Oturum açOturum aç / Parola hatırlat Üye olÜye ol

  
Editörler : iren17Reverse
20 Kasım 2006 12:31  


Kapalı
İŞTE ALEVİLİK

ALEVİLERİN NE MAL OLDUĞUNU ÖĞRENMEK İSTEN TIKLASIN:http://www.pirsultan.net/kategori.asp?KID=7&ID=65&aID=42

ALEVİLİKTE CEMEVİ

Alevilikte Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır

Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve "toplanma yeri" demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak "Tanrı'nın evi", "Tanrı'ya dua etme (namaz kılma) mekânı", "Müslümanların tapınağı" biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir.

Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve "toplanma yeri" demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak "Tanrı'nın evi", "Tanrı'ya dua etme (namaz kılma) mekânı", "Müslümanların tapınağı" biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve Muhammed'in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı'nın adının anılması (Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini...Rabbin biliyor); yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı'ya dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar...Kuran 2, 239: Eğer -herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine getirin...) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami-mescid yapısı türünden bir İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:

"1024. Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.

1025. Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.

1026. Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina işle ne de sadaka dağıt!? (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)

Nasıl ki Tanrı'ya dua etme-yakarma (Arapça salat, Farsça namaz), Muhammed'den sonra biçim ve kurallara bağlanmış ise, camiler de, özellikle Sünni (Hanedan) İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam simgesi olmuştur.

Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı, Heterodoks İslam'da yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda, açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı. Ayrıca Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde- camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.

Nuvayri'nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi) diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler, tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra'larda yaptılar.

1051 yılı kışında başkent al-Ahsa'yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki Heterodoks İslam, yani bu proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla dayatmıyorlar. Ancak propaganda ve aydınlatma yoluyla Dai'ler zaman içinde başarabilirlerse onları kendi inançlarına çeviriyorlardı.

Alevi konar-göçer Türkmenler'in Anadolu'dan bir Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas'ın Piri Dede Garkın'ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu'l Kudsiyye'sinde (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar'a durarak yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet dilemekte. "Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!" demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir...

Büyük İsmaili Hind ve Sind baş dai'lerinden Pir Sadruddin'in (ölm. 1416) İmam İslam Şah'ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir'de Gat Ganga'lar yaptırdığını biliyoruz. Hind diyalektlerindeki Gat Ganga'nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi'dir. İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi'nde yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.)

Daha sonraki yüzyıllar içinde Alevi inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergahı külliyesindeki Meydanevi bunun en önemli kanıtıdır.

Alevi-Bektaşilerin Heterodoks İslam olarak bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi?dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid?imiz, Dar?ımız, Semah?ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran?ın buyurduğu gibi her yerde yaparız. Tarihsel örnekleri yukarıda verdik, meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini. Başbakan, Alevileri camiye çağırıyormuş: Açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye...camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem?imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler! Başbakan İslam dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş. Daha fazlası da beklenmez...

Dr.İsmail KAYGUSUZ

20 Kasım 2006 12:34

ibniabidin
Kapalı

''Alevilik İslam'dan ayrı bir din midir?''

AİHM'ye taşınan "Alevilik, İslam'dan ayrı bir dindir" görüşü ortalığı karıştırdı.18 Kasım 2006 16:45

Pir Sultan Abdal Dernekleri Federasyonu'nun, uzun yıllardır savunduğu 'Alevilik İslam'dan ayrı bir dindir' görüşünü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşıması Alevileri ayağa kaldırdı.

Tartışmanın kaynağı din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin seçmeli olması için AİHM'de açılan davaya dayanıyor.

Başvuruyu yapan Hasan Zengin adlı vatandaşın avukatlığını üstlenen Pir Sultan Abdal Dernekleri Federasyonu Başkanı Kazım Genç, 3 Ekim 2006'daki duruşmada verdiği savunmayla gündemde. Genç, Aleviliğin İslam'dan farklı bir dünya görüşü olduğu tezini AİHM'deki duruşmada işleyince, davanın konusu farklı bir boyuta taşındı. Olayın Alevileri aşarak, Türkiye'de herkesi ilgilendiren bir noktaya kaydığını vurgulayan Alevi çevreleri, işin ciddiyetinin anlaşılamamış olmasından yakınıyor. Bunun vahim sonuçlar doğuracağına dikkat çekilirken, "Asıl maksat Lozan'daki 'azınlık' statüsünün içine Alevilerin de sokulmak istenmesidir." deniyor.

Konuyla ilgili endişeleri dile getiren Aleviyol haber sitesi, olayı 'tarihî bir hata' olarak nitelendiriyor. Cem Vakfı Avrupa Koordinatörlüğü de, davanın karara bağlanmasıyla hukukî perdeleme altında azınlık statüsüne giden yolun açılacağı görüşünde. Vakfın Avrupa Koordinatörü Alişan Hızlı, sadece gayrimüslim toplulukları azınlık olarak tanıyan Türkiye'nin, AİHM'den çıkacak kararla Alevilere azınlık statüsü vermek zorunda kalabileceğini söylüyor. Davayı açanların da bunu hedeflediklerinin altını çizen Genç, şu uyarılarda bulunuyor: "Aleviler için azınlık statüsü arayışında olanlar, şu ana kadarki en ciddi hamlelerini yaptı. Dava, şimdiden 'Alevilik İslam dışıdır' diyen Alevi maskeli kişiler tarafından zafer olarak görülmeye başlandı. Türkiye ciddi bir girişimde bulunmazsa bu karar geçer."

Avukat Kazım Genç, 3 Ekim'de Strasbourg'da yaptığı savunmada, Aleviliğin inanç anlayışının ve ibadetlerinin Sünni İslam'ından farklı olduğunu savunmuştu. Aleviliğin felsefi öğretisinin ve beslenme kaynaklarının büyük ölçüde İslam'dan etkilense de, İslam'dan farklı bir dünya görüşü olduğunu iddia eden Genç, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da Aleviliği bir tür 'sapkınlık' olarak gördüğünü öne sürmüştü. Genç, mahkemede 'İslamcı' kökenli olduğunu iddia ettiği AK Parti hükümetinin Aleviler üzerindeki baskıyı artırdığı tezini işledi.

Cem Vakfı Avrupa Koordinatörü Alişan Hızlı, konuyu iki yıldır dile getirdiğini; ancak, konunun ciddiyetini kimseye anlatamadığını belirtti. "AİHM'de görüşülen dava daha şimdiden bazı Alevilik İslam dışıdır görüşünü savunan Alevi maskeli kişiler tarafından zafer olarak görülmeye başlandı." diyen Hızlı, Türkiye'nin ciddi bir girişimde bulunmaması halinde bu kararın çıkacağını dile getirdi. Hızlı, "Bu karar hem Türkiye'deki Alevileri, Rum ve Ermeniler gibi AB'nin kucağına bırakacak hem de Aleviler içinde büyük bölünmelere sebep olacak. Türkiye'yi seven herkesin bu karara karşı çıkması gerekir." dedi.

Zaman'ın üst düzey kaynaklardan edindiği bilgiye göre, AİHM prensipte davacı Eylem Zengin'in eğitim hakkı ve din vicdan özgürlüğünün ihlal edilip edilmediğine ilişkin bir karar verecek. Ancak, Strasbourg Mahkemesi'nin bu konudaki ilk içtihadı olacak kararında Alevilerin hukuki açıdan nasıl tanımlanacağına ilişkin bir görüş bildirmesi bekleniyor. AİHM 4. Daire'nin 6 Haziran'da açıkladığı kabul edilebilirlik kararında, Alevi inancının ibadetlerinin ve inançlarının Sünni İslam'ından farklı olduğu ifade edilerek, zorunlu din dersi kitaplarında Aleviliğin inkâr edildiği belirtilmişti.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, konuyla ilgili soruları cevaplarken, şu ifadeleri kullanmıştı: "Alevilerin Müslüman olup olmadığının tartışılması Müslümanlığa hakarettir. Alevilerin hepsi Müslüman. Hiç kimse Batı'nın tuzağına gelip Aleviliği İslam dışı göstermesin."

'Alevîlik İslam dışıdır' görüşünü savundum

Pir Sultan Abdal Dernekleri Federasyonu Başkanı Kazım Genç, Zaman'a yaptığı açıklamada, Aleviliğin İslam'dan ayrı bir din olduğu görüşünü AİHM'ye taşıdığını doğruladı. Ancak 'azınlık' konusundaki iddialara katılmıyor. AİHM kaynakları ise mahkemenin karar metninde 'Alevilerin hukukî açıdan nasıl tanımlanacağına ilişkin' bir görüş bildirebileceğine dikkat çekiyor.

AİHM'de görülen davanın süreci

2001 yılında Hasan Zengin isimli Alevi bir vatandaş, ilköğretim 7. sınıfta okuyan kızı Eylem Zengin'in Alevi bilgilerin yer almadığı din dersine girme zorunluluğunun kaldırılması için İstanbul Valiliği, İstanbul İdare Mahkemesi ve son olarak Danıştay'a başvurdu.

Başvuruya olumsuz cevap alan Zengin, 2004 Ocak'ta AİHM'ye başvurdu.

2004 Kasım ayında başvuruyu gündeme alan AİHM, Türkiye'ye zorunlu din dersiyle ilgili sorular yöneltti.

Nisan 2005'te Türkiye 20 maddelik savunma verdi.

3 Ekim 2006'da davanın duruşması yapıldı.

Kararın, yazım aşamasında olduğu söyleniyor.

Zaman

20 Kasım 2006 12:38

ibniabidin
Kapalı

ALEVİLİK ÖĞRETİSİ

ANADOLU ALEVİLİĞİNDE CENAZE VE KIRK LOKMASI

Aleviliğin özgün içeriği, Sünnilikten öylesine etkilenmişki, bin yıldır Alevi edep ve erkanlarına göre yapılan törenler, tamamen arapça okunan dualarla, çekilen tekbirlerle bu yüce inancın o güzelim özünü tersine dönüştürmüş. Alevi dedelerinin bir kısmı cami imamı gibi Sünni Islami şeriat usüllerine göre törenler yapıyor. Buna dur demeli!

Aleviler yüzyıllardır dinsel ritüellerini hep gizli yapmışlardır. Her taraftan sünni-islam şeriatıyla kuşatılmış olduklarından ve baskı altında yaşadıklarından bir türlü korku çemberini kırıp kendi inanç ve ibadetlerinin gereği olan geleneklerini özgürce yaşamamışlar.

Bu durum her ne kadar bugün bir nebze olsun, son yıllardaki alevi örgütleri sayesinde kırıldıysa da, ne yazık ki halen Alevilerin büyük bir kısmı inanç ritüellerini gizli yapmaktadırlar. Gerek Türkiye?deki cem evlerinde olsun gerekse kent yaşamında olsun, Alevilerin büyük bir çoğunluğu cenaze törenlerini islam usullerine göre yapıyorlar. Aleviliğin kendine ait özgün içeriği, sünnilikten öylesine etkilenmiş ki, bin yıldır alevi edep ve erkanlarına göre yapılan törenler, tamamen Arapça okunan dualarla, çekilen tekbirlerle bu yüce inancın o güzelim özünü tersine dönüştürmüş ve gerici bir duruma sokmuşlardır. Bu durum her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Alevi dedelerinin bir kısmı cami imamı gibi suni İslami şeriat usullerine göre törenler yapıyor. Buna dur demeli !

Alevi örgütlenmesi bunun için vardır. İnanç örgütlenmesi bunun için oluştu. Federasyonlar ve Konfederasyon bunun için kuruldu. Örgütlü aleviler kendi inanç geleneklerinin özünü yaşatmak için vardırlar.

Hakka yürüyen bir can için erkan töreni yapılırken törene katılan insanlar bir haz duymalı. Gönülden duymalı, ruhen doymalı ve yapılan tören alanından içi sevgi ve muhabbet ile dolu olarak ayrılmalı. Tören alanındaki merasim esnasında yapılan konuşmalar ve anlatılanlar her seferinde törene katılan gençler için bir eğitim alanı gibi olmalı. Tıpkı Hacı Bektaş ilçesinde yatan ünlü halk Ozanı Mahsuni Şerif, Strasburg?da hakka yürüyen canımız Araştırmacı Kasım Yeşilgül, Ankara?da hakka yürüyen Alevi Bektaşi Vakfı Başkanı Ali Doğan?ın cenaze törenlerinde olduğu gibi.

Bundan böyle AABF`ye bağlı derneklerimizde hakka yürüyen canlarla ilgili cenaze törenlerinin içeriği Aleviliğin özüne uygun olarak yapılmalı. Aleviler cenazelerini camiye götürüp imamın eline bırakmamalı. Ömrü boyunca duymadığı Arapça duaları okutmamalı. Aleviler cenaze törenlerini cem evlerinde yapmalı. Hizmeti Alevi dedeleri vermeli. Şayet dede yoksa bu hizmeti bilen içimizden herhangi bir can da yapabilir.

Cenaze ister bayan olsun ister bay olsun yıkama hizmetini yapan kişi, hizmete başlamadan önce şu kısa duayı okur: ?Yüce Hak niyet ettik önümüze gelen bu meyyiti dünya kirlerinden temizlemeye, noksan ve eksiklerimiz olursa sen dergahında bağışlayasın, bu canın ruhunu şad eyleyesin, Boz Atlı Hızır yardımcımız olasın.? der ve yıkamaya başlar. Yıkama işi bittikten sonra kefenlenir tabuta yerleştirilir.

Cenaze töreninin yapıldığı yerin bir köşesi çiçeklerle süslenerek, mumlar yakılır ve kişinin varsa bir fotoğrafı konulur. Bağlama çalan bir kişi Alevilerin telli kuran dedikleri sazı ile kişinin sağlığında sevdiği ve dinlediği bir iki deyiş söyler. En yakın arkadaşları ve dostları onunla ilgili kısa konuşmalar yaparlar.

Sonra da dede veya onun yerine duayı okuyan kişi kimse, hakka yürüyen canın yaşamını kısaca anlatarak orada hazır bulunan canları saygı duruşuna davet ederek helallık ister. Cenaze töreni dört tekbir getirilerek dua edilir. Alevi dedeleri bütün tekbirleri: ?Bismişah-Hak-Muhammed-ya Ali? diye getirirler. Çünkü bu üçlemede aynı zamanda bir birlik yani bir teklik vardır oda Hak`tır. Alevilerde en makbul dua en kısa duadır. Eğer Alevi cenaze erkanlarını inancımızın özü gereği yaşatmazsak çok kısa süre sonra, yakın gelecekte sünni islamın yoğun propaganda ve asimilasyonu karşısında yapa yalnız kalarak eriyip bitme durumuyla karşı karşıya kalır.

Alevi dedesi hazır cemaat`ten helallık aldıktan sonra der ki : ?İnanç ve ibadetimizde Kıble ve Kabemiz İnsandır. Biz yönümüzü ve yüzümüzü insana döndermişiz. Sizin yönünüz kıbleye, benimse kıblem sizsiniz? dedikten sonra sağ elini sol göğsünün üstüne koyarak : ?Bismişah-Hak-Muhammed-ya Ali? deyip birinci tekbiri getirir.

Birinci tekbirde: ?Ey şanı yüce mevlam senin kudretin sonsuzdur. Sen mürvetkanisin, sayısız alemleri yaratan sensin. Cümle canlar nihayetinde sana döneceklerdir, şefaatkani olan sensin. Yönünü sana dönmüş, sana gelen bu canın kusurlarını bağışla ruhunu şad eyle.?

İkinci tekbirde: ?Bütün peygamberlerin hak´kı için, gönderdiğin bütün nebilerin hakkı için, Aliyul Murtaza hak´kı için bol olan rahmetin için gizli ve açık herşeyi bilen yüce hak, gani olan rahmetini sana yürüyen candan esirgeme, mekanını cennet eyle, ruhunu şad eyle.?

Üçüncü tekbirde: ?Oniki imamlar hak´kı için, 17 Kemerbestler hak´kı için, kırklar hak´kı için El-Beyid e ikrar verenler için, Enel-Hak diyen Mansur hak´kı için göçüp sana gelen canımızın kusur ve eksikliklerini bağışla. Ruhunu sonsuz nurunla aydınlat.?

Dördüncü tekbirde: ?İnsanların akıbeti hakka yürümektir. Seni zikreden dervişler hak´kı için, sana gönül veren aşıklar hak´kı için, isminin geçtiği deyiş ve gülbengler hak´kı için, Evliyalar ve Embiyalar hak´kı için seni dilinden düşürmeyen bütün canların hak´kı için sana yönelmiş gelen bu canımızın ruhunu şad eyle, kusurlarını af eyle.?

Alevi dedeleri ve seyitleri bütün dua ve gülbenglerini, kendi taliplerinin anladığı dilde yapar. Asla Arapçanın içine girmezler. Gazeteci ve Yazar Musa Ağacık`ın deyimiyle : ?Cem evlerinde kuran kurslarını vermek ve arapça okumak utanç verici bir durumdur.? Aleviler bu utanç verici duruma asla düşmemelidirler. Dualar bittikten sonra cenaze tabutla toprağa verilir.

Alevilerde bir can hakka yürüdükten 40 gün sonra, 40 lokması verilir. Bu tören Alevilerde oldukça önemlidir. 40 günden önce bu tören yapılmaz. Bu törenin anlamı hakka yürüyen bir canın ölüm haberini aynı anda, o gün içerisinde herkesin duyma olanağı ve cenaze törenine katılma imkanı olmayabilir. Alevi dedesi nasıl ki, cenaze töreninde cemaatten helallık istiyorsa, 40 lokmasında da bulunanların tümünden yeniden bir helallık ister. Çünkü 40 gün içerisinde haber her tarafa yayılır, hakka yürüyen candan bir alacağı olan veya bir isteği olan, bir şikayeti bulunan kişi varsa 40 lokmasına gelip varislerden rızalık alıp rızalık verir. İşte 40 lokmasının en büyük anlamı kuldan rızalık almaktır. Bu durumlarda hakka yürüyen canların varisleri yani aile bireyleri herhangi bir şikayeti olanları razı ederler.

40 lokması Alevi cem evlerinde verilirken törenlere gayet özen gösterilmeli, nezaket ve zerafet kurallarına azami dikkat edilmeli. Tıpkı Kasım Yeşilgül için yapılan Oberhausen Cem Evindeki tören gibi. Törende genç Alevi canlar saz çalıp, deyisler söylediler. Kasım Yeşilgül?ün yakınlarınlarının yaptıkları anlamlı ve duygu dolu konuşmalardan sonra Alevi dedeleri kırk Erkannamesi okudu.

Cem evi yönetici ve üyelerinin büyük bir özveriyle hazırladıkları lokmalar dualar verildikten sonra, hazır bulunan canlara dağıtılmasıyla tören son buldu.

40 lokmasında okunan dua :

Bu salonda oturan bütün cümle canların himmetiyle,

Bismi-Şah Hallah, Hallah.

Bizleri bir araya getiren duyguya aşk olsun.

Aşk olsun o sevgiye ki, rengine, diline, dinine bakmadan bütün insanlığı kucaklar.

Hamd olsun o yaratılışa ki, insanoğlu oluştuğunda,

onunla birlikte dil oluştu, anlaşmak için.

El oluştu güzel şeyleri sunmak için.

Gönül oluştu herşeyi ve herkesi sevmek için.

İnsanoğlunu, kusurunu görmeden, görse de üzerini örten göze aşk olsun.

Sırları açmayan dile aşk olsun.

Kendi emeğinden başkasına uzanmayan ele, paylaşan gönüle aşk olsun.

Yüce erenler, Boz Atlı Hızır, Hazreti Pir

Cümle canların hizmetlerini kabul eyleyin.

Bizi akıl katarından ayırmayın.

Özümüz, aslımız ve yüzümüz sana dönüktür.

Dile getirdiğimiz her türlü eşsiz hamd ve sena ... ancak sana mahsusdur.

Yüce Hak, yüce mevla bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen sayısız alemleri yaratan, rahma ve rahim olan ey Şerri Yezdan ellerimizi sana açtık.

Senin Rahim ve bağışlayıcı olduğunu biliyoruz.

Burada hazır bulunan cümle canların dualarını kabul eyle.

Ellerimizi boş döndürme hakka yürüyen sevgili canlarımızın günahlarını af eyle, mekanlarını cennet eyle, ruhlarını şad eyle.

Ya Hazreti Pir, Boz Atlı Hızır.

Yüce hak okuduğumuz duaları dergahında kabul eyle.

Cümlemizden himmetini esirgeme.

Biz sana ibadet ederiz, sana ve senin sevdiklerinin yüzü hürmeti için,

Aramızdan göçüp sana dönenlere senden şefaat dileriz.

İhsanını esirgeme yüce mevlam.

Yüce Haktır sevdiğimiz, Haktır taptığımız, Haktan özge yar bilmeyiz.

Bütün sevip yarattığın Ulu Erenlerin hakkı için, Muhammed Mustafa hakkı için,

Aliyul Murtaza hakkı için,

Kerbelada Hz.Hüseyinin hakkı için,

hakka yürüyen canlarımızın aziz ruhlarını sonsuz nurunla aydınlat.

Gönüllere şifa veren sensin, dertlere derman olan sensin, yaraya merhem olan sensin, sana yürüyen canları bilerek veya bilmeyerek işledikleri bütün kusur ve eksiklerden bağışla. Çok bol olan rahmetini onlardan esirgeme Yüce Hak.

Dil bizden, nefes senden Ya Rabbim.

Kemlik bizden, kerem senden Ya Rabbim.

İsyan bizden, ihsan senden Ya Rabbim.

Kereminle, ihsanınla, lütfunla, merhametinle,

şefaatınla cümle canların kusurlarını bağışla ya Hazreti Pir.

Yüce Hak tufanda ismini çağıran Nuh Nebi hakkı için.

Turda Musa hakkı için, çarmıhta İsa hakkı için,

miraçtaki Muhammed hakkı için.

Senin yüce ismini zikreden canların dualarını kabul eyleyesin.

Toplandık sana dua ediyoruz.

Evliyalar hakkı için, erenler hakkı için, ermişler hakkı için.

Üçler ve beşler hakkı için.

Bütün lokma ve niyaz verenlerin hakkı için.

Oniki İmam aşkı hakkı için.

Kırkların hakkı için.

Bütün Müminlerin aşkı hakkı için.

Enel Hak diyen Mansur, hakkı için.

Derisi yüzülen Nesimi hakkı için.

Kuyuya atılan Yusuf Peygamberin hakkı için.

Eyüp Peygamberin göz yaşı için, inup inup deleceği taş için.

Biçilen Zekariyanın aziz naaşı için.

Yusuf Peygamberin aziz başı için.

Hakka yürüyen canımıza rahmet eyle, mekanını cennet, ruhunu şad eyle.

Ey yüce Mevla.

Murşid-i Kamilin aşkı hakkı için.

Evrahı pakların aşkı hakkı için.

Bütün iman sahipleri mümünlerin hakkı için.

Hakka yürüyen canların kusur ve noksanlıklarını af eyle.

Mekanlarını cennet eyle.

Ruhlarını şad eyle.

Biz günahkar kullarınıda sevabe nail eyle.

Feylimize değil, halimize nazar edip kötü emellerimizi hayre tertip eyle.

Yüce Mevla.

Yağan yağmur için, esen yel için.

Dergahına varan doğru yol için.

Banazda Pir Sultan, Nevşehirde Pir Hünkar için.

Cümle biten çiçeklerin hakkı için.

Şah Hatayimin yüce ismi için.

Şah-ı Merdan Ali için.

İkrarından dönmeyen Aşıklar için.

Hakka yürüyen canımızın ruhunu şad eyle.

Aile bireylerine, gönül dostlarına, yol arkadaşlarına sabır ve metanet dileriz.

Gönüllerini şen kıl, gam ve efkarlarını dağıt.

Dirlik ve düzenlerini bozma.

Sana ellerini açan cümle canları, düşmanın şerinden, Hesudın afetinden, hilakarın düzeninden, münafıkın fitnesinden, yalancının iftirasından uzak eyleyesin.

Cümle canların duaları kabul olsun, emekleri zayi olmasın.

Okuduğumuz duaları ( ??????..) oğlu / kızı ( ???. ) canın ruhuna bağışlıyoruz.

Yüce Hak dergahında kabul eyleyesin.

Dil bizden, nefes Hazreti Pirden olsun.

Hü gerçeğin demine, Mümüne ya Ali.

Hasan KILAVUZ

20 Kasım 2006 12:41

ibniabidin
Kapalı

ALEVİLİK ÖĞRETİSİ

KIRKLAR CEMİ

Kırklar Cemi, Alevi Bektaşi ibadetinin esası olarak kabul edilen Cem ve Semah döneminin mitolojik kaynağı varsayılmaktadır.

Bu efsanevi anlatım; katı, kuralcı, şekilci ibadet biçimi olan İslam'ın Sünni (Hanefi, Şafii v.s.) yorumuna karşı alternatif bir ibadet biçimidir. Anlatımda geçen birçok öğe ve verilen mesaj Alevi dünya görüşünün kaynağı sayılır. "BİRİMİZ KIRK KIRKIMIZ BİRDİR BİZİM.."

Kaynaklara göre, "Hz. Muhammet, atı Burak ile bir gece Mirac'a çıkar. Cenab-I Hak ile 90 bin kelam konuşur. Bunun 30 bini sırrı hakikat olup Hz. Ali'de kalır. Miraç'ta Hz. Muhammet'e; süt, bal ve elma verildiği rivayet edilir. Bal aşka, süt sevgiye elma ise dostluğa işaret eder. Muhammet, Mirac'a çıkarken yoluna bir kükremiş aslan çıkar. Aslan yolunu keser. Gaipten bir ses (nida) gelir. "Parmağındaki yüzüğü aslanın ağzına atması" istenir. Muhammet böyle yapar aslan sakinleşir, yoluna devam eder.

Muhammet, Cenab-I Hak ile görüştükten sonra şehre döner. Yolda bir dergâha rastlar. Merak edip gidip kapısını çalar. İçerdeki ses : "Kimsiniz?" der. Muhammet ise: "Ben peygamberim içeriye girmek istiyorum" der. Kapı açılmadan içerden gelen ses: "Peygamberliğini git ümmetine yap. Bizim aramıza peygamber sığmaz" der.

Hz. Muhammet kapıdan ayrılıp yürümeye başlayınca gaipten gelen ses ayrılmamasını kapıyı yeniden çalmasını ama yanıtı farklı vermesini söyler. Muhammet yine kapıyı çalar. İçerden yine: "Kimsiniz" diye sorulur.Bu kez Hz. Muhammet: "Ben de sizden biriyim. Bir insanım. Sizi görmek istedim" der.

Bu yanıttan sonra kapı açılır. Muhammet içeri alınır. İçerden "Hoşgeldin sefa getirdin, uğur getirdin" diyerek karşılarlar. Hz. Muhammet içerde oluşmuş bir meclis görür. Hatta sayımını da içinden yapar. Tam 39 kişi vardır. Üstelik bu meclis kadın ve erkeklerden oluşmuştur. Bunların 22'si erkek 17'si kadındır. Muhammet' yer gösterilir. O'da gösterilen yere oturur. Hz. Ali'de meclistedir. Muhammet tesadüfen Ali'nin yanına oturur. Hz. Muhammet sorar. "Size kimler denir?" der. "Bize Kırklar denir" diye yanıt alır. "Ama burada 39 kişi saydım" der. "Selman-ı Pak Can Parstadır" denir. "Peki sizin ulunuz, büyüğünüz, küçüğünüz kim" diye sorar Hz. Muhammet. Gelen yanıt şöyle olur: "Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir" denir. Bunun üstüne Muhammet meclisten bunu kendilerine kanıtlamalarını söyler. O sırada Ali kolunu uzatır ve gömleğini sıyırır. İçlerinden biri "destur" diyerek bıçağın ucu ile kolunu hafif kanatır. Kolundan bir damla kan akar. Onu, her can'ın kolundan birer damla kanın gelmesi izler. 40. canın bir damla kanı da pencereden içeri gelir. Bu ise Selman-ı Pak'ın kanıdır. Sonra Hz. Ali kolunu bağlar, hepsinin kanaması durur. Selman-ı Pak, Parstan dönüşte bir üzüm tanesi getirir. O'nu Hz. Muhammet'e verir ve bölüştürmesini ister. Muhammet verilen kapta üzüm tanesini ezer, çıkan dem meclisteki kadın-erkek canlara dağıtılır. Kırklar üzüm suyunu içerler. Hep birlikte mest olurlar. "Ya Allah" deyip semah dönerler. Hz. Muhammet'te onlara katılır. Büyük bir coşku ile vecd halinde semah dönülürken Hz. Muhammet'in başından sarığı (imamesi) düşer. Kırk parçaya bölünür. Kırklar parçaları bellerine bağlarlar, kemerbest olurlar.

Hz. Muhammet, Kırklar Meclisi'ne pirlerini sorar. "Pirimiz Ali'dir" derler. Böylece, Hz. Muhammet, Ali'nin de orada olduğunu öğrenmiş olur. Ali, Hz. Muhammet'in yanına gelir. Hz. Muhammet Ali'nin parmağında, Mirac'a giderken "aslana" verdiği yüzüğü (hatemi) görür. Ali'ye sarılır, O'nu bağrına basar." Alevi inancında; kadın ve erkek canlardan oluşan Kırklar Cemi'nin tayin edici önemi vardır.

Anadolu Aleviliği'nin inanç temellerinin, yaşam biçiminin, dünya görüşünün, felsefesinin kökleri bu söylencede aranmalıdır. Kadın ve erkek canlardan oluşan Kırklar Meclisi, mitolojik anlamda da olsa Alevilerin dinsel ve sosyal örgütlenmelerinin tarihsel kaynağı kabul edilebilir. Bu anlamda da bu söylencede geçen sembolik özellikler Alevilik açısından ayırtedici öneme sahiptir.

Kırklar Meclisi'nin kadın ve erkekten oluşumu kadın ve erkek eşitliğinin önemini vurguluyor. Kırklar Meclisi ile Hz. Muhammet arasındaki diyalogdaki vurgulardan; "birimiz kırk, kırkımız bir" olgusu eşitliği, insan olmayı, türab olmayı vurguluyor. Gerçeğin gökte değil, yerde olduğu meclisin sembolik önemi ile vurgulanıyor. Herkesin eşit ve ulu olması; vahdette kesret, kesrette vahdet (varlıkta birlik, birlikte varlık) ilişkisini ifade ediyor.

Kaynakta, Alevi inancında Tanrı'nın, Peygamber'in ve insanın yeri belirtilmektedir. Aslan ve yüzük sembolü ise, insanın Tanrı'nın bir ifadesi, O'nun bir yansıması, parçası olduğu, Adem'in Hakk'ın halifesi olduğu anlayışını vurgulaması açısından önemlidir. Bu örnekte Alevi-Bektaşi ibadeti olan Cem'in ve Semah'ın da kökleri belirtilmiş oluyor. Bu söylence, Anadolu'da yaklaşık bin yıldır her tür olumsuzlanmaya karşılık Alevilerin Cem ve cemaatlerinde, sosyal hayatlarında kadını bir bütünün ayrılmaz parçası gören, lokmasını yoksullarla kırka bölerek paylaşmasını bilen, insana en yüksek değeri veren Aleviliğin sağlam mayasını da ele veriyor.

20 Kasım 2006 12:44

ibniabidin
Kapalı

ALEVİLİK ÖĞRETİSİ

HIZIR KİMDİR ?

Hızır kültü, orta doğudaki bütün halkların söylencelerinde vardır. Hızır ayında oruç tutulur, Cem bağlanır, ve Semah dönülür. Alevilik Cem ve Semah`da gizlidir.

Anadolu?da binlerce mekan ve yerin adı Hızır ismiyle çağrılır. Kur`an ve Tevrat`ta adı anılır. Halk inançlarında Peygamber sayılır. Hızır İlyas bayramı, Hızır postu, Hızır suyu, Hızır dağı, Hızır ziyareti ve Hızır orucu vs. gibi isimlerle anıla gelmiştir .

Hızır kültü, orta doğudaki bütün halkların söylencelerinde vardır. Hızır ayında oruç tutulur, Cem bağlanır, ve Semah dönülür. Alevilik Cem ve Semah`da gizlidir. Cem ve Semah Cem Evinde yapılır. Cem Evi yoksa Talib ve Pir hangi mekanı uygun görürse Cem orada o mekanda bağlanır.

Anadolu?daki Kızılbaş Aleviler`de Hızır, özlem ve umudun atlısıdır.

İnancımızda en yüce ve ulu makamın sahibi olan bir erdir. Hızır Aleyselam veyahut Hızır Nebi, Boz Atlı Hızır olarakda çağrılır. Abu hayat, ölümsüzlük suyu içmiştir. Tabiyata can veren odur, darda kalanlara yardım eden odur. Ak sakallı bır Pir-i fanidir.Gezindiği yerlerde çayır çimen biter, güllük gülüstanlık olur. Uğradığı hanede bolluk ve bereket eksilmez. Rüyasına girdiği kişinin derdine derman, yarasına ilaç olur. Bin yıllardır Anadolu Alevileri bu inancını hep canlı ve saklı tutar. Anadolu Alevileri için bazen Ali görünmüş, bazen Pir Hünkar olarak gelmiş, vakti gelmiş Pir Sultan olup mazlumun yanında belirmiş. Alevi Ulularının canlı bedeninde görünen Hızır`ın kendisi olduğuna inanılır. Yeri ve zamanı geldiğinde insanı sorgulayan, yeri geldiğinde insanı ödüllendiren, dilekleri ve istekleri, özlemleri yerine getirdiğine inanılan, Anadolu Kızılbaş Alevi ve Bektaşilerin tanrı misyonunu yüklediği düş varlığıdır.

Dua okundu hazıra / Boz-At ile düşmüş yola

Destur verildi Hızır`a / Kara gözlüm cark ederek

Anadolu?daki Kızılbaş Alevilerin gelenekselleşmiş inanç kültürü içinde en önemli ay Hızır ayıdır. Kışın şubat ayının ilk haftasından başlayıp şubat sonuna kadar, dört hafta boyunca Alevilerin yerleşim birimlerinde, üç gün oruç tutulur. Tutulan orucun kutsal gerekçesi binlerce yıl önceki mitolojik söylenceye dayanır. Nuhun gemisinin tufanda, fırtınaya yakalanması ve insanların bu felaketten kurtulmak için ?Yetiş ya Hızır, bizi kurtar.? Diye feryad edip yalvarmalarından dolayı duaları kabul olur ve fırtına diner, gemi ve içindekiler sağ salim kurtulurlar. O günden başlayarak kurtulan topluluğun üç gün oruç tuttuğu söylencesi günümüze kadar gelmiştir.

Bundan 40 sene önceye kadar Anadoludaki Alevilerin yaşadığı küçük yerleşim birimlerinde, Hızır günleri başladığında, evlerde zevkli bir çalışmaya girerlerdi. Evin her tarafı güzel bir şekilde temizlenir. Toprak evlerin tabanı ve duvarları beyaz toprakla şerbetlenerek sıvanır ve evin içini hoş bır koku kaplar. Yün yataklar havalandırılır bütün çarşaflar yıkanır ve gelecek misafirlerin şahsında haneye Hızır uğrayacağına inanılır. Alevilerde mihman Alidir deyip daima misafirin geleceği hesaplanarak ön hazırlık yapılırdı. Ambarlardan bir miktar buğday boşaltılıp saçta kavrulduktan sonra el ile çevrilen taş değirmende öğütülerek, temiz bir leğen veya sininin üzerine un elekten geçilerek dökültükten sonra,üzerine temiz bir tülbent veya çarşaf örtülerek evin el ayak deymeyeceği tenha ve yüksek bir yerine koyulurdu. Ev halkı içindeki gençler genellikle, niyet tutarak bu işi zevkle yaparlardı. Bir gün sonra tepsinin üzerindeki örtü açılır, şayet bir iz varsa, tutulan dileğin yerine geleceğine inanılırdı. O eve Hızırın uğradığı söylenirdi.

Orucun üçüncü günü sabahı bu el değirmeninde öğütülen irmiğe benzeyen undan yemek yapılır. Bu yemeğe halk dilinde kavut denilir. İçine tereyağı ve şerbet dökülerek bütün köy halkı hane hane dolaşıp, lokmalarını yiyip dualarını yaparlar. Kurbanı olanlar kurbanlarını keserler.

Hızır ayı başladığı günlerde Cem`ler yapılır, lokmalar dağıtılır, kabirler ziyaret edilir. Dedeler taliplerini sorar talipler Pirlerinin yolunu gözler.

Bin yıllardır kutsiyetine inandığımız Hızır ve Hızır günleri için Aleviler ve onların yol kılavuzluğuna soyunan dedeler, kendi ecdatlarının gösterdiği direngenliği göstererek bu inanç günlerini yaşatmışlar. Günümüzde Alevi örgütlenmesi içinde olsun veya olmasın, bütün Alevilerin yürekli bir şekilde korkmadan, ?Komşular ne der??, ?İş arkadaşları ne der??, ?Siyasiler ve hükümet ne der?? diye ikilemeye girmeden Alevi inanç günlerini geçmişteki gibi özünü bozmadan, çağdaş bir anlatım ve bu günün genç kuşaklarının kabulleneceği en uygun rituelleri işleyerek ve hiç bir tarafa savrulmadan yaşatmalıdırlar.

Bir bütün olarak Aleviler nerde olursa olsun kutsiyet`ine inandığımız ve kutsallık taşıdığı için günümüze kadar geldiğini bildiğimiz değerleri iyi korumalıyız.

Örgütlü güç olarak hepimiz bir ağızdan sesli haykırarak sahip çıkmalıyız. Cem evlerine, Ceme, Semaha, inancımızın olmazsa olmaz, değerleri olarak bakıp yozlaştırmadan bizden sonraki kuşaklarında sahiplenmesini sağlamalıyız.

Son zamanlarda Cem evleri diye Alevi kurum ve kuruluşlarının el yordamıyla sahiplendiği mekanlara girildiğinde, oranın bir ibadet havası vermediği göze çarpıyor. Eğer Cem evi ibadet yerimiz ise!, ki öyledir. O zaman oranın ayrı bir ağırlığı ve kutsiyeti olmalıdır.

Binanın bir odasının veya salonun bir köşesinin, bu kutsiyet havasını vereceği şekilde donatıp orayı ibadet yeri olarak belirlemeli ve bunu herkesin mutlaka bilmesi lazım. İnanç merkezleri diye kurduğumuz sahiplendiğimiz yerler, çay-kahve içilen, eylencelerin yapıldığı mekanlara dönüşmemeli. Bu böyle devam ederse hem abes kaçar, hemde diğer inanç kurumları karşısında, Alevi kurum ve kuruluşlarını zor durumlara düşürebilir.

Bütün uygarlıklarda ibadethaneler, büyük veya küçük, daima ve her dönem, sükunet ve sessizliğin hakim olduğu mekanlardır. Bu mekanlara nezaket kurallarına göre girilir ve zerafetle oturulur. Huşşu içerisinde ibadete durulur ve haz alınır, ruhen doyulur. Bin yıllardır semaha bir kutsallık yüklemişiz ve hep cemlerimizde ve ibadet mekanlarımızda semaha durmuşuz. Elbetteki Anadolunun her tarafında değişik yerleşim birimlerinde yerleşen Aleviler arasında değişik figürlerle dönülüyor. Elbetteki saz ve deyiş olmadan Semah dönülmez. Alevilerin unutmaması gereken bir husus var. Özellikle Alevi gençliğinin duyarlı olması gereken bir konudur. İnancımızın kutsallık yüklediği bu yüce değeri olan Semah rituel`lerini düğün salonlarından ve türkü barlardan çıkarmalıyız. Semahı olur olmaz her siyasi ve politik kimlikli Aleviliği bilmeyen politikacıların oturduğu tribünlerin önündeki alanlarda, meydanlarda dönmeyelim. Örgütlü güç olarak bundan böyle bu değerlerimize sahip çıkalım. İnanç gizemlidir. Her şatafatlı ve eylenceli olan mekanlarda semah dönüldükçe bu gizem ve kutsallıktan çok şey alıp götürüyor. Aleviler Semah´ı seyirlik yapmamalıdırlar ve hep bir ağızdan konuşmalıyız.

İçinde bulunduğumuz bu kutsal Hızır ayında bütün Alevi Dedeleri, Alevilikteki bütün değerleri özünü bozmadan güzel anlatmalıdırlar. Gözümüz gibi koruduğumuz AABF ve ona bağlı birimleri yukarıda deyindiğimiz konular hakkında duyarlı davranırlarsa, özverili çalışırlarsa bu yüce inancın değerleri bozulmadan bizden sonraki nesile, çocuklarımıza güzel bir miras olarak kalır.

Boz Atlı Hızır cümle Canların muradını vere.

Hasan Kılavuz

29 Ocak 2006, Hamburg

20 Kasım 2006 12:46

ibniabidin
Kapalı

www.alevi.com

Alevilikte Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır

23-09-05

YAZAR: İSMAIL KAYGUSUZ

Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve "toplanma yeri" demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak "Tanrı'nın evi", "Tanrı'ya dua etme (namaz kılma) mekânı", "Müslümanların tapınağı" biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir.

İsmail Kaygusuz

Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve "toplanma yeri" demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak "Tanrı'nın evi", "Tanrı'ya dua etme (namaz kılma) mekânı", "Müslümanların tapınağı" biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve Muhammed'in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı'nın adının anılması (Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini...Rabbin biliyor); yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı'ya dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar...Kuran 2, 239: Eğer -herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine getirin...) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami-mescid yapısı türünden bir İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:

"1024. Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.

1025. Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.

1026. Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina işle ne de sadaka dağıt!? (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)

Nasıl ki Tanrı'ya dua etme-yakarma (Arapça salat, Farsça namaz), Muhammed'den sonra biçim ve kurallara bağlanmış ise, camiler de, özellikle Sünni (Hanedan) İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam simgesi olmuştur.

Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı, Heterodoks İslam'da yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda, açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı. Ayrıca Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde- camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.

Nuvayri'nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi) diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler, tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra'larda yaptılar.

1051 yılı kışında başkent al-Ahsa'yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki Heterodoks İslam, yani bu proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla dayatmıyorlar. Ancak propaganda ve aydınlatma yoluyla Dai'ler zaman içinde başarabilirlerse onları kendi inançlarına çeviriyorlardı.

Alevi konar-göçer Türkmenler'in Anadolu'dan bir Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas'ın Piri Dede Garkın'ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu'l Kudsiyye'sinde (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar'a durarak yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet dilemekte. "Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!" demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir...

Büyük İsmaili Hind ve Sind baş dai'lerinden Pir Sadruddin'in (ölm. 1416) İmam İslam Şah'ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir'de Gat Ganga'lar yaptırdığını biliyoruz. Hind diyalektlerindeki Gat Ganga'nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi'dir. İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi'nde yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.)

Daha sonraki yüzyıllar içinde Alevi inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergahı külliyesindeki Meydanevi bunun en önemli kanıtıdır.

Alevi-Bektaşilerin Heterodoks İslam olarak bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi?dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid?imiz, Dar?ımız, Semah?ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran?ın buyurduğu gibi her yerde yaparız. Tarihsel örnekleri yukarıda verdik, meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini. Başbakan, Alevileri camiye çağırıyormuş: Açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye...camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem?imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler! Başbakan İslam dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş. Daha fazlası da beklenmez...

20 Kasım 2006 12:48

ibniabidin
Kapalı

Aleviler'de Ölümle İlgili Ritüeller

03-05-05

YAZAR: ALI AKTAŞ -SOSYOLOG

Dünyada her toplumun/topluluğun bir inancı bulunmaktadır ve bu inançlarına uygun olarak da cenaze törenleri yapmaktadırlar. Alevi toplulukları da inanç sistemlerine uygun olarak, cenaze törenlerinin gereklerini yerine getirmektedirler.

Alevilerde yaşanılan yerleşim alanının kentsel ya da kırsal olmasına ve öğrenim durumuna göre, ölüm olgusuna bakış, yakınlarını kaybedenlerin gösterdikleri tepkiler ve de ölü gömme biçim ve geleneklerinde bazı nüanslar gözlenebilmektedir.

Bu küçük farklılıkların temelinde Alevi topluluklarının inanışlarında cenazeyi kaldırmak/gömmek için belli bir vakit sınırlamasının olmaması ve cenazenin nereden ve de nasıl kaldırılacağına dair kesin bir dinsel emir bulunmaması yatmaktadır. Bu topluluklarda cenazenin bekletilmeden bir an önce toprağa verilmesi gerektiği düşüncesi yaygın olmasına karşın, cenaze güneşin doğuşundan batışına kadar defnedilebilmektedir. Yine bin yılı aşkın bir tarih boyunca bu topluluklarda cenazesini camii veya mescide götürme gibi uygulama yer alamazken, günümüzde bu tür uygulamalara da rastlanmaya başlanmıştır.

Kent yaşamına geçişle birlikte, içinde bulunan yapıda cenaze kaldırma belediyeler kanalıyla bir sisteme bağlandığı için, Alevi öğreti sisteminde bulunmayan camii ve hoca geleneği de sonradan uygulama açısından Alevi topluluklarda 1950?li yıllardan sonra yer almaya başlanmıştır. Kent ortamında pirim yapan camii ve hocalar, bir takım sorunları ve tatsız olayları da beraberinde getirmiştir. Örneğin kimi camilere Alevi (halk arasındaki yaygın adı ile ?Kızılbaş?) cenazelerinin getirilmesi hoş karşılanmamış ya da kimi hocalar cenazelerin Alevilere ait olduğunu hissettiğinde/öğrendiğinde cenazeyi yıkamamak ve cenaze namazını kıldırmamak istemesi gibi olumsuzluklar ortaya çıkmıştır. Ayrıca meşrulaşan bu sistemle birlikte, kimi hocalarında gerek cenazenin yıkanması ve defnedilmesi sırasında gerekse ölen kişinin üç, beş, yedi, kırk ve elli ikinci günlerinde okudukları dua (gülbang) ve mevlüt dolayısıyla elde ettikleri bol kazanç nedeni ile bu işi tam bir ticarete dönüştürmüşlerdir. Dahası dua ve mevlütün okunması sırasında, hocaların elde ettikleri bu fırsatı değerlendirerek, kendi Sünni-Ortodoks yapıdaki- düşüncelerini yaymaya çalışmaları, yani Alevileri Sünni inanç biçimine göre koşullandırmak için yoğun çaba sarf etmeleri de sorunun bir başka boyutunu oluşturmaktadır.

Kimi Aleviler cenaze törenindeki bu tür uygulamaları, Sünnileştirme yani asimilasyon çabaları olarak algılamaktadır. Bu tür uygulamaları, kendi inançlarına karşı yapılmış/ yapılmakta olan hoşgörüsüzlük ve saygısızlık olarak da kabul ettikleri için ?Alevi olarak doğuyoruz. Sünni olarak ölmek istemiyoruz? diyerek şiddetle eleştirmektedirler.

Kaynak: www.alevibektasi.com

20 Kasım 2006 12:50

ibniabidin
Kapalı

Ayin ve Merasimler

03-05-05

Her toplumun önemli anma ve toplanma günleri bulunmaktadır. Alevilerin de böyle kutsal ibadet ve bayram günleri vardır. Cemler düzenli olarak yapılan ibadetlerdir. Cemlerin yanısıra Sultan Nevruz, Muharrem Orucu, Hızır Orucu, Hıdırellez, Kurban Bayramı, Abdal Musa Lokması da Alevilerin önemli günlerindendir.

Her toplumun önemli anma ve toplanma günleri bulunmaktadır. Alevilerin de böyle kutsal ibadet ve bayram günleri vardır. Cemler düzenli olarak yapılan ibadetlerdir. Cemlerin yanısıra Sultan Nevruz, Muharrem Orucu, Hızır Orucu, Hıdırellez, Kurban Bayramı, Abdal Musa Lokması da Alevilerin önemli günlerindendir. Aleviler Ramazan Orucunu tutmazlar. Şimdi sırasıyla bunlar üzerinde duralım:

İlkbaharın başlangıcı ve Hz. Ali?nin doğumu sayılan Nevruz (21 Mart) akşamı Sultan Nevruz olarak adlandırılır ve Cem yapılır.

Alevilerce Kerbela Olayı?nın anlamı büyüktür. Yine kış aylarında Abdal Musa Lokması düzenlenirdi. Abdal Musa Lokması için evler dolaşılarak lokmalar toplanır, kurbanlar kesilir cem yapılır, ertesi gün pişen lokmalar dağıtılırdı. Abdal Musa lokmasının topluma yararlı olacağına, ürünlerin bereketli olacağına inanılırdı. Hz. Hüseyin?in acımasızca şehid edilmesinin anısına yüzyıllardır Muharrem ayında oruç tutulur. Muharremin birinci günü başlanan oruç Oniki İmamlar aşkına oniki gün tutulur. Ondört Masumlar için fazladan oruç tutanlar da vardır. Muharrem Orucu sırasında Hz. Hüseyin?in susuz şehid olması anısına su içilmez, kurban kesilmez, traş olunmazdı. Akşamları Kerbela olayını anlatan kitaplar okunurdu.

Şubat ayında ise üç gün Hızır Orucu tutulurdu.

Her yıl 6 Mayıs günü Hızır İlyas günü kutlanır.Hızır karada, İlyas ise denizde zor durumda kalanlara yardım ederler inancı vardır. Bu nedenle Aleviler arasında ?Yetiş Ya Hızır? deyimi yerleşmiştir.

Alevilerde kurban geleneği de yaygındır. Cemlerde, Hızır orucunda, Abdal Musa törenlerinde ve Kurban Bayramında kurbanlar kesilir.

Ancak ?yol bir sürek binbir? sözünden de anlaşılacağı üzere Anadolu?nun değişik bölgelerinde yaşayan Aleviler arasında bu dinsel ibadetlerin uygulanmasında çok küçük farklılıklar bulunmaktadır.

Cem

Aleviliğin temel ibadeti ?Cem? dir. Alevi Cemleri daha çok hasat döneminden sonra yapılır. Cemlerin cuma akşamları yapılması gerekir. Cuma akşamı Alevilerce perşembe akşamına verilen addır. Alevi Dedeleri talipleri köylerde ziyaret ettiğinde Cem yapılacağı duyurulur. Ceme katılacak olanlar yanlarında niyaz veya lokma adı verilen yiyecekler getirirler. Cemler büyük evlerde yapılır. Dede cem yapılacak yerin başköşesinde bulunan posta oturur. Cemde Oniki hizmet vardır. Bu oniki hizmetin sahipleri şunlardır:

1. Dede(Mürşid)

2. Rehber

3. Gözcü

4. Çerağcı(Delilci)

5. Zakir(Aşık)

6. Ferraş(Süpürgeci)

7. Sakka(İbriktar)

8. Kurbancı(Sofracı)

9. Pervane

10. Peyk(Davetçi)

11. İznikçi(Meydancı)

12. Bekçi

Cem töreni Oniki hizmetin yerine getirilmesinden oluşan kutsal bir ibadettir. Cem içerisinde semah da edilir, Pir Sultan?dan, Hatayi?den, Kul Himmet?ten deyişler söylenir. Lokmalar dağıtılır. Kerbela Olayı anılır. Cem?de musahipler görülür, düşkünler dara kaldırılır, toplumun önünde haklı haksız belirlenir, suçlu olanların gerekli cezaları verilir. Cemlerde verilen cezalara uyulur, aksi halde toplum dışına itilmek kaçınılmazdır.

Bu belli günlerde yapılan ibadetlerin dışında Anadolu?nun değişik merkezlerinde de her yılın belli günlerinde törenler düzenlenmektedir. Bunların en bilinenleri şu şekildedir: Hacı Bektaş Veli Törenleri, Abdal Musa Törenleri(Antalya), Veli Baba Törenleri(Isparta), Hamza Baba Törenleri(İzmir), Şücaettin Veli(Eskişehir) Törenleri, Pir Sultan Törenleri(Sivas), Hıdır Abdal Törenleri (Erzincan). Bu törenlere Türkiye?den ve yurtdışından yüzbinlerce insan katılmakta ve adeta bir festival havası içerisinde kutlanmaktadırlar.

Kaynak: www.alevibektasi.com

20 Kasım 2006 12:52

ibniabidin
Kapalı

Dört Kapı Kırk Makam

03-05-05

Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki Kâmil(olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin tespit ettiğine inanılır.

Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki Kâmil(olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli?nin tespit ettiğine inanılır. Hacı Bektaş ?Kul Tanrı?ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.? buyurmuşlardır. Bu ilkeler aşama aşama insanı olgunluğa ulaştırır. Bir başka yoruma göre ise şeriat anadan doğmak, tarikat ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikat Hakkı özünde bulmak yollarıdır.

Dört Kapı şunlardır:

1.Şeriat

2.Tarikat

3.Marifet

4.Hakikat

Her kapının on makamı vardır:

Şeriat kapısının makamları:

1. İman etmek,

2. İlim öğrenmek

3. İbadet etmek

4. Haramdan uzaklaşmak

5. Ailesine faydalı olmak

6. Çevreye zarar vermemek,

7. Peygamberin emirlerine uymak

8. Şefkatli olmak

9. Temiz olmak

10. Yaramaz işlerden sakınmak

Tarikat kapısının makamları

1. Tövbe etmek

2. Mürşidin öğütlerine uymak

3. Temiz giyinmek

4. İyilik yolunda savaşmak

5. Hizmet etmeyi sevmek

6. Haksızlıktan korkmak

7. Ümitsizliğe düşmemek

8. Ibret almak

9. Nimet dağıtmak

10. Özünü fakir görmek

Marifet kapısının makamları

1. Edepli olmak

2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak

3. Perhizkârlık 4. Sabır ve kanaat

5. Haya

6. Cömertlik

7. İlim

8. Hoşgörü

9. Özünü bilmek

10. Ariflik

Hakikat kapısının makamları

1. Alçakgönüllü olmak

2. Kimsenin ayıbını görmemek

3. Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek

4. Allah?ın her yarattığını sevmek

5. Tüm insanları bir görmek

6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek

7. Gerçeği gizlememek

8. Manayı bilmek

9. Tanrısal sırrı öğrenmek

10. Tanrısal varlığa ulaşmak

Kaynak: www.alevibektasi.com

20 Kasım 2006 12:57

ibniabidin
Kapalı

Alevilerde Hızır Orucu ve Cemi

03-05-05

YAZAR: HASAN KILAVUZ DEDE

Anadolu?daki Alevilerde anlatılan rivayetlerde, Hızır Aleyhisselam ve İlyas Aleyhisselam peygamber mertebesinde iki kardeştirler.

Kutsal kitaplarda anlatıldığı üzere; Nuh Aleyhisselam Tanrı?ya seslenerek ?Yarabbi kullarının bana ne yaptığını görüyor musun bunlara hidayet ver, doğru yolu göster. Hidayetten nasipleri yoksa bana sabır ver. Bunların içinde imana gelecek kimse var ise bana bildir.?? diye yalvardı.

Allah?tan bir vahiy geldi ve : ?Bir gemi yap! İmana gelenleri o gemiye al. Tufan kopacak, sana inanmayanlar ve Allaha iman etmeyenler helak olacaklar.?? dendi. Bir rivayete göre de kendisine inanmayan Kenan adındaki oğlu ve annesi bu gemiye binmediler ve tufanda boğuldular. Tufan zamanı gemi su üzerinde bir süre dolaşdıkdan sonra bir afat başladı. Fırtınaya ve dalgalara tutulan gemideki halk feryat ve figan ederek ?? Ya Hızır, sen bizi kurtar!?? diye dua ettiler. Üç gün üç gece fırtına devam etti. Gemi her taraftan su almaya başladı ve battı batacak derken, bu sırada bir yeşil el gelip gemiyi batmaktan kurtardı. Bu olaydan sonra sular sakinleşti, fırtına durdu. Işte o zamandan beri insanlar, Dergahı Hakk?a üç gün oruç nazır etmişler. Böylece her yıl üç gün oruç tutarak Hızır Aleyhisselam?ın yardımını dilerler.

Anadolu?daki Alevilerde anlatılan rivayetlerde, Hızır Aleyhisselam ve İlyas Aleyhisselam peygamber mertebesinde iki kardeştirler. Bunlardan Hızır karada İİyas deryada zorda ve darda kalanların imdadına koşarlar ve ikisi de ölümsüzdürler.

Abı hayat çeşmesinden su içtiklerine, abı hayat ölümsüzlük çeşmesinden su içenlerin yanlız bu iki kutsal kişinin olduğuna, hep yaşadıklarına, her yerde hazır ve nazır olduklarına inanılır. Onlar yürekten aşk ile çağıran herkesin imdadına erişirler.

Hızır Aleyhisselam bizim inancımızda ak sakallı, nur yüzlü, boz bir ata binip dağda ve deryada dolaşır. Onun için halk dilinde(Bozatlı Hızır) diye çağrılır ve hakkında binlerce hikaye vardır.

Aleviler, Hızır ayında üç gün oruç tutup, Hızır Cemi yapar ve kurban keserler. Bu dönemde aile ziyaretleri yapılır, oruca niyetlenilir, akşam yemeğinden sonra sahura kalkmadan ertesi günün akşamına kadar oruç tutulur. Genellikle mevsim itibarıyla kışın Hızır orucu tutulduğundan, insanlar Anadolu?daki küçük yerleşim birimlerinde(köylerde ve mezralarda ) yan yanadırlar. Sazlar çalınır, deyişler söylenir ve Hızır Aleyhiselam ile ilgili menkıbeler anlatılır.

Orucun üçüncü günü buğday taneleri sacda kavrularak taştan yapılmış el değirmenlerinde(dıstar) öğütülür. Dersim - Tunceli yöresinde bu gelenek halen sürmektedir. El değirmeninde öğütülen buğday unu, irmik gibi olur. Elenerek, tepsi veya temiz bir bez üzerine toplanır, hiç dokunmadan o gece bekletilir. Genç kızlar ve oğlanlar, hane halkı niyet tutar ve uyurlar.

Ertesi sabah irmiğin üzerinde iz olup olmadığına bakılır. ?ayet iz varsa Hızır?ın uğradığına inanılır ve dua edilir. Alevilerin yaşadığı çoğu bölgede bu kavrulmuş ve öğütülmüş buğday irmiğine ?gavut? denilir. Bu irmik oruç sonunda pişirilip içine tereyağı dökülerek tüm komşularla birlikte dua edilerek yenir. Sıra ile her evden birkaç lokma yenilerek köydeki tüm evler dolaşılır. Hızır ayında cem yapan aileler pirini veya rehberini çağırır, kurbanını keser. Mali durumu iyi olmayanlar kurban kesmeden de cem yapabilir. Alevi köylerinde Hızır Cemi oldukça yaygındır. Aşağı yukarı her hane Cem yapar.(1980?e kadar kadar böyleydi. )

Ceme herkes banyosunu yaparak, temiz elbiselerini giyerek katılır. Uzun zaman oturamayacak ve anlatılanları dinleyemeyecek yaştaki küçük çocuklar ve hastalar ceme gitmez veya götürülmez. Kadınlar, ceme giderken süs ve ziynet eşyaları takmazlar. Hakkın huzuruna oldukça sade ve temiz gidilir.

Anadolu Alevilerinde Bozatlı Hızır sözü oldukça yaygındır. ?nsanlar çoğu yeminlerini ve adaklarını onun adıyla yaparlar. Hızır aşkına istenen ve Hızır aşkına verilen şeyler makbul ve muteberdir. Isimlerin çoğu Hızır adıyla anılır (Hızır dağı, Hızır ocağı, Hızır çesmesi, Hızır gölü, Hızır yolu).

Bozaltı Hızır darda kalan tüm insanların yardımcısı ve bekçisi olsun.

20 Kasım 2006 13:02

ibniabidin
Kapalı

Anadolu Aleviliğinde Ocak Sistemi ve Dedelik Kurumu *

24-09-05

YAZAR: ALI YAMAN

Anadolu Aleviliği'nin sosyal ve dinsel yapılanmasında temel öneme sahip kurumlardan en önemlisi "Dedelik Kurumu"dur. 19. Yüzyıl sonlarında Anadolu'da yaşanan sosyo-ekonomik dönüşüm ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması sonrası giderek artan oranda yaşanan kırdan kente göç olgusu nedeniyle, zayıflamış olan bu kurum, Anadolu'da Aleviliğin günümüze ulaşmasında birinci derecede rol oynamıştır.

Ali Yaman

Daha önce yaptığımız çalışmalarda da ifade edildiği üzere Anadolu Aleviliği'nin sosyal ve dinsel yapılanmasında temel öneme sahip kurumlardan en önemlisi "Dedelik Kurumu"dur. 19. Yüzyıl sonlarında Anadolu'da yaşanan sosyo-ekonomik dönüşüm ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması sonrası giderek artan oranda yaşanan kırdan kente göç olgusu nedeniyle, zayıflamış olan bu kurum, Anadolu'da Aleviliğin günümüze ulaşmasında birinci derecede rol oynamıştır. Bu bakımdan Anadolu?da Alevilik konusunun anlaşılabilmesinde bu kurum anahtar role sahiptir dersek fazla abartmış olmayız. Osmanlı İmparatorluğu?nun parçalanarak Türkiye Cumhuriyeti?nin kurulması ve cumhuriyeti kuran kadronun sosyo-ekonomik yapıyı dönüştürmek için yaptıkları yapısal müdaheleler sonucunda Ocak Sistemi ve Dedelik Kurumu giderek zayıflamaya başlamış, bugün artık işlevsiz ancak temsilcilerinin yani Dedelerin ve Taliplerin ismen varolduğu bir durum ortaya çıkmıştır.Türkiye Cumhuriyeti?nin yaşadığı sosyo-ekonomik değişim sürecinde Ocak Sistemi işlevsiz hale gelmiş, Ocak Sisteminin temel unsuru olan Dedelerin işlevleri giderek yeni sosyal kurumlarca özümsenir olmuştur. Bugün içinde bulunulan durum bu kurum bakımından da bir geçiş aşamasını simgelemektedir. Eski etkili işlevlerine kavuşmaları olanaksız olan bu kuruma bugünün toplumsal yapısının ne gibi roller vereceğini veya işlevsiz tarihe malolmuş bir kurum halini alıp almayacağını zaman gösterecektir. Biz bu bildirimizde 1994?ten bu yana sürdürdüğümüz alan alaştırmaları çerçevesinde elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, belli bir dönem çok önemli işlevler görmüş bu sosyal kurumun dayandığı Ocak Sistemi ve Dedelik Kurumu hakkında bazı temel bilgiler sunmak ve önemli yönleri üzerinde durmak istiyoruz. Yine burada Ocak adlarına ilişkin en son araştırmalara dayanan bir Ocak listesini de bu konuda çalışan bilim adamlarının bilgisine sunmuş olacağız. (1)

Öncelikle Ocak Sistemi ve Dedelik Kurumuna ilişkin yararlandığımız kaynakları şu şekilde sıralamak olanaklıdır: 1.Ocakzade Dede ailelerine ait her tür yazılı belge, 2.Yerli ve yabancı araştırmacılarca hazırlanmış tez, kitap ve makaleler, 3. Anadolu?da ve İstanbul?da belli yerlerde yürüttüğüm alan araştırmaları sırasında elde ettiğim veriler.

Burada öncelikle alan çalışmalarım sırasında sadece burada ele alacağımız konuya yönelik ziyaret ettiğim dergah ve ocakları da sunmak istiyorum: Anadolu?da: Abdal Musa Sultan Dergahı (Antalya, Elmalı, Tekke Köyü), Ağu İçen Ocağı (Tunceli, Hozat, Karabakır (2) [Bargini] Köyü), Koca Seyyid Dergahı (Elazığ, Sün Köyü), Baba Mansur Ocağı (Tunceli, Mazgirt Darıkent [Muhundi] Bucağı), Seyyid Battal Gazi Dergahı (Eskişehir, Seyitgazi), Garip Musa Ocağı (Sivas, Güneş Köyü), Hıdır Abdal Ocağı (Erzincan, Kemaliye, Ocak Köyü), Piri Baba Dergahı (Amasya, Merzifon), Kara Pirbad Ocağı (Sivas, Divriği, Ömerli Köyü), Koca Leşker Ocağı (Erzincan, Bağıştaş), Pir Sultan Ocağı (Sivas, Yıldızeli, Banaz Köyü ve Tunceli, Pülümür, Hacılı Köyü) (3), Seyyid Baba Ocağı (Sivas, Divriği, Akmeşe [Ziniski] Köyü), Sultan Sinemil Ocağı (Kahramanmaraş, Elbistan, Kantarma Köyü), Şücaettin Veli Dergahı (Eskişehir, Arslanbegli), Şah İbrahim Veli Ocağı (Malatya, Arguvan, Ballıkaya [Mezirme] Köyü), Şeyh Hasan Ocağı (Malatya, Arapgir, Onar Köyü), Üryan Hızır Ocağı (Tunceli, Pertek, Dorutay [Zeve] Köyü), Derviş Muhammed Ziyareti (Sivas, Eğrisu [Anzahar] Köyü), Gani Baba Ziyareti (Sivas, Eğrisu(4) [Anzahar] Köyü), İmam Zeynel Abidin Türbesi (Malatya, Battalgazi), Gaziantep Cemevi, Ali Baba Türbesi (Gaziantep), Elif Ana Türbesi (Gaziantep), Umman Baba Türbesi (Gaziantep), Kemal Gazi Dede Türbesi (Amasya, Oymaağaç Köyü), Göz Baba Ziyareti (Amasya, Balgöze [Emert] Köyü), Hüseyin Gazi Ziyareti (Sivas Divriği, Iğımbat Dağı), Seyyid Nesimi Ziyareti (Muş, Varto, İçmeler [Rakkasan] Köyü). Bu mekanların bazıları hem ziyaret hem ocak olarak anılmaktadırlar. Biz burada karmaşıklığa yol açmamak için ikisini birden ayrıca belirtmedik.

İstanbul?da bu konuyla ilgili alan araştırması yürüttüğüm yerlerden en önemlilerini de şöyle sıralayabiliriz: Karaca Ahmet Sultan Dergahı (Üsküdar), Şahkulu Sultan Dergahı (Göztepe), Erikli Baba Dergahı (Kazlıçeşme), Garip Dede Dergahı (Küçükçekmece), Yenibosna Cemevi/Cem Vakfı Genel Merkezi (Yenibosna), Nurtepe Cemevi (Nurtepe), Alibeyköy Cemevi (Alibeyköy), Okmeydanı Cemevi (Okmeydanı), Gazi Cemevi (Gazi Mahallesi), Kartal Cemevi Vakfı (Kartal), Aydınlıköy Cemevi (Tuzla).

Alan çalışmalarımız sırasında Dedelerle yaptığımız yüzyüze görüşmelerde aldığımız bilgiler, Cem törenlerinde ve diğer dinsel ritüellerde edindiğimiz bilgiler oldukça yararlı oldu. Değişik sosyal çevrelere (kır-kent) ve yörelere mensup Dedelerin yaklaşım farklarını da yakından gözlemleme olanağına sahip olduk. Bu araştırmalarım sırasında 500?e yakın Dede ile görüşerek, bu görüşmelerde elde edilen verileri yazılı notlar, teyp kayıtları ve video kamera kayıtları şeklinde belgeleme olanağı buldum. Bu dedeler arasından araştırma planımız çerçevesinde 100 dede ile de ayrıca yeniden görüşerek daha ayrıntılı konular üzerinde görüşmeler yaptık. Şöyle ki sayıları giderek azalan Dedelerin sahip oldukları sözel gelenek bilgilerine ulaşmak her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Bu bakımdan Dedelik kurumu ile ilgili birçok araştırma çalışmasına gereksinim vardır. Özellikle yaşlı kuşaktan dedelerin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır.

Dedelik kurumu ile ilgili bilimsel çalışmaların, yayınların ve toplantıların sayısı da yok denecek kadar azdır. (5) Bu konuda benim yürüttüğüm çalışmaları ise şu şekilde özetleyebilirim: 1996 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasi Tarih Bölümü?nde yüksek lisans tezi olarak ?Alevilik?te Dedelik Kurumu ve İşlevleri? adlı tezi sundum. Bu çalışma daha çok kaynaklara ve Şahkulu Dergahı?nda yürüttüğüm Dedelik Kurumu araştırmalarına dayanan giriş niteliğinde bir çalışmaydı. Buradaki çalışmalarım süresinde bir yılı aşkın süre Dedeler ve Taliplerle görüşmeler yaptım ve bu görüşmeleri kaydettim. Buradaki görüşmelerimde uyguladığım soruları da zaman içerisinde geliştirmek suretiyle araştırmacı dostum Ali Aktaş?la yeni bir görüşme formu oluşturduk. Ve bu görüşme formunun uygulanacağı ve İstanbul?un dışında Anadolu?da bulunan Ocak merkezlerini de kapsayacak olan bir alan çalışması yapmaya karar verdim. Dedelerin gün geçtikçe azalmaları bu konuda bir an önce araştırmalar yapılmasını zorunlu kılmaktaydı. Ayrıca varolanların da kentleşmenin yarattığı değişikliklerden dolayı otantik bilgilerin elde edilmesinde yarattığı zorluklara da biz araştırmalarımız sırasında bizzat şahit olduk. Ortak araştırmalar yürüttüğüm Sosyolog Ali Aktaş?la birlikte İstanbul?da önemli Alevi merkezlerinden olan Şahkulu Sultan Dergahı?nda yaptığımız anketlerde yeralan Dedelerle ilgili sorulara katılımcıların verdiği yanıtların da Dedelerin zayıflayan rollerini açıkça ortaya koyduklarını söyleyebiliriz. (6) (Aktaş 1999) Ayrıca 1997 sonunda İstanbul Merdivenköy?de bulunan Şahkulu Sultan Dergahı?nda, Anadolu?da bulunan Alevi Dedelerini biraraya getirmeyi amaçlayan bir toplantı girişimimiz gerekli altyapının oluşturulamaması nedeniyle gerçekleşememiştir. Bu girişimin bir benzeri bizim de katkılarımızla Cem Vakfı tarafından 16 Ekim 1998 tarihinde başlayan ve üç gün süren bir oturumlar dizisi ile gerçekleştirilmiştir.(7) Bunun ardından Cem Vakfı 12-15 Mayıs 2000 tarihinde bir toplantı daha düzenlemiştir. Birçok eksiklikleri olmakla birlikte, Cem Vakfı?nın düzenlediği bu iki toplantının bugüne kadar bu alanda bir kurumun düzenlediği en geniş katılımlı toplantılar olduğu söylenebilir.

Ben Dedelik Kurumu üzerindeki çalışmalarımı Dede ailesine mensup olmam ve de çok küçük yaşlardan beri bu konulardaki araştırma isteğim nedeniyle bir görev saydım. Bu görevi yerine getirirken bilimsel yöntemden ödün vermeksizin olguları tespite ve objektif olmaya çalıştım. Bu amaçlara ne derece ulaşıp ulaşmadığımız zamanla konunun diğer uzmanlarınca değerlendirilecektir. Şimdi dilerseniz konumuza geçelim.(8)

DEDELİK KURUMU

Alevi Ocaklarında Dedelik Kurumu üçlü bir hiyerarşiye dayanır: 1-Mürşid, 2-Pir, 3-Rehber. Kimi yörelerde bu hiyerarşi Pir ve Mürşid?in yer değiştirmesi şeklinde uygulanmaktadır.(9) Yani şu şekildedir: 1-Pir, 2-Mürşid, 3-Rehber Şüphesiz bu üçü de dedesoylu olan kişi için varolan bu sıralama işlevseldir. Birbirlerini tamamlarlar, biri olmaksızın diğeri anlamsızlaşır. Tümü de ocakzade olan yani dedesoylu olan dede aileleri bu görevleri paylaşmışlardır. Görev paylaşımı daha çok aynı ocak ve yakın akraba Dede aileleri arasında gerçekleşmektedir. Bazı yerlerde bu hiyerarşik görevlendirmeyi çeşitli Ocaklardan Dedeler toplanarak bir seçim şeklinde yapıyorlarmış. Ancak genel uygulama seçim şeklinde olmamaktadır. Kızılbaş Alevi dedelerini genel olarak üç kategoriye ayırabiliriz:

1-Bağımsız ocakzade dedeler: Daha çok Erzincan, Malatya, Elazığ, Tunceli, Erzurum yörelerinde bulunan bağımsız ocakzade dedeler Hacı Bektaş Veli?yi pir ve serçeşme kabul etmekle birlikte, Hacı Bektaş?ın postunda oturan ve onu temsil ettiğine inanılan Çelebilerden icazetname (hüccet veya izin) almaksızın taliplerinin hizmetlerini görürlerdi. Bu durum hem ulaşım ve iletişim olanaklarına dayandırılabileceği gibi, hem de Osmanlıların Safevilerle olan siyasal mücadelesinin bir sonucu olarak görülebilir. Çünkü Kızılbaş-Alevi Ocaklarının Şah İsmail Hatayi?ye ve hareketine olan sevgisi tartışılmazdır. Bunun nişaneleri deyişlere adeta işlenmiştir. Osmanlı bu kitlelere karşı düşmanca bir tavır takındı ve bu tavrını psikolojik araçlarla desteklemesi sonucunda da ortaya ?mum söndü iftiraları? çıktı. Osmanlı?nın Bektaşi Dergahları ile Kızılbaş Alevi Ocakları?na yönelik farklı bakış bu durumdan kaynaklanmaktadır düşüncesindeyiz. Böylece Kızılbaş Alevi Ocakları ve onlara bağlı kitleler, Bektaşi Dergahlarından farklı olarak, içlerine kapanmışlar, sosyo-ekonomik gereksinimlerini karşılayabilecek bir düzeni bu yüzyılın başına kadar sürdürmüşlerdir. Bu düzende Ocak sistemi ve Dedelik kurumu büyük rollere sahiptir. Kırda varolan sosyal yapılanma Ocak sistemi ile oldukça uyumlu çalışmış ve zaten bu yapılanma gereği Ocaklar ve onu temsil eden Dedeler oldukça inisiyatif sahibi, güçlü konumda olmuşlardır. Orta Anadolu?da bulunan bazı Ocakların aksine sözünü ettiğimiz yörelerdeki Ocaklar, Hacı Bektaş Çelebisinden izin almaksızın talipleri görmeyi sürdürmüştür. Bu nedenle biz bu Ocakzade dedeleri ?bağımsız? olarak nitelendiriyoruz. Osmanlı-Safevi mücadelesini Safevilerin kaybetmesi sonucunda zaman içerisinde Safevilerin Ocaklar üzerindeki nüfuzunu da azalması ve Hacı Bektaş Dergahı?nın Anadolu?daki Kızılbaş Ocakları ile ilişkilerinde ilerlemeye neden olduğu ve Hacı Bektaş Dergahı?nın merkezi bir konum kazandığı da ileri sürülebilir. Şöyle ki bu süreç sonucunda kimi ocaklar Cemlerdeki uygulamalarda dahi değişikliklere gittiler. Bazı Ocaklar tarîk, erkân, evliya olarak adlandırılan ağaç asa ile cem yapmayı bırakıp, Çelebiler gibi pençe ile cem görmeye başladılar. (Yaman 1996: 60-61) Bu ayrılık bazı dedeler arasında büyük mücadelelere hatta aşiretler arası çatışmalara yol açtı. (Dersimi: 1997: 121) Alan çalışmalarım sırasında bugün bile bu iki farklı ekole mensup Dedeler arasında sert tartışmalar yaşandığını gördüm. Bu konunun Dedeler bakımından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

2-Hacı Bektaş Çelebilerine bağlı dedeler/babalar: İkinci grup dedeler ise belli aralıklarla -genellikle yılda bir- Hacı Bektaş Veli postunda oturan Çelebilerden onay almak (10) ve dergaha parasal veya ayni bir ödemede (11) bulunmak suretiyle dedelik/babalık hizmetlerini yerine getirebilirlerdi. Bu hizmet de genellikle babadan oğula geçmekle birlikte, Ocakzade dedelerde olduğu gibi Evladı Resul olmak koşulu aranmıyordu. Özellikle Orta Anadolu bölgesi?nde Amasya, Tokat, Yozgat, Çorum gibi illerde bu tip dede aileleri bulunmaktadır.

3-Ocakzade dedelerce görevlendirilen dikme dedeler/babalar: Dikme dedeler/babalar ise Ocakzade dedelerce görevlendirilirler ve tanınmış bir ocağa mensup değillerdir, ancak ocakzade dedenin yokluğunda taliplerin hizmetlerini görürler. Bazı bölgelerde dikme dedelere mürebbi de denir. Dikme dede, taliplerin şikayeti ve onu atayan dedenin isteği üzerine görevden alınabilirdi. Ancak bu uygulamada o kadar da kolay değildi. Dikme dedelik uygulaması da koşulların doğal bir sonucu olarak görülebilir. Uzakta bulunan taliplerini sık sık ziyaret edemeyen dedeler taliplerin dedelik hizmetleri yokluğunda da sürsün diye bu çözümü bulmuşlardır. Büyük ölçüde Ocakzade dedelerle taliplerin arasındaki coğrafi uzaklıktan kaynaklanan bu uygulama, uzun vadede ocakzade dede-dikme dede ve ocakzade dede-talip ilişkilerinde zayıflamaya ve kopmaya yol açmış ve sonuçta yeni ocakların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bazı bölgelerde, bu dikme dede aileleri zamanla oldukça etkili bir hale gelmişlerdir. (12)

Genel olarak ifade edersek Aleviler-Bektaşiler Ocaklar ve Dergahlar olarak ikili bir yapılanmaya bağlıdırlar. Ocakları Dede aileleri oluşturur. Alevi köylerinde cemaatin lideri dedelerdir. Böylece Dedeler sosyal hiyerarşinin en üst noktasında bulunurlar. Yüzyıllar boyunca Dedelerin sahip oldukları yetkiler ve yaptırım güçleri cemaatin sosyal düzenini sağlayan çok etkili bir güç olmuştur. Bu şekilde farklı bölgelerde yaşayan Alevi topluluklar, aynı gücün yani dedelerin sıkı kontrolü altında yaşamışlardır. Yüzyıllarca işlemiş bu sistem çerçevesinde ?...Cemaat sıkı bir disiplin bulunmakta, kaideler ve müeyyidelere göre hareket etmektedir..?(Eröz 1977: 106) Alevi Dedeleri, Türkiye?nin çeşitli yerlerinde bulunan ?Ocak?lara bağlıdırlar. Bundan dolayı kendilerine Ocakzade de denilir. Ocakzade dedelerin Peygamber soyundan geldikleri yani evlad-ı resul oldukları kabul edilir ve bu nedenle ?seyyid? adı ile de anılırlar. Dede ailelerinde bu durumu kanıtlamak üzere belli dergahların (Örneğin Kerbela?daki Dergah) ve Nakibül Eşrafların onaylarını taşıyan belgeler yani şecereler(13) bulunur. Dedelerin peygamber soyundan gelip gelmedikleri konusu ve yine aynı bağlamda şecerelerin doğruluk meselesi konuları çok tartışmalı konulardır ancak biz burada bu konuya değinmeyeceğiz. Dedelerin çoğu ?gezici?dirler, bir başka deyişle belli zamanlarda kendilerine bağlı yerlerdeki taliplerini ziyaret ederek, dinsel törenler düzenler, topluluğu bilgilendirir ve anlaşmazlıkları giderirler. Dedeler bazı yörelerde yanlarına yöreyi iyi bilen ve kendilerine yardımcı olan bir kişiyi de yanlarına alabilirler ki bu kişi ye ?kamber? adı verilir. Dede kamberi ile veya yalnız ziyaretleri daha çok hasat mevsiminin dışında gerçekleştirir. Bu şekilde ibadetler sosyal koşullara uyumlu hale getirilmiş olmaktadır.(14) Eğer dede Cem yapılacak köye Cuma akşamı yani Perşembeyi Cuma?ya bağlayan günden önce varmışsa, o güne kadar büyük bir ilgi ve ikramla karşılanır. Köylüler onun kaldığı eve gelerek hal ve hatırını sorarlar. Onu konuk etmekte adeta yarışırlar.(15) G. E. White gibi yabancı araştırmacılar da gösterilen bu büyük ihtimama dikkat çekmişlerdir. (White 1913: 696) Bu arada o köyden olan ve cemde genellikle rehber olarak hizmet eden bir kişi Dede?yi köydeki gelişmelerle ilgili bilgilendirir. Varsa talipler arasındaki anlaşmazlıklara, düşkünlere, musahip olacaklara, evleneceklere veya Hakka yürüyenlere ilişkin konularda dedeyi bilgilendirir. Düşkünlerle ilgili konu cemden önce çözülmezse bu kişiler Cem ibadetine kesinlikle giremezler ve kurban lokması yiyemezler. Düşkünlere ilişkin konular çözülebilecek gibiyse cemden önce veya cem sırasında çözülebilir. Bir Alevi talip için hayatta en büyük ceza ve küçümsenme bu en önemli ibadetten dışlanmaktır. Dede kendisi cezalandırmayıp düşkünü mürşidine yollayabilir veya bu konuda mürşidine danışabilir. Hatta düşkünün Hacı Bektaş?a veya Düşkün Ocağı?na gitmesine karar verebilir. Çözülmesi olanaksızsa o kişi kesinlikle ceme giremez, kurban lokması yiyemez. Varsa davarı, malı köylünün davarı ve malından ayrılır. Adeta topluluk dışına itilir. Bu durum cezası sona erene kadar sürer. Bu şekilde 7 yıl ceme alınmayanlar, hatta köylerini aileleriyle terk ederek başka yerlere yerleşenler çoktur. Ocakzade dedeler arasında ?El ele, el Hakka? şeklinde de ifade edilebilen, ?Mürşid-Pir-Rehber? şeklinde bir görev bölümüne gidildiği de bilinmektedir. Taliplerin hizmetlerini görmek üzere ocak mensubu dedeler böyle bir iç hiyerarşik düzen oluşturmuşlardır. Burada Mürşid en üst başvuru makamıdır. Rehber Pir?e, Pir Mürşid?e bağlıdır. Mürşid de davranış ve kararlarında bağımlıdır. Bu hem manevi anlamda ?Yol?a bağlılık, hem de Buyruklar gibi yazılı kutsal metinlere bağlılık şeklinde ortaya çıkar. Talipler Dedeler tarafından denetlenirken, dedelerde bağlı oldukları dedelerce kontrol altındadırlar. Bunu ?El ele, el Hakka? şeklinde ifade edilen bir sistem çözmektedir. Örneğin görüştüğüm bir İmam Rıza Ocağı?ndan bir Dede bunu şu şekilde ifade etmiştir: ?...Birbirimize kelle kesip, El ele, el Hakka olmuşuz...?(16) Bu sistem çerçevesinde ifade edilen ?Yol cümleden Uludur.?, ?Gönül kalsın Yol kalmasın.?, ?Eri erden seçen kördür.? deyimleri Aleviler arasında sık sık anılan temel düsturlardandır. Özetle her Ocağın ve Dedenin aslında Yol içinde bir olduğunu, önemli olanın ?Muhammed Ali?nin Yolu?nun devam etmesi olduğu ifade etmektedir. Ocaklar ve dolayısıyla dedeler bu sistem çerçevesinde birbirlerine bağlıdırlar.

Aleviler arasında Dedesoylu?ların oranı konusunda somut bir veriye sahip değiliz. Şunu da belirtmek gerekir ki dedesoylu olmakla Dedelik hizmetlerini yerine getirebilmek, yani posta oturabilmek, cem cemaat görebilmek birbirinden farklıdır. Dedesoylu aileler arasında Dedelik hizmeti görmeyenler de bulunurdu. Görüştüğüm Dedesoylu kişilerin bir bölümü bu tür Dede ailelerine mensup Dedelerdi. Dede olarak biliniyorlar, taliplerden gerekli saygıyı görüyorlar, ancak Cem yürütmüyorlar, talip görmüyorlardı. Ayrıca Dede?nin çocuklarının tümü dedelik yapamaz genellikle çocuklarından biri Dedelerin deyimiyle ?hakkından gelen?, babasından sonra onun yerine geçerek Dede olur talipleri ziyaret ederdi. Bazı dedesoylular zaten bunu dile getirerek ?Bizim yolumuz kıldan ince kılıçtan keskindir. Hele Dedelik ateşten bir gömlek. Biz buna layık vasıflara sahip değiliz. O nedenle atamız, dedemiz yaptı ama biz yapamayız.? şeklinde görüş belirtiyorlar. Alan çalışmalarım sırasında dedelerin köylerindeki dedesoylu oranına ilişkin veriler de edinmeme karşın henüz bunları değerlendirmediğim için bu konuda bir şey söylemek için henüz erken diye düşünüyorum.

OCAK SİSTEMİ

Ocak, Anadolu halk inançlarında büyük yer tutar. Bunun eski geleneklerle bağlantılı olduğuna dair birçok araştırmacı görüş belirtmiştir. ( Örn. Bk.: İnan 1995: 66-71) Ocak kültü, ateş kültü ile birlikte değerlendirilir. (Er 1998: 83-91) Ocak, sözcüğü eski metinlerde (İnan 1987: 638) ve daha sonraları ?soy ve sülale? anlamında da kullanılagelmiştir. Bizim burada ele aldığımız ve ?Ocak? olarak nitelendirilen terimle anlatılmak istenen Alevilerde dinsel hizmetleri gören Dedelerin aileleridir. Her Dede ailesi bir Ocağa dahildir. Onun temsil ettiği değerlere büyük kutsallık ve manevi güç atfedilir. Aleviler arasında da ocaklara karşı büyük bir saygı vardır. Ocaklarla ilgili olağanüstü birçok kerametlerin sözkonusu olduğu olay (menkıbe) dilden dile aktarılır. (A. Yaman 1998b: 91-100) Ocaklar yani dede ailelerine mensup olmak bazı özel ayrıcalıkları da beraberinde getirmiştir. Öyle ki Dedeler arasında yaptığım araştırmalarda Dersim yöresinde aşiretlerarası ve devlet/aşiretler arasındaki çatışmalar sırasında bile sadece ocakzade olanların silahsız dolaşabildikleri ifade edilmiştir. (17) Yine bazı ocaklara mensup dede aileleri hastaların başvuru merkezleri konumundaydılar. Mesela Tunceli Hozat Karaca Köyü?ndeki Sarı Saltıklı Dedeler böyle ailelerdendir. Çeşitli hastalıklar için bazı Ocaklara başvurulur. Ayrıca Clarke araştırmaları sırasında Ocakzade Dedelere ait mezarların da yeşil renkli bezler konulduğunu ve bunun da karizmatik soyu sembolize ettiğini ifade etmektedir. (Clarke 1999: 121) Bir çok dedesoylu?nun mezarı da zaman içerisinde büyük ziyaretgahlara dönüşmektedir. Mesela Malatya, Arguvan, Ballıkaya (Mezirme) Köyü?ndeki Vaylo Dede, Muş Varto İçmeler (Rakkasan) Köyü?ndeki Seyyid Nesemi Dede yakın zamanda yaşamış dedesoylulardır. Bu kişilerin soyları ve toplum üzerindeki nüfuzlarına binaen mezarları birer ziyarete dönüşmüş, türbe haline getirilmiş. Bu şekilde bu yerler sürekli ziyaret edilen, adak adanan, dilek dilenen mekânlar haline dönüşmüşler. Bu örnekleri Anadolu?nun bir çok yerinde görmek olanaklıdır.

Genel olarak Alevi-Bektaşi topluluklar cemaat yapılanması bakımından dergahlar ve ocaklara bağlıdırlar. Toplumsal planda dergah ve ocak disiplini esastır. Bu organizasyon kutsal temellere dayanmaktadır çünkü bu ocakları oluşturmuş aileler keramet sahibi ululardan gelmektedir. Bu ulu kişiler aynı zamanda İslam Peygamberinin ve Ehlibeytinin soyuna dayanmaktadır. ?Hak-Muhammed-Ali Yolu? olarak adlandırılan ve kutsanan bu yol, Ehlibeyte dayanan dede aileleri yani ?Ocaklar? aracılığıyla yüzyıllardır süregelmektedir. Şapolyo?nun da ifade ettiği gibi ?Kızılbaşlarda ocak disiplini bir kutluluk arzetmektedir. Bu disiplinde bir Kızılbaş cemaatinin tesanüdünü vazifeli görmektedir. Kızılbaşlar bir sekt olarak mevcudiyetlerini devam ettirmektedirler??(Şapolyo 1964: 267) Alevi Ocakları, Dede Garkın, Sarı Saltuk ve Hıdır Abdal gibi Alevi geleneğinin evlad-ı resul (seyyid) saydığı ve kutsal kabul ettiği din ulularının adlarını taşımaktadır. Ocaklar zaman içerisinde, bu kutsal dervişlerin soylarından gelenlerce kurumsal hale getirilmiş, bu soylardan gelenlere ocakzade (ocakoğlu) denmiş, dedelik görevinin ocakzade dedeler (seyyidler) tarafından yerine getirilmesi bir gelenek halini almıştır.(18) Ocaklar konusunda Prof. Boratav da şu bilgileri sunuyor: ??Hasan Dede Ocağı , Narlıdere Ocağı deyimlerinde görüldüğü gibi, Anadolu?daki Alevi-Kızılbaş topluluklarının, bölge bölge bağlı bulundukları kutlu merkezler; ocak bu deyimlerde, aynı zamanda, o yerlerde oturan tarikat ulularının soyu anlamına gelir ; genel olarak bu ocakların önderlik görevi babadan oğula geçer ; nitekim ocak ulusunun soyundan olan kimselere ?ocakzade? derler ? (Boratav 1984: 113) Dedelik konusunda olduğu gibi, ocaklar konusunda da bilimsel araştırmalar yapılmadığından,(19) Türkiye?deki toplumsal ve dinsel ortamı anlamak bakımından çok büyük önem taşıyan bu konuların birçok yönleri karanlıkta kalmıştır. Ben burada ocaklar konusunda giriş niteliğinde de olsa bilgiler sunmaya çalışacağım. Çünkü bu konunun büyük ölçüde aydınlığa kavuşabilmesi için, Anadolu?da değişik yörelerde bulunan ocakları kapsayan alan araştırmalarının ve özellikle Dede ailelerinde varolan her türlü yazılı ve sözlü verilerin toplanması gerekmektedir. Bu bağlamda Dedelerde bulunan şecerelerin (20) ve diğer elyazma belgelerin günışığına çıkması da büyük önem taşımaktadır. Biz edinilecek yeni bilgiler doğrultusunda bu zamana kadar elde edilmiş bilgiler doğrultusunda sunduğumuz verilerde de düzeltmelere ve değişikliklere gidileceğine bunun da olağan olduğuna inanıyoruz.

İncelediğim kadarıyla hem kaynaklar ve hem de sözlü geleneğe göre Dede ocaklarına adlarını veren şahsiyetlerin bu konumlarını belirleyen üç önemli unsur vardır:

· Soy: Ocak Ulularının bazıları gerçekten soy yoluyla Hz. Ali?ye bağlanmaktadır. Şecerelere her ne kadar ihtiyatla yaklaşmak gerekse de bunların tümünün düzmece olduğunu iddia etmek de doğru değildir. Demek ki bazı ocak uluları gerçekten Hz. Ali soyundan gelen ocakzade bir soya mensupturlar.

· Keramet: Yine sözlü geleneğe ve şecerelerde yazılanlara göre bazı ocak uluları da olağanüstü güçlere sahip olmaları ve keramet göstermeleri nedeniyle ocak kurucusu olmuşlardır ki bazı Dedeler de onların soylarından gelmektedirler. Bu kerametler arasında ateşe hükmetme, zehir içme, duvarı yürütmek gibi kerametler sayılabilir.

· Hizmet: Bazı ocak uluları da Hacı Bektaş Veli dergahında yaptıkları hizmetleri karşılığında Alevileri özellikle inanç ve ibadet konularında eğitmek üzere görevlendirmişlerdir. Menkıbelere göre Hacı Bektaş Veli, Sarı Saltuk, Seyit Cemal, Güvenç Abdal gibi bazı ocak ulularını Anadolu?ya Alevi taliplere dedelik yapmak üzere göndermiştir.

Burada ocakların özellikleri ve işlevleri konusuna geçmeden önce ocakların ne zaman ortaya çıkmış olabileceklerine ilişkin bilgiler de sunmak istiyorum. Bu konuda farklı Alevi-Bektaşi grupların mensup oldukları gelenek doğrultusunda tezleri savuna geldikleri bilinmektedir. Dedebabalar, Çelebiler, Ocakzade Dedeler, Babalar ve Dikme Dedeler farklı görüşler ileri sürmektedirler. Bu tezleri genel olarak şu şekilde özetlemek olanaklıdır:

Alevi Ocakları Hacı Bektaş Veli zamanında ortaya çıktı.

Alevi Ocakları Hacı Bektaş Veli?den önce vardı. Hz. Ali?nin soyundan gelen ailelerce oluşturuldu.

Alevi Ocakları Şah İsmail?den sonra ortaya çıktı.

Anadolu?ya gelen kabilelerin dinsel/siyasal lideri türkmen babaları Ocakzade Dede ailelerini oluşturdular.

Kızılbaş Alevi Ocaklarını daha önceki çalışmalarımızda işlevlerine göre şu şekilde sınıflandırmıştık: A-Mürşid Ocakları, B-Pir Ocakları, C-Rehber Ocakları, D-Düşkün Ocakları. Ancak bu sınıflandırma Ocakların yapılanması bakımından yanlış anlamalara yol açabilir gözüküyor. Burada buna kısaca değinmek istiyorum. Bu burada ?El ele, el Hakka Sistemi? açıklanırken örneklerle sunulacaktır. Bir kez sistemin doğası gereği herhangi bir ocağa bu mürşid ocağıdır diyebilmek olanaklı gözükmüyor. Çünkü o ocağın da bir mürşidi yani bağlı olduğu ocak bulunuyor. Bu aynı şekilde rehber ve pir ocakları derken de geçerli. Düşkünlük meselesine gelince bu da tartışmalı bir konu. Düşkünlerle ilgili uygulama şu şekilde. Her ocak kendi içerisinde düşkün meselesini zaten halledebiliyor. Ancak herkesin bildiği üzere düşkün ocağı olarak adlandırılan bir tek ocak Hıdır Abdal Ocağı. Eskiden Dersim olarak adlandırılan bu büyük Alevi yerleşim alanlarının da yegane makamdır. Bazı kaynakların(21) ve Hıdır Abdal Sultan?ın ziyaretgahının bulunduğu Ocak Köyü?ndeki yaşlı dedelerin açıkladığına göre Hıdır Abdal Ocağı Dedeleri bu görevi Hacı Bektaş Dergahı?nı temsil eden Çelebilere vekaleten yapmaktadırlar. Yani asıl düşkünlük makamı bütün ocakları Serçeşmesi olan Hacı Bektaş Dergahı olmakta ancak bu sanırım ulaşım ve iletişim sorununu ortadan kaldırmak amacıyla Hıdır Abdal Ocağı?na vekaleten verilmiş görülmektedir.

Ocakları örgütlenme bakımından şu şekilde sınıflandırabiliriz: A-Bağımsız Ocaklar B-Hacı Bektaş Çelebilerine Bağlı Ocaklar. Yine ocakları uygulamadan kaynaklanan farklılıklara göre şu şekilde sınıflandırabiliriz: A-Erkânlı Ocaklar B-Pençeli Ocaklar

Bazı araştırmacılara göre Şah İsmail?in Yavuz karşısında yenilgiye uğraması ve bunun sonucunda Safevilerin Anadolu?daki nüfuzunun zayıflaması Hacı Bektaş Dergahı?nın Alevi Ocakları karşısındaki durumunu güçlendirmiştir. Çelebiler?in, Anadolu?daki ocakzade Aleviler üzerindeki nüfuzlarını artırmaları Çelebi Ahmed Cemaleddin Efendi (1862-1921) zamanında gerçekleşmiş, ocaklara bağlı Aleviler üzerinde Hacı Bektaş Dergahı çelebilerinin nüfuzlarını arttırmak isteyen A. Cemaleddin Efendi: ?...Anadolu?nun en uzak yerlerine kadar adamlar göndererek Hacı Bektaş ocağının ser-çeşme olduğunu, o ocağa görülmeden talip gören dedelerin yolsuz bulunduklarını, erkân, tarîk, evliya, zülfikar ve serdeste gibi adlar ile anılan sopanın yezitlik alameti bulunduğu...? propagandasını (22) yaptırmıştı ve I. Dünya Savaşı için asker toplamak amacıyla Tunceli?ye kadar giden Cemaleddin Efendi kimi ocakları ve Alevi topluluklarını çelebilere bağlamayı başarmıştır. Çelebilere bağlananlara dönük, ocaklara bağlı kalmayı sürdürenlere purut da denilmektedir. (Gölpınarlı 1993: 790, 794-795) Ayrıca Çelebilere bağlı ocakların dedeleri ve çelebilerin Alevi köylerine gönderdikleri vekilleri cem törenlerinde tarîk (erkân) yerine ellerini kullandıklarından pençeli olarak da adlandırılmaktadır. Bu pençe-tarîk ikiliği o günlerin bir bakiyesi olarak bugün bile sürmektedir ve dedeler arasında tartışma konusudur.

Değişik bölgelerde bulunan ocakların dinsel törenlerdeki uygulamalarında ve izledikleri esaslarda da farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin Alevi tahtacıların bağlı bulundukları İzmir Narlıdere ve Aydın Reşadiye?de Emirbeyliler ve Yanyatırlılar olmak üzere iki dede ocakları vardır. Bu dede ocaklarının üstünde veya altında başka ocaklar yoktur.(A. Yılmaz 1948: 17; Yetişen 1987) Ocaklar şeklindeki bu örgütlenme Anadolu?nun birbirinden çok uzak bölgelerinde yaşayan Aleviler arasında iletişimi de sağlayan yegâne araçtır ve bu işlevini ocakzade dedeler aracılığıyla yerine getirmiştir. Alevi ocaklarının değişik bölgelerde yaşayan topluluklar üzerinde farklı nüfuz alanları bulunmaktadır. Ocakzade dedeler kendilerine bağlı bölgeler ve köyler dışındaki yerlerde faaliyette bulunmazlar. Taliplerde de böyledir yani, babası hangi ocağın talibiyse, ya da hangi ocaktan ise, o da mutlaka o ocağın talibi olurdu. Her ocak belli nüfuz alanlarına sahiptir. Ancak çeşitli nedenlerle bağlı bulundukları ocak ve dedeleri bulunmayan Alevilerin başka ocakzade dedelere bağlandıklarına da rastlanmaktadır.

Shankland?ın Dede aileleri ile talipleri aynı köyden gelmektedir şeklindeki düşüncesi doğru değildir. (Shankland 1999: 322) Ocakları oluşturan Dede aileleri ve onların talipleri aynı köy içerisinde bulunabilecekleri gibi uzak yerlerde de bulunabilmektedir. Dedeler bu bakımdan hizmetlerini taliplerine gitmek suretiyle yerine getirirler ve bundan dolayı Grothe gibi araştırmacılarca gezici (peripatetic) olarak nitelenmişlerdir. (Bk.: Hasluck 1929: 148) Bence bu deyim Dedelerin geleneksel işlevlerine oldukça uygun gelmektedir.

ALEVİ OCAKLARINDA HİYERARŞİK YAPI VE KÖKENLERİ

Aslına bakılırsa Alevi Ocakları arasında ayrım gözetilmez ve bu da Aleviler arasında ?Eri erden seçen kördür.? denilerek ifade edilir. Ancak buna karşın ?El ele el Hakka Sistemi? çerçevesinde Ocakların arasında mürşitlik, pirlik ve rehberlik bağı vardır. Her Dede ailesi bu şekilde kendini bağlı saydığı Dede ailesinin talibi, müridi sayılır. Bu da doğal olarak hiyerarşik bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bu hiyerarşik yapılanmanın kökeni hala tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Ocakların bir bölümü, başka ocaklara bağlıdır. Bağlı olunan ocak mürşid ocağı, bağlı olan ocak ise pir ocağı olarak, yine rehberlik de bir başka ocağın hizmeti olarak paylaşılır. Bu görev paylaşımı ?El ele El Hakka Sistemi??nin doğal bir sonucudur. Bu görevler farklı ocaklar arasında olabildiği gibi, aynı ocak içerisinde farklı dede ailelerince de üstlenilebilmektedir. Örnek vermek gerekirse İmam Musa-i Kazım Ocağı?ndan Ahmet Karanfil Dede ?Pîrimiz Baba Mansur, mürşidimiz Ağuiçen Ocağıdır.? diyor. Buna karşın Mürşitlik, pirlik ve rehberliği aynı ocak içinde paylaşanlara da rastlıyoruz alan araştırmalarımız sırasında. Talip sayısı, sahip olunan yetkiler ve nüfuzları da hiyerarşik bir görünüme yol açıyor. Ocakzadeler arasında bu konuda tartışmalar yaşanıyor. Sahip olunan talip sayısı, şecereler, Yol bilgileri gibi unsurlar üstünlük gerekçeleri olarak sıralanıyor. Biz bu hiyerarşik yapılanmanın kökenine dair şu varsayımları ileri sürebiliriz:

1- Bu durum bazı ocakların eski oluşlarıyla ilgilidir.

2- Bazı ocakların nüfuzlu oluşuyla, nüfuz bölgeleri ve taliplerinin fazla oluşuyla ilgilidir.

3- Özellikle XVI.yüzyıldan itibaren heterodoks Alevi zümrelerin zaman zaman merkezi idare ile yaşadıkları sürtüşmeler sonucunda gerçekleşen göçler ve sürgünlerle ilgilidir. (Barkan 1953: 228) Bu göçler ve sürgünler sonucunda kimi ocaklara mensup dede ailelerinin göçmeleri ve gittikleri yerde başka adlar altında ocakların ortaya çıkması, ancak bazılarının önceki ocaklarına kendilerini bağlı saymaları kuvvetle muhtemeldir. Bazı yerlerdeki Mürşid ocağı, pir ocağı, rehber ocağı gibi kavramların da bu şekilde ortaya çıktığı söylenebilir. (Yaman 1996: 59-60)

Her ocağın kendi içinde ve ocaklar arasında varolan hiyerarşik yapı ?El ele, el Hakka? anlayışının bir sonucudur. Her ocak kendi içinde mürşid, pir ve rehber ocakları şeklinde dede aileleri arasında bir görev bölümüne gitmiş, ocaklar ise yine kendi aralarında mürşid, pir ve rehber ocakları olmak üzere görev bölüşümüne Bu yapılanmayı birer örnekle açıklamaya çalışalım: Baba Mansur Ocağı dedeleri taliplerinin hizmetlerini görmek üzere kendi aralarında mürşitlik, pirlik ve rehberlik görevleri paylaşmışlardır. Dedelik kurumunun bu üçlü görev dağılımı birbirinin olmazsa olmaz koşuludur. Bu görev dağılımı birbirini tamamlayan işlevler yerine getirir. Herhangi birindeki aksama mekanizmanın bozulmasına ve birtakım sosyal olumsuzluklara yolaçar. Kaldıki dede-talip hiyerarşisi de birbiriyle sıkı ilişki içerisindedir. Bir Şeyh Hasan Ocağı dedesi (23) bunu şu şekilde anlatmıştır: ??Esas yol uludur. Dede ile talibin arasındaki fark et ile tırnak gibidir. Biri ikrardır, biri imandır. Gözcü talip pirini ateşten geri alır. O onu var eder, o onu var eder. Şimdi ikrar nerede iman oradadır. İman nerede ikrar oradadır?.?Aynı dede ocakların birbirlerine olan bağlılığı konusunda ise şu açıklamayı yaptı: ?Sarı Saltık?ın mürşidi Ağuiçen?dir. Sarı Saltık da Derviş Cemal?in mürşididir. Yani birbirine bağlıdırlar. Hacı Kureyş?in mürşidi Baba Mansur?dur. Baba Mansurluların mürşidi de Ulu Şeyh Ahmed Dede evladıdır. Yani ?El ele, el Hakka? birbirine bağlıdırlar.? Elazığ Sün Köyü?nde görüştüğümüz (24) Ağuiçenli Ahmet Mutluay Dede Ocakların birbirlerine bağlı olması konusunu ?Derviş Cemaller Kureyşan?a, Kureyşanlılar Baba Mansurlara, Baba Mansurlular Seyyit Sabun?a; Seyit Sabunlular Şıh Ahmet Dede?ye; Şıh Ahmet Dedeler de Ağuiçene bağlıdırlar. Koca Seyyidin elinde olan ocaklar, Kara Donlu Can Baba bizim müridimizdir. Koca Keşker de bizim müridimiz...? şeklinde açıklamıştır. Yine Ankara?da görüştüğüm bir Garip Musalı dede, pirlerinin Hıdır Abdal Ocağı olduğunu ifade etmiştir. Ancak değişik yörelerde Alevilerin diğer uygulamalarında olduğu gibi bu ?El ele, el Hakka? sisteminin uygulanışı konusunda da bir homojenlikten söz etmek olanaklı değildir. Ancak zaman içerisinde elde edilecek yeni kaynaklar üzerinde yapılacak çalışmalar ve alan çalışmaları ile Anadolu?daki Ocak Sistemi?ne ilişkin daha kapsamlı veriler sunulabileceğine inanıyoruz.(25)

Bir kısım ocaklar ise Hacı Bektaş Çelebilerine (Dedegan kolu=Ulusoy ailesi) bağlıdır. Örneğin Güvenç Abdal Ocağı gibi. Hacı Bektaş Çelebisinden her yıl icazet almak suretiyle dede görevlendirilirdi. İcazet almayan dedelik yapamaz, Çelebi gerektiğinde atadığı bu dedeyi değiştirebilirdi. İcazetname adlı belgede dedenin talipleri dedenin talipleri irşadla görevlendirildiği, Hacı Bektaş Çelebisinin mühürüyle birlikte yeralırdı. Bu konuda EK 2 bölümünde iki örnek sunuyorum. (Ulusoy 1986: 194, 255-256; Ayrıca bk Gürses 1964: 13 )

Alevi ocaklarına ilişkin genel bilgileri sunduktan sonra, bu ocakların bazılarına ilişkin genel bilgiler sunabiliriz. Bunların bir bölümünü geçtiğimiz yıllarda bizzat ziyaret ettim. Ocakların bazılarına ilişkin elde ettiğim yazılı kaynaklardaki ve alanda elde ettiğim verileri henüz tam anlamıyla değerlendiremediğimden bütün ocaklara ilişkin kapsamlı açıklamaları ileride yayınlanacak olan çalışmamda bilim dünyasına sunacağım. Bu bildirimin ekler bölümünde Alevi Ocaklarına ilişkin karma bir liste sunacağız. Bu liste Gloria Clarke, Cem Vakfı Dedeler Toplantıları ve benim alan çalışmalarıma dayanmaktadır. Bu listede yer alan ocakların bazıları değişik adlarla anılmaktadır ki, bunlar bildirimin boyutlarını aşması nedeniyle verilmemiştir.

OCAKLAR VE SÖZLÜ GELENEK (ORAL TRADİTİON)/ YAZILI KAYNAKLAR

Sosyal Organizasyonunun doğal bir sonucu olarak kapalı bir cemaat yapısı gösteren Alevi topluluklarda sözlü gelenek önemli rol oynamıştır. Ayrıca günümüze ulaşan yazılı kaynaklarda mevcuttur. Bu dışa kapalılık bilginin kutsallaşması ve belli ellerde toplanmasını beraberinde getirmiştir. Bilginin Ocaklardan gelen Dede ailelerinin elinde bulunması onlara önemli bir ayrıcalık vermektedir. Kişinin o topluluk içinde doğmasıyla başlayan ve Dedeye ve içinde yaşanılan çevreye dayalı bu toplumsallaşma titizlikle korunmuştur. Öyle ki o toplumun dışına çıkıp yabancı bir muhitte kalan bir Alevi geriye döndüğünde Cem?de Dedenin ve cemaatin huzurunda sorgudan geçirilir. Bir anlamda temizlenir. (26) Ancak bu şekilde o topluluğa yeniden dahil olabilir.

Alevilerde varolan sınırlı sayıda kaynak bugün hala en çok Alevi Ocaklarında bulunmaktadır. Bunlar arasında Buyruklar, Cönkler, Cenk Kitapları, Vilayetname, Makalat, Faziletname ve şecereler sayılabilir. Şecerelerde önemli veriler bulunuyor bunlar hem halkbilim hem de tarih alanında gerekli kritiği yapılarak kullanılabilir. Bunu Köprülü daha önce ?Vilayetname? için yaptığını ifade etmişti. (Köprülü 1995: 9) Şecerelerde kim hangi Ocağa, hangi aşiret bağlı, o Ocağın önderleri kimlerdir gibi bir çok bilgiler yer alıyor ve bunların toplanıp değerlendirilmesi ile birçok konu aydınlatılabilir kanısındayım.

Bir diğer önemli nokta da Ocakların başka bir deyişle ocak mensubu Dede ailelerinin sözlü geleneği en iyi yaşatan ve aktaran roller üstlenmeleridir. Alevi tarih, inanç ve kültürü yüzyıllar boyunca bu Ocaklar içinde yaşatılmışlardır. Dedeler saz eşliğinde söyledikleri deyişlerle de olsa birçok geleneksel veriyi bugüne taşımışlardır. Müzik de bu aktarım işinde çok önemli işlevler üstlemiştir. (Bu konuda bk: Clarke 1998)

GÜNÜMÜZDEKİ DURUMA GENEL BİR BAKIŞ

Hem benim yaptığım alan araştırmalarında hem de diğer alan çalışmalarında görülmektedir ki Ocak sistemi ve Dedelik Kurumu artık eskiden olduğu gibi kırsal yapıdaki gibi işlememektedir. Kentlere yerleşme süreci hem yurtiçinde hem de yurtdışına doğru yoğun nüfus hareketlerine yol açmış. Ocak sisteminin çökmesine yol açmış, Dede-talip ilişkileri parçalanmıştır.(27) Özellikle 1980lerle başlayan yeniden canlanma süreci Dedelik Kurumu?nu yeniden gündeme getirmiş ve yapılmaya başlanan Cemevlerinde Dedeler görevledirilmeye onlardan yardım istenmeye başlanmıştır. Ancak Dedelerin bu yeniden dönüşü hiç şüphesiz çok daha farklı bir statüyle olmaktadır. Kırsal yapının çok yetkili, işlevli Ocak Sistemi artık yoktur ve Dedeler sadece dinsel hizmetlerin görülmesinde yararlanılan, maaşlı ve çalışıp çalışamayacağı, bulunduğu Cemevinin yöneticilerine bağlı görevliler durumuna gelmişlerdir. Bu süreç çok karmaşıktır ve kentlere göçlerle birlikte yaşanan bu sürecin çok iyi analiz edilmesi gerekmektedir.(28)

BAZI OCAKLAR HAKKINDA GENEL BİLGİLER(29)

AĞU İÇEN OCAĞI (KARA DONLU CAN BABA)

Tunceli ili Pertek ilçesinde bulunan Karabakır (Bargini)(30) Köyü?ndedir. Ağuiçen Ocağı?na gelenler arasında daha çok çocuğu olmayanlar yer alır, türbede kalarak kurban keserler. Kendilerini Ağuiçenli olarak nitelendiren dede ocakları Mir Seyyit, Köse Seyyit, Seyyit Mençek, Koca Seyyit olmak üzere dört koldur. (Ali Kemali 1932: 192) Ağuiçen?in menkıbelerine ilişkin hem Ali Kemali, hem Nazmi Sevgen ve hem de Nuri Dersimi de bazı bilgiler bulunmaktadır. (Uluğ 1939a: 89; 1939b 33; Ali Kemali 1932: 184; Dersimi 1997: 117-118) Tunceli?de bulunan ve Ağuiçen olarak adlandırılan evliya Seyyid Mençek olarak da bilinir.(31) Elazığ?ın Sün Köyü?ndeki eren ise Koca Seyyid?dir. Ağuiçen?in bir diğer yaygın adı da Kara Donlu Can Baba?dır. Hem Elazığ, Sün Köyü ve hem de Tunceli Hozat Karabakır köyü?nde bu konuda yaşlılarla görüştüm. Anlatılanlar kapsamlı olduğundan burada en genel bilgilere değinmekle yetiniyorum. Ağuiçen Ocağı?ndan dedeler ağırlıkla Elazığ, Erzincan ve Tunceli?de bulunurlar. Sivas Karakeban yakınlarında bulunan Alevi Ocak Ulularından Kara Pirbad?da Kara Donlu Can Baba olarak adlandırıldığından bazı araştırmacılar bu iki evliyayı karıştırmaktadırlar. (Birdoğan 1992: 149)

ALİ ABBAS OCAĞI

Sözlü geleneğe göre Hazreti Abbas neslindendir. Ali Abbas Ocağı dedeleri Özellikle Erzincan ve Tunceli yörelerine dağılmışlardır. (Ali Kemali 1932: 193) Bazı dedeler Ali Abbas ve Celal Abbas Ocaklarının aynı ocağı nitelediğini ifade ederler.

ALİ BABA OCAĞI

Bu ocağa adını veren evliyanın türbesi Sivas Ali Baba mahallesinde bulunmaktadır.(Clarke 203-208) Bu ocağın Sivas yöresinde talipleri bulunmaktadır.

ALİYYÜL ŞAZELİ/MOLLA YAKUP OCAĞI

Molla Yakup evlatları, dedelerinin soyunu Hz. Şazeli?ye dayandırdıklarından bu ocak soyu hem Aliyyül Şazeli ve hem de Molla Yakup Ocağı olarak adlandırılmaktadır. (Özen 1997: 107) Ayrıca halk arasında Şeyh Şazeli Sultan (Kahveci) Ocağı olarak da bilinir. Bu ocağın merkezi ve Molla Yakup?un türbesi Sivas Kangal ilçesi, Yellice Köyü?nde bulunmaktadır. Molla Yakup?a ilişkin birçok menkıbe yüzyıllardır anlatılmaktadır. Bu Ocağa bağlı talipler daha çok Divriği ve Kangal yörelerinde toplanmıştır. Gökçeoğulları ailesi bu ocaktandır ve kendilerinde bu ocağa ait birçok belge bulunmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu aileden Yesari Bey bunların yeni türkçeye kazandırılması için oldukça duyarlı şekilde çalışmaktadır.(32)

BABA MANSUR OCAĞI

Tunceli ili Mazgirt ilçesinin doğusunda Darıkent (Muhundi) Bucağı?nda ünlü Alevi evliyalarından Baba Mansur?un yürüttüğüne inanılan bir duvar bulunur.(33) Muhundi orada bulunan bu ziyaretin anısı nedeniyle Dersim ve çevresinin en ünlü ziyaretgahlarındandır. Ali Kemali?ye göre Baba Mansur Dedeleri seyyidlerdendir, kolları yoktur, üç büyük kabiledir. Bir kabilesi Mazgirt kazasının Darıkent (Muhundi) bucağında, İkincisi Pülümür?ün Tahti ve üçüncüsü yine Pülümür?ün Gersinot köylerinde bulunur. Gersinot?ta oturanlara Şahverdi Evladı derler ki, Sivas ve Koçgiri aşiretinin seyyitleridir. (Ali Kemali 1932: 193) Bu seyyitler ayrıca Erzincan?ın Kısmikör ve Erdene, Pülümür?ün Seyyitler Kapiri ve Tahsini köylerinde bulunurlar. Mazgirt kazasında da vardır. (Ali Kemali 1932: 184) Bir araştırmada Tunceli Pülümür Yeldeğen Bucağı?nda Şah Mansur?un evlatlarının türbesinin ve Sivas Zara Kızılkale Köyü?nde de Baba Mansurluların bulunduğu ifade edilmiştir. (Clarke 1998: 205)(34) Baba Mansur?un Horasan?dan geldiğine inanılır. Halk Cuma akşamları buraya toplanır, kurbanlar keser, cem yaparlardı. Baba Mansur?un yüzyıllardır dilden dile dolaşan menkıbelerinin en bilineni şu şekildedir: Bir de Baba Kureyş (Hacı Kureyş) varmış. Bir gün vahşi bir ayıya binmiş ve bileğine de bir yılan dolamış, onunla ayıyı kamçılayarak yürütmüş. O sırada duvar yapmakta olan Baba Mansur ise bu duvara binerek Baba Kureyş?e doğru yürümüş. Kureyş Baba bu mucize karşısında hayran olarak ?Sen taş duvara can verdin.? diyerek, Baba Mansur?un eline sarılıp öpmüş. Baba Kureyş Ocağı?nın talipleri, Kureyş Baba?nın Baba Mansur?a bağlılığı üzere, Baba Mansur Ocağı?nın da müritleridir. Yüzyıllardır Kureyşan Ocağı Dedeleri?nin mürşidleri de Baba Mansurlu Dedeler olmuştur. Pir ve seyitleriyle birlikte Koçgiri ve Hiran aşiretleri de Baba Mansur Ocağı?na bağlıdırlar. (Ayrıca bk: Uluğ 1939 1939a: 83; 1939b: 34; Dersimi 1997: 140-141.)

Ayrıca Baba Mansur Ocağı?ndan Ali Düzgün Dede?den edindiğim bilgilere göre Baba Mansur Dedeleri , Kureyşanlar , Şavalanlar , Arelliler , Gaboranlılar , Butkanlılar Aşiretlerine Dedelik ve Lolanlılar, Çarekanlılar ve diğer aşiretlere de mürşidlik yapmaktadırlar. Bu ocağın dedelerinin de bağlı olduğu Baba Mansurlu dede ailesi Baba Mansur?un duvarı yürüttüğü duvarın yanında bulunan evin sahibidirler ve ziyaretle bu aile ilgilenmektedir. Hem İstanbul?da hem Tunceli?de bu ocaktan dedesoylularla görüstüm. Darıkentteki ocağı da ziyaret ettim. Yine Darıkent yakınlarında bulunan Şöbek, Lödek, Küpük Köylerinde de Baba Mansurlu seyyid aileleri vardır. Bir bölümü çeşitli nedenlerle Tunceli dışındadırlar ve özellikle de Sivas?ta yoğunlaşmışlardır.

BATTAL GAZİ OCAĞI

Bilindiği üzere Seyyid Battal Gazi?nin Eskişehir?de türbesi ve büyük bir dergahı bulunmaktadır. Battal Gazi Ocağı?ndan Dedeler hem Eskişehir?de hem de Amasya?da bulunmaktadırlar. Amasya Merzifon, Sarı Köyü, Oymaağaç Köyü, Balgöze (Emert) Köyü ve Merzifondaki Tekke mahallesinde bu soydan dedeler bulunmaktadır.

BOSTANKOLU HASAN HALİFE OCAĞI

Bostankulu Ocağı Dedeleri genellikle Tokat?ta bulunurlar. Bostankulu Hasan Halife keramet göstermiş, Hacı Bektaş Veli Dergahı?nda kazan kaynatmış, hizmet etmiş ve kendisine bu görev verilmiş. Bu ocağın talipleri Yozgat Çorum ve Tokat havalisinde bulunmaktadır.

CELAL ABBAS OCAĞI

Ali Abbas Ocağı ile aynı ocak olduğu söylenir.(35) Bu ocak ulusu hem Ali Abbas hem Celal Abbas olarak aynı kişi olabilir veya iki farklı kişi olup aynı aileden gelebilirler. Celal Abbas Ocağı Dedeleri Tunceli Ovacık?ta da bulunurlar. (Kaya 1995: 99) Ancak Erzincan ve Elazığ yörelerinde de bu soydan ocakzadelere raslamak olanaklıdır.

CEMAL ABDAL OCAĞI

Cemal Abdal Ocağı Elazığ Karakoçan?da Madran ile Delikan Köylerinin arasında bulunmaktadır. İki türbe vardır. Büyük Cemal Abdal ve Küçük Cemal Abdal türbeleri. Şadılı Aşireti?nin bir bölümü bu ocağın talipleridir. Cemal Abdal Ocağı Dedelerinin mürşidleri ise Ağuiçen Ocağı Dedeleridir. Tunceli ili Mazgirt ilçesi?de bulunan Kızılkale Köyü?nde de bu ocağa mensup Dede aileleri bulunur. Cemal Abdal, Derviş Cemal ve Seyyid Nuri Cemaleddin?in aynı kişi olduğu ifade edilmektedir. Bu konu tam açıklığa kavuşuncaya kadar ben bunları ayrı Ocaklar şeklinde değerlendirme yanlısıyım.

DERVİŞ CEMAL/SEYİT CEMAL OCAĞI

Tunceli ili Hozat ilçesine iki saat uzaklıkta Seyit Cemaller (Derviş Cemal) Köyü?ne adını veren ziyaretgahtır. Erzincan?ın Tercan ilçesinin otuz kilometre güneybatısındaki Bulmuş Köyü?nde ve yine Erzincan Tercan?a bağlı Zorum Köyü?nde de Derviş Cemal Ocağı Dedeleri ve ziyaretler bulunurdu. İnanışa göre Derviş Cemal?in oturduğu köy kuru bir meşelik iken yemyeşil bir yere dönüşmüştür. Bir başka rivayete göre de Derviş Cemal Hacı Bektaş Dergahı?nda hizmet görmüş erenlerdendi. Hatta bu konuyu Derviş Cemalli dedeler sürekli anlatırlar. Ali Kemali?nin verdiği bilgilere göre Şeyh Hasan koluna mensup aşiretler Derviş Cemal Ocağı talipleridir. (Bak Ali Kemali 1932: 185)

EMİROĞULLARI/EMİRBEYLİ/HACI EMİRLİ OCAĞI

Alevi Tahtacıların iki ocağından biridir. Dedeleri Aydın Reşadiye?de bulunurlar. (Yılmaz 1948:17; Şapolyo 1964: 257, 289) Yörükan?a göre Hacı Emirli Ocağı?na bağlı Tahtacı Oymakları, Şehepli, Kabakçı ve Aydınlı Oymakları?dır. Bu oymak Tahtacıları Aydın, İzmir, Adana, Denizli yörelerinde bulunmaktadırlar. (Yörükan 1998: 202-203)

GARİP MUSA OCAĞI

Sivas Divriği Güneş Köyü yakınında türbe ve tekkesi vardır.(Clarke 1998 ; Özen 1997: 58) Türbenin yakınında kutsal bir ziyaret haline gelmiş olan ardıç ağacı vardır.(36) Garip Musalı dedesoyluların bir bölümü de Kars?ta bulunmaktadır. Bu ocaktan Musa Karakaş ve Kutluay Erdoğan?ın Ocaklarına ilişkin bilgi ve belgelerin günışığına yönelik çalışmaları oldukça yararlı olmaktadır.

GÖZÜ KIZIL OCAĞI

Gaziantep?te varolan Gözü Kızıl Camisi?ne (Clarke 1998: 203-208) adını veren evliyanın, Gözü Kızıl Ocağı?nın dayandığı ve Vilayetnamede adı geçen evliya ile aynı olup olmadığını bilemiyoruz. Ayrıca Şarkışla Karpınar Köyü?nde de(Kum 1957:1518n) bu ocak mensupları varmış.

HACIM SULTAN OCAĞI

Hacım Sultan?ın Uşak?ta Hacım bucağının Susuz mevkiinde türbesi bulunuyor. (Clarke 203-208) Hacım Sultan Ocağı Dedelerinin varolduğunu çeşitli sözlü verilerden duydum ancak nerede bulunduklarına ilişkin bilgiyi derlediğim bilgilerin çözümünden sonra sunacağım.

HIDIR ABDAL OCAĞI

Hıdır Abdal Sultan, Gözcü Karaca Ahmet Sultan?ın oğludur. Türbesi Erzincan, Kemaliye Ocak Köyü?nde bulunmaktadır. Hem sözlü hem yazılı kaynaklara göre (Sevgen 1946; Dersimi 1997: 144) Hıdır Abdal Ocağı Dedeleri yüzyıllardır Hacı Bektaş Dergahı?na vekaleten Düşkün Ocağı olarak işlev görmüşlerdir. Özellikle Malatya, Erzincan ve Tunceli yörelerinden talipler Hıdır Abdal Sultan?ın türbesinin bulunduğu bu yere akın akın gelirler. Eskiden düşkünlük konularında başvuru makamı olan Hıdır Abdal Ocağı dedelerinin bu işlevi bugün artık geçmişte yaşanmış bir konu olmaktan öteye geçmiyecektir. Şimdi Hıdır Abdal?ın anısına her Ağustos?un ilk Pazar günü onbinlerce kişinin katıldığı büyük bir etkinlik düzenlenmektedir. Hıdır Abdal Ocağı?na mensup dedeler Ocak Köyü?nde 12 ailedir. Bunların dışındaki Ocaklılar talip soylu ailelere mensupturlar. Hıdır Abdal Ocağı?ndan dedesoylular Erzincan ve Sivas Divriği?nin (Mesela Höbek Köyü) çeşitli köylerinde de bulunmaktadırlar. Hıdır Abdal Ocağı?na bağlı talipler de Malatya, Erzincan ve Sivas yörelerinde bulunmaktadır. Bazı Garip Musalı dedesoylulardan dinlediğime göre de Hıdır Abdallı dedeler, Garip Musalı dedelere pirlik yapıyorlarmış.

HUBYAR OCAĞI

Hubyar Sultan?ın türbesi, Tokat?ın Almus İlçesi, Hubyar Tekke Köyü?nde bulunmaktadır. Hubyarlı Dedelerin kimisi onun İmam Rıza soyundan (37) kimi de İmam Musa Kazım soyundan olduğunu ve mürşidinin de Üryan Hızır olduğunu ifade ediyorlar. Yine Hubyar Sultan?ı, Hoca Ahmet Yesevi?nin okuttuğuna inanılıyor. Hubyar?ın dört oğlu varmış Mustafa Abdal, Himmet Abdal, Behzad Abdal, Hasan Abdal. Özellikle Tokat yöresinde Hubyarlı talipler yoğundur. Hubyar Sultan?a ilişkin bilgilerin yazılı olmaktan çok sözlü geleneğe dayanması ve varolan kısıtlı kaynakların da bazı kişilerce bilim dünyasından gizlenmesi ne yazık ki bazı bilgilerde karmaşaya yol açmaktadır. Üzülerek ifade etmek istiyorum ki bazı kişilerin bencilliği çok köklü bir Alevi Ocağı?na ilişkin bilgilerin ortaya çıkmasını ne yazık ki engellemektedir.(38)

HÜSEYİN ABDAL OCAĞI

Hüseyin Abdal?ın türbesi Sivas Divriği İlçesindeki Aşudu Tekke (Güvenkaya) köyünde bulunmaktadır. (Özen 1997: 121) Karakesici Hüseyin Abdal olarak da adlandırılır. Bu Ocaktan dedesoylulara göre Karakesici Hüseyin Abdal Horasan?dan gelerek Hacı Bektaş Dergahı?nda hizmet etmiş. Sonra Aşudu Tekke(Güvenkaya) köyüne yerleşmiş burada halkı irşad etmiş ve burada Hakka yürümüştür.

İMAM MUSA-İ KAZIM OCAĞI

Dedelerden elde ettiğim bilgilere göre Elazığ, Baskil, Kumlutarla (Adaf) Köyü?nde, Erzurum, Tekman, Mir Seyid ve Erduran Köyleri?nde bu soydan dedeler var. Yine İmam Musa-i Kazım Ocağı talipleri de Tunceli ve Erzurum?da bulunuyorlar.

İMAM ZEYNEL ABİDİN OCAĞI

İmam Zeynel Abidin veya dedelerinin bulunduğu yer olan Kuyudere (Mineyik) Köyü?nün eski adı nedeniyle Mineyik Ocağı olarak da bilinir. İmam Zeynel Abidin Ocağı?ndan bazı dedeler bütün ocaklara mürşid olduklarını ileri sürerler. Diğer ocaklar gibi onların da mürşid olduğu ocaklar vardır. Ancak bütün ocakların mürşidi olduklarına dair bir uygulama olmamıştır. Bu ocaktan hala otantik dedeler bulunmaktadır.

KARA PİRBAD OCAĞI

Daha önce de belirttiğimiz üzere Kara Pirbad?da Karadonlu Can Baba diye adlandırılmaktadır. Kara Pirbat ziyareti Sivas?ın Divriği ilçesi, Karakeban Bucağı, Ömerli Köyü?ndedir. 22 Ekim 1999?da burayı ziyaret ederek bilgi topladık. Köyde bulunan yaşlıların anlattığına göre Kara Pirbad, Hacı Bektaş Veli tarafından Anadolu?da islamiyeti yaymakla görevlendirilmiş bir erendir. Son on onbeş yıldır da eski dedeler olmadığından köyde cem de yapılmamış.

KAYGUSUZ ABDAL OCAĞI

Kaygusuz Abdal?ın Dergahı Mısır Kahire Makattam tepesinde bulunuyor. Bu soydan hala ocakzadeler var. Bunların bazılarıyla Gaziantepte görüştüm, ancak onlar Dedelik yapmıyorlardı.

KEÇECİ BABA OCAĞI

Keçeci Baba?nın türbesi Tokat Erbaa?ya yaklaşık 30 km uzaklıkta bulunan Keçeci Köyü?ndedir. Keçeci Ahi Baba olarak da bilinir. Keçeci Köyü?nde herkes ocakzadedir. Talipleri de Tokat ve Amasya yörelerindedir.

KOCA LEŞKER OCAĞI

Koca Leşker?in ziyaretgahı Erzincan?ın Bağıştas İstasyonu yakınlarında ve Fırat?ın yakınındadır. Türbenin yakınında oldukça eski mezarların bulunduğu bir mezarlık bulunmaktadır. Ayrıca buraya kurban ve lokma hizmetlerini görmek üzere bir yer yaptırılmıştır. Koca Leşker ile Koca Seyyid?in aynı evliya olduğunu ifade eden dedesoylular vardır. Ancak bu iki yerde yani hem Sün Köyü?nde Koca Seyyid?in türbesinin ve hem de Bağıştaş yakınında Koca Leşker?in türbesinin olması bu durumu karmaşık hale getirmektedir.

KOCA SAÇLI SEYYİD MUHAMMED OCAĞI

Sivas Divriği İlçesi Erikli Köyü?ndedir. Hünkar Hacı Bektaş Veli?nin dervişlerinden olduğu söylenir. (Özen 1997: 100) Böyle bir ocağın varlığını duymama karşın bu ocaktan dedelerle görüşme olanağım olmadı.

KÖSE SÜLEYMAN OCAĞI

Alevi Çepnilerin Ocağı?dır.(39) Görüştüğüm bir Çepni Dedesinden (40) elde ettiğim bilgilere göre Batı Anadolu?daki Çepnilerin piri, rehberi ve mürşidi bu ocaktır. Bu konuda başka alan çalışmaları yapıldıktan sonra daha sağlıklı bilgiler verilebilir düşüncesindeyim. Bu ocak dedeleri de kendilerine pir olarak Hacıbektaş Çelebilerini kabul ederler. Sözlü geleneğe göre, Köse Süleyman, İmam Rıza soyundan Yunus Mukri?nin oğludur ve Kösedağ Savaşı?nda şehit olmuştur. Onun soyundan gelenler boyları olan Çepnilerle Anadolu?da inaçlarını ve geleneklerini sürdürmüşlerdir. Ocağın en önemli merkezi, Balıkesir, Merkeze bağlı Kavakbaşı Köyü?dür. Ayrıca Bergama?nın Narlıca Köyü?nde de Köse Süleyman Ocağı Dedeleri bulunmaktadır.(41) Kavakbaşı Köyü?nden Enver Oğuz Dede ile görüştük ve kendisi balıkesir yöresinde 30 civarında Çepni köyü olduğunu ifade etti. Ayrıca çeşitli icazetnameleri de verdi.

KUL HİMMET OCAĞI

Kul Himmet Ocağı?nın merkezi Tokat?ın Almus ilçesi Görümlü (Varzıl) Köyü?ndedir. Kul Himmet Ocağı dedeleri bu köydedir. Yedi Ulu Ozandan biri olan Kul Himmet?e ilişkin bir çok menkıbe ve deyişleri yüzyıllardır dilden dile dolaşmaktadır. Bu ocağın Tokat ve çevresinde bir çok talibi bulunmaktadır.

KUREYŞAN/HACI KUREYŞ OCAĞI

Bu soydan dedelerin anlattığına göre Hacı Kureyş, Seyyid Mahmut Hayrani?nin soyundan gelmektedir. Düzgün Baba da Hacı Kureyş?in tek oğludur. Tunceli?deki ocak Mazgirt kazasının Düzgün Baba Dağı civarındaki Büyük Köyü?ndedir. Rivayete göre Moğol istilasıyla başlayan göç sırasında Hacı Kureyş, Horasan?dan çıkarak Nizip?in Milelis Köyü?ne gelmiş, burada Hakka yürümüş ve köy civarındaki Zarar mevkiine defnedilmiştir. Tunceli, Nazımiye ve Mazgirt?te, Adıyaman?ın Yukarı Şeyhler Köyü?nde de bu ocağa mensup Dede aileleri bulunmaktadır. Halk tarafından Kureyşan Ocağı Dedeleri ruh hastalıklarına şifa bulmak amacıyla ziyaret edilmektedirler. Bu ocağın bir merkezi?nin de Malatya?nın eski Adıyaman mıntıkasında olduğu ileri sürülmektedir. Tunceli?de başta Kureyşan aşireti olmak üzere Bahtiyarlar, Sisanlar, Erzincan?ın Cibice Boğazı?ndaki Balabanlar, Kuziçan?daki Çarekanlılar, Haydaran, Demenan, Yusufan, Karsan, Alan, Lolan, Şeyhmehmetli aşiretleri ve Koç ve Kalan aşiretlerinin bir bölümü Kureyşan Ocağı?nın talipleridir. Yine bir araştırmada belirtildiği üzere Adıyaman?ın Kayabaşı Köyü?nün 2 km güneyinde Hacı Kureyş ve oğlunun bulunduğu ziyaret vardır.(Clarke 1998: 204). Bir rivayete göre bir keramet olayı sonrasında Baba Mansur mürşid, Kureyş Baba pir, Derviş Beyaz da rehberlik görevlerini paylaşmışlardır. (Aynı yönde bk.: Yazıcı 1996: 53-55)

MUNZUR BABA/SULTAN MUNZUR OCAĞI

Munzur Ocağı?nın talipleri Erzincan, Kemah ve Tunceli?nin çeşitli yerlerindedirler. Ali Kemali?nin verdiği bilgilere göre Sultan Munzur (42) evlâdı; Tunceli Ovacık kazasının Ziyaret, Erzincan?ın Kiştim Köyü ve Başköy nahiyesinde bulunurlar.(Ali Kemali 1932: 193)

PİR SULTAN OCAĞI

Hem Sivas, Yıldızeli, Banaz Köyü ve hem de Tunceli, Pülümür ilçesi Hacılı Köyü?ndedir. Bu köyün adı eskiden Bahçecik idi. Bir rivayete göre burada bulunan Ocakzadeler, Sivas?ta bulunan Pir Sultan Abdal?ın soyundandırlar. Bu köyün bütünüyle ocakzade olan halkı Kerbela?ya gidip geleli köyün adı Bahçecik?ten Hacılı?ya dönüşmüştür. Bu köydeki cemevinin içinde onun ilk inşaatı sırasında Pir Sultan?ın Horasan?dan getirdiğine inanılan ve ziyaret haline gelmiş olan bir ağaç sütun vardır. Bu direği inanışa göre Pir Sultan Abdal Horasan?dan getirmiştir. Halk arasında bu direğin büyük bir ağırlık üzerinde olmasına karşın havada durduğu inanışı yaygındır. Bu direk yüzyıllardır cem ibadetlerinin yürütüldüğü bir cem odasının içinde bulunmaktadır. Bu cem odasına ilişkin de bir çok kerametler anlatılmaktadır. Ruslar buraları işgal ettiğinde burayı yakmak istemişler ama başaramamışlardır. Bu cemevini 1 Kasım 1999?da ziyaret ettim. Burada 1996?da kendisiyle Şahkulu Dergahı?nda görüştüğüm Pir Sultan Ocağı dedelerinden Mehmet Çelebi ile görüştüm.

PİRİ BABA OCAĞI

Piri Baba?nın türbesi Amasya?nın Merzifon ilçesi Tekke mahallesinde bulunmaktadır. Piri Baba Ocağı?ndan gelen dede aileleri yine Merzifon?un Oymak Köyü?nde bulunurlar.(43)

SARI SALTIK OCAĞI

Tunceli?de Hozat-Ovacık yolu üzerinde 2000 metre yükseklikte bir tepede oldukça bakımlı bir türbe içinde Sarı İsmail ve Sarı Sultan da denilen (Aynı yönde bk. Ali Kemali 1932: 192) Sarı Saltık yatmaktadır. Sarı Saltık Hakka yürüdüğünde yedi tabutta baş göstermiş. Sarı saltık?ın Anadolu dışında da makamları bulunmaktadır. Eskiden Sarı Saltık ziyareti Dersim aşiretlerinin vicdanı durumundaydı. En büyük antlar onun başında içilir, aşiretler antlaşmalarını bu ziyaretin başında yaparlardı. Bu ziyaretin yakınında bulunan Karaca Köyü?nde bulunan seyitler Sarı Saltuk Ocağı dedeleridir.(44) Ancak eskiden göç etmiş ve Sivas, Erzincan gibi başka yerlere yerleşmiş bulunan Sarı Saltık Ocağı?na mensup dede aileleri bulunmaktadır. Gölpınarlı?ya göre Divrik Gürenlerli Köyü?nde de Sarı Saltuklu Dede aileleri vardır. (Gölpınarlı 1961: 45); Eskiden halk ağız ve göz hastalıkları için Sarı Saltık Dedelerine gelirlerdi. Bu soydan dedelerden birinden dinlediğim şu kısa bilgi dedelerin nasıl çeşitli yerlere dağıldığını gösteriyor: ?...Sivas İmranlı İlçesinin Tokluca Köyü?nden Emir Hüseyin?in torunu Seyit Kasım?ım ben. Dedem Tunceli Hozat?ın Ağviran Köyü?nden gelmiş. Erzincan?ın Kabullar Köyü?ne oradan da bu İmranlı?ya gelmişler burada 200-300 senelik mazimiz var. Bizim ocak Sarı Saltık, Musayı Kazım?a bağlı. Tapduk Emre?den el alma Sarı Saltuk Sultan. Hünkara hizmet eden Tapduk Emre?den el almış. Soy şeceresinde böyle yazılıdır. Bir şecere var heder olmuş Tunceli Hozat?ta. Bir de Sivas?ın Ezeltere Köyü?nde...? (45) Sarı Saltık?ın menkıbevi yaşamına göre yedi tabutta baş gösterdiğine inanılır ve buna dayanarak da bir çok yerde makam ve türbelerinin olduğu söylenir. Bunların en tanınmışları yukarıda belirttiğim Tunceli?deki ziyaret ve Romanya Kaligra?da Babadağ?da bulunan Sarı Saltuk türbeleridir. Ayrıca son olarak Sivas Koyulhisar Bahçe Köyü Delmece yaylasında da bir Sarı Saltuk ziyareti bulunduğunu öğrendim.

SARIBAL OCAĞI

Sarıbal Ocağı?nın Sarı Saltık Ocağı?ndan ayrılma olduğu söylenir. Sarıbal Ocağı Dedeleri Gümüşhane?de bulunurlar. Çelebilerden icazet almak suretiyle bu hizmetlerini sürdürürler. Bu ocağın talipleri Giresun?un Kayacık Köyü?nde, Şebinkarahisar, Karaköy, Armutlu, Toklal, Leylek, Aziz ve Suboyu köyleri, Gümüşhane Şiran?a bağlı Kırıntı, Yeniköy ve Çal köylerinde bulunmaktadır.(46)

SEYYİD BABA OCAĞI

Seyyid Baba türbesi, Divriği Akmeşe (Ziniski) köyündedir. Bu köyde ve yakın köylerde Seyyid Baba Ocağı dedeleri bulunur. Talipleri de yine Divriği yöresindedir.(47)

SEYİT SEYFİ OCAĞI

Bu ocak evladı Musa Küçük Dede?nin verdiği bilgilere göre Seyit Seyfi, Oniki İmamların yedincisi olan İmam Musa Kazım evlatlarındandır. Elazığ ili, Palu ilçesinde Seydili Köyü?nde ocağı vardır. Ocak ve Vakfiye şu anda kullanılmamaktadır. Tunceli, Elazığ yöresinde Seyit Sabun olarak bilinir. Vesikalarda ise Seyit Sabır olarak geçmektedir. Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemekle birlikte, Yavuz Selim döneminde yaşadığı biliniyor. Bu soydan gelenler Tunceli?ye yerleşmişlerdir. Mazgirt ilçesinde Seyitli ve Balan köylerini yurt edinmişlerdir.

SULTAN SİNEMİL OCAĞI

Kahramanmaraş Elbistan ilçesinin Kantarma Köyü, Sinemil Ocağı?nın dedelerinin mekanı olarak bilinir. 6 Kasım 1999?da Kantarma Köyü?nü ziyaret ettiğimde bu Alevi Ocağı?nda eski dedelerin artık hiç kalmadığını bizzat gördüm. Kantarma?nın ünlü dedelerinden Hakka yürümüş olan Tacim Dede?nin oğlu Ali Ekber Dede?nin evinde Kantarma?nın eski günlerindeki canlılığı ve sosyal yaşamı dinledik. Erzincan Kemah?ın Nekkâr oğlu ve Vaver, (Ali Kemali 1932: 193) Ayrıca Kemah?ın Dere köyü ve Malatya Akçadağ?da Sinemil Ocağı?ndan dedeler bulunurlar.

ŞAH İBRAHİM VELİ OCAĞI

Şah İbrahim Veli Ocağı?nın merkezi, Malatya?nın Arguvan ilçesinde bulunan Ballıkaya (Mezirme) Köyü?dür. Şah İbrahimli Dedeler bu köyde bulunurlar. 30 Ekim 1999?da burayı ziyaretim sırasında Hasan Yıldırım Dede?den(48) edindiğim bilgilere göre: ?Şah Veli, yani Şah İbrahim İran?ın Erdebil kentinden Elazığ?ın Sün Köyü?ne geliyor. Oradan Arguvan Eymir köyüne geliyor orada kalıyor. Sonra da bir müddet Kozdere Köyü?nde kalıyor. Burada Mezirme?de kendisine bağlı 3-5 talip evi varmış onlarla kalıyor. Burada onlarla kalıyor. Bir müddet geçenden sonra Kerbela?ya Hz. Hüseyin?e ziyarete gidiyor. 7 sefer gidiyor Kerbela?ya, En son gitmesinde oğlu Şah Hüseyinle ve talipleriyle vedalaşıyor. Ben bir daha gelmeyeceğim diyor ve burada iki emanet bırakıyor. Birisi ayağının pabucu, şimdi hali hazırda burada mevcut, ikincisi de elinin asası dediğimiz karadirek. Bu emanetleri burada bırakıyor. Ondan sonra da dua ediyor. Beni gören bunları bu emanetleri görsün diyor. Ondan sonra da nerede başı ağrıyan, bir derdi olan olsa çevrilip buraya geliyor, en son çareyi burada buluyor. Pabuç yıllardır hep aynı ailede bulunuyor. Her yerden buraya ziyaretçiler geliyor. Şah İbrahim Veli ile, Hacı Bektaş Veli ikisi amca çocuklarıymış. 7. İmam İmam Musa-i Kazım?ın soyundan geliyorlar.? Malatya çevresinde bu ocağın talipleri bulunmaktadır. Yakın zamanda hakka yürüyen Gürgür Dede bu ocağın aktif dedelerindendi.(49)

ŞEYH AHMET DEDE OCAĞI

Ali Kemali?nin verdiği bilgilere göre Ocaktır ama yeri belli değildir. Ancak ve Şeyh Hasan onun soyundandır. Malatya, Erzincan, Tercan ve Tunceli Mazgirt?te dedeleri bulunur. Şeyh Ahmed Yesevî evlâdındandır, bütün seyyit ve ocakların serçeşmesidir. Biri Şeyh Hasan, diğeri Seyyit namında iki oğlu vardır, bazı aşiretler, bu iki babadan türemişlerdir; fakat o aşiretler beyninde seyyit namı zikredilmez, her ikisinin soyuna birden (Şeyh Hasanlı) adı verilir. (Ali Kemali 1932: 192) Cemal Abdallı bir dedenin anlattığına göre Şeyh Ahmet Dede Ocağı, Cemal Abdallıların piri olurmuş.

ŞEYH ÇOBAN OCAĞI

Şeyh Çoban Ocağı?nın merkezi Tunceli, Mazgirttir. Türbesi oradadır. Şeyh Çoban soyundan dedelerin bir bölümü Elazığ?ın içinde Fevzi Çakmak mahallesinde diğer bir bölümü ise Çorum, Alaca ilçesi Büyükkeşlik köyünde bulunmaktadırlar. Şeyh Çoban Ocağı talipleri Çorum, Sivas, Tunceli ve Elazığ bölgelerinde bulunmaktadır.Pilvenk ve Kavli aşiretinin bir bölümü de bu ocağın talibidir. (Onarlı 1999a: 26-27)

ŞEYH DELİL BERHİCAN OCAĞI

Bu ocağın merkezi Tunceli yakınında Kırmızıdağ?ın güneybatısındaki Dedeağaç (Pilvenk) Köyü?ndedir. Bu ocağın kurucusu bu köyde türbesi olan Şeyh Delil Berhican?dır. Menkıbeye göre bu zat bir gün müritleriyle birlikte bir kuzu yemişler; sonra kuzunun kemiklerini bir araya getirip dua etmiş, kuzu dirilmiş, bundan dolayı da ?kuzuyu dirilten şeyh? manasına kendisine Şeyh Delil Berhican denilmiştir. (Ali Kemali 1932: 12) Gazi Üniversitesi?nin hazırladığı belgesel çerçevesinde Tunceli?de bulunduğumuz sırada buraya da gitmek istemiştik ancak hem programın yoğunluğu ve hem de güvenlik güçlerince bu köyde kimsenin yaşamadığının ve harap olduğunun ifade edilmesi sonucu gidilemedi.(50)

ŞEYH HASAN OCAĞI

Şeyh Hasan Ocağı denildiği zaman onunla ilintili dört ocağı daha açıklamak gerekir. Bunlar Sultan Onar Ocağı, Şeyh Ahmet Dede Ocağı, Şeyh Bahşiş Ocağı ve Seyyidan Ocağıdır. Sultan Onar Ocağı olarak bilinen, Şeyh Hasan?ın Piri Baba?nın kızıyla evliliklerinden olma çocuklarının Malatya Arapgir ilçesine bağlı Onar Köyü?nde kurdukları ocaktır. Şeyh Ahmet Dede Ocağı olarak bilinen, Şeyh Hasan?ın kardeşi ve Şeyh Hasan oymağının ikinci reisi olan Şeyh Ahmet?in çocuklarının Elazığ, Baskil?e bağlı Tabanbükü (Şeyh Hasan) Köyü?nde kurdukları ocaktır. Şeyh Bahşiş Ocağı, yine Şeyh Hasan?ın evlatlarının Elazığ, Baskil?e bağlı Kumlutarla (Adaf) Köyü?nde kurdukları ocaktır. Seyyidan Ocağı olarak bilinen, yine Şeyh Hasan?ın oğlunun torunlarından Seyyid adlı bir zatın Tunceli?nin Bodik Köyü?nde(Ali Kemali 1932: 188) kurduğu ocaktır. Şeyh Hasan?ın oğlunun diğer torunlarından Şeyh Hasan ise, Tunceli Ağdat Köyü?nde Şeyh Hasan Ocağı?nı kurmuşlardır. Ataları Şeyh Hasan?ın ocağına ?Büyük Şeyh Hasan Ocağı? ya da sadece ?Büyük Ocak? denir ki bu Malatya Arapgir?e bağlı Onar Köyü?ndedir. Torun Şeyh Hasan?ın Ağdat?taki ocağına ise Küçük Şeyh Hasan Ocağı denilmektedir. (Onarlı 1999b)

ÜRYAN HIZIR/SULTAN HIDIR OCAĞI

Üryan Hızır Ocağı Tunceli ilinde Pertek-Hozat yolu kenarında bir sırtın üzerinde bulunan Dorutay (Zeve) Köyü?ndedir. Bu köyde Üryan Hızır?ın kutsal ziyaretgahı bulunur. Bu ocak çocuğu olmayanlar, sara ve akıl hastalarının akınına uğramakla ünlüdür. (Ayrıca bak: Dersimi 1997: 128) Bu ocağın Kahramanmaraş ve Erzurumda da talipleri bulunur. Hubyar Dedeleri mürşit ocaklarının Üryan Hızır olduğunu söylerler. 3-4 Kasım 1999 tarihinde bu köye yaptığım ziyarette Ocağı gördüm. Bu köyün tamamı taliplerden oluşuyor. Dört aileye dayanıyormuş Dorutay köylüleri. Üryan Hızırlı ve Ağuiçenli Dedeler zaman zaman bu köye gelerek cem yapıyor ve sorunları çözmeye çalışıyorlarmış.

YALINCAK ABDAL/YALINCAK SULTAN OCAĞI

Yalıncak Sultan?ın türbesi Sivas Yalıncak Köyü?ndedir. Sivas?ın Hafik ilçesi?ne bağlı Karayaprak Köyü?nde bu ocaksoylu dedeler bulunur. Köyün tümü ocakzadedir.Yalıncak Abdal Ocağı?nın Sivas, Yozgat, Çorum, Malatya ve Amasya yörelerinde talipleri bulunmaktadır.

YANYATIR/YANINYATIR/YANYATIROĞULLARI OCAĞI

İki Tahtacı ocağından bir diğeri olan Yanyatır Ocağı dedeleri İzmir Narlıdere?de bulunurlar. Bu ocağın talipleri Hacı Emirli Ocağı?na oranla daha fazladır. Bazı yazarlara göre Çepnilerle, Tahtacılar Narlıdere?ye bağlıdır. (Erk 1954: 93,96; Şapolyo 1964: 257, 289) Yanyatır Ocağı?na bağlı oniki tahtacı ocağı bulunmaktadır. Bunlar Çobanlı, Çaylak, Sivrikülahlı, Cingöz, Üsküdarlı, Enseli, Ala Abalı, Çiçili, Mazıcı, Kahyalı, Gökçeli ve Nacarlı Oymakları?dır. Tahtacı talipleri olan bu oymaklar Kıbrıs, İzmir, Bergama, Menemen, Adana, Manisa Akhisar, Balıkesir, Çanakkale yörelerinde yaşamaktadırlar. (Yörükan 1998: 178-209)

EKLER:

Ek 1: Alevi Ocakları(Karma Liste)

Ek 2: Çelebilerden Alınan Belge Örneği

EK 2: ÇELEBİLERDEN ALINAN BELGE ÖRNEKLERİ:

Burada Çelebilerden her yıl izin almak suretiyle taliplerini görebilen Dedelerin elde ettikleri belgelerden iki örnek sunmak istiyorum:

BELGE 1: Niksar?ın Geyran Köyü?nden Seyit Bilal Evlatlarından Mekanoğlu Evlatlarından Ali oğlu Mustafa Erdoğan buraya gelip Dergah-ı Hazret-i Pir?i ziyaret etmiş görüşmüş. Evvelce babası Ali Erdoğan da gelmiş gitmiş ellerindeki vesikalarda evvelce tetkik edilmiş olduğundan Mekanoğlu Ocağı?na bağlı talibanın kendisine lazım gelen itaat ve inkıyatta bulunmaları iş?ar bilvesile cümleye selam ve beyanı muhabbet olunur. 12 Ekim 1981

BELGE 2: Nacarlı?dan Şükür Abdal evlatlarından Abdullah Şükür Abdal bu defa gene Hacıbektaşa gelip Dergahı Hazreti Piri ziyaret etmiş olduğundan kendisinin bu ziyaretini mübeyyin iş bu ziyaretname kendisine verildi. 16/8/969

DİPNOTLAR:

(1) Biz burada Nusayriler (Arap Alevileri) den ve onlarda Dede?nin işlevlerini yerine getiren ?Şeyh?lerden sözetmeyeceğiz. Onlarda dinsel ibadetlerde ve uygulamada Kızılbaş Alevilere göre önemli farklılıklar dikkat çekiyor. Hatay (İskenderun) bölgesinde yaşayan Nusayri Aleviler, Anadolu?nun değişik yörelerinde yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı gibi adlarla da bilinen ve genel olarak Kızılbaş Aleviler diye adlandırdığımız topluluklardan bazı farklılıklara sahip bir inanç yapısına sahiptirler. Onları da ayrı olarak incelemek gerekir. Burada konumuz Kızılbaş Aleviler olduğundan Nusayrilerden ve Dedebabalara bağlı Bektaşilerden söz etmeyeceğiz.

(2) Bu köyün adı Söğütlütepe olarak da biliniyor.

(3) Hem Banaz, hem Hacılı köyleri de yüzyıllardır Pir Sultan Ocağı dedelerinin mekânları olarak biliniyor. Ancak Pülümür?deki ocak, Tunceli yöresi dışında pek bilinmemektedir.

(4) Anzahar?ın yeni adı bazı kaynaklarda Kevendüzü olarak geçmektedir. (Özen 1997:134) Bana Eğrisu olarak ifade edildi.

(5) Bu konuda bazı örnekler verilebilir ki bunlar da alan çalışmalarına dayanmamaktadır. 33. Geleneksel Hacı Bektaş Veli?yi Anma Törenleri çerçevesinde 17 Ağustos 1996?da Nejat Birdoğan, Hüseyin Gazi Metin, Hıdır Temel, Aziz Yalçın ve Şahin Ulusoy?un katıldıkları ?Alevi-Bektaşi Düşüncesinde Dedelik Kurumu?nun Konumu? adlı bir panel düzenlenmiştir. Ayrıca İslami İlimler Araştırmalar Vakfı?nın 23 Kasım 1997?de düzenlediği ?Alevilik? Sempozyumunda İngiliz Antropolog David Shankland çok genel veriler içeren ?Alevilik?te Dede ve Talip Arasındaki Değişen İlişkiler Hakkında Bir İnceleme? adlı bir tebliğ sunmuştur. (Shankland 1999)

(6) Şahkulu Dergahı?nda 1623 kişi üzerinde uygulanan ankette ?Alevilikle ilgili bilgileri kimden öğrendiniz?? sorusuna sadece % 27?si Dedelerden öğrenildiğini ifade etmişlerdir. Yine ?Sizce Dedeler topluma faydalı mıdır?? şeklindeki soruya ancak % 47?si evet şeklinde yanıtlamışlardır. Bu yanıtlar şüpheye yer vermeyecek biçimde Dedelerin talipler üzerindeki etkilerindeki zayıflamayı açıkça göstermektedir. Bu evet diyenlerin de Cemevlerine gelen kişilerden oluştuğuna dikkat edilmelidir. Gelmeyen kişiler arasında bu oran çok daha yükselecektir. (Ayrıntılı bilgi için bk.: Aktaş 1999)

(7) Bu katkılardan hem toplantıda hem toplantı sonrası yayınlanan kitapta sözedilmemesi büyük bir vefasızlık örneğidir. Bunu belirtmek bile beni üzüyor ancak bazı gerçeklerin bilinmesi bakımından bunu bilim dünyasının bilgisine sunmak istedim.

(8) Bizim çalışmalarımızda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta Dedelik Kurumu ve Ocak sistemine ilişkin bizim çalışmalarımızın Anadolu?daki bütün Alevi gruplara ilişkin olmadığıdır. Batı Anadolu bizim alan çalışmalarımızın kapsamı dışındadır. Her ne kadar bu bölgelerde de zaman zaman araştırma ziyaretleri gerçekleştirsem de, bu tanımaya yönelikti, yoksa ben çalışmalarımı bu bölge üzerinde yoğunlaştırmadım.

(9) Öztürk bu ilişkiyi şu şekilde açıklıyor: ?...Talip- Rehber-Pir Mürşid dörtlüsünü ele alalım. Talibin, Pir?in ve Rehberin ayrı ayrı olarak hem piri, hem de mürşidi olur. Ve bunlar birbirine bağlantılıdır. Yukarıdaki dörtlü üzerinden açıklıyalım. Rehberin rehberi, talibe pir olur. Pirin rehberi ise talibe mürşit olur...? (Öztürk 1972: 49-50)

(10) Bu konuda Ekler bölümünde verdiğim iki örnek için bk. Ek 2.

(11) Karakazan Hakkı olarak da ifade edilir.

(12) Böyle bir dedesoylu kitap da yayınlamıştır: Pir Ahmet Dikme, Haykırıp Duyuramadıklarım Bir Alevi Dedesinin Düşünceleri, İstanbul, Ant Yayınları, 1999.

(13) Şecereler konusunda S. Öztürk şu bilgileri veriyor: ?İncelediğimiz birkaç soy kütüğü, bunların köken olarak Horasan?dan geldiklerini yazmaktadır. En önemlileri Pilvenk, Kureyşan ve Derviş Beyazlılara ait olan soy kütükleridir. Hepsi de Selçuklu hükümdarı Alaattin Keykubattan zamanımıza değin bir çok hükümdarın onayını taşımaktadır. Anadolu?ya ilk geldikleri zaman Alaattin Keykubat tarafından babalıkları tescil edilmiş ve bir çok aşiretlerin bunlara çıralık vermesi mecbur edilmiştir...?

(14) Cemler bu nedenle özellikle kış aylarında yoğunlaşmaktadır. Bu dönemde hasat mevsimi ve tarımsal faaliyet sona ermiştir ve böylece Anadolu?nun sosyo-ekonomik koşulları gereği ibadetler daha olanaklı hale gelmektedir.

(15) Erzincanlı bir talip Dedelerin köylerine her gelişinde kendisinden daha varlıklı olan amcasıgilde kaldıklarını ve Dedeleri hep evinde konuk etmeyi çok istediğini özlemle anlattı. (24 Ekim 1999 Erzincan Bağıştaş?ta bulunan Koca Leşker Türbesi?ni ziyaretim sırasında Alevi taliplerle yaptığım görüşmeler.)

(16) İmam Rıza Ocağı?nda Bahri Er Dede ile Görüşme Ekim 1999.

(17) Aynı yönde bk: Yavuz 1968: 10 ; Sevgen 1946: 21.

(18) Alevilerdeki ocakların, eski Türklerdeki ocak kültü ile ilgisi olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak bu konuda bilimsel veriler doğrultusunda araştırılmalar yapılması gerekmektedir.

(19) Bu konuyla ciddi olarak ilk ilgilenen kişilerden biri olmakla birlikte sağlıklı bir alan bilgisine dayanmayan iddialı verilerin yeraldığı bir çalışma için bk. (Birdoğan 1992a).

(20) Ocakzade Dedelerde bulunan ?Şecereler?in konunun uzmanlarınca ve çok dikkatli olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Anadolu?da değişik ocakzade Dede ailelerine ait bu belgelerin büyük bir bölümünün toplanmasının birçok, baba, abdal gibi lakaplar taşıyan heterodoks dervişin yaşamlarının üzerini örten giz perdesini aydınlatabileceğine de inanıyorum. Bugün olmuş, Baba Mansur, Hıdır Abdal, Karaca Ahmed, Hubyar Sultan, Hacı Kureyş, Şeyh Hasan, Ağu İçen, Sarı Saltuk, Güvenç Abdal, Koca Leşker, Seyit Cemal ve daha birçok Alevi Ocaklarına adlarını vermiş (ki Alevi Ocakları onların soylarından gelenlerce oluşturulmuştur) kolonizatör dervişlerin yaşamları bir giz perdesi altında kalmayı, ancak menkıbevi yönleri yüzyıllardır sözlü halk geleneğince aktarılmayı sürdürmektedir. Söz ettiğimiz elyazması eserlerin, şecerelerin toplanması ile biz bu şu anda yarı menkıbevi şahsiyetlerle ilgili çok daha fazla tarihsel bilgi elde edilebileceğine inanıyoruz.

(21) Bu konuda Sevgen şöyle diyor: ?...Hıdır Abdal Ocağı, Anadolu Aleviliği ve Kızılbaşlığın payeli bir ocağıdır. Yukarıda bir tesadüfle kaydedildiği gibi bu ocak postnişini, Çelebiye vekaleten ağır cezaları affetmek selahiyetini haizdir...? (Sevgen 1946: 255), Ayrıca aynı yönde bak. (Dersimi 1997: 144)

(22) Tarîk-Pençe sorunu bugün bile dedeler arasında hararetle tartışılan konulardandır. Dergahlar ve Cemevlerinde dedelerle yaptığımız görüşmeler sırasında bu konuda bir çok tartışmya tanık oldum. (A. Yaman)

(23) Şeyh Hasan Ocağı?ndan Yusuf Dede ile 24 Ağustos 1996?da Şahkulu Sultan Dergahı?nda görüştüm.

(24) Bu görüşme 31 Ekim 1999 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

(25) Ben 1994?ten bu yana topladığım yazılı notlar, teyp ve kamera kayıtlarının tümünü çözebilmiş değilim. Bunların tümünü çözmeden yapacağım değerlendirmelerin de yetersiz olduğunun bilincindeyim. Ancak sürekli ve yoğun çaba harcayarak hem her geçen gün azalan dedelerle görüşmeye çalışmak, hem de bunların değerlendirmesini başarmak mümkün olamadı. Şu aşamada bununla yetinmek zorundayız. Önümüzdeki yıllarda çok daha ayrıntılı bilgiler verebileceğimizi sanıyorum.

(26) Aynı konuyu bir yabancı araştırmacı da Anadolu?daki araştırmalarında gözlemlemiştir. (Chater 1928: 496)

(27) Alan çalışmalarında sorduğum kadarıyla bugün yaşlı kuşak dışındaki insanların çoğunluğu özellikle de gençler bağlı oldukları ocakların adlarını bilmemektedirler. (Aynı yönde bk.: Yazıcı 1996: 59)

(28) Bu konuda kurumlara yönelik genel bir denemeyi şurada yapmaya çalışmıştım: (Yaman 2000: 191-225.)

(29) Ocaklar hakkında öncü bilgiler veren iki kaynağa değinmek istiyorum : Ali Kemali?ye göre Seyyitler: Şeyh Ahmet Dede, Ağı İçenler, Kızıl Veli evlâdı, Sarı Saltık, Nuri dede evlâdı, Gözcü kara Ahmet dede evlâdı, Kara Pirvat evlâdı, Şeyh Aziz Mahmut evlâdı, Şeyh Hasan evlâdı, Şeyh Samut evlâdı, Şeyh Çoban evlâdı, Şeyh Delil Bercan, Nusayri Musai Tusî evlâdı, Baba Mansurlar, Üryan Hizir ocağı, Hizir Aptal ocağı, Cemal Aptal ocağı, Munzur Aptal ocağı, Yalıncık Aptal ocağı, Sultan Onar ocağı, Seyyit Sabun evladı, Şeyh Safi evlâdı, Pir Sultan evlâdı, Sultan Munzur evlâdı, Aptal Musa evlâdı, Ali Abbas, Keçeci baba ocağı, Sinemilli ocağı. (Ali Kemali 1932: 192-193) Ali Kemali?ye göre Seyitlerin hakim oldukları aşiretlere göre tasnifi: Kureyşanlılar, Baba Mansurlar, Pir Sultanlar, Ağu içenler, Sarı Saltıklar, Üryan Hızırlar, Seyyit Sabunlar, Sinemenliler(Sinemilliler), Derviş Cemalliler, Şeyh Ahmet Dedeler. (Ali Kemali 1932: 184) S. Öztürk?e göre Tunceli?de bulunan dedesoylu aşiretler şunlardır: Kureşanlılar, Baba mansurlular, Seyitkemallılar, Şıhhasananlılar, Pilvenkliler, Pirsultanlılar, Dervişbeyazlılar, Ağuçanlılar, Aliabbaslılar, Dervişabdallılar, Kızıldelililer, Üryanhızırlılar, Sultanmunzurlular, Dervişcemallılar, Seyitsabunlular ve Sarısaltıklılar. (Öztürk 1972: 46)

(30) Bu köyün bir adı da Söğütlütepe?dir.

(31) Bazı Ağuiçenli Dedesoylular, Ağuiçen ile Seyyit Mençek?in aynı kişi olduğunu söylerken bir bölümü de farklı kişiler olduğunu savunmaktadırlar.

(32) Bu konuda sayın Yesari Gökçe?den edindiğim bilgiler.

(33) 1938?de bu duvar devlet tarafından yıktırıldığı (Uluğ 1939b: 83) gibi özellikle son onyıllarda terör nedeniyle de zarar görmüştür. 2 Kasım 1999?da Tunceli?nin Mazgirt ilçesine bağlı Darıkent (Muhundi) bucağında bu duvarın bulunduğu yeri ziyaret ettim. Duvar bir oda şeklinde Cemevi içine alınmış, yeniden yapılan bu cem odasının içinde bulunan bazı ağaç sütunlar ve ziyaret niteliğinde bazı eşyalar var.

(34) Sivas, Zara, Kızılkale Köyü?nden Baba Mansurlu Dedelerle ben de görüştüm. Mesela aslen buralı Veli Gülsoy Dede şu anda Gazi Cemevi?nde Dedelik yapmaktadır. Eskiden Kızılkale?de önemli Baba Mansurlu Dedeler varmış.

(35) Rahmetli Medet Şahin Dede 1995?te kendisiyle yaptığım görüşmede bunu ifade etti. Ayrıca 1997?de görüştüğüm Celal Abbas Ocağı?ndan Fethi Erdoğan Dede de kendilerini Celal Abbas Ocağı?ndan bildiklerini ancak kendilerinde bulunan şecerede Ali Abbas olarak ifade edilmesi ile böyle bir kanıya vardığını ifade etti.

(36) 21 Ekim 1999?da Garip Musa Ocağı?nı ziyaret ettim.

(37) 4 Mayıs 1997?de Hubyar Ocağı?ndan Mustafa Karaya Dede ile görüşme.

(38) Burada Hubyar Ocağı ile ilgili görüştüğüm saygıdeğer Eraslan Doğanay, İlyas Demirtaş, Ahmet Coşkun ve Aşık Cumuk (Cuma Karataş) Dedelere teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

(39) Yine Balıkesir?in Bahçedere Köyü?nde de Çepni Dedeleri bulunduğu gibi (Gelir 1999: 102) Gaziantep?in Milelis köyünde de Çepni Dedeleri bulunurmuş. (Bayatlı 1957: 10) Ancak bu kaynaklarda Ocakları belirtilmediğinden Köse Süleyman Ocağı?ndan olup olmadıklarını bilmiyorum. Çepniler üzerine araştırma yapmış olan Altan Gökalp?e göre Çepni babaları seçimle geliyor ve bu seçim baba ailesi soylar arasında yoğun rekabete sahne oluyor. (Gökalp 1977: 101-103)

(40) Köse Süleyman Ocağı?ndan Seyfi Oğuz Dede?den aldığım bilgiler.

(41) Bergama, Pınarköy?de de Çepni Dedeleri olduğunu öğrendim ancak Ocaklarına ilişkin bilgi edinemedim.

(42) Munzur Baba ile ilgili efsane için bk: (Yaman 1998: 94)

(43) Merzifon?da bulunan Piri Baba?yı 27 Ekim 1999?da ziyaret ettim

(44) Bu konularda Sarı Saltuk Ocağı?ndan Ahmet Yurt Dede ile hem 1996?da İstanbul?da hem 1999?da Tunceli?de görüştüm. Ayrıca bak: Dersimi 1997: 138-139.

(45) Sarı Saltuk Ocağı?ndan Kasım Yılmaz Dede ile 19 Aralık 1996?da Şahkulu Dergahı?nda yaptığım Görüşme.

(46) A. Aydın?ın Sarıbal Ocağı Dedeleriyle yaptığı görüşme notlarından alınmıştır.

(47) Bu ocağı 22 Ekim 1999?da ziyaret ettik ve dedelerle konuştuk.

(48) Ballıkaya (Mezirme) Köyü?nde 30 Ekim 1999?da Şah İbrahim Ocağı?ndan Hasan Yıldırım Dede ile görüşme.

(49) Şah İbrahim Ocağı?ndan Gürgür Dede ile 9 Mart 1997?de İstanbul Şahkulu Sultan Dergahı?nda görüştüm.

(50) Bizde varolan bu ocağa ait bir şecereyi ve diğer benzeri yazılı ve görsel malzemeyi, Ocaklar ve Dedelik Kurumu hakkındaki yayınlanacak kitabımda yayınlamayı düsünüyorum.

(51) Bu listenin hazırlanmasında Gloria Clarke?in Doktora tezinde verdiği veriler ve CEM Vakfı?nca düzenlenen Anadolu İnanç Önderleri Toplantıları çercevesinde elde edilen veriler ve benim yüksek lisans ve doktora çalışmaları ve esas alınmıştır. Bu listenin içinde farklı çalışmalarda geçen bazı yinelemeler vardır ve bunlara bilinçli olarak müdahale edilmemiştir. Bilim dünyasına bu şekilde sunularak tartışılması amaçlanmıştır. Elimdeki bütün alan verilerini değerlendirdikten sonra daha sağlıklı bir listeyi yayınlayacağım. (Ali YAMAN)

KAYNAKÇA

Aktaş, Ali (1999): ?Kent Ortamında Alevilerin Kendilerini Tanımlama Biçimleri ve İnanç Ritüellerini Uygulama Sıklıklarının Sosyolojik Açıdan Değerlendirilmesi?, I. TÜRK KÜLTÜRÜ VE HACI BEKTAŞ VELİ SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ (22-24 Ekim 1998) , Ankara, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Merkezi, s. 449-482.

Ali Kemali (1932): ERZİNCAN TARİHİ: TARİHİ, COĞRAFİ, İÇTİMAİ ETNOGRAFİ, İDARİ İHSAİ TETKİKAT TECRÜBESİ, İstanbul, Resimli Ay Matbaası.

Andrews, Peter Alford (Ed. By) (1989): ETHNIC GROUPS IN THE REPUBLIC OF TURKEY, Wiesbaden, Dr. Ludwig Reichert Verlag.

Asan, Veli (2000): ?Adana?da Yanyatır Ocağı?, CEM, sayı: 97, Ocak 2000, s. 38-40.

Aytekin, Sefer(Der.) (1958): BUYRUK, Ankara, Emek Basım-Yayımevi.

Barkan, Ömer Lütfi (1942): ?İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler?, VAKIFLAR DERGİSİ, sayı: II, s. 279-365.

Barkan, Ömer Lütfi (1953): ?Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler?, İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT FAKÜLTESİ MECMUASI, C. XV, No: 1-4, s. 228.

Bayatlı, Osman (1957): BERGAMA?DA ALEVİ GELİNİ VE İNANÇLARI, İzmir, Teknik Kitap ve Mecmua Basımevi.

Birdoğan, Nejat (1992): ANADOLU VE BALKANLARDA ALEVİ YERLEŞMESİ OCAKLAR-DEDELER-SOYAĞAÇLARI, İstanbul, Alev Yayınları.

Birdoğan, Nejat (1992a): ?Anadolu Alevi Ocaklarının Kuruluşu, İşlevleri, Yayılmaları?, IV. MİLLETLERARASI TÜRK HALK KÜLTÜRÜ KONGRESİ BİLDİRİLERİ, I. CİLT, Ankara, 1992, s. 5-16.

Boratav, Pertev Naili (1984): TÜRK HALKBİLİMİ II, 100 SORUDA TÜRK FOLKLORU, 2.B., Gerçek Yayınevi.

Cem Vakfı (2000): ANADOLU İNANÇ ÖNDERLERİ BİRİNCİ TOPLANTISI (16-19 Ekim 1998, Dedelerin, Babaların, Ozanların Görüş ve Düşünceleri, İstanbul.

Chater, Melville (1984): ?The Kızılbash clans of Kurdistan?, NATIONAL GEOGRAPHIC MAGAZINE, 54, 1928, s. 485-504.

Clarke, Gloria Lucille (1998): ?BİR DEDENİN KİMLİĞİNDE MÜZİĞİN YERİ NE KADARDIR?? SEÇKİNLERİN MÜZİK EĞİTİMİ: TÜRKİYE ALEVİLERİNİN MANEVİ LİDERLERİNİN YETİŞMESİNDE MÜZİĞİN ROLÜ, İstanbul, MSÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Müzikoloji ABD., Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Clarke, Gloria L. (1999): THE WORLD OF THE ALEVIS, ISSUES OF CULTURE AND IDENTITY, Including a comparison of the Anatolian Alevi Ocak with the North İndian Gharana, İstanbul&New York, AVC Publications .

Çıblak, Nilgün (2000): ?Şükür Abdal Evladına Bektaşî Tarikatından Verilen İcâzetnâme ve Ziyâretnâme Örnekleri?, 1. ULUSLARARASI HACI BEKTAŞ VELİ SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ 27-28-29 Nisan 2000, Ankara, s. 286-300.

Danık, Ertuğrul (2000): ?Dersim Mitolojisinde Ocak Kültürü?, MUNZUR, 2000/1, s. 52-56.

Dersimi, Nuri (1997): HATIRATIM, İstanbul, Doz Yayınları.

Doğanay, Eraslan (2000): ANADOLU?DA YAŞAYAN DERGAHLAR, İstanbul.

Er, Piri (1998): GELENEKSEL ANADOLU ALEVİLİĞİ, Ankara, Ervak Yayınları.

Erdentuğ, Nermin (1971): SÜN KÖYÜ?NÜN ETNOLOJİK TETKİKİ, 2. b., Ankara, Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yayınları.

Erk, Hasan Basri (1954): TARİH BOYUNCA ALEVİLİK, İstanbul, Varol Matbaası.

Eröz, Mehmet (1977): TÜRKİYE?DE ALEVİLİK BEKTAŞİLİK, İstanbul.

Faroqhi, Suraiya (1976): ?The Tekke of Hacı Bektaş: Social Position and Economic Activities? INTERNATIONAL JOURNAL OF MIDDLE EAST STUDİES, 7 , s.183-208.

Gelir, Gülten (1999): ?Çepniler?, YOL, sayı: 1, Ağustos 1999, s. 93-102.

Gökalp, Altan (1977): TETES ROUGES ET BOUCHES NOIRES LES ÇEPNI, PAYSANS SANS TERRE DU MEANDRE, (Thése, presentee en vue du grade de docteur en ethnologie), Universite de Paris X. (Fransızca bilmediğim için ve bu kaynaktan da yararlanmak istediğim için bu tezin ilgili bölümlerini Prof. Dr. Altan Gökalp?in asistanı değerli araştırmacı Elise Massicard türkçeleştirdi. Kendisine teşekkür ediyorum.)

Gölpınarlı, Abdülbaki (1961): YUNUS EMRE VE TASAVVUF, İstanbul, Remzi Kitabevi.

Gölpınarlı, Abdülbaki (1993): ?Kızıl-baş? md., İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, cilt: VI, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, s.789-795.

Gürses, Remzi (1964): HACIBEKTAŞ REHBERİ, Ankara, Sanat Matbaası.

Hasluck, F.W. (1929): CHRISTIANİTY AND ISLAM UNDER THE SULTANS, Ed.by Margaret M. Hasluck, 2 vols, Oxford.

Kaygusuz, İsmail (1983): ONAR DEDE MEZARLIĞI VE ADI BİLİNMEYEN BİR TÜRK KOLONİZATÖRÜ ŞEYH HASAN ONER, İstanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Kehl-Bodrogi, Krisztina (1996): ?Tarih Mitosu ve Kollektif Kimlik?, BİRİKİM, sayı: 88, Ağustos 1996, s. 52-63.

Kehl-Bodrogi, Krisztina (1997): ?Introduction?, SYNCRETISTIC RELIGIOUS COMMUNITIES IN THE NEAR EAST, Collected Papers of the International Symposium ?Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present?, Berlin, 14-17 April 1995 , Ed. By : Krisztina Kehl -Bodrogi, Barbara Kellner-Heinkele, Anke Otter-Beaujean, Brill, 1997, s. XI-XVII.

Kılıç, Rüya (1994) : HİLAFET MÜCADELELERİNİN İSLAM TARİHİNDE VE OSMANLI İMPARATORLUĞU?NDA TOPLUMSAL YAPIDAKİ İZDÜŞÜMÜ: SEYYİD VE ŞERİFLER, Ankara, Hacettepe Üniversitesi, Tarih Bölümü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.

Köprülü, M. Fuad (1972): ?İslam Sufî Tarikatlerine Türk-Moğol Şamanlığının Tesiri?, Çev.Y. Altan, ANKARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ, cilt: XVIII, s.141-152.

Köprülü, M. Fuad (1993): ?Bektaş Hacı Bektaş Veli? md., İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, c.2, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1993, s. 711-718.

Köprülü, M. Fuad (1995): ?Bektaşiliğin Menşe?leri (III)?, CEM, sayı: 54, Kasım ?1995, s. 7-9 .

Kum, Naci (1957): ?Karaca Ahmed?ler Hakkında İncelemeler, Düşünceler II?, TÜRK FOLKLOR ARAŞTIRMALARI, yıl:8, c.4, no: 95, Haziran 1957, s. 1515-1519.

Mandel, Ruth (1990) : ?Shifting Centres and Emergent Identities: Turkey and Germany in the lives of Turkish Gastarbeiter?, MUSLIM TRAVELLERS: PILGRIMAGE, MIGRATION, AND THE RELIGIOUS IMAGINATION, Ed. By Dale Eickelman-James Piscatori, UCLA Press, s. 153-171.

Mc Elwain, Thomas (1993) : ?Ritual Change in A Turkish Alevi Village?, THE PROBLEM OF RITUEL, Ed. By. Tore Ahlback, Finland, s. 131.

Mélikoff, İrène (1993): UYUR İDİK UYARDILAR, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları, Türkçesi: Turan Alptekin, İstanbul, Cem Yayınevi.

Mélikoff, İrène (1998): HACI BEKTAŞ EFSANEDEN GERÇEĞE, İstanbul, Cumhuriyet Kitapları.

Moosa, Matti (1987): EXTREMIST SHIITES, THE GHULAT SECTS, Syracuse N.Y., Syracuse University Press.

Ocak, A. Yaşar (1991): ?Alevilik ve Bektaşilik Hakkındaki Son Yayınlar Üzerinde (1990) Genel Bir Bakış ve Bazı Gerçekler? I, TARİH VE TOPLUM, sayı:91, (Temmuz 1991), s.20-25. Makalenin devamı, TARİH VE TOPLUM, sayı:91, (Ağustos 1991), s.51-56.

Ocak, A. Yaşar (1996): BABAİLER İSYANI, ALEVİLİĞİN TARİHSEL ALTYAPISI YAHUT ANADOLU?DA İSLAM TÜRK HETERODOKSİSİNİN TEŞEKKÜLÜ, İstanbul, Dergah Yayınları, 1996.

Ocak, A.Yaşar (1999): ?Aleviliğin Tarihsel, Sosyal Tabanı İle Teolojisi Arasındaki İlişki Problemine Dair?, TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTLARIYLA TÜRKİYE?DE ALEVÎLER BEKTAŞÎLER VE NUSAYRÎLER, İstanbul, Ensar Neşriyat, s. 385-398.

Olsson, Tord, Elisabeth Özdalga, Catharina Raudvere(Ed. By) (1998) : ALEVİ IDENTITY CULTURAL, RELIGIOUS AND SOCİAL PERSPECTIVES, Istanbul, Swedish Research Instıtute.

Onarlı, İsmail (1999a) : ?Mazgirt?te Şeyh Çoban Ocağı?, CEM, sayı: 92, Ağustos 1999, s. 26-27.

Onarlı, İsmail (1999b) : ?Şeyh Hasan Ocağı ve Aşireti?, HACI BEKTAŞ VELİ ARAŞTIRMA DERGİSİ, Gazi Üniversitesi, Kış 1999, sayı: 12.

Özen, Kutlu (1997) : DİVRİĞİ EVLİYALARI, Sivas, Dilek Ofset Matbaacılık.

Öztürk, Sezai (1972): TUNCELİ?DE ALEVİLİK ÜZERİNE SOSYOLOJİK BİR DENEME, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bl., Yayınlanmamış Mezuniyet Tezi.

Sevgen, Nazmi (1946): ZAZALAR VE KIZILBAŞLAR Coğrafya, Tarih, Hukuk, Folklor, Teogoni, İstanbul, Daktilo Halinde Notlar, 292 sayfa.

Shankland, David (1993): ?Alevi and Sunni in Rural Anatolia?, CULTURE END ECONOMY, Changes in Turkish Villages, Edited By Paul Stirling, The Eothen Press, Cambridgeshire, England, s. 46-64.

Shankland, David (1999): ?Günümüz Türkiye?si Alevîlerinde ?Dede? ve ?Talip? Arasındaki Değişen Bağ?, TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTLARIYLA TÜRKİYE?DE ALEVÎLER BEKTAŞÎLER VE NUSAYRÎLER, İstanbul, Ensar Neşriyat, s. 319-334.

Sümer, Faruk (1976): SAFEVİ DEVLETİ VE KURULUŞUNDA ANADOLU TÜRKLERİNİN ROLÜ, Ankara.

Şapolyo, Enver