Yandex.Metrica
Oturum açOturum aç / Parola hatırlat Üye olÜye ol

  
Editörler : burak363
07 Ekim 2006 14:23

mors

Yararlı bir başlık. Bir hikayede benden !

Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı.

Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

"Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."

"Neyin simgesi" diye sordu çocuk.

"İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları."

Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

"Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:

"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!"

07 Ekim 2006 19:33

seebell99

Sayın neranka

sorunun cevabı, yani firma tarafından işe alınan kişinin cevabı :

Arabadan inip anahtari doktora veririm, doktor benim

hayatimi kurtardigi gibi yasli kisiyi de hastaneye yetistirip

iyilestirebilir.

Böylece ben de hayatimin insaniyla otobüs duraginda

bas basa kalip onu tanima firsatini elde edebilirim.

Bu cevapla o kisi hemen ise alinmis.

07 Ekim 2006 20:05

neranka

Mmmm... çok akıllıca doğrusu:)))

07 Ekim 2006 20:33

uluda

ACELE KARAR VERMEYİN....

Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü........

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama

Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı

varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin

tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan

dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,

at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak,

bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala

satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.

Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.

"Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.

Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.

Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?

Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.

Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.

Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...

Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.

Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.

"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının

kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu

oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz"

demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.

Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini

henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.

Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz

kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler

ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan

ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.

Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman

yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

"Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre

kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.

Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın"

demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme

hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.

Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba

ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde

gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu

ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan

bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,

ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri

askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın

kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya

öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı

olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık

ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,

belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının

kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş,

ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.

Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,

sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,

hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

"Acele karar vermeyin.

Hayatın küçük bir dilimine bakıp

tamamı hakkında karar vermekten kaçının.

Karar; aklın durması halidir.

Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,

dolayısı ile gelişmeyi durdurur.

Buna rağmen akıl,

insanı daima karara zorlar.

Çünkü gelişme halinde olmak

tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.

Oysa gezi asla sona ermez.

Bir yol biterken yenisi başlar.

Bir kapı kapanırken, başkası açılır.

Bir hedefe ulaşırsınız ve

daha yüksek bir hedefin hemen

oracıkta olduğunu görürsünüz."

nerenka hocam çok hoş bir başlık tebrikler

07 Ekim 2006 20:43

uluda

HERŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR

İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar.. Tabii insan kılığında.. Akşam olmuş.. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar.. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları.. Yemek falan teklif etmemişler.. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp ?Geceyi burada geçirebilirsiniz" demişler.. Şilteleri betona sererken, yaslı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Söyle bir sürmüş yarığa.. Duvar eskisinden sağlam olmuş.

Genç melek,

"Niye yaptın bunu?" diye sormuş merakla..

"Her şey her zaman göründüğü gibi değildir" demiş yaşlı melek yavaşça..

Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları.. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın, "Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız" demiş..

"Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz su divanda idare ederiz"

Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş..

"Bunu nasıl yaparsın.. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. Sen ise ineklerinin ölmesine göz yumdun?.."

"Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş, yaşlı melek yine..

"Nasıl yani?" diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek.. "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat" demiş yaşlı melek bir daha..

Ve anlatmış.. "İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hak etmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi.

Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur.

Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın veya hiç anlayamayabilirsin.

07 Ekim 2006 21:19

Rockadmin
Yasaklı

Ben mevlananın mesnevisinden hikayeler diye bi kitap almıuştım.

Onu okuyordum genelde.

Çocuklara yönelik yapmışlar hikayeleri.

Yazar yayınevi aklımda deil hatırlarsam yazarım.

Çocukların aşırı ilgisini çekiyor.

08 Ekim 2006 14:27

z.ögrt.

çok güzel bir başlık,katkıda bulunan arkadaşlara teşekkürler...

08 Ekim 2006 14:47

cananhanım

Rehberlik saatinde okuyordum ama yeri geldikçe,diğer saatlerde de aklımda kalanları anlatıcam.Teşekkürler tekrar..Ben de sizinle paylaşıcam bi ara:)))

08 Ekim 2006 21:33

cananhanım

Keyifler Değildir Yaşamı Değerli Yapan

Franklin, bir çocuğa bir elma vermiş.

Çocuk çok sevinmiş.

Bir elma daha vermiş.

Çocuk daha çok sevinmiş.

Bir elma daha verince;

çocuk sevinçten deliye dönmüş.

Ve bir elma daha verince,

çocuk dört elmayı elinde zaptedememiş,

sonuncusunu düşürmüş yere...

Bu sefer ağlamaya başlamış çocuk.

Hayat böyledir işte...

Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra,

onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.

"Keyifler değildir yaşamı değerli yapan.

Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan"

Bernard Shaw

umutol yarınıma arkadaşıma teşekkürler:)))

10 Ekim 2006 12:08

neranka

Yaşlı Adam ve Gürültücü Öğrenciler...

Bora Çıracı - Bütün Dünya-Bizbize

Yaşlı bir adam emekli olduktan sonra bir lisenin yanında küçük bir ev aldı. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirdi ama ders yılı başlayınca huzuru kaçtı.

Okulların açıldığı ilk günden başlayarak öğrenciler, dersten çıkar çıkmaz yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmeliyorlar, anlamsız sesler çıkararak bağırıp, çağrıyorlar, dayanılmaz gürültüler yapıyorlardı. Çocukların gürültülerinin dinmek tükenmek bilmeyeceğini anlayan yaşlı adam, bu işe bir son verebilmek için kurnazca bir çözüm buldu. Ertesi gün çocuklar öğrenciler okuldan çıkıp, yine dayanılmaz gürültüler yaparak evinin önünden geçerken yaşlı adam dışarı çıktı, onlara bir öneride bulundu.

"Siz hepiniz çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz" dedi.

"Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı biçimde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım. Siz bana gençliğimi anımsatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün bir dolar veririm. Kabul mü?."

Bu öneri çocukların çok hoşuna gitti. Her gün hem eğleniyorlar, hem bol bol gürültü yapıyorlar, hem de bir dolar para kazanı- yorlardı.

Bu durum bir hafta bu biçimde sürdükten sonra birgün yaşlı adam çocukları yine durdurdu ve onlara kısa bir açıklama yaptı:

"Çocuklar, yaşam pahalılığı, enflasyon beni de etkilemeye başladı" dedi. "Bugünden sonra size ancak elli sent verebileceğim. Beni anlayışla karşılayacağınızı umarım."

Bu durumdan pek hoşlanmamalarına karşın çocuklar yaşlı adama anlayış gösterdiler ve günlük gürültülerini elli sent karşıladığında yapmayı kabul ettiler. Aradan birkaç gün daha geçtikten sonra yaşlı adam birgün çocukları yine durdurdu ve onlara bir durum açıklaması daha yapmak zorunda kaldığını bildirdi:

"Bakın, bizim emekli paralarını gününde ödemiyorlar" dedi.

"Durumum biraz sıkışık... Üzülerek söylüyorum ama yapabileceğim başka birşey yok... Bundan sonra size ancak yirmibeş sent verebileceğim... Tamam mı?.. Anlaştık mı?"

Yaşlı adamın bu son önerisi, çocukların hiç de hoşuna gitmedi. "Olanaksız bayım" dedi içlerinden biri. "Günde yirmibeş sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kusura bakmayın ama, biz işi bırakıyoruz."

10 Ekim 2006 15:49

zeynepk
Kapalı

ben geçen yıl ilköğretim 6-7lere ilköğretim öğrencileri için hazırlanmış tavuk suyuna çorba kitabından hikayeler okuyordum dersin sonlarında çok olumlu olduğuna inanıyorum

10 Ekim 2006 17:01

hocam69

Benim de katkım olsun istedim. Bir ara hikaye okuyordum. Taş kafa ile Salih diye bir hikayenin ilk sayfasını bulup okumuştum. Bir profesör bir üniversiteye konuşmacı olarak katılıyordu. Ve daha konuşmasına başlarken kendi lakabının lisede Taşkafa Salih olduğunu söylüyor ve hikayesini anlatıyordu. Bu hikayenin devamını bulamadım.

İşte bir hikaye:

Savasin en kanli gunlerinden biri.. Asker, en iyi arkadasinin az ileride

kanlar icinde yere dustugunu gordu. insanin basini bir saniye bile siperin

üzerinde tutamayacagi ates yagmuru altindaydilar. Asker tegmene kostu ve:

"Tegmenim. Firlayip arkadasimi alip gelebilirmiyim?" Tegmen sasirir,

"Delirdin mi?" "Gitmeye deger mi? Arkadasin delik desik olmus! Büyük

ihtimal olmustur bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin!" Asker

israr etti ve Tegmen "Peki! Git o zaman!"dedi. inanilmasi güç,bir mucize!

Asker o korkunç ates yagmuru altinda arkadasina ulasti. Onu sirtina aldi,

kosa kosa dondu. Birlikte siperin icine yuvarlandylar. Te?men, kanlar

içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere ta?yyan arkada?yna dondu,

"Sana de?mez, hayatini tehlikeye atmana de?mez, demi?tim. Bu zaten olmu?!"

"Degdi tegmenim!,degdi!" dedi asker. "Nasil Degdi?" dedi Tegmen.. "Bu adam olmus

gormuyormusun?"Asker cevapladi, "Gene de Degdi komutanim! Çünkü yanina

ulastigimda henüz sagdi... Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim

için."Ve arkadasinin son sözlerini hiçkirarak tekrarladi: "arkadasim benim!

Gelecegini biliyordum!.. Gelecegini biliyordum!"

10 Ekim 2006 17:04

hocam69

ANNESİNİN YEMEKLERİ

AŞÇILIĞIYLA ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve

yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu. Aynı akşam

yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi.

Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla

karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile

iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, patatesler

yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile

dostu, kadıncağıza durumu farkettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa

da, yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.

Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine

gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi

düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, yaşlı kadına:

"Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana söyler misin, bu

geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var" dedi.

Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:

"Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla

ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak."

ACI...

Unutmayın, sevdiğimiz herkes bir gün düşmanımız olabilir.

Nefret ettiğiniz herkes de dostunuz.

Kıssadan hisse alınacak anlam yüklü bir hikayecik.

Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana

raslamis. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an

göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış

ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan da duygulanmış, dile gelmiş.

Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.

Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş.

Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış.

"Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim."

Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş.

Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil.

Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş.

Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile bulusmuş ve altınını almış.

Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış.

Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa

alışmış evinde darlık başlamış.

Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.

"Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek"

demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış.

Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş.

Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kimbilir daha ne

kadar altın var kuyudan içeride demiş....Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın

kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş.

Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş.

Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış.

Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor.

Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde..

Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde

cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı...

Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş...

Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama...Sende bu evlat acısı..

bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.

