. İsmaili Hazaraların bir tek Piri vardır. Şu anda Pir Seyit Şehnasır?dır. Hapisten çıkıp İngiltere?ye gitmiş Pirliği kardeşi Seyit Mansur yürütmektedir. Pirlerin isimlerinin başına muhakkak seyit kelimesi eklenir. Sadece Pirler 4?e kadar eş alabilirler. Muta nikâhı İsmaili ve Şii Hazaralarda yoktur.

Hacı olmaya Mekke?ye gidilir. Karbelaya pek gidilmez. Hacca gidene Hacı denir. 2?3 defa gidenlere El hac denir. İsmaili Hazaraların dini kitabı Nasır ?Kusrev?in (Merli bir Türkmen, Çağrı bey?in başlangıçta Hanefi olan veziri) Vecidin isimli eseridir. Caferi Fıkıh?ını tartışmalı irdeleyen bir eserdir. Burada namaz bahsi olmadığı için Bamyan?dakiler Şii akaidine göre, Semangan Bağlan?daki İsmaililer Sünni akaidine göre namaz kılarlar.

İsmaili Hazaralardan Bamyandakilerde yerleşik hayat Bağlam ve Semangandakilerde göçebelik çok yaygındır. Bunlarda göçebelik yazın başlar. Hayvancılar Hindukuş dağlarına giderler. Buralara ?Ayaylak veya Aylak? denir. Büyük aile (Hanever)in yaylada bir yeri vardır. Buna ?ülke? denir. Yayladaki, konuş çadırın adı Laçik?tir. Azerbaycan?da buna Alaçık denir. Honever?in başkanı en yaşlı erkek veya en yaşlı kadındır. Bunlara bey, bay veya Mir denir. Bir bayın yetkisidir. Çocuklarını itirazsız evlendirir. Berdel usulü evlilik çok yaygındır.

Hazarlarda tek evlilik vardır. Ancak çocuğu olmayan tekrar evlenebilir. Her zaman söz büyük hanımdadır. İsmaililerde eşini boşamak çok zordur. Boşanmayı ancak Pir yapabilir. Bunlarda Cem yoktur. Cemaat hane vardır. Cemaat hanede dini eğitim yapılır, dua edilir, nikâh kıyılır. Ancak namaz kılınmaz. Namaz ancak camii de kılınır. Cemaat hanenin hemen yanında camii vardır. Ayrıca Ağa Han?ın doğum günü veya imam olduğu zaman kutlama törenlerine gelinir. Cemaat evine ve dışına İsmaililerin bayrağı asılır. Bu bayrak eski Mısır Fatımi?lerin bayrağı olup yeşildir, ortasında kırmızıçizgi vardır.

Babalar evliliklerde kızlarının kanaatini sorar ancak daha ziyade bildiklerini yaparlar. Evlilikte erkeğe alacağı kız konusunda kanaati pek sorulmaz. Bunlarda kız kaçırma yoktur. Kan davasına da pek rastlanılmaz. İsmaililerde Pirin kızını kimse isteyemez. Pir kızını istediğine verir. Verdiği adamda kabullenmek durumundadır.

Teke kati- Koç kati (teke ?koç katımı merasimi): Koyun ve Tekelerde doğumun kışa gelmemesi için 5?6 ay evvelinden havalar ısınınca koç ve tekeler sürüden alınır. Yaylaya götürülmez. Çiftleşmesinler diye Kışlak?ta saklanırlar. Sonbahar da sürüye bırakılırlar. Bu esnada özel bir tören yapılır. Herkesin sürüsü aynı otlakta bir yerde toplanır. Bol miktarda kavun ve karpuz hayvanlara verilir. Koç ve tekeler iyice yıkanıp temizlenirler. Sonra kırmızı ve yeşil iplikten örülmüş kolyeler ve çanlar hayvanların boynuna bağlanır. Dövüştüklerinde boynuzları kırılmasın diye boynuzlarına yağ sürülür. Ayrıca boynuzlarına küçük kavun ve karpuzlar takılır. Halka kavun ve karpuz ikram edilir. Yaşlılar toplu halde dua ederler. Dua merasimini imam yönetir, halk âmin der. Koç ve tekeler aniden sürüye bırakılır ve böylece tören biter.

Beslenme Kültürü

Göçer Hazara İsmaillerde bol et tüketilir. Yahni, kavurma, kebap, pilav, Şir tava, Şir pirinç, Aş, Deleme yapılır. Kaymala, Kaymısrak, Çelpek, Hacur, Katlama ve Petir pişirilir. Yahni: Yapılırken et haşlanır. Sadece içine tuz ve su katılır. Kavurma: Hayvani sarı yağ ve kuyruk yağ, soğan katılır. Et su ile pişirilir. Kebap: Tandırda veya odun ocağında yapılır. Üzerine tuz atılır. Pilav: Kavurmada olduğu gibi yağ kavrulur, soğan eklenir, sonra pirinç konur. Pirinç bir süre kavrulur, sonra hazırlanan pirinç bunun üzerine dökülür. Pirincin pilavı özeldir. Kapağı kapatılarak sonra demlenir. Şir Tava: İri pirinç sade haliyle kaynatılır. Sulu olarak pişirilir. Üzerine ayran dökülür. Bir nevi pirinç çorbasıdır Şir Pirinç: Sütlaç, iri pirinç kaynatılır, sonra yağda pişirilir, içine bol şeker atılır. Piştikten sonra büyük tabağa alınır. Ortası çukur yapılır. Sarı yağ iyice kaynatıldıktan sonra buraya dökülür, elle pirinç alınır, yağa batırılıp yenir. Aş: İki cins aş vardır. Birinci türünde, hamuru boldu çuruk (erişte) kesilir. Suda kaynatılır. Sonra içine yoğurt atılır. Çemçe (özel kaşık)ile yenir. Diğer aş ise ince hamur dört köşe kesilir, suda kaynatılıp yenir. Deleme: Doğum yapan inek veya koyunun ilk sütü ağız ile yapılır. Pişirilip yenir. Kaymala: Süt kaynatılır, uzun süre kaynayan sütün üzeri kapatılıp bir yere konur. Sonra kaymaklı süt yemeği olur. Kaşıkla yenir. Koymusrak: Yumurta ile un karıştırılıp su da katılıp sıvı hale getirilir. İyice kızartılmış yağ içinde bardağa konularak kahvaltıda yenilir. Çelpek: Hamur 3 köşeli kesilip yağda kızartılıp yenir, hayrat günlerinde yapılır. Herkese dağıtılır. Hacur: Şekerli ve yağlı hamur küçük dilimler halinde kesilip iki ucu birleştirilip yağ içinde kızartılarak hazırlanıp, çayla yenilir. Katlama: Bol yağlı hamur alınır kat kat konur. Her katın arasına şeker konur. Büyük yuvarlak halde kazanda kızartılır. Üzerine şeker atılır yenir. Petir: Tavada pişirilen yağlı bazen de yumurta ve şeker konulan bir ekmektir. Ekmekler genellikle tandırda pişirilir. Bunlara nan denir. Biri yuvarlak biri ince uzun iki tür ekmek vardır. Sebzelerden Ispılat denen dağlar da yetişen yabani bir bitki yıkanır. Kızartması ve haşlanması olur, buna kıyma konulmaz. Sözenek denen yabanı dağ bitkilerinin yaprağı Ispılat gibi pişirilir. Çükrü (eşgin) veya Ravaş kökünden istifade edilen bir bitkidir. Ekşidir, çiğ yenilir. Tatrang?da bu türdendir. Bu ekşi değildir. Ayrıca Enfüze, gövdesi ve karnabahara benzeyen bir gülü vardır. Evin işleri başta yemek olmak üzere genç kıza aittir. Genellikle bütün gelinler evlenince baba evine gelir, ancak her oğulun ayrıca bir hanesi olur. Yazlık evleri çadır, kışlık evleri normal evdir. Babanın çadırı büyük olur, oğulların ayrı küçük çadırları ve ayrıca misafir çadırı olur. Misafir çadırına kaşhane denir. Evlerdeki misafir odasına da kaşhane denir. Ailenin bütün kadın fertleri birlikte günlük işleri yapar, çocuklu ve hamile olanlara pek iş düşmez. Evin iç işlerini tavuklar dâhil kadın takip eder. Dış işleri koyun satımı dâhil erkeğindir. Kadın halı, kilim dokur, kadının izni olur ise erkek satış yapabilir. Kırkım işleri de erkeğe aittir. Kap kaçak daha ziyade kabak oyularak özel pişirilerek yapılır. Hayvanın kafasına geçirilen saman veya arpa kabının adı ?torba? dır. Yünden örülür. Öküz, eşek ve atın heybesine ? hurçin? denir. İpten örülür. Un için özel çuval yapılır. Koyun derisinden yapılan yağmuru geçirmeyen bu çuvala ?sanaç? denir. Ham; kuzu ve davar derisinden yapılır, yağ ve peynir için kapatılarak kullanılır. Kurut; yoğurdun suyu alınır yarı katı olur, içine tuz konur. Güneşte tutulur. Küçük toplara dönüştürülür. Çayla?da iyice kurutmaya bırakılıp kışın sulandırılıp kullanılır. Ayran ve peynir?in bir cinsi vardır. Otlu peynir yapılmaz. Koç ve koyun derisinden ?Yayık? ve teke ve keçi derisinden ?sendere? denilen su taşıma kapları yapılır.

Dr. Yaşar KALAFAT

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Seyit Pişar Ali Kayani, ?Afganistan?da Yaşayan Hazaralar Mazlum Türklerin Ülkesi, Afgan Türkistan?ı, İstanbul 2001, sf. 109 ? 121 bu yazının hazırlanmasında Seyit Pişar Ali Keykani?nin tercüme ve açıklamaları ile katkısı olmuştur. Kendisine teşekkür ediyorum.

[2] Sabahattin Güngör, Tasavvuf Sohbetleri, (Basılmamış Notlar) Burhaniye, 2000

[3] A. Doğan ?Türkistan Coğrafyası?nın Sancılı Kapısı Afganistan, Yeni Avrasya, Ekim Kasım, 2001, S. 10 ? 11 sf. 8?11

[4] A.Doğan a.g.y.

[5] Seyit Pişar Ali Kayani , a.g.e.

[6] Farnad Daftary, Muhalif İslam?ın 1400 Yılı İsmaililer, Tarih ve Kuran ( ter. Ercüment Özkaya), İstanbul, 1999; İslam Ansiklopedisi, 5. C. 2 ks. İstanbul 1977 sf. 1120

09 Mart 2011 16:42

umut_ufkum
Kapalı

Güzel bir başlık, ilk fırsatta okuyacam inşallah.

09 Nisan 2011 04:56

ozowski

TÜRK Boyları

________________________________________

Kuzey Türkleri

Kuzey Türkleri bugün genellikle Sibiryada yaşayan Türk toplulukları Yakutlar, Dolganlar, Hakaslar ve Altaylılardır. Dillerinden dolayı Oğurlar grubuna dahildirler.

Doğu Türkleri ve Batı Türklerine karşın Kuzey Türkleri Orta Çağdaki fetih seferlerine pek az oranda katılmışlardır. Kendileri genellikle Tunguzların ve Moğolların saldırılarına uğruyorlardı.

Batı Türkleri

"Batı Türkleri" Toğuz-Oğuzların varisleridir. Liderleri İstemi Kağandır. Batı Göktürk Devleti Altay, Sayan ve Turan bölgelerinde hükümdardı. Batı Türklerine Oğurlar, avrupai halklar olarak da; Hunlar, Avarlar, Hun-Bulgarlar, Kıpçaklar ve Peçenekler sayılırlar. Bu halklar Batı Türk dillerini konuşurlar.

Bugünkü Batı Türkleri

Bu gruba Tatarlar, Başkirler, Kumikler, Karaçaylar, Balkarlar, Mesetler, Nogaylar ve Gagavuzlar dahildir. Doğu Avrupa - Kafkasya bölgelerinde yaşarlar. Batı Türk dili olan Oğur dilini konuşurlar. Gagavuzların dili Güney Türklerinin dili olan Oğuz dilidir. Genel olarak eski Türk-Tatar halk gruplarından doğmuşlardır.

Doğu Türkleri

Doğu Türkleri Dokuz-Oğuzlar boyuna dahildirler. Bunların lideri Muqan-Kağandi. Yaşadıkları bälgeler Doğu Gäktürk devletinin hakim oldugu Kerulen ve Selenga (Moğolistan) bölgeleridir.8. Yüzyılda Sekiz Oğuzların ve daha sonra Toğuz-Oğuzların bir kısmı batıya doğru göç ettiler. Böylece Sekiz-Oğuzlar Dokuz Oğuzlarğ takip etmiş oldular. 11. Yüzyılda kalan son Doğu Türkleri de Moğolistanı terkettiler. Aral Gölü und Hazar Denizi arasındaki bölgelere yerleştiler ve Güney Türklerinin kurucuları oldular.

Bugünkü Doğu Türkler

Doğu Türklerine bu günkü özbekler und Uygurlar dahildir. Türkistan ya da diğer adıyla Orta Asya da yaşarlar. Eğer dilsel yakınlık göz önüne alınırsa Kazaklar und Kırgızlar da bu gruba dahil edilebilinir.

Güney Türkleri

Bu gruptaki Türk halkları Türkmenler, Türkler, Azeriler, Afşarlar, Turkomanlar ve Horasan-Türkleridir. Güney Türk Dillerini konuşurlar ataları Oğuzlardır. Bu gruba Güney Türkleri denmesinin nedeni Oğuzların Batı Türkleri kolu Turkotatarları bu gruptan ayırmak içindir.Büyük bir çoğunluğu Oğur dilini konuşurlar.

TÜRK HALKLARININ GÜNÜMÜZDEKİ DAĞILIMI

Türk Halkları (İng: Turkic Peoples, Alm: Türkvölker) Avrasya'da geniş bir coğrafyaya dağınık olarak yaşayan ve Türk Dilleri ailesine mensup çeşitli dil ve lehçeleri konuşan halk grubudur. Bazı tarihsel ve kültürel ortaklıklara sahiplerdir.

Türk Dilleri, Altay Dilleri ailesinin bir alt kolunu oluşturur. Türk halklarının büyük bir çoğunluğu 10. yüzyıldan itibaren İslam dinini kabul etmiştir. Ancak Gagauzlar, Çuvaşlar ve Sahalar gibi Hıristiyanlığın Ortodoks koluna mensup olan, Altaylar gibi geleneksel çoktanrılı dinlerini sürdüren Türk toplulukları da vardır.

19. yüzyıldan itibaren Türk kavimlerinin ortaklıklarını vurgulayan siyasi ve kültürel düşüncenin adı Türkçülük'tür. Türk halklarının dilleri, kültürleri ve tarihi ile meşgul olan bilim dalının adı Türkoloji'dir.

Türk halklarının sıralanması: Türk halkları, birbirlerine akrabağlıklarına göre sıralanmışlardır.

Türk halklarının dağılımı

Tarihi Türk halkları ve boyları

Afşarlar ya da Avşarlar

Ağaçeri

Hazarlar ya da Kazarlar

Göktürkler (ya da: Kök-Turuk ve ya Kök-Türkler; 5S52 yılından sonra)

Hunno-Bulgarlar: Bugünün Bulgaristan-Bulgarları lavlarla karışmış Türklerin torunlarıdır, ama kendilerini islav olarak görürler. Bulgarların ilk Kağanları Türkçe konuşurdu (Bulgar-Türkçesi).

Kanglılar

Karahanlılar

Kara Kıtaylılar

Karaçaylar

Karluklar

Kayılar

Keraitler

Kerul-Tatarları

Kimekler ya da Kımaklar

Kınıklar

Yenisey-Kırgızları

Kutrigurlar

Polovzlar ve Kumanlar (Romanya'da yaşayan ve macarca konuşan Székler Kumanların torunları olarak görülebilir.

Merkitler

Naymanlar

Oğuzlar

Sekiz-Oğuzlar

Dokuz-Oğuzlar

Otuz-Oğuzlar

Toguz-Oğuzlar

Üç-Oğuzlar

Ogurlar

Onogurlar

On-Oklar

Osmanlılar: Osman I. tarafından 1288?1326 yıllarında, Osmanlı Devletindeki Türk boylarının birleşmesinden türeyen Halk.

Peçenekler

Sabirler

Şa-t'o halkı

Karakoyunlular

Selçuklular

Tabgaçlar

Tarduşlar

Tohsiler

Tölösler

Çigiller

Türgişler

Utrigurlar

Uz halkı

Akkoyunlular

Yağmarlar

Günümüzün modern Türk halkları

Türkiye Türkleri

Acar-Türkleri

Afşarlar

Azerbaycan Türkleri

Balkarlar

Başkırtlar

Kareerler ya da Karaimler

Karakalpaklar

Karaçaylar

Kazaklar ya da Kazak-Kırgızları

Kırgızlar ya da Kara-Kırgızlar

Kırımçaklar (musevi Türk halkı)

Kırım-Tatarları ya da Kırım-Türkleri

Kumıklar ya da Kumükler

Meşetler

Nogaylar ya da Nogay-Tatarları

Salarlar

Sibirya Türkleri

Altaylar ya da Dağ-Oyratları

Hakaslar

Dolganlar

Yakutlar ya da Saka (çoğunluğu Hıristiyan-Ortodoks)

Şorlar

Teloytlar

Tuvinler ya da Uryangkay (çoğunluğu lamaistdir)

Tofalar ya da Karagaslar

Tatarlar

Çuvaşlar (hristiyan-ortodoks)

Tahtacılar (Alevi Türkler)

Yörük-Türkmenleri (göçebe Türk halkı)

Balkan-Türkleri

Manav Türkleri (yerleşmiş Türk halkı)

Batıtrakya-Türkleri

Bulgaristan-Türkleri

Gagavuzlar (Hristiyan-Ortodoks)

Karamanlılar (Hristiyan-Ortodoks)

Yunan-asıllı Türkçe konuşan halklar:

Girit-Türkleri (etnik olarak Yunanlar, 1923'de müslüman oldukları için Giritden sürüldüler)

Urumlar (Greko-Tatarları diye adlandırılan özünde Türk olan halk)

Türkmenler (Doğu-Oğuzları'da denir)

Uygurlar ya da Doğu-Çagataylar

Yugurlar'in bir kısımı

Özbekler ya da Batı-Çagataylar

Halaçlar ya da Kalajlar

Kıbrıs-Türkleri

Kürmançlar

Soraniler

Zazalar

Goraniler

Nusayriler

Son 5 grup, zamanla asimile olmuş ve olmakta olan Türklerdir. Kürmanç, Sorani, Gorani ve Zazalar İranlaşmıştır, Nusayrilerse Araplaşmaktadır. Fakat bütün tarihi ve bilimsel veriler bu toplulukların Türk ırkından olduklarını göstermektedir.

Küçük Türk grupları

Biltirler

Kamasinler

Zagajlar

Çulımlar

Kaçalar

Hojballar

Kızıllar

09 Nisan 2011 04:58

ozowski

Günümüzde Türk halklarının toplam nüfusu 150 ila 170 milyon dolayındadır. Türkiye Türkleri bu toplamın yarıya yakın bir bölümünü oluştururlar. Türk dillerini ikinci dil olarak konuşanların sayısı 30 ila 50 milyon arasında tahmin edilmektedir.

Sovyetler Birliğine dahil olan cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmasıyla birlikte, Türk dillerini egemen ve resmi dil olarak kabul eden devletlerin sayısı altıya çıkmıştır. Bu ülkeler Türkiye, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'dır. Türkiye tarafından bağımsız bir ülke olarak tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin dili de Türkçedir.

Yukarıdaki ülkelerden başka, Rusya, İran, Çin, Tacikistan ve Afganistan'da Türk dilleri konuşan azınlıklar önemli bir sayı tutarlar. Osmanlı İmparatorluğu'nun yayılma alanında bulunan Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya ve Irak'ta Türkçe konuşan azınlıklar bulunur. Ayrıca modern dönemdeki işçi göçleri sonucunda, Almanya, Holanda, Fransa ve İsveç gibi Avrupa ülkelerinde önemli Türk toplulukları oluşmuştur.

Aşağıda çeşitli Türk dillerini anadili olarak konuşan toplulukların yerleşim alanları ve yaklaşık nüfusları gösterilmiştir.

Yukarıda anılan bağımsız devletler dışında, Rusya Federasyonu'na ait olan bazı özerk cumhuriyetlerde Türk dilleri resmi dil veya resmi dillerden biri konumundadır: Altay, Başkurdistan, Çuvaşistan, Dağıstan, Hakas, Karaçay, Balkar, Tataristan, Tuva, Taymir ve Saha. Bunların her birinin bayrağı, parlamentosu, yasaları ve kendi resmi dilleri vardır.

Çin'de Sincan Özerk Bölgesi, Moldova'da Gagavuzlar'ın yaşadığı Gagavuzyeri, Ukrayna'da ise Kırım bölgesi özerk statüye sahiptir.

Rusya Federasyonu içinde şu kentlerde Türk toplulukları yoğun olarak bulunur: Astrahan, Samara, Barnaul, Stavropol, Orenburg, Tobol, İrku***, Novosibirsk.

İran'da Tebriz, Erdebil, Urmiye, Zengan ve Hemedan bölgeleri, Kuzey Irak'ta Kerkük, Gürcistan'da Akhaltzikhe (Ahıska), Çin'de Kansu bölgesi, Yunanistan'da Batı Trakya, Afganistan'da Mezar-ı Şerif çevresi, Romanya`da Dobruca'ın batısında Kobro nehri çevresi,Bulgaristan'ın Rodop ve Deliorman bölgeleri, yerleşik Türk halklarının yoğun olarak yaşadığı bölgelerdir.

Tarihi Kökler

Türk İmparatorluğu

"Türk" adına tarihte ilk kez MS 6. yüzyıl ortalarında Orta Asya'da Türk İmparatorluğu'nu (Kök Türk veya Göktürk adıyla da bilinir) kuran bir boy veya aşiretin adı olarak tesadüf edilir. Daha eski Çin kaynaklarında sözü geçen Tu-kyuTue-kue halkının Türkler olup olmadığı konusunda çeşitli görüşler mevcuttur.

Türk İmparatorluğu'nun kazandığı büyük prestijden ötürü, daha sonraki yüzyıllarda aynı dili konuşan (Oğuzlar, Kırgızlar, Türgişler gibi) çeşitli boylar da "Türk" adını benimsemiştir. Ancak Sibirya'daki Sahalar (Yakutlar), Volga Bulgarları ve Çuvaşlar gibi merkezden uzak bazı boyların tarihte "Türk" adını hiç kullanmadığı görülmektedir. Bu grupların Türk Halklarına dahil edilmesi modern etnografik tasniflerin sonucudur.

Türk Prehistoryası ve Hiung-nu'lar

Türk İmparatorluğu'nun ortaya çıkışından önce Türk dilleri konuşan kavimler hakkında tarihi ve epigrafik bilgi çok kısıtlıdır. Arkeolojik buluntulardan hareketle oluşturulan hipotezler, doğal olarak, önemli oranda spekülatif malzeme içerir.

Türk İmparatorluğu'ndan 700 yıl kadar önce, MÖ 2. yüzyılda, Çin kaynaklarında Hiung-nu olarak adlandırılan bir devlet Orta Asya'ya egemen olmuştur. Modern tarihçilerin birçoğu bu devleti, MS 4. yüzyılda Avrupa'yı istila eden Hun'larla birleştirir. Ancak gerek Hiung-nu, gerek Hun'ların kullandığı dil veya dillerin Türk dilleriyle bağlantılı olup olmadığı açık değildir. (Türk İmparatorluğu, Hiung-nu İmparatorluğundan devlet yapısına ilişkin bazı gelenekleri, Tengri (tanrı) inancını ve bazı tarihi mitleri devralmıştır. Ancak bundan hareketle dilsel veya etnik süreklilik varsayılamaz.)

Orta Asya'da bulunan arkeolojik kalıntılar, erken Neolitik çağa giden bir kültürün varlığını kanıtlamaktadır (Bakınız: Afanas'evo Kültürü, Andronovo Kültürü, Karasuk Kültürü, Tagas Kültürü). Bu kültürler ile tarihi dönemlerdeki Türk, Moğol, Tohar ve Tibet kültürleri arasında bazı devamlılıklar görülür. Ancak bu olgu, prehistorik Orta Asya kültürlerini "Türk" veya "Moğol", "Tohar" vb. olarak tanımlamak için yeterli değildir.

Chicago Üniversitesi bünyesinde 2003'te yapılan bir araştırmada, Moğolistan'da Egyin Gol'de bulunan Hiung-nu dönemine ait insan kalıntılarıyla Anadolu'da derlenen veriler arasında bazı genetik benzerlikler tesbit edilmiştir.

Anayurt

Türk İmparatorluğu'nu kuran Türk halkının köken efsanesine 8. yüzyıla ait olan Orhun Yazıtları'nda ve daha sonraki birçok kaynakta yer verilmiştir. Buna göre Türklerin anayurdu Altay Dağları yakınında, Selenga ve Orhun ırmakları arasında bulunan Ötüken Ormanı idi. Bu yer Baykal Gölü'nün güney ucunun 250 km kadar güneyinde olup, günümüzde Moğolistan Cumhuriyeti sınırları içinde bulunmaktadır.

Dilsel verilerden hareket eden bazı araştırmacılar Türk dillerinin nihai kökeninin daha kuzeyde, belki Baykal Gölü'nün kuzeyinde veya doğu Sibirya'da olabileceğini ileri sürmüşlerdir. (Türk dillerinde ılıman ve soğuk iklim ormanlarına ilişkin kelimeler bozkır kuşağına ilişkin kelimelerden daha eski ve daha zengindir.)

Tarih Çinliler ülkelerini kuzeyden ve batıdan saldıran savaşçı halklara karşı koruyabilmek için Çin Seddi'ni inşa ettiler.

Orta Asya'nın "bozkır imparatorlukları" içinde Türkler daima belirleyici bir rol oynadılar; çoğu zaman bu imparatorlukların kurucu ve yönetici zümresini oluşturdular. İnsan eliyle yapılmış en büyük yapı olan Çin Seddi, Çin'in yerleşik uygarlık alanlarını Orta Asya'nın bozkır halklarına karşı korumak için MÖ 2. yüzyılda inşa edildi. Çin Seddi ortalama 15 metre yüksekliğinde ve 12.000 km uzunluğunda bir duvardır.

Türk İmparatorluğu'nun 8. yüzyılda yıkılmasından sonra Uygurlar, bugünkü Moğolistan ve Batı Çin'i kapsayan güçlü bir imparatorluk kurdular. 10. yüzyılda Orta Asya'nın Batısında bir imparatorluk kuran Karahanlılar, Müslümanlığı benimseyen ilk Türk hanedanıydı. Yine 10. yüzyılda, Türk asıllı bir profesyonel asker olan Gazneli Mahmut (asıl adı Sebüktigin), Afganistan'ın Gazne kentinde bir imparatorluk kurarak Hindistan'ın büyük bir bölümüne egemen oldu.

Orta Doğu'nun İslam ülkelerinde Türkler 8. yüzyıldan itibaren profesyonel paralı asker olarak önemli bir yer edinmişlerdi. 9. yüzyıl sonunda Abbasi İmparatorluğu'nun zayıflamasıyla çeşitli Türk askeri hanedanları Mısır, Bağdat ve İran'da bağımsız veya yarı bağımsız devletler kurdular.

1040 yılı dolayında, Türklerin Oğuz ulusuna mensup olan Selçuk oğulları İran'ı ele geçirerek güçlü bir imparatorluk kurdular. 1071 yılında Selçuklular Bizans İmparatorluğu'nu ağır bir yenilgiye uğratarak, Anadolu, Suriye ve Kafkaslar'da çok sayıda Türk beyliğinin ortaya çıkmasına zemin hazırladılar. Ancak Türklerin kitle halinde Anadolu'ya yerleşmesi daha çok 13. yüzyılda, Moğol yayılmasının doğurduğu zincirleme tepkiler sonucunda gerçekleşti.

13. yüzyıl sonunda Anadolu'da kurulan Türk devletlerinden biri olan Osmanlı Devleti, İslam dünyasının en güçlü imparatorluğu haline geldi. Balkan Yarımadası'nı fethetti; 16. yüzyılda bir yandan Viyana'ya, diğer yandan Cezayir'e kadar dayandı.

Orta Asya'nın egemenliği 13. yüzyılda Cengiz Han'ın kurduğu Moğol hanedanının eline geçti. Ancak Moğol İmparatorluğu'nda da Türkler kilit mevkilerde idi ve Moğol ordularının büyük bir kısmı Türklerden oluşuyordu. 14. yüzyılda Orta Asya ve İran'ı fetheden Timur, soyca Moğol olduğu halde Türkçe konuşuyor ve bir Türk askeri aristokrasisine dayanıyordu. 16. yüzyıl başında Özbek Han önderliğindeki Şeybani'lerin istilasından sonra Orta Asya'da bir daha güçlü bir imparatorluk doğmadı. Osta Asya'daki Türk beylikleri 18. ve 19. yüzyıllarda güçlenen Rus İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdiler.

Hindistan'da Timur'un torunu Babür Han'ın kurduğu Moğol-Türk İmparatorluğu, 19. yüzyıla dek devam etti.

İran'da 11. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına dek hüküm süren hükümdarlık hanedanlarının tümü, Türk kökenli askeri önderler tarafından kuruldu.

Türkler

Türkler denince akla Asya kıtasında yaşayan ve Türkçe konuşan Halklar gelmektedir. Bu insanların sayısı 130 und 150 Milyon arasında tahmin edilmektedir. Genel olarak bu toplulukları; Türk Ulusları, Türkçe konuşan Halklar, Türk-Tatarlar, Turko-Tatarlar, Turko-Moğollar olarak adlandırabiliriz. İlk göçebe Türk Toplulukları Orta Asyada Altay bölgesinde yaşamış olan topluluklardır. Türklerin kültürleri, gelenek ve görenekleri, ticaret şekilleri ve yaşama biçimleri çok yönlü ve tarihleri çok zengindir. Bugün Türklerin büyük bir kısmı Sünni-Müslüman olarak yaşamaktadırlar.

Türk Grupları

Genel olarak Türkleri 4 gruba ayırabiliriz.

Kuzey Türkleri

Batı Türkleri

Doğu Türkleri

Güney Türkleri

Türk Ulusların Bayrakları ve Renkleri

"Siyah" ve "Beyaz".

Renklerin karşılatırılması ve anlamları:

Toguz <=> Koyu <=> Anlamı: Kuzey, kuzeyde (örn.: Toguz-Oğuzlar = Kuzey-Oğuzlar)

Kara <=> Siyah <=> Anlamı: Kuzey, kuzeyde

Sarı <=> Sari <=> Anlamı: Güney, güneyde (örn.: Sarı-Uygurlar = Güney-Uygurlar)

Ak <=> Beyaz <=> Anlamı: Güney, güneyde

Gök ya da Kük <=> Mavi <=> Anlamı: Batı, batida (örn.: Gök-Türkler = Batı-Türkler)

Altun ya da Altın <=> Altın <=> Anlamı: Batı, batida (örn.: Altın Ordu = Batı-Ordu)

Kızıl <=> Kırmızı <=> Anlamı: Dogu, doguda (örn.: Kızıl Ordu = Doğu-Ordu)

Modern Türk Ulusların Listesi

Azerbeycan (Azeri)

Balkarlar

Başkirler

Gagavuzlar (ortodoks Hristiyanlar)

Karaerler (Karaimler)

Karakalpaklar

Karaçaylar

Kumikler (Kumüklar)

Kazaklar

Kırgızlar

Kırım-Tatarları

Krımçaklar (yahudiler)

Sibiryadaki Türk Ulusları:

o Altaylar

o Kakaslar

o Dolganlar

o Yakutlar (ortodoks Hristiyanlar)

o Sorlar

o Tuvinler (Budistler)

o Tofalar (diğer adları: Karagaşlar,Karakaşlar)

Tatarlar

Çuvaşlar (ortodoks Hristiyanlar)

Türkiye Türkleri

Türkmenler

Uygurlar

Özbekler

Mesetler

Tarihte Türk Ulusları ve Kavimleri

Turuklar

Hunlar (Hunlar genel olarak bir Türk ulusu olmasına rağmen; ilerleyen süreç içersinde etnik olarak başka uluslara karısmışlar, ama dillerini muhafaza etmişlerdir.

Tölözler (türk-moğol karışımı bir ulus)

Avarlar (Avarlar dili türkçe ağırlıklı karışık bir ulus idi. Yeni Avarlar ise bugün daha çok avrupai-moğol karışımı bir ırk izlenimi veriyor.

Hun-Bulgarlar ("Wolgabulgarları" ya da "Protobulgarlar" olarak da tanımlanırlar.

Modern Bulgarlar, slav und türk uluslarının karışımından ortaya çıkmıs bir ulustur.İlk Çarların, Hanların dilleri türk dili idi.

Göktürkler (Kök-Turuk ya da Kök-Türk; i.s. 552den itibaren)

Tarduşlar

On-Oklar

Sabirler

Turkutlar

Türgeşler

Çiğiller

Yenisey-Kırgızları

Kerul-Tatarları

Azlar

Ogurlar ya da Uğurlar

Oğuzlar

o Sekiz-Oğuzlar

o Dokuz-Oğuzlar

o Otuz-Oğuzlar

o Toguz-Oğuzlar

o Üç-Oğuzlar

Kutrigurlar

Utrigurlar

On ogurlar ya da On Uğurlar

Naimanlar

Merkitler (moğollaşmis Türkler)

Keraitler (moğollaşmis Türkler)

Kimekler (ya da: Kimaklar)

Kangliler

Peçenekler

Hazarlar

Kıpçaklar (Polovlar ya da Kumanlar olarak da tanınırlar) Macarca konuşan Romanyadaki Szekler Kumanların varisleri olarak kabul edilebilinir.

Selçuklular

Osmanlılar

Türk kökenli küçük gruplar

Biltir

Kamassin

Sagay ya da Şagay

Çulimer

Kaça

Ğoybal, Koybal ya da Goybal

Kızıl ya da Ğızıl

Genel bakış

Türkler bugün Güney Doğu Avrupada, Kuzey-, Orta- ve Önasyada yaşayan gruplar olarak karşımıza çıkıyorlar. Toplam sayıları tahminen 130-150 Milyon kadardır. Çoğunluğu Müslümandır. Türklerin Anavatanı Orta Asyadır. »Türk« adı ilk defa 6. Yüzyılda Orta Asyada (Altay bölgesinde) telafuz edilmeye başlandı. 6. Yüzyıl ile 8. Yüzyıl göçebe Türk Ulusları Moğolistandan Ukrayna;ya kadar olan Bozkırlarda hakimiyetler kurdular. Bazı Aşiretlerin ve Aşiret Gruplarının Batıya göçleriyle yaşam ve yerleşim alanları da genişledi. Birçok göçebe Kavimler İranda yaşıyorlardı. 11. Yüzyılda Selçuklu-Türkleri Anadoluya geldiler. 13. Yüzyılda Osmanlılar Saltanatı kuruldu. "Türk" adı ilk olarak Çinde kullanılmıştır. "T'u-kü" ya da "Tür-küt"(çok kuvvetli) anlamına gelir, bu tarihi çin yazıtlarından anlaşılmaktadır. Moğol,Şuşan-Krallığının 552 senesinde yıkılmasından sonra Göktürkler-Devleti kuruldu. Bunların hakimiyet alanı dağlık Çin bölgesinden Transsaksonyaya kadar uzanmıştı.

Bumin Kağanın ölümünden sonra oğulları Kağanlığı paylaştılar. Doğu-Türklerinin Kağanlığı İstemi Kağana, Batı-Türklerinin Kağanlığı Mukan Kağanua kaldı. Türk Kabileleri hasımları Moğollar gibi, bir Kabile Reisinin yönetimini kabul etmişlerdi. Kabileler, kabileyi kuranların adlarını taşıyorlardı. Hazarlar, Gazneliler, Karahanlılar, Göktürkler, Oğuzlar, Ogurlar, Türkmenler, Uygurlar, Uzbekler, Özbekler, Kazaklar und Kırgızlar bütün bu Türk Kabileler Türk Ulusuna (Tu-kü) aitti. Bu kabileler daha Türk adı duyulmadan tarihte tanınmışlardı. Türklerin Anavatanı Altay bölgesi ile , Tienşanın doğusu arasında, Tibet ile Kuzey Doğuda Çingan bölgesi arasındaydı. Batıya olan göçlerden sonra, dağınık göçebe Türk Kabileleri bir dizi Devletler kurdular. 5. ve 6. yüzyılda Hun akınlarının sona ermesi ve Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla çeşitli Türk Hükümdarlıkları kuruldu. Bu şekilde Türkler doğuda Pasifik Okyanusuna, Kuzeyde Buz Denizine, Batıda Avrupa ya kadar yayılmış oldular.

En eski Türk Yazıtları Yenisey bölgesinde, Talasdaki Altay-Türklerine ait Orhun-Yazıtlarıdır. İ.s. 732 -735 yıllarına ait bu Orhun-Yazıtları ilk Türk Hükümdarı Tür-kütün kahramanlıklarını anlatıyordu.

Günümüzde konuşulan Türk Dilleri komşu dillerin etkiside kaldıkları halde, genelde tek dil olma hüviyetini muhafaze edebilmiştir. Türkiyeden Avrupa sınırlarına ve Doğu-Türkistana anlaşılan tek dil konuşulmuktadır. Değişik Türk dilleri yerine değişik Türk aksanları vardır. Kabilelerin güçleri ve bunların yerleşim alanları çok çabuk değişiyordu. Türk dili açısından bugün,Türk-Dili-Aksan-Grupları arasında, Kipçak-Türklerini, Oguz-Türklerini, Güney-Sibiryadaki Oyrutları, Abakan-Türklerini ve Sayandaki Tuvalar ile Doğu,Sibiryada kendilerini Saha diye tanımlayan Yakutları sayabiliriz. Kıpçak-Türklerinin aksanı bugün Peçenekler und Hazarlar tarafından konuşulmaktadır.

Kıpçak-Türklerinin varisleri olarak Tatarlar, Başkurtlar, Kazaklar (Kozaklar, Kazaklar), Karakalpaklar, Nogaylar und Kırgızlar sayılabilinir. Özbeklerin bir kolu da Kıpçak-Aksanı ile konuşmuktadır.

Oğuz-Türklerinin aksanını bugün Türkiye-Türkleri ve Kıbrıs Türkleri,Azerbaycan (Azeri) ve Kuzey-Irandaki Türkmenler konuşmaktadırlar. Doğu-Türkleri olan Uygurlar ve Özbekler Oğur-(Uğur)Türklerinin aksanını monuşmaktadırlar.

Eğer Türkleri avrupa devletlerine dahil edersek, Peçenlerin varisi Litvanyalı Tatarlardan tutun, almanyada çalısan Türklere kadar, Balkanlardaki türkçe konuşanlardan tutun, Kıbrıstaki Türklere kadar, Arap Devletlerindeki ve Iraktaki türkçe konuşanları da dahil edersek, 145 Milyon insan, bugün yeryüzünde Türkçe konuşmaktadır.

Türkolog Wilhelm Radloff 1869da şöyle demiş: Afrikanın Kuzey-Doğusundan Türkiyeye, Rusyanın Güney-Doğusundan Küçük-Asya üzerinden Turana kadar ve oradan Sibiryaya, Gobi-Çölüne ulaşan bölgelerde türkçe konuşan Kavimler yaşıyor. Dünya üzerinde hiç bir dil böyle geniş bir alana yayılmış değildir.

Türk Dilleri

Türk Dilleri, tahminen 150 Milyon kişi tarafından konuşulmaktadır.

Türk Dilleri Sibirya´da ve Orta Asya´da (Altay Bölgesinde) doğdu.

Asya´nın ve Avrupa`nın bazi bölgelerinde göçler nedeniyle genişledi.

Moğolca ve Tonguzca ile birlikte Altay-Dillerini oluştururlar. Bu dağilim bu halkların ortak yaşam bölgelerinden (Altay Bölgesinden) kaynaklanır.

Diğer eski bir dil grubu olarak da Ural-Altaycasını dikkate alabiliriz.

Türk Dilleri coğrafi bölgelere, tarihi gelişimlere ve politik kararlara göre değişiklikler gösteriyordu.

Türk Dilleri arasında daha çok subjektiv faktörler farklılıklar gösterir. Diğer Dil gruplarında olduğu gibi bir birlik ya da eşitlik klasmanı yoktur.

Aşağida göreceğimiz diller genel anlamda Yazı Dilleri ya da Devletler tarafında kabul gören etnik grupların dilleridir.

(En eski Türkçe kelimeler tahminen Çinde bulunan M.ö. 1766 yılına ait Turku Kelimeleri olabilir.)

Genel olarak aşağidaki gruplar farklılıklar gösterir:

Oğuz Dilleri (Güney Batı-Grubu): Türkiye Türkçesi, Azerice, Türkmence, Gagavuzca ve

Krım-Tatarcası.

İran-Türk Grubu (Oğuzca): Hallaçça, Horasan-Türkçesi

Uygur Dilleri(Güney Doğu-Grubu): Özbekçe, Yeni Uygurca

Kıpçak-Bulgarca Dilleri (Eski Kuzey Batı-Grubu): Çuvaşca

Kıptçak Dilleri (Kuzey Batı-Grubu): Başkirce, Karaimce, Karakalpakça,Karaçay-Balkarca, Kazakça, Kırgızca, Kumikçe,

Nogayca, Tatarca, Mesetçe

Sibirya Türk Dilleri (Kuzey Türkçesi):

Kuzey Sibirya Türk Dilleri (Kuzey Doğu-Türçe): Dolganca, Yakutça,

Güney Sibirya Türk Dilleri (Güney Doğu-Türkçe): Altayca, Çakaşça, Sorca, Tofaca (Karagaşça), Tuvanca

Türk dillerinin diğer dağılımı ise coğrafidir:

Batı Türçe, Doğu Türkçe, Kuzey Türkçe ve Güney Türkçe.

Önemli ve Kaybolan Diller

Türk dillerine Çindeki Salarca ve Sarı-Uygurca dilleri ile İrandaki Afsarca, Kaşgarca da dahildir.

İran Kaşgay Türkleri

Krım-Tatarcasının bir varyantı olan Krımçakça, ya Oğuzca grubuna ya da Kıptaç grubuna dahil edilebilinir.

Altaycanın Aksanları çok tartışma konusu olan dil gruplarıdır.

Kaybolmaya yüz tutmuş bir sürü diller vardır.Bunlara örnek Sibiryadaki ve Orta Asyadaki Eski-Türkçeyi, Eski-Uygurcayı,

Karlukçayı und Koresmişçeyi sayabiliriz. Daha sonra sırayla Kıptaçça, Çağatayca ve Osmanlıca gelir.

Hunca ve Avarca yı da türk dilleri grubuna dahil etmek gerekir.

Büyük resmi türk dilleri: Türkçe, Azerice, Türkmence ve Özbekçe,daha uzak olarak Kazakça ve buna yakın olan Kırgızca dır.

Bölgesek resmi dil olarak: Başkirce, Tatarca

Kaybolan Türk dilleri: Karaimce, Krımçakça, Sorca ve Tofaca (Karagaşça).

Tarihten bu güne kadar türk dilleri gruplarını 5e ya da 6a ayırabiliriz. Ama aslında bu grupları iki büyük gruba ayırabiliriz.

Eski Göktürklerin Doğu Aksanlarından doğan Oğurca Dil bölgesi, ve eski Göktürklerin Batı Aksanlarından doğan Oğuzcadır.

Birbirlerinden çok uzak ve farklı bölgelerde konuşulmasına karşın bu iki dil birbirlerine çok yakındır.

Eğer bugünkü Türkiye Türkçesinin yazı stilini bu dillere uyarlarsak bu yakınlık daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkar.

AşağıdaTürk Dillerinin bir karşılaştırılmasını göreceğiz:

Türkçe, Azerice, Türkmence, Tatarca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe ve Uygurca.

Ana Türkçe ile karşılaştırma

Türkçe Azerice Türkmence Tatarca Kazakça Kırgızca Özbekçe Uygurca

Atın yürüyüşleri için hangi sözler var? Atın yerişi üçün hansı sözler var? Atın yörişleri barada ne hili sözler bar? Atnıng yürişleri turında nindi süzler bar? Atıng cürisin sıypattaytın kanday sözder bar? Attım cürüşü cönündö kanday atayın terimder bar? Atnıng yurişleri üçün kanday sözler bar? Atnıng mengiş ve yürügişliri toğısında kandak atamlarılar bar?

Saka-Yakutça ile Türkçenin karşılaştırılması

Yakutça Türkçe Yakutça Türkçe

ayak ağiz but bacak

burun burun dıl dil

cöge dost eli el

karak göz atak ayak

bas baş nada dergi

uval dudak toyon erkek

Tuvanca ile Türkçenin karşılaştırılması

Tuvanca Türkçe Tuvanca Türkçe

agaz ağız but bacak

gol bilek baş baş

cek ceket bostaa boğaz

segel çene yok çok

mayık ayakkabı erinsalı bıyık

tumcuk burun idik çizme

Altay bölgesinde eski Kirzgi Kabilelerinden küçük bir Topluluk yaşar,: Kakazlar.

Kakazca ile Türkçenin karşılaştırılması

Kakazca Türkçe Kakazca Türkçe

bir bir iki iki

üs üç dört dört

bis beş alti altı

yedi yedi segiz sekiz

dokuz dokuz on on

yihibitgı yirmi bir otuz otuz

hırıh kırk illi elli

altan altmıs hitton yetmiş

sigiz on seksen doguz on doksan

hüz yüz hüz yuz bin

tüben on bin - -

Sümerce ve Balkarcanın Türkçe ile karşılaştırılması

Sümerce Balkarca Türkçe Sümerce Balkarca Türkçe

az az Az baba ata Baba

daim dayım Doyum, doyma mu Bu, ol Bu, o

abame appa Büyük dede gaba gabara Yün yelek

me men Ben - - -

1990 senesinde Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan devletleri 2005 senesinden itibaren latin alfabesini kullanmaya karar aldılar.

(Diğer ülkelerde yaşayan türkçe konuşan Azınlıklar için bu süre 2010 senesine kadardır.)

Türkçe konuşan Yahudiler eskiden beri Ibrani Alfabesini kullanılar.

1- TÜRKİYE CUMHURİYETİ 2- KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ 3- NAHCİVAN TÜRKLERİ 4- AZERBAYCAN CUMHURİYETİ 5- TÜRKMENİSTAN CUMHURİYETİ 6- ÖZBEKİSTAN CUMHURİYETİ 7- KAZAKİSTAN CUMHURİYETİ 8- KIRGIZİSTAN CUMHURİYETİ 9- ALTAY TÜRKLERİ10- HAKAS TÜRKLERİ 11- TIVA TÜRKLERİ 12- SAHA CUMHURİYETİ 13- BAŞKÜRDİSTAN CUMHURİYETİ 14- TATARİSTAN CUMHURİYETİ 15- ÇUVAŞİSTAN CUMHURİYETİ 16- BOSNA HERSEK'DE YAŞAYAN TÜRKLER 17- DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ 18- SARI UYGUR VE SALUR TÜRKLERİ 19- DAĞISTAN TÜRKLERİ 20- KUMUK TÜRKLERİ 21- ÇEÇENİSTAN-İNGUŞETYA ÖZERK BÖLGESİ 22- KABARTAY-BALKAR TÜRKLERİ 23- KARAÇAY-ÇERKES ÖZERK BÖLGESİ 24- KABARTAY-BALKAR TÜRKLERİ 25- KARAÇAY-ÇERKES ÖZERK BÖLGESİ 26- AHISKA TÜRKLERİ 27- KIRIM MUHTAR CUMHURİYETİ 28- GAGAVUZ TÜRKLERİ 29- BATI TRAKYA TÜRLERİ 30- MAKEDONYA TÜRKLERİ 31- KOSOVA TÜRKLERİ 32- BATI VE ORTA AVRUPA'DA YAŞAYAN TÜRKLER 33- FİNLANDİYA TÜRKLERİ 34- SAHA TÜRKLERİ 35- DOĞU SİBİRYA TÜRKLERİ 36- TOBOL TÜRKLERİ 37- TATAR ÖZERK YÖNETİMİ 38- BAŞKURT TÜRKLERİ 39- MİŞER TÜRKLERİ 40- NOGAY TÜRKLERİ 41- STAVROPOL TÜRKLERİ 42- AZERBAYCAN TÜRKLERİ 43- IRAK TÜRKLERİ 44- SURİYE TÜRKLERİ 45- HORASAN TÜRKLERİ 46- AFGANİSTAN TÜRKLERİ 47- TACİKİSTAN TÜRKLERİ 48- KAŞGAY TÜRKLERİ 49- HAMSE TÜRKLERİ 50- MOĞOLİSTAN HOTUN TÜRKLERİ 51- MOĞOLİSTAN KAZAK TÜRKLERİ 52- ABD VE KANADA'DA YAŞAYAN TÜRKLER 53- AVUSTURALYA'DA YAŞAYAN TÜRKLER 54- ŞOR TÜRKLERİ 55- KARAKALPAKİSTAN TÜRKLERİ 56- TELEÜT TÜRKLERİ

__________________

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

YAKUT

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

HAKASYA

Yakutlar

Yakutlar

Yakutlar

09 Nisan 2011 10:16

iyi haber

hava

Toplam 15 mesaj