Yeni evli bir çift vardi. Evliliklerinin daha ilk aylarinda, bu isin hiç de hayal ettikleri gibi olmadigini anlayivermislerdi. Aslinda birbirlerini sevmiyor degillerdi. Son zamanlarda o kadar sik olmasa da, evlenmeden önce sik sik birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüslerdi. Ama simdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarinda orta çapli bir kavganin çikmasina yetiyordu. Bir aksam oturup, iliskilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, bosanmayi istememekle beraber, islerin böyle gitmeyeceginin farkindaydilar. Erkek, "Aklima bir fikir geldi" dedi. "Bahçeye bir agaç dikelim ve eger bu agaç üç ay içinde kurursa bosanalim. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklimizdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayri ayri odalarda kalalim." Bu ilginç fikir haniminin da hosuna gitti. Ertesi gün gidip bir meyve fidani aldilar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karsilastilar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardi...

DÜNYA MALI

Genc adam, antika meraki sebebiyle Anadolu´nun en ücra köselerini dolasiyor ve gözüne kestirdigi mallari yok pahasina satin alarak yolunu buluyordu. Kis kiyamet demeden sürdürdügü seyahatlar sirasinda basina gelmeyen kalmamis gibiydi. Fakat, bu seferki hepsinden farkli görünüyordu.Yollari kapatan kar yüzünden arabasini terk etmis ve yogun tipi altinda donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafindan bulunup onun kulübesine davet edilmisti.Yasli adam, antikacinin yürümesine yardim ederken:

- Günlerdir hasta oldugumdan, odun kesmek icin ilk defa disariya ciktim, dedi.Meger seni bulmak icin iyilesmisim. Diz boyuna varan karla bogusup kulübeye geldiklerinde, antikacinin beyaz göre güre donuklasan gözleri faltasi gibi acildi. Odanin orta yerindeki kuzinenin etrafini saran üc- dört iskemle, onun simdiye kadar gördügü en güzel antikalar olmaliydi.Saatlerdir kar icinde kalan vücudu bir anda isinmis, buzlari bir türlü cözülmeyen patlican moru suratini atesler kaplamisti. Yasli adam, misafiri yatirmak icin acele ediyordu.Ona birkac lokma ikram edip sedirdeki yatagini hazirlarken:

- Bugün soba yakamadim evlâdim, dedi.Ama bu yorganlar seni isitacaktir. Ev sahibi, yillar önce vefat eden esiyle paylastiklari odaya gecerken, antikaci da tiftikten örülen battaniyelerin arasina gömüldü. Ancak bütün yorgunluguna ragmen bir türlü uyuyamiyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapip yapip o iskemleleri almali, bunun icin de iyi bir senaryo uydurmaliydi. Meselâ, hayatini kurtarmasina karsilik ihtiyara birkac koltuk satin alabilir ve eskimis oldugu bahanesiyle disari cikarttigi iskemleleri, caktirmadan minibüsün arkasina atabilirdi. Hatta onlari kaptigi gibi kacmak bile mümkündü.Yürümeye dahi mecâli olmayan ihtiyar, sanki onun pesinden kosacak miydi? Genc adam, kafasindaki fikirleri olgunlastirmaya calisirken dalip dalip gidiyor ve rüzgarin sesiyle uyandigi zamanlar, kaldigi yerden devam ediyordu. Bu arada yasli adamin sabah namazina kalktigini farketmis, hatta hayâl meyâl olsa bile odun parcaladigini duymustu. Gözlerini actiginda, onun kuzine üzerinde yemek pisirdigini gördü ve yattigi yerden etrafina bakinirken, birden iskemleleri hatirladi.Hafifce dogrulup cevresine bakti: Aman Allahim..! Antikalardan, hicbiri ortada yoktu. Ihtiyar kurt, herhalde plânini hissetmis ve belki de uykudayken konusmasini duyarak onlari emin bir yere kaldirmisti.Sakin görünmeye calisarak:

- Iligim kemigim isinmis, dedi. Corbaniz da güzel koktu dogrusu.Ama aksamki iskemleleri göremiyorum. Yasli adam, odanin kösesine yigdigi iskemle parcalarindan birini daha sobaya atarken:

- Iskemle dedigin, dünyanin mali be evlâdim, dedi. Biz misafirimizi üsütür müyüz?

VİETNAM SAVAŞI

Vietnam'da savastiktan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkinda bir hikaye anlatilir.

San Francisco'dan ailesini aradi

-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden birsey rica ediyorum.

Yanimda bir arkadasimi da getirmek istiyorum.

-Memnuniyetle, onunla tanismak isteriz,diye cevapladilar..

Ogullari,

-Bilmeniz gereken birsey var diye devam etti.

-Arkadasim savasta agir yaralandi. Bir mayina basti ve bir koluyla ayagini kaybetti.

Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasini istiyorum.

-Bunu duyduguma üzüldüm oglum. Belki onun baska bir yer bulmasina yardimci olabiliriz.

-Hayir. Anne, baba, onun bizimle yasamasini istiyorum.

-Oglum, dedi babasi,

-Bizden ne istedigini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatimiz var, ve bunun gibi birseyin hayatimiza engel olmasina izin veremeyiz.

Bence bu arkadasini unutup eve dönmelisin. O kendi basinin çaresine bakacaktir.

Oglu o anda telefonu kapatti.

Ailesi ondan bir süre haber alamadi. Ama birkaç gün sonra, SanFrancisco polisinden bir telefon geldi. Ogullarinin yüksek bir binadan düsüp öldügünü ögrendiler. Polis bunun intihar olduguna inaniyordu.

Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ysa uçtular ve Ogullarinin cesedini tespit etmek için sehir morguna götürüldüler.

Onu tanidilar, ve bilmedikleri birsey daha ögrenince dehsete düstüler:

Ogullarinin sadece bir kolu ve bir bacagi vardi

Manolya Ülkesi'nin Kralı evlenme çağına gelen kızına uygun bir damat adayını nasıl bulacağını düşünüyordu son zamanlarda. Öyle biri olmalıydı ki; gözü gibi baktığı biricik kızını gerçekten sevmeli, o'na hak ettiği değeri vermeliydi. Yapacağı şeylerle de ispatlamalıydı sevgisini, hem kendisine hem de Prensese. Aklına şöyle bir fikir geldi ve bunu fermanlarla ülkenin dört bir yanına duyurdu:"Güneşi kucaklayan delikanlı kızımla evlenebilecek! Her kim ki bunu yaparsa, kızım o'nun olacak ve saadet içinde sarayda yaşayacaklar!.."Fermanı duyan ülke delikanlılarını korku, endişe, azim ve telaş sardı. Ne yapmalı ne etmeliydiler ki, hem güzeller güzeli Prensese, hem de sarayın lüksüne, şatafatına kavuşmalılardı. Kimileri taşları üstüste dizerek güneşe ulaşmaya çalıştı, kimileri en yüksek dağın zirvesine çıkmaya çalıştı. Hali vakti yerinde olanlar uzun uzun kuleler yaptı. Hatta günlerini gecelerini ağaç tepesinde geçirerek güneşin uygun bir anını kollayanlar bile vardı. Güneşe büyü yaptıranlar daha neler neler... Ama aradan aylar geçiyor kimse bu işi beceremiyor, pes edip gidiyorlardı birer birer.Bir gün Kral'ın huzuruna giyim kuşamı hiç de hoş olmayan ama oldukça yakışıklı bir delikanlı geldi. Güneşi kucaklayabileceğini hem de bunu Kralın ve kızının huzurunda yapmak istediğini söylüyordu. Kral kabul etti delikanlının isteğini. Güneşli bir günde sarayın bahçesinde Kral ve Prenses yanyana oturmuş, etraflarında da büyük bir kalabalık ne olup biteceğini bekliyorlardı merakla. Prensesin içinde birşeyler kıpırdıyordu bu gence baktıkça.- Hadi bakalım, kucakla güneşi de görelim!, dedi Kral.Bu sözlerin ardından olan şeye herkesin ağzı açık kaldı bir süre. Kimsenin çıtı çıkmıyor, olanlara anlam veremiyorlardı bir türlü.Delikanlı hızla koşarak, muhafızları aşmış, Prenses'e sımsıkı sarılmış, bir türlü bırakmıyordu.- Bre zındık, ne yaparsın!, diye kükredi Kral şaşkınlığını atınca; - Nedir bu ahmaklığın anlamı ?Prenses'ten muhafızlarca zorla ayrılan delikanlı şunları söyledi boynunu bükerek ama sesindeki neşeyle; - Sayın Kral'ım, siz güneşi kim kucaklarsa kızım onundur dediniz. Ben sarayın karşısındaki şu viranede otururum. Gözlerimi açtım, kızınızı gördüm. Yüreğim aşkının, güzelliğinin, sevgisinin ateşiyle yandı kavruldu. Her gün penceremden penceresine bakarım, o'nu gördüm mü günüm aydınlanır, ışıl ışıl olur. Göremezsem kahrolur, karanlıklara boğulurum. Ben onunla var olur onunla yok olurum. Benim gündüzüm, gecem, yazım, kışım, sıcağım, soğuğum O... Benim Güneşim O... Ne olursa olsun bu an bile bana sonsuza dek yeter. Ölümüm güneşimden olsun razıyım Sayın Kralım..."Herkesin hatta Kral ve Prensesin bile gözleri doldu bu sözlere.- 40 gün 40 gece düğün yapılsın. Kızımı verdim bu gence!, diye haykırdı Kral...Prenses neşeyle ellerini çırptı. Kral doğru bir seçim yapmıştı. Sevginin güneşini yakalayana kızını vermişti. Prenses ve delikanlı ömürlerinin sonuna dek saadet içinde yaşadılar sarayda... Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...Sevgi dalgın sular gibidir; gösterişsiz ve o nispette derin... Sevgi gösterişin olduğu yerden hicret eder, çünkü o bazen sevgilide bir bakış, bazen de bir sanatkarın gönlünde ürperiştir. İşte o kadar sade, o kadar yalın...

MUCİZE

Her iyi anne gibi Karen de bir bebegin yolda oldugunu ögrenince ,üç yasindaki oglu Michael'i yeni bir kardes için hazirlamaya baslamisti. Bebegin kiz olacagi anlasildi ve Michael annesinin karnindaki kiz kardesine her gün, her aksam sarki söylemeye basladi.

Onunla tanismadan önce aralarinda bir sevgi bagi olusmaya baslamisti. Hamilelik normal bir sekilde gelisiyordu.

Karen de Tenesse'de Morristown Panther Creek United Methodist Kilisesi'nde aktif bir üye olarak çalismalarini da sürdürüyordu.

Vakti gelince ,dogum sancilari basladi. Sonra her bes dakikada bir, üç dakikada bir ve her dakika.....

Fakat dogum aninda ciddi bazi sorunlar ortaya çikti ve Karen'in sancilari saatler sürdügü halde bebek dogmadi.

Bir sezeryan mi gerekecekti ? Nihayet çok zor çabalar sonucu Michael'in kiz kardesi dünyaya geldi.

Ama çok ciddi bir sorun var gibiydi. Gece yarisi çalan ambulans sirenleri arasinda Tenesse Knoxville'deki St. Mary Hastanesi Çocuk servisinin yogun bakim ünitesine kaldirildi. Günler geçtikçe küçük kiz kötülesiyordu. Çocuk doktoru çok üzgün bir sekilde

"Çok az bir ümit var . En kötü son için hazirlikli olmalisiniz ." dedi. Karen ve esi cenaze töreni için mezarlik yetkilileriyle konustular.

Evlerinde bebekleri için harika bir oda hazirlamislardi. Oysa simdi cenaze için tören hazirliyorlardi.

Michael, öte yandan anne ve babasina kiz kardesini görebilmek için yalvarip duruyordu. "Ona sarki söylemek istiyorum"diyordu.

Yogun bakimdaki iki hafta sanki cenaze töreninin bir hafta sonra olacagini isaret ediyor gibiydi.

Michael sarki söylemek konusunda israr ediyordu. Ama yogun bakim ünitesine çocuklarin girmesi kesinlikle yasakti.

Ancak Karen kararini verdi. Onu oraya soracakti. Izin verseler de vermeseler de ....

Eger kiz kardesini o zaman göremezse bir daha asla göremeyebilirdi.

Ona, kendisine oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yogun bakim ünitesine soktu.

Sanki yürüyen bir kirli çamasir torbasiydi. Ama bas hemsire onun bir çocuk oldugunu anladi ve :

"O çocugu buradan çikarin. Çocuklarin girmesi yasak." diye uyardi.

Genelde uysal bir kadin olan Karen'in içindeki anne birden güçlü bir sekilde baskaldirdi

ve bas hemsirenin yüzüne çelik gibi bakislarla bakarak: "Kiz kardesine sarki söylemedikçe buradan gitmeyecek."dedi.

Michael'i kiz kardesinin yatagina götürdü. Savasi kaybetmek üzere olan küçük kiza bakti.

Bir süre sonra sarki söylemeye basladi, saf temiz kalpli 3 yasindaki çocugun piril piril sesiyle.

"You are my sunshine, my only sunshine, you make me happy when skies are grey..."

(Sen benim gün isigimsin, tek gün isigim, gökyüzü griyken beni mutlu edersin.)

Aniden küçük kiz tepki verdi. Kalp atislari sakinlesti ve düzenli olmaya basladi.

"Sarkiyi sürdür"dedi Karen gözleri yas dolu. "You never know, dear how much I love you. Please don't take my sunshine away!"

(Seni ne çok sevdigimi asla bilmeyeceksin, sevgilim. Lütfen gün isigini benden alma.)

Micheal, sarkiyi sürdürdükçe, bebegin sorunlu, kesik kesik olan solunumu

küçük bir kedicigin nefes alis verisi gibi düzenli bir hale girmeye basladi. "

Sarki söylemeye devam et bebegim."

"The other night, dear, as I lay sleeping, I dreamed I held you in my arms."

(Geçen gece uyurken, rüyamda seni kollarimda tuttugumu gördüm sevgilim.)

Michael'in küçük kardesi sakinlesmeye devam etti. Ama bu bir iyilesme de gösteren bir sakinlesmeydi.

"Devam et Michael".

Simdi o diktatör tavirli bas hemsirenin bile yüzü yaslarla islanmisti. Karen de coskuyla sarkiya katildi.

"You are my sunshine, my only sunshine. Please don't take my sunshine away."

Ertesi gün, hemen ertesi gün küçük kiz eve gidebilecek kadar iyilesmisti.

Women's Day isimli dergi bu olaya "Abinin sarkisinin mucizesi"adini verdi.

Bilim adamlari ise ona sadece "mucize"dediler.

Karen ise "Tanri sevgisinin mucizesi"dedi.

Sevdiginiz insanlar için ümidinizi asla yitirmeyin.

Sevgi inanilmayacak kadar güçlüdür.

İBRAHİM Peygamber 'i yakmak için müthiş bir ateş yığını hazırlayıp içine atmışlar.O sırada gökte, ağzında küçücük bir kuru dal olan minik bir kuş belirmiş vepeygamberin üzerinden geçerken kuru dalı ateşe bırakmış.İBRAHİM Peygamber kuşa seslenmiş: "O minicik çöpü atmışsın, bu koskocamanateş için ne fark eder ki?" Kuş, "Olsun, düşman olduğumuz belli olsun" demiş.Az sonra minicik gagasında bir damla su ile bir başka kuş belirmiş ve o dasuyu ateşin üzerine bırakmış.İbrahim Peygamber ona da sormuş: "Bir damlacık suyu bıraktın, ama bukocaman ateş için ne fark eder ki?"Kuş cevap vermiş: "Olsun, dost olduğumuz belli olsun."

ABD SOK BIR HABERLE SARSILDI...UNLU BIR FUTBOLCU KARISINI OLDURMEKLESUCLANIYORDU..FUTBOLCU OLAYIN TEKSUPHELISI OLARAK POLISIN TELEVIZYONLARDAN NAKLENYAYINLANAN HEYECANLITAKIBIYLE YAKALANMISTI AMA KARISININ CESEDI ORTADA YOKTU.DURUSMA AMERIKAN FILMLERINDEKI GIBIYDI. FUTBOLCU SANIKSANDALYESINDE OTURUYORDU. KUCAK DOLUSU PARAYLATUTTUGU AVUKATI YARGICA VESANIGA SIRTI DONUK, HEYECANLI CUMLELERLE JURIYI IKNAETMEYE UGRASIYORDU.---SAYIN JURI, MUVEKKILIMIN SUCSUZ OLDUGUNA YUREKTENINANIYORUM. BUNA AZ SONRA SIZLERDE INANACAKSINIZ.NEDEN MI? BAKIN,SIMDI 1 DEN 10A KADAR SAYACAGIM VE MUVEKKILIMIN OLDURDUGUIDDIA EDILEN KARISI BU KAPIDAN ICERI GIRECEK.1,2,3,4,5,6,7,8,9,10.BITIRINCE BUTUN JURI KAPIYA DONDU. KIMSE GIRMEDIICERI. UYELER SORAN GOZLERLE AVUKATA BAKIYORDU. AVUKAT BIR SAVUNMADEHASIYDI; OLDURUCU HAMLESINI YAPTI.---BAKIN, SIZ DE KADININ OLDUGUNE INANMIYORSUNUZ,CUNKU HEPINIZ ICERI GIRECEK DIYE KAPIYA BAKTINIZ. ISTEKARARI BUNA GORE VERMENIZI TALEP EDIYORUM....JURI UNLU FUTBOLCUYU SUCLU BULDUGUNU BILDIRDI VE DAVABU SEKILDE SONUCLANDI.MAHKEME CIKISINDA AVUKAT, BAYAN JURI BASKANINA YAKLASTI:---10'A KADAR SAYDIGIMDA SIZ DE DIGER UYELER GIBIKAPIYA BAKMISTINIZ.NEDEN BOYLE BIR KARARA IMZA ATTINIZ?---DOGRU, DEDI JURI BASKANI, BEN DE KAPIYA BAKTIM, AMAMUVEKKILINIZ KAPIYA BAKMIYORDU....

Ucuncu onemli ders.. Size hizmet edenleri hep hatirlayin..

Bir pastanin uc otuz paraya satildigi gunlerde 10 yasinda bir cocuk pastaneye girdi.

Garson kiz hemen kostu..

Cocuk sordu:

"Cukulatali pasta kac para?.."

"50 cent!.."

Cocuk cebinden cikardigi bozuklari saydi. Bir daha sordu:

"Peki dondurma ne kadar.."

"35 cent" dedi garson kiz sabirsizlikla..

Dukkanda yiginla musteri vardi ve kiz hepsine tek basina kosusturuyordu.

Bu cocukla daha ne kadar vakit gecirebilirdi ki..

Cocuk parasini bir daha saydi ve "Bir dondurma alabilir miyim lutfen" dedi.

Kiz dondurmayi getirdi.

Fisi tabagin kenarina koydu ve oteki masaya kostu. Cocuk dondurmasini bitirdi. Fisi kasaya odedi.

Garson kiz masayi temizlemek uzere geldiginde, gozleri doldu birden. Masayi sanki akan yaslar temizleyecekti.

Bos dondurma tabaginin yaninda cocugun biraktigi 15 cent duruyordu..

Yolumuzdaki engeller..

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun uzerine kocaman bir kaya koydurmus,

kendisi de pencereye oturmustu.

Bakalim neler olacakti?.

Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri birer birer geldiler, sabahtan oglene kadar.

Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girdiler.

Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu.

Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.

Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarildi ve ikina sikina itmeye basladi. Sonunda kan ter icinde kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu. Acti.. Kese altin doluydu. Bir de kralin notu vardi icinde..

"Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir" diyordu kral.

Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almisti. "Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir.."

Onemli olan vermektir..

Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir kiz getirdiler.

Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli idi.

Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o hastaligin mikroplarini yok

eden bagisiklik olusmustu.

Doktor durumu bes yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu.

Kucuk cocuk bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve "Eger kurtulacaksa, veririm kanimi" dedi.

Kan nakli ilerken, ablasinin gozlerinin icine bakiyor ve gulumsuyordu. Kizin yanaklarina yeniden renk gelmeye baslamisti, ama kucuk cocugun yuzu de giderek soluyordu..

Gulumsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu:

"Hemen mi olecegim?.."

Kucuk doktoru yanlis anlamis, ablasina vucundaki butun kani verip, olecegini sanmisti.

SEVGİ

Her iyi anne gibi Karen de bir bebegin yolda oldugunu ögrenince ,üç yasindaki oglu Michael'i yeni bir kardes için hazirlamaya baslamisti. Bebegin kiz olacagi anlasildi ve Michael annesinin karnindaki kiz kardesine her gün, her aksam sarki söylemeye basladi.

Onunla tanismadan önce aralarinda bir sevgi bagi olusmaya baslamisti. Hamilelik normal bir sekilde gelisiyordu.

Karen de Tenesse'de Morristown Panther Creek United Methodist Kilisesi'nde aktif bir üye olarak çalismalarini da sürdürüyordu.

Vakti gelince ,dogum sancilari basladi. Sonra her bes dakikada bir, üç dakikada bir ve her dakika.....

Fakat dogum aninda ciddi bazi sorunlar ortaya çikti ve Karen'in sancilari saatler sürdügü halde bebek dogmadi.

Bir sezeryan mi gerekecekti ? Nihayet çok zor çabalar sonucu Michael'in kiz kardesi dünyaya geldi.

Ama çok ciddi bir sorun var gibiydi. Gece yarisi çalan ambulans sirenleri arasinda Tenesse Knoxville'deki St. Mary Hastanesi Çocuk servisinin yogun bakim ünitesine kaldirildi. Günler geçtikçe küçük kiz kötülesiyordu. Çocuk doktoru çok üzgün bir sekilde

"Çok az bir ümit var . En kötü son için hazirlikli olmalisiniz ." dedi. Karen ve esi cenaze töreni için mezarlik yetkilileriyle konustular.

Evlerinde bebekleri için harika bir oda hazirlamislardi. Oysa simdi cenaze için tören hazirliyorlardi.

Michael, öte yandan anne ve babasina kiz kardesini görebilmek için yalvarip duruyordu. "Ona sarki söylemek istiyorum"diyordu.

Yogun bakimdaki iki hafta sanki cenaze töreninin bir hafta sonra olacagini isaret ediyor gibiydi.

Michael sarki söylemek konusunda israr ediyordu. Ama yogun bakim ünitesine çocuklarin girmesi kesinlikle yasakti.

Ancak Karen kararini verdi. Onu oraya soracakti. Izin verseler de vermeseler de ....

Eger kiz kardesini o zaman göremezse bir daha asla göremeyebilirdi.

Ona, kendisine oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yogun bakim ünitesine soktu.

Sanki yürüyen bir kirli çamasir torbasiydi. Ama bas hemsire onun bir çocuk oldugunu anladi ve :

"O çocugu buradan çikarin. Çocuklarin girmesi yasak." diye uyardi.

Genelde uysal bir kadin olan Karen'in içindeki anne birden güçlü bir sekilde baskaldirdi

ve bas hemsirenin yüzüne çelik gibi bakislarla bakarak: "Kiz kardesine sarki söylemedikçe buradan gitmeyecek."dedi.

Michael'i kiz kardesinin yatagina götürdü. Savasi kaybetmek üzere olan küçük kiza bakti.

Bir süre sonra sarki söylemeye basladi, saf temiz kalpli 3 yasindaki çocugun piril piril sesiyle.

"You are my sunshine, my only sunshine, you make me happy when skies are grey..."

(Sen benim gün isigimsin, tek gün isigim, gökyüzü griyken beni mutlu edersin.)

Aniden küçük kiz tepki verdi. Kalp atislari sakinlesti ve düzenli olmaya basladi.

"Sarkiyi sürdür"dedi Karen gözleri yas dolu. "You never know, dear how much I love you. Please don't take my sunshine away!"

(Seni ne çok sevdigimi asla bilmeyeceksin, sevgilim. Lütfen gün isigini benden alma.)

Micheal, sarkiyi sürdürdükçe, bebegin sorunlu, kesik kesik olan solunumu

küçük bir kedicigin nefes alis verisi gibi düzenli bir hale girmeye basladi. "

Sarki söylemeye devam et bebegim."

"The other night, dear, as I lay sleeping, I dreamed I held you in my arms."

(Geçen gece uyurken, rüyamda seni kollarimda tuttugumu gördüm sevgilim.)

Michael'in küçük kardesi sakinlesmeye devam etti. Ama bu bir iyilesme de gösteren bir sakinlesmeydi.

"Devam et Michael".

Simdi o diktatör tavirli bas hemsirenin bile yüzü yaslarla islanmisti. Karen de coskuyla sarkiya katildi.

"You are my sunshine, my only sunshine. Please don't take my sunshine away."

Ertesi gün, hemen ertesi gün küçük kiz eve gidebilecek kadar iyilesmisti.

Women's Day isimli dergi bu olaya "Abinin sarkisinin mucizesi"adini verdi.

Bilim adamlari ise ona sadece "mucize"dediler.

Karen ise "Tanri sevgisinin mucizesi"dedi.

Sevdiginiz insanlar için ümidinizi asla yitirmeyin.

Sevgi inanilmayacak kadar güçlüdür.

GÜNEŞİ KUCAKLAYAN GENÇ

Manolya Ülkesi'nin Kralı evlenme çağına gelen kızına uygun bir damat adayını nasıl bulacağını düşünüyordu son zamanlarda. Öyle biri olmalıydı ki; gözü gibi baktığı biricik kızını gerçekten sevmeli, o'na hak ettiği değeri vermeliydi. Yapacağı şeylerle de ispatlamalıydı sevgisini, hem kendisine hem de Prensese. Aklına şöyle bir fikir geldi ve bunu fermanlarla ülkenin dört bir yanına duyurdu:

"Güneşi kucaklayan delikanlı kızımla evlenebilecek! Her kim ki bunu yaparsa, kızım o'nun olacak ve saadet içinde sarayda yaşayacaklar!.."

Fermanı duyan ülke delikanlılarını korku, endişe, azim ve telaş sardı. Ne yapmalı ne etmeliydiler ki, hem güzeller güzeli Prensese, hem de sarayın lüksüne, şatafatına kavuşmalılardı. Kimileri taşları üstüste dizerek güneşe ulaşmaya çalıştı, kimileri en yüksek dağın zirvesine çıkmaya çalıştı. Hali vakti yerinde olanlar uzun uzun kuleler yaptı. Hatta günlerini gecelerini ağaç tepesinde geçirerek güneşin uygun bir anını kollayanlar bile vardı. Güneşe büyü yaptıranlar daha neler neler... Ama aradan aylar geçiyor kimse bu işi beceremiyor, pes edip gidiyorlardı birer birer.

Bir gün Kral'ın huzuruna giyim kuşamı hiç de hoş olmayan ama oldukça yakışıklı bir delikanlı geldi. Güneşi kucaklayabileceğini hem de bunu Kralın ve kızının huzurunda yapmak istediğini söylüyordu. Kral kabul etti delikanlının isteğini. Güneşli bir günde sarayın bahçesinde Kral ve Prenses yanyana oturmuş, etraflarında da büyük bir kalabalık ne olup biteceğini bekliyorlardı merakla. Prensesin içinde birşeyler kıpırdıyordu bu gence baktıkça.

- Hadi bakalım, kucakla güneşi de görelim!, dedi Kral.

Bu sözlerin ardından olan şeye herkesin ağzı açık kaldı bir süre. Kimsenin çıtı çıkmıyor, olanlara anlam veremiyorlardı bir türlü.

Delikanlı hızla koşarak, muhafızları aşmış, Prenses'e sımsıkı sarılmış, bir türlü bırakmıyordu.

- Bre zındık, ne yaparsın!, diye kükredi Kral şaşkınlığını atınca; - Nedir bu ahmaklığın anlamı ?

Prenses'ten muhafızlarca zorla ayrılan delikanlı şunları söyledi boynunu bükerek ama sesindeki neşeyle;

- Sayın Kral'ım, siz güneşi kim kucaklarsa kızım onundur dediniz. Ben sarayın karşısındaki şu viranede otururum. Gözlerimi açtım, kızınızı gördüm. Yüreğim aşkının, güzelliğinin, sevgisinin ateşiyle yandı kavruldu. Her gün penceremden penceresine bakarım, o'nu gördüm mü günüm aydınlanır, ışıl ışıl olur. Göremezsem kahrolur, karanlıklara boğulurum. Ben onunla var olur onunla yok olurum. Benim gündüzüm, gecem, yazım, kışım, sıcağım, soğuğum O... Benim Güneşim O... Ne olursa olsun bu an bile bana sonsuza dek yeter. Ölümüm güneşimden olsun razıyım Sayın Kralım..."

Herkesin hatta Kral ve Prensesin bile gözleri doldu bu sözlere.

- 40 gün 40 gece düğün yapılsın. Kızımı verdim bu gence!, diye haykırdı Kral...

Prenses neşeyle ellerini çırptı. Kral doğru bir seçim yapmıştı. Sevginin güneşini yakalayana kızını vermişti. Prenses ve delikanlı ömürlerinin sonuna dek saadet içinde yaşadılar sarayda... Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...

Sevgi dalgın sular gibidir; gösterişsiz ve o nispette derin... Sevgi gösterişin olduğu yerden hicret eder, çünkü o bazen sevgilide bir bakış, bazen de bir sanatkarın gönlünde ürperiştir. İşte o kadar sade, o kadar yalın...

Yaydan Çıkan Ok Gibi

Bir kadın komşularından birisi hakkında bir dedikoduyu yayıp duruyordu. Birkaç gün içinde bütün köy bu dedikoduyu duydu. Dedikodunun kurbanı derinden yaralandı ve incindi. Dedikoducu kadın daha sonra yaptığından pişman oldu ve çok üzüldü. Hatasını nasıl tamir edebileceğini sormak için bilgiye gitti. ?Pazar git? dedi bilge. ?Bir tavuk al ve onu kestir. Eve dönerken tüylerini yol ve yol boyunca yere at.? Kadın, nasihatın garipliğine şaşırsa da denileni yaptı.

Ertesi gün bilge, bu defa şu tavsiyede bulundu: ?Şimdi git ve dün attığın bütün o tüyleri topla ve bana getir.?

Kadın aynı yolu izledi ama umutsuzluk ve korku içinde gördü ki rüzgar bütün tüyleri uçurup götürmüş. Saatler süren arayışın sonunda elinde sadece birkaç tüyle dönebildi.

?Görüyorsun? dedi yaşlı bilge. ?Onları yere atmak mümkün, ama geri toplamak imkansız. Dedikodu da öyle. Dedikodu yapmak ne kadar kolaysa, dedikoduyla işlediğin hatayı telafi etmen de o kadar zordur.?

Kulubem Yanıyor

Birgün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu. Dalgalar bu adamı küçük ıssız bir adaya kadar sürükledi. Adam ilk günler kendisini kurtarması için Allah?a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne de giden...

Daha sonra rizgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklarından bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden artakalan konserve, pusula vs. gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah?a dua ediyordu.

Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı. Geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yan-dığını gördü. Duman dansede dansede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı.

?Allah?ım bunu bana nasıl yapabildin?? diye feryat etti. O geceyi üzüntü ve keder içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde Allah?ın bu olayı başına getirmesinden dolayı sitemler etti.

Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı. Onu kurtarmaya geliyorlardı!

?Benim burada olduğumu nasıl anladınız?? diye sordu bitkin adam, kendisini kurtaranlara.

Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı:

?Dumanla verdiğin işareti gördük!?

Doğumdan Sonra Hayat Var mı?

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri herşeyden habersizdi. Haftalar birbirini izledikçe onlar da geliştiler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başladı. Bu arada, etraflarında olup biteni farket-meye başladılar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları arttı. Birbirlerine hep aynı şeyleri söylüyorlardı:

?Anne karnına düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!?

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyuldular. Öyle ya, hayatın kaynağı neydi? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıktı. Bu kordon sayesinde hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldükleri tespit ettiler.

?Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan herşeyi gönderiyor.?

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle ?yolun sonu? na yaklaşıyordu. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edecek-lerinin işaretlerini almaya başladılar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başladılar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sordu:

?Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?

Öteki daha sakin ve aklı başındaydı. Üstelik bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir alemi arzuluyordu. O cevap verdi:

?Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.?

Ve ekledi: ?Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.?

?Ama ben gitmek istemiyorum? diye haykırdı kardeşi. ?Hep burada kalmak istiyorum.?

?Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.?

?Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?? diye cevapladı öteki. ?Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya geldi ve sonra da gittiler. Hiçbirisi geri gelmedi ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu herşeyin sonu olacak.? Bütün bunları söyledikten sonra ekledi:

?Hem, belki de anne diye bir şey de yok!?

?Olmak zorunda? diye itiraz etti kardeşi. ?Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki??

?Sen hiç anneni gördün mü?? diye üsteledi öteki. ?O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.?

Böylece, anne rahmindeki son günlerini derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçti.

Sonunda doğum anı geldi çattı. İkizler dünyalarını terkettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açtılar ve sevinçten ağlamaya başladılar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeydi.

HAN

Günlerden birgün, zamanın ünlü bir bilgesi hükümdarın sarayının kapısına geldi. Muhafızların hiçbirisi saygıları nedeniyle onu durdurmaya çalışmadı. Bilge,, sonunda hükümdarın tahtında oturduğu odaya girdi.

Ziyaretçisini hemen tanıyan kral saygıyla ayağa kalkıp sordu:

?Ne istiyorsun? Sana nasıl yardım edebilirim??

?Bu handa uyuyacak bir yer istiyorum? cevabını verdi bilge.

?Ama burası han değil ki? dedi kral hafif kızgınlıkla, ?benim sarayım.?

?Sorabilir miyim: senden önce bu sarayda kim yaşıyordu??

?Babam. O öldü ama.?

?Ondan önce kim yaşıyordu??

?Büyükbabam. O da öldü.?

?O zaman burası insanların kısa bir süreliğine gelip kaldığı, sonra da terkedip gittiği bir yer demek ki. Neden ona han demeyeyim??

HAYIR

Bir zamanlar Afrika?daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.

Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:

?Bunda da bir hayır var!?

Birgün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfek geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.

Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

?Bunda da bir hayır var!?

Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

?Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?? Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdü-ler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.

Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.

Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk pramağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığını arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.

?Haklıymışsın!? dedi. ?Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi.?

?Hayır? diye karşılık verdi arkadaşı. ?Bunda da bir hayır var.?

?Ne diyorsun Allah aşkına?? diye hayretle bağırdı kral. ?Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir??

?Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?? Ve sonrasını düşünsene...

KARINCA

Çocukluğundan beri sarp kayalıklara tırmanma özlemiyle yanmış tutuşmuştu. Aslında bu işten son derece korkuyordu, ama sonunda korkusunu yendi ve bir dağcı grubuna katıldı. Kendisi gibi genç kızlarda oluşan bu gruba gerekli eğitim verildikten sonra, dimdik bir kayanın zirvesine ulaşmak için turmanmaya başladılar.

Genç kız, zorlu bir tırmanışın ardından bir çıkıntıda soluklanmak için durdu. O oradayken, yukarıdaki arkadaşının yanlışlıkla elinden kaçırdığı halat genç kızın yüzüne çarptı ve gözündeki lensi yere düşürdü.

Bir kaya oyuğunda, altında yüzlerce metre, üstünde yüzlerce metre, belki bulabilirim ümidiyle lensi aramaya koyuldu. İçini yavaş yavaş kaygı ve tedirginlik kaplamaya başlamıştı. Kendisini hep güvende hissettiği evinden yüzlerce kilometre uzaktaydı. En küçük ihtiyacında imdadına koşan anne babası da yoktu yanında. Ve etrafındaki herşey artık bulanık görünüyordu. Üstelik lens satın alabileceği bir yer de yoktu yakınlarda. Bir taraftan bunları düşünerek, bir taraftan da gözlerine dolan yaşları silerek lensini aradı. Ama bulamadı.

İçinde birden bir ümit doğdu. Lens belki de hala gözündeydi, gözbebeklerinin üstünden kayıp gözünün başka bir yerine gitmiş olabilirdi. Can havliyle zirveye doğru tırmanmaya başladı. Bulanık gördüğünden daha çok el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepeye vardığında bir arkadaşı gözüne baktı. Ne yazık ki, lens orada da değildi. Kız, yanındakilerle birlikte yere oturdu ve diğerlerinin gelmesini bekledi.

Çaresizlik içinde önünde uzanan sıradağlara baktı. O sırada yanıbaşından bir kelebek kanatlarını çırparak geçti. İşte o zaman, Allah?ın en büyük şeyler kadar en küçük şeyleri de görebildiğini, yerlerde ve göklerde hiçbir şeyin onun nazarından kaçamayacağını hatırladı.

İçinden ?Rabbim? diye düşündü, ?Sen bu dev gibi dağları görebildiğin gibi şu mini minnacık kelebeği de görebiliyorsun. Dağların üzerindeki her bir taş ve yapraktan da haberdarsın. Elbette ki, benim lensimin nerede olduğunu da biliyor ve görüyorsun. Lütfen bana yardım et!?

Sonunda, aşağıya inme vakti geldi. Tam son kayadan aşağı doğru iniyorlardı ki, aşağıda yeni bir dağcı grubun yukarıya doğru tırmanmaya hazırlandığını gördüler. Gruptan bir kişi, onlara doğru seslendi:

?Arkadaşlar, aranızdan lens kaybeden oldu mu??

Bulunan lens onun lensiydi!

Hikayenin asıl ilginç tarafı, lensin nasıl bulunduğuydu. Onlara müjdeyi veren genç, bir karıncanın lensi bir kayanın üzerinde ağır ağır taşıdığını farketmişti. Diğer bir deyişle, genç kızın duasını işiten Allah, küçücuk bir karıncaya lensi taşıma emri vermiş ve sonra da başka bir insana bu manzarayı göstererek lensin bulunmasını sağlamıştı.

Lensi kaybedip bulan genç kızın babası bir karikatüristti. Kızı kendisine bu hayret verici hikayeyi anlatınca, baba sırtında lens taşıyan bir karıncanın resmini çizdi. Resimde karınca şöyle diyordu:

?Rabbim, bu şeyi niye taşımamı istediğini bilmiyorum. Yiyebileceğim bir şey olmadığı gibi, çok ağır. Ama madem bunu bana emrediyorsun, bu şeyi Senin için taşıyacağım.?

BİR ŞİŞE SÜT

Ruhunun nefes aldığını hissettiği dini sohbetlerden birinden çıkmıştı. Apartmandan çıkar çıkmaz soğuk hava yüzüne çarptı, ama onun zihni hala az önce okudukları bir cümleye takılı kalmıştı: ?Allah insanların duasını işitir ve onlara cevap verir, onlarla konuşur.?

Dalgın bir halde arabasına bindi. Anahtarı kontağa sokmadan önce, soğuğa aldırmadan, birkaç dakika daha bu konuyu düşündü.

?Nasıl??

Bu soru ruhunun gelip zihnini bir bulut gibi kaplıyordu. ?Nasıl?? Onun herşeyi duyabileceğinden zerre kadar şüphesi yoktu, ama yine de dualara nasıl karşılık verdiğini zihni kavrayamıyordu.

Sonunda, cevabı bulmayı zamana bırakmayı düşünüyordu ki, birden içinden bir ses ?Bunu neden bir dua vesilesi yapmıyorsun?? dedi. Sahi ya, onun elinden gelen dua etmekten başka ne olabilirdi? Yüksek sesle rabbine seslendi:

?Allah?ım! Senin her kulunun kalbinden geçen arzulardan bile haberdar olduğunu biliyorum. Benim bu dileğimi de elbette duyuyorsun. Lütfen, duaları nasıl duyduğunu ve onlara nasıl cevap verdiğini bana öğrte!?

Arabayı çalıştırdı ve ruhen rahatlamış bir halde evine gitmek üzere yola koyuldu. Ana caddede ilerlerken, birden garip bir duygu doğdu kalbinde. Bu duygu arabayı durdurup bir kutu süt almasını söylüyordu. Önce kulak asmadı ve arabasını sürmeye devam etti. Ama aynı duygu bu defa daha güçlü bir şekilde benliğini sardı.

Bunun Rabbinden kendisine gönderilmiş bir işaret, bir mesaj olabileceğini düşünerek ?Pekala Rabbim, sütü alacağım? dedi.

Bu, çok da zor bir sınav gibi görünmüyordu zaten. Arabadan inip bir kutu süt alacaktı o kadar. Öyle de yaptı ve yeniden yola koyuldu. Ana caddeden arabasını sürmeye devam ederken, bir ara sokağın ağzından geçiyordu ki, içindeki ses bu defa ona ?O sokağa sap? diye emretti. Önce sokağı geçti, ama duygu kuvvetlenince ?Peki? diyerek geri dönüp o sokağa girdi. Sokaktan ilerledikçe binaların görünümü değişiyor ve iki katlı binalar yerlerini tek katlı derme-çatma barakalara bırakı-yordu. Birkaç ev daha geçtiktensonra, ses durmasını söyledi. Arabayı sağa çekti ve etrafına bakındı. Burası tam anlamıyla bir gecekondu mahallesiydi.

Ve evlerin çoğunun ışığı sönmüştü. Belli ki, sabah erkenden işe gidecek insanlar yataklarına girmişti bile. O bunları düşünürken, yüreğinin sesi bu defa ona şu emri verdi:

?Git ve sütü sokağın karşısındaki yeşil evde yaşayan insanlara ver.?

Genç, eve baktığında onun pencerelerinden de diğerleri gibi ışık gelmediğini gördü. ?Bu anlam-sız bir şey? diye düşündü bir an kendi kendisine. ?Bu evin insanları yataklarında uyuyorlar ve onları uyandırdığım takdirde aptal durumuna düşeceğim.? Ama o ses ?Git ve sütü ver!? dedi yine ona.

Tereddüt etti uzunca zaman. Sonra az önce ettiği duayı hatırladı. Ve bunun Ondan bir işaret olabileceğine kanaat getirdi. Arabasından çıktı. ?İsterlerse bana aptal gözüyle baksınlar. Bu Rabbim-den gelen bir emirse eğer ona uyacağım? dedi kararlılıkla. Sokağın karşısındaki eve gitti ve zili çaldı. İçerden koşuşturmacalar, gürültüler geldi.

?Kimsin? Ne istiyorsun?? dedi içerden bir erkek sesi. Aksanı farklıydı, ama söyledikleri anlaşılabi-liyordu. Genç adam hemen oradan kaçıp uzaklaşmak istedi bir an. Fakat o bunu gerçekleştiremeden kapı açıldı. Fakir görünümlü bir adam açtı. Yüzünden hüzün okunuyordu, ama kapısında bir yaban-cıyı görmekten de fazla hoşnut değil gibiydi.

Genç, ?Buyrun?? diyen ev sahibine sütü uzattı. ?Bunu size getirdim.? Adam sütü aldığı gibi içeri koştu. Daha sonra koridorun öteki ucundaki odadan çıkan bir kadın mutfağa doğru seğirtti hızla. Onu izleyen adamın kucağında ise bir bebek vardı. Ağlayan bir bebek.

Evdeki adamın gözlerinden sicim halinde gözyaşları dökülüyordu. Yarı ağlayarak yarı konuşarak şunları söyledi: ?Şehre geleli iki ay oluyor. Hala iş bulamadım. Dostun ahbabın yardımlarıyla bugüne kadar geldik. Ama bugün bebeğimize süt alacak paramız yoktu. Sürekli dua ediyordum Allah?a, bize süt göndermesi için.?

Mutfaktan kadının sesi geldi bu sırada. Onun söylediklerini anlayamadı, çünkü başka bir dil konuşuyordu. Kocası onun sözlerini gence çevirdi:

?Rabbimden bize bir meleğiyle süt göndermesini istiyordum. Sen bir melek misin yoksa??

Genç adam cüzdanındaki bütün parayı çıkarıp zorla adamın eline tutuşturdu. Ve adama bundan sonra onun için hep dua edeceğini ve bir iş bulabilmesi için elinden geldiğince yardımcı olacağını söyledi.

Kelimeler boğazında düğümlenince, döndü ve arabasına bindi. Bu defa onun gözlerinden yaşlar dökülüyordu...

Artık Allah?ın kullarının dualarını nasıl duyduğunu, onlara nasıl cevap verdiğini daha iyi anlamıştı!

10 Ekim 2006 17:08

hocam69

Bu güzel hikayeleri kitap haline getirmek istiyorum. Bu tür beğendiğiniz hikayeleri bana mail olarak gönderebilirsiniz. Bana mail göndererek destek olan bütün arkadaşlara bir bütün halinde hikayeler geri dönecektir.

10 Ekim 2006 17:14

hocam69

Kucuk bir cocuk okyanus kiyisinda babasiyla birlikte yuruyordu. Birden babasina dondu ve "Babacim biraz deniz kiyisinda oynayabilir miyim "diye sordu Babasi "Peki oglum , ama lutfen yanimdan cok fazla uzaga gitme " diye cevap verdi.Kucuk cocuk babasina soz verdi ama babasi arkasini doner donmez hemen birkac adim daha fazla atti Artik okyanusun dalgalarinin onun kucuk ayak parmaklarini yaliyordu. Bu cocugun cok hosuna gitti ve bu dalga kopuklerinin biraz daha icine yurursem babam nereden bilecek ki" diye gecirdi icinden.Babasi o anda panikledi ve "Oglum dikkat et , ne soz vermistin bana az once "diye bagirdi Fakat cocuk sevinc icinde oynamasina devam ediyordu."Hayir baba , burasi cok eglenceli , su anda sana ihtiyacim yok" diye yanit verdi.Babasi bu durumda sessiz kalmaya karar verdi. Insanin bazen ogrenmek icin derslere ihtiyaci vardi.Fakat o anda cocuk dalgalarin daha da icine dogru gitmeye basladi , dalgalar artik beline kadar gelmisti. Baba yuregi buna daha fazla dayanamadi tekrar seslendi."Oglum cabuk buraya don, gidiyoruz artik ""Daha degil " diye yanit verdi oglu " Burada cok egleniyorum"Adam oglunu disari cikmaya ikna edemeyince birkac adim atip sahilde yurumeye basladi.Boylece geride kalacagini anlayan oglunun disariya cikip kendisini izlemesini saglayacakti Tam o sirada cok buyuk bir dalga cocugun uzerine dogru geldi ve cocuk bogazina kadar sularla kaplandi , Denizin icinden cikamiyordu . Kopuren deniz , cocugun dengesini bozmus adeta cocugu yutmaya hazirlaniyordu .Cocuk sulardan baska hic bir sey goremiyordu.Biryandan dalgalardan ve boyunu asan sulardan kurtulmaya calisirken aci dolu birsesle cigliklar atiyordu." Babacigim yardimina ihtiyacim var "Iste tam o anda sicak bir kol ona dogru uzandi ve azgin dalgalarin arasindan cocugu kurtardi.Cocugun gozleri yasla dolmustu."Babacigim bir an beni terkettin sandim"Adam gulumsedi. " Seni asla terkedemiyecek kadar cok seviyorum oglum " dedi "Sadece beni cagirmani bekliyordum""Gercek sevgi , en zor durumda bile oldugumuz an , hemen yanibasimizda hissettigimiz nefestir."

Bebeğimi görebilir miyim" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüsü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu... Bu onun yasadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Büyük bir çocuk bana ucube dedi..." Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da basarili bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak ayni zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile o?olunun sorunu ile ilgili görüştü; "Hiçbir şey yapılamaz mi" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi.

Operasyon çok basarili geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük basarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım..."

Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "fakat anlaşma kesin, su anda öğrenemezsin, henüz değil..."

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi... Hayatinin en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi basında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin basına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası "..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?"

Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!

Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asil görünmeyen yerdedir... Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!

Uzun yillar once Cinde Li-Li adli bir kiz evlenir ve ayni evde kocasi ve kaynanasi ile birlikte yasamaya baslar. Lakin kisa bir sure sonra kayinvaldesi ile gecinilmenin cok zor oldugunu anlar.Ikisininde kisiligi tamamen farklidir buda onlarin sik sik kavga edip tartismalarina yol acar. Bu cin geleneklerine gore hos bir davranis degildir ve cevrenin oldukca tepkisini alir.

Birkac ay sonra bitmez tukenmez gelin kaynana kavgalarindan ev onun ve annesi ile karisi arasinda kalan esi icinde cehennem haline gelmistir.

Artik birseyler yapmak gerektigine inanan genckiz dogru babasinin eski bir arkadasi olan baharatciya kosar ve derdini anlatir.

Yasli adam ona bitkilerden yaptigi bir ekstre hazirlar ve bunu 3 ay boyunca hergun azar azar kaynanasi icin yaptigi yemeklerin icine koymasini soyler. Zehir az az verilecek , boylece onu gelininin oldurdugu belli olmayacaktir. Yasli adam genc kiza kimsenin ve esinin suphelenmemesi icin kaynanasina cok iyi davranmasini ona en guzel yemekleri yapmasini soyler.

Sevinc icinde eve donen Li-Li yasli adamin dediklerini aynen uygular . Hergun en guzel yemekleri yapiyor.

Kaynanasinin tabagina azar azar zehiri damlatiyordu.Kimseler suphelenmesin diyede ona cok iyi davraniyordu. Bir sure sonra kayinvaldeside cok degismisti ve ona kendi kizi gibi davraniyordu. Evde artik baris ruzgarlari esiyordu. Genc kiz kendisini agir bir yuk altinda hissetti Yaptiklarindan pisman bir vaziyette baharatci dukkaninin yolunu tuttu ve yasli adama su ana kadar kaynanasina verdigi zehirleri onun kanindan temizleyecek bir iksir icin yalvardi, Yasli kadinin olmesini artik istemiyordu.

Yasli adam yasli gozlerle karsisinda konusup duran Li-Li ye bakti ve kahkahalarla gulmeye basladi " Sevgili Li-Li dedi , sana verdiklerim sadece vitamin lerdi. Olsa olsa kayinvaldeni sadece daha da guclendirdin hepsi bundan ibaret. Gercek zehir ise senin beyninde olandi. Sen ona iyi davrandikca oda dagildi ve yerini sevgiye birakti boylece siz gercek bir ana kiz oldunuz " dedi Kissadan Hisse:

Eski bir Cin atasozu soyle der ; Gul veren elde gul kokusu kalir.

Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandir.

10 Ekim 2006 17:16

hocam69

Erkek kardeslerin ikiside babalarindan kalma çiftlikte çalisirlardi.Kardeslerden biri evliydi ve çok çocugu vardi. Digeri ise bekardi. Her günün sonunda iki erkek kardes ürünlerini ve kârlarini esit olarak bölüsürlerdi. Günün birinde bekar kardes kendi kendine : "Ürünümüzü ve kârimizi esit olarak bölüsmemiz hiç de hakça degil" dedi, "Ben yalnizim ve pek fazla gereksinimim yok." Böylelikle, her gece evinden çikip, bir çuval tahili gizlice erkek kardesinin evindeki tahil deposuna götürmeye basladi. Bu arada evli olan kardes, kendi kendine : * "Ürünümüzü ve kârimizi esit olarak bölüsmemiz hiç de hakça degil, üstelik ben evliyim, bir esim ve çocuklarim var ve yaslandigim zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardesimin kimsesi yok, yaslandigi zaman hiç kimsesi yok bakacak" diyordu.Böylece evli olan kardes her gece evinden çikip,bir çuval tahili gizlice erkek kardesinin tahil deposuna götürmeye basladi. Iki erkek de yillarca ne olup bittigini bir türlü anlayamadilar, çünkü her ikisininde deposundaki tahilin miktari degismiyordu. Sonra, bir gece iki kardes gizlice birbirlerinin deposuna tahil tasirken çarpisiverdiler. O anda olan biteni anladilar.Çuvallarini yere birakip birbirlerini kucakladilar. Hayattaki en yüce mutluluk, sevildigimize inanmaktir

10 Ekim 2006 17:19

hocam69

Adam 3 yaşındaki kızını ,gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı .Küçük kız,koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı .

Yılbaşı sabahı küçük kızı ,paketi getirip "Bu senin babacığım"

dediğinde üzüldü .Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına .Bir gece evvel yaptığından utandı...

Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi .Kutunun içi boştu .

Kızına gene bağırdı :

"Birisine hediye verdiğinde kutunun içinde birşey olması lazım .Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?"

Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı ."O kutu boş değil ki baba "dedi."içini öpücüklerimle doldurmuştum!"

Adam öyle fena oldu ki...Koştu ...Kızına sarıldı ...Beraberce ağladılar. Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının başucunda sakladı .

Ne zaman keyfi kaçsa ,ne zaman morali bozulsa ,ne zaman kendini kötü hissetse ,kutuya koşar,içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı .

10 Ekim 2006 17:23

hocam69

Küçük bir erkek çocuk, annesine sordu: "Niçin ağlıyorsun?"

"Çünkü ben kadınım." Diye cevapladı annesi.

"Anlamadım!" dedi çocuk. Annesi, çocuğu kucaklayıp

"Hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi.

Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu.

Babanın cevabı: "Bütün kadınlar

sebepsiz ağlayabilen yapıdadır" oldu.

Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, halâ

kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi.

Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah'a sordu.

"Allahım!" dedi: "Kadınlar

niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"

Allah:"Ben kadınları özel yarattım! Tüm yaşamın

ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen

başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar,

doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının

nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim.

Başkalarının kuvvetinin kalmadığında;

devam edecek azmi,

ailesinin hastalığında; yorgunluğa

pabuç bıraktırmayacak kudreti verdim.

Her türlü şart altında,

hatta kendilerini çok kötü incitseler de,

çocuklarını sevmek duygusallığını verdim.

Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının

yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip

paylaşmalarına yardım ediyor.

Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim.

Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat

bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda

bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.

Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim...

Tamamen kendilerinin sahip oldukları,

ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere.

İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı...

Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu,

ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır.

Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi,

fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye

değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.

UMUDUN RUYASI

Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini evrene saçar. Yüksek dağlardan süzülerek gelen cemre damlaları gibi, mehtabın ışınlarıyla çocuklara sevgiyi, sevinci, coşkuyu, muştuyu getirir. Çocuklar her sabah yeni bir müjdenin aydınlığına açar gözlerini. Çocuklar için her yeni gün vazgeçilmez bir muştu taşır. muştusuz yaşayamaz çocuklar. Çünkü, muştu demek umut demektir, umudun diğer adı da muştudur. Umut en umutsuz gecelerde bile öten bir kuştur. Umut vazgeçilmez gıdadır, yaşam için gerekli olan havadır sudur belki ama çocuk yüreği için elzem olan, umuttur. Muştudur, yarınlara çekilen özlemdir. Umutsuz kalmak karanlıkta kalmak demektir, dayanılmaz zifiri bir hayatı yaşamaya benzer.

Kimsesiz bir çocuk, sokak ortasında, sıcak bir somuna uzanır gibi, umuda, bir yudum sevgiye, şefkate uzanır. Ama bulamaz ürkektir, tedirgindir, çünkü kimbilir kaçıncı kez tekmelenmiştir o körpe yüreği, bir sevgi yerine kaç kez azarlanmayı, ihaneti görmüştür. Çünkü yılanlar, çıyanlar sarmıştır dört tarafını. Hayat ne dedesinin anlattığı kadar güzel, ne de insanlar düşündüğü kadar iyiydi.

Suçlu kendisi mi? kaderi mi? tanrısı mı? onu doğuran mı? bilemez. Çocuk aklı ermez bunları yanıtlamaya. Ama insanlara duyduğu güveni sarsılmıştır. Oysa dedesinden hep insanı, emeği, dostluğu, iyiliği, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, ahlakı ve adil olmayı öğrenmişti. Dedesinden öğrendikleriyle yaşamın gerçekleri biribirine zıt düşüyordu. Ve asıl gerçek olan çok katı ve acımasızdı. Kapı kapı iş aramış ama kimse yardım etmemişti. Dünya da yapayalnız kaldığını hissediyordu. Hepsi de biribirinden beterdi insanların, kimse kimseye acımıyordu, bölüşmüyordu yasını, güveni kalmamıştı kimselere. Sığınacağı bir yuva, elini uzatacak bir dost, ona insan gibi davranacak bir aile bulmaktan ümidini kesmişti. Ölmek istiyordu ama geçrekte yaşıyordu ve kimsesizdi. Umudun durumuna en çok öğretmeni üzülmüştü, isyanını ve üzüntüsünü şu sözlerle belirtiyordu.

??Bir ülke eğer yetimlerini hakça ve eşitçe kucaklamıyorsa, onlara analık babalık edemiyorsa, umutların umutlarını karartıyorsa, efendi olacakları köleleştiriyorsa yere batsın. Kalem ve hokkaya and içerek salt cebini düşünüp vicdanının sesini duymayanlara lanet olsun??.

Dünyada kimsesiz yapayalnız kalmış, herşeyi yıkılmıştı. Dedesinin yanındaki güven, neşe ve sevgi dolu yılları bir yaz yağmuru gibi gelip geçivermişti. Yinede zeki bir çocuk olarak hayallere sığınarak kimsesizliğine tahammül etmeye, yaşamın acı gerçeklerine karşı durmaya, dayanmaya, direnmeye çabalıyordu. Hayaller yalancıdır belki, ama kimsesiz bir çocuk ancak soluğunda bir tutam fesleğene eklediği an?larla yaşayabilir. Çünkü durduğu yerde yaşayan tek canlı türüdür fesleğen. Adı Umut?tu temiz, masum, olağanüstü duygulu ve çok güzel bir çocuktu. Gözleri pırıl pırıl zekice ışıldardı. Sevimli tatlı sözleri, güzel gözleri vardı. Mutluydu çünkü umutluydu. Yarınlara umutla bakıyordu. Her akşam sevgiyle döndüğü bir evi, çok sevdiği annesi babası vardı. Sevgiyle okşadığı kuzuları vardı.

Henüz ilkokul ikinci sınıfta iken Babasını bir trafik kazasında kaybedince annesi de geçim zorluğuna dayanamayarak evlenip gitmişti. Evlendiği adam Umud?u istemeyince Umut da İstanbul?da bir gecekonduda oturan dedesinin yanına gelip sığınmıştı. Umut dedesinin umudu, yaşama sevinci, dayanağı olmuştu. Dedesi de umut için her şeydi. Anne - baba dost, kardeş, arkadaş. Hayatta tutunacak tek dalıydı.

Dedesinin ölümü üzerine hayatta yapayalnız kalmıştı. Gülen gözleri hüzünle dolmuş, tatlı sözleri acıya dönmüş, yüzü asılmış, neşesini, yaşama sevincini tümden yitirmişti. Hayatında tek sevdiği sığındığı, canını istese vereceği, varlığıyla teselli bulduğu, hayatta tek dayanağı, umudu dedesi de onu bu dünyada yalnız başına bırakıp gitmişti.

Henüz daha babasının acısını taze bir yara gibi yüreğinde taşırken, arkasından ikinci büyük darbe de dedesinin ölümüyle gelmişti. Hem de yıllar sonra. Yıkık gönlünün tek tesellisi umudunun, sevgisinin tek odağı, gözünün bebeği dedesi amansız bir hastalığa yenik düşmüştü. Oysa Erzincan?dan İstanbul?a ne ümitlerle, ne hayallerle gelmişti ancak hayatın kötü oyunu burada da peşini bırakmamıştı?

Bundan sonra ne yapacaktı Umut, kime nazını edecekti, üşüdüğünde kimin kucağına sığınacaktı, dedeciğim diye kime sarılacaktı. Oysa bir çocuk kimsesiz ve sevgisiz kalmışsa, nefessiz kalmıştır. Bilinki boğulmaktatır. Ve kimsesizlik ateşi yüreğini yakıp kavururken, kanamaktadır. Her yerde bir serinlenme güveneceği bir insan kokusu aramaktadır, şifa ummaktadır; ama kaderin kovaladığı insanın ocağı tütmez. Başını sokacağı, yüreğini ısıtacağı bir yeri olmaz. Bazen kendini öylesine çaresiz hissediyordu ki omzuna yaslanıp sıcaklığını duyacağı, bazen de rahatlayıncaya kadar sarılıp gözyaşı dökebileceği bir insan arıyordu?

Her işe çıkışta ya da okula gidip gelişte, içten içe bağ kurduğu ve dedesininde cok sevdiği asırlık çınarın altında nefeslenir dinlenir, sonra yoluna devam ederdi. İçi burkulunca iyice mahsunlaşır, bir yolunu bulur çınarına koşar, gökyüzüne uzanan nasır gövdeli iri yapraklı çınarla konuşur dostluğuna sığınırdı. Hafif esen rüzgarın salladığı yaprak sesleri arasından kulağına çıngırak sesleri gelirdi. Bu ses alır götürürdü onu köyünün bahçelerine, kırlarına, sularına, hayvanlarla olan dostluğuna?

Bahar gelmişti her yer yeşillikler içindeydi, daha öncede dedesiyle geldiği bu yerlere acıyla bakıyordu. Uzaklarda deniz köpük köpük dalgalanıyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları çimenler üzerinde koyu gölgeler oluşturuyordu. Ufukları seyrederken dedesini düşünüyordu, yoksul dedesini, inanmak istemiyordu kendisini yapayalnız koyup gittiğine. Küme küme olup kızıllığa bürünen bulutların üzerinde güneş ağlıyor gibiydi.

Bir taşın üstüne oturup yoldan gelip geçenleri seyre koyuldu. ??bütün çocuklar evine dönüyordu?? diye düşündü, sıcak bir yuvanın özlemi vardı gözlerinde, içinde anne, baba, dede kardeş kokusu bulunan. Dipsiz bir kuyu gibi gitikçe derinleşen yalnızlık duygusu ve kimsesizlik korkusu o çocuk yüreğinde onarılmaz yaralar açıyordu.

Her akşam buğulu çocuk gözlerine binbir acı dolar, kimsesiz gecekondusunda yorganı başına çeker, dedesinin elbiselerine sarılıp, gece boyu korkuyla ürpererek gözlerindeki yaşlarla öylece uykuya dalmaya çalışırdı. Çoğu geceleri zaten kabusla geçiyordu. Oysa güzel rüyalarla uyanmalıydı bir çocuk, apaydın sabahlara. Bir yağmur altında ıslanan tohumların renk renk filizlerinde yaşamalydı, dolu dizgin umutlar fışkımalıydı tomurlarından. Koklandıkça açıveren. Açıverdikçe etrafına neşe ve sevgi saçan. Acaba diyordu peşinden koştukça kaçırdığı, kovaladıkca ardından yetişemediği, sıcak bir sevgiye hasret, tek başına dünyayı omuzunda taşımak zorunda kalmış kendisi gibi kaç çaresiz çocuk vardı dünyada. Korumasız yalnız.

Dedesinin ölürken kendisine bıraktığı paraya dokunmak gelmiyordu içinden, çünkü onunla dedesine yakışan bir mezar yaptırmayı düşünüyordu.

Her sabah erkenden kalkar fırına koşar, fırıncıdan aldığı simitleri sokak sokak dolaşıp satarak, sonrada okulunun yolunu tutardı. Okul dönüşü de bazen manavdan aldığı limon ya da portakalları satar, bazen de küçük bir aşevinin mutfağında bulaşık yıkayıp kazandığı üç beş kuruşla geçimini sağlamaya çalışırdı. Bütün hayali; çalışıp okuyup, başarmak, güçlü bir insan olmak ve annesini o insafsız üvey babasının elinden kurtarmaktı? Ama kimsesiz, küçük yavru bir kuş gibiydi umut, konacak dal arıyordu, oysa konacağı her dalın altında bir avcı beklemekteydi.

Umut hastaydı ve üç gündü ateşler içindeydi, yatağında kalkamıyordu. Aç yatıyor ve kımıldayacak gücü kalmamıştı.dışarda insanların konuşmaları ve çocuk sesleri geliyordu, ancak kendisi evinde yapayalnızdı.

Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı yaşadığı yüzyılın acımasızlığını ve ne zaman yalnız kalsa ağlamaya başlardı hemen, yüreğini yakan acısıyla. Her akşam iki gözü iki çeşmeydi zaten, dokunulmayı unuttuğundan beri.

Vakit buldukça dedesinin mezarına topladığı kır çiçeklerini götürüp bırakırdı umut. O gün de topladığı çicekleri mezarının üstüne bıraktıktan sonra, çömeldi ellerini açıp dua etmeye başladı. Dua ederken, gözlerinin önünden dedesinin hayali bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Bütün sevgisiyle, içtenliğiyle, şefkatiyle capcanlıydı dedesi.

Neredeyse gerçekmiş gibi duruyordu karşısında. Kimseye anlatamadığı acısını, yalnızlığını, kimsesizliğini dedesine anlatmaya çalışıyordu. Zaten öldüğüne bir türlü inanmak istemiyordu, her an çıkıp gelecekmiş gibi hissediyordu. Yaşananın kötü bir şaka, dedesinin o sevimli muzipliği ile çıkıp gelmesini ne kadar dilemişti. Yanında ölmüş olmasına rağmen, dedesinin öldüğüne bir türlü inanmıyordu. Beklenmedik bir anda çıkıp gelmesini bekliyordu. Fakat şu toprak altında yatıyordu dedesi. Gerçek buydu, zaten gerçek ile hayal arasında geçip gidiyordu günleri.

Umut dedesine çok alışmış, kimsesizliğini onunla tatmıştı. Şimdi yavrusuz bir koyun, anasız bir kuzu gibi kimsesizdi. Umut eşilen bir çukura bir insanın nasıl atıldığını, bir tohum yada fide eker gibi oraya nasıl ekilip, üstünün toprakla örtüldüğünü rüya görür gibi seyretmişti. Herkes gibi o da dönmüştü. Son bir defa başını kaldırıp üstündeki servilere bakmıştı. Orada artık dedeside yapayalnız ve kimsesizdi.

Öğle güneşi selvi ağaclarının arasında sızıp dedesinin mezarına vuruyordu. Rüzgar mezarın üstündeki çiçekleri sağa sola devirirken, bir uğultu ağaçların yapraklarından ıslık sesleri çıkararak ortalığı çınlatıyordu. rüzgarın sesine, kuşların cıvıltıları renk renk kelebeklerin uçuşları da katılmıştı.

Gün sanki onun üşüdüğü için ısınmıştı ama eksik olan bir şeyler vardı hayatında. Gözlerini kapatıp hayallere daldı. Güzel şeydi hayal!. Hayata tad veriyor, avutuyordu.. Ama, onun ardındaki acı gerçek ortaya çıkınca daha bir başka yıkılıyordu insan. Uyumak istedi, dedesinin mezarına sarılıp.tam uykuya dalacaktıki gökyüzünde yol alan göçmen bir kuş sürüsü gördü. O an kendisi de bir yavru kuş olup uçmak istedi, yorgundu,

uyku gözlerinde akıyordu. İçinde bulunduğu büyülü dünyanın, çiçeklerin, uçuşan kelebeklerin o eşsiz havasının renkleri karşılıyordu gözlerini. Kesin emin değildi güneşin sarı olduğunada. Sadece varsayımlar üretiyordu hayata dair. Bazen korkuları hayallere dalmasına engel oluyordu ama mahmurlaşan gözleri ağır bir film çekimi gibi birden derin uykulara dalıverdi. Ve o da rüyasında mavi küçük yavru bir kuş olup uçuverdi hayallerine doğru, binbir yeni umutla. Artık başlamıştı yolculuğa. Sevgiye, şefkate, özgürlüğe uçmak arzusuyla?

Şimdi meydan okumalıydı korkulara kimsesizliğe. Teslim olmamalıydı umutsuzluğa. Büyümeliydi. Yüreğinde özenle biriktirtiği ve sakladığı hüznüyle, kederiyle devam etmeliydi hayata. Gerekirse dişe diş didinerek. Gece tüm yolları örmüştü, buna rağmen uçmalıydı korkmamalıydı, kanatlarını çırparak giz dolu ufuklara süzülmenin ve uçmayı öğrenmenin tam zamanıydı. İleri atıldı küçük yavru kuş, üzülmeye fırsat bulamadan yeryüzünden ayrılışına.

Ve uçtu hayallerine doğru binbir yeni umutla, gözyaşları döküldü çiçeklerin taçyapraklarının üstüne, billur damlaları gibi parıldıyordu gözyaşları. Uçmak güzeldi ama yine de garip üzüntüsünü atamamıştı üzerinden. Geri dönse miydi acaba, kendisine küs çiçeklere ? merhaba? dese miydi? Ama hayır geride kalanlar geride bırakılmalıydı, ileriye doğru uçmalıydı, çektiği bu korkunç acılardan sıyrılmalıydı bir daha yeryüzüne dönmemek pahasına da olsa.

Yükseldi küçük yavru kuş, kurtuldu derin üzüntülerin dipsiz kuyusundan ve yol aldı ufuktaki hedefine doğru, durmadan dinlenmeden, bir kuğu sürüsüyle beraber. Gökyüzünde bakınca denizin mavisini görüyordu artık aşağılarda. Ama kendisi sürünün en gerisinde gidiyordu? gücü tükendi tükenecekti. Ama pes etmiyordu, göğün kızıllığını görüyordu, bir iç çekti yavru kuş, boynunu büktü, çünkü burda da yalnız kalmışlığın acısını his ediyordu. Yinede kanat çırpa çırpa yükselmeye başlamıştı. Gitgide yükseliyor, yükseliyor yükseliyordu. Gece oluncaya dek kanat çırptı. Kanatlarını çırpıyordu hala, ama yol alamıyordu artık. İndirdi kanatlarını sonunda, aşağıya doğru süzülmeye başladı. Karanlık çöktüğünde ise gözüne ilişen ilk ağacın dalına bıraktı kendini. Öyle yorulmuştu ki, yere iner inmez uyandı.

Ne kadar da mutlu olmuştu, rüya olsa bile, bunun hoşnutluğunu tüm benliğiyle hissediyordu ve bu mutluluk hiç bitmesin istiyordu. Rüyasında, güneşe ulaşmayı başarmıştı. Mavi kanatları, minicik ayaklarıyla güneşte gezdiğini gördü. Yinede, rüyada da olsa mutluydu, büyümeyi, öğrenmeyi başarmıştı, gerçek sevincin içindeki hisler olduğunu anlamıştı.

Güneşe baktı Umut, bedeni sımsıcacıktı, bu herhalde yüreğinin sıcaklığıydı. Ama nasıl olurdu? Gördüğü sadece bir rüyaydı. Hala uçuyordu sanki, inanmadı, inanmak istemedi umut, tam düşünceleri değişiyordu ki, başına konan kelebekleri gördü. Müthiş acıktığını hisseti, kalktı acelesi olmayan adımlarla hayaller kurarak evine doğru yürümeye koyuldu, hiç bir şey düşünmeyecek kadar yorgundu. Trafik ışıklarına varmadan boş bulduğu bir anda koşarak caddenin karşı tarafına geçmeye çalıştı.

Tam o anda yolda hızla geçen bir arabanın acı fren sesi sarstı ortalığı. Bir an gözlerini açtı umut. Göğün kararmakta olduğunu gördü. Boynunu geriye uzattı gözlerini yumdu tekrar. Hiç bir yanını oynatmıyordu. Şimdi güneş de, ay da, yıldızlar da daha solgundu.

Uçmaya devam ediyordu küçük yavru kuş. Yol arkadaşları gitgide uzaklaşıyordu. Yetişemiyordu. Kanatlarından vurmuştu avcılar?

Uçamayacaktı bir daha, kanatları güneşe değmeyecekti. Ama yine de geçip gidiyordu işte, ince bir nakıştan, kanatları mavi bir ışıktan. Acının, yalnızlığın, kederin uzağından. İçindeki uzaklığı ve zamanı yenerek, sonsuzluğa uzanarak hep aynı yerde buluşacaktı sevdikleriyle?

Şimdi hep yükseklerde uçacaktı umut, kanatları yorgun ve yaralı da olsa. Beyaz beyaz bulutlara dökerek içini. Uçacaktı sonsuzluğa doğru?

Sahi kaç yaşındaydı umut

Gökyüzü kaç yaşında

Toprak kaç yaşında

Özlemi kaç yaşında

Ya gözlerindeki parıltılar

Yüreğindeki çırpınışlar

Sahi umut kaç yaşındaydı

Yaşam kaç yaşındaydı

Ölüm kaç yaşında

ZOR ZAMANDA YAPILAN YARDIM

İran-Irak Savaşında kaybettiği kocasının biriktirmiş olduğu imkanları da çoktan tüketmiş, birgün aç, bir gün tok yaşar hale gelmişlerdi. Kendi neyse de geride kalan ü çocuk yokluk bilmiyor, acıkınca feryadı basıyorlardı.

Kerkük?ün sokaklarında ise sefalet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı?

Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin durduğunu, içinden bir yolcunun da indiğini görmüştü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak yola koştu. Yaklaşıp direksiyonun başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi:

-Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumun lekelenmesinden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.

Beklenmedik bir anda gelen bu Allah rızası için yardım talebi zaten kıt kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı.

Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına. Ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksisinin dört lastiği de eskimişti. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da devamlı ikaz etmekten geri kalmıyordu.

- Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle? Diye korku içinde bekliyorum.

O an için nefsi ve şeytanı birlik olup vesvese vermeye başladılar.: -Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza git yoluna. Fakat imanı ve vicdanı da sesleniyorlardı:

-Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz. Allah?ın rızasınn nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir.

Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki parayı tümüyle uzatarak:

-Al bacım, sen namusunla yaşa. Bu para bir müddet idare eder. Sonrasına da Allah başka sebepler yaratır demiş, minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken, kadının:

-Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın. Duasını duymuş, gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep amin deyip durmuştu. Akşam eve gelince beklediği soruya yine muhatap oldu:

-Hala değiştirmemişsin arabanın lastiklerini?

Adam hiçbirşey hissettirmeden:

-Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.

Bu geçiştirme işi birkaç gün devam ettiği için bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, du defa ne diyeceğim diye düşünürken hiç beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı.

Hanım bu defa kendisine adres yazılı bir kağıt uzatmış, sonra da şöyle demişti:

-Bugün lastikçi geldi, şu adresi verdi. Yarın bana gelsin lastiklerini değiştireceğim, deyip gitti. Al bu adresi dedi.

Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hayatında hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Adam:

-Sen o musun, deyip boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:

-Tam üç gündür Resulullah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana ?şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol? buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki, Resulullah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?

10 Ekim 2006 17:25

hocam69

Beğendiniz mi arkadaşlar?

www.kenanelmas.8k.com adresinde de hikayeler bulunmaktadır. oraya da bakabilirsiniz.

10 Ekim 2006 20:10

neranka

Hocam 69 n'apmışsınız siz, sayfalar şenlendi vallahi.Özellikle bebeğe şarkı söyleyen çocukla dondurmacıya bahşiş veren çocuk çok etkiledi, gözlerim doldu.Bir kısmını da daha okuyamadım.Hocam, teşekkürler.Katkısı olan bütün arkadaşlara çok teşekkürler.Bizim öğretmenlerimiz her şeyin en iyisine layıktır.

Toplam 107 mesaj
ANKET
Sizce mülakatla, daha liyakatli okul müdürleri mi atanıyor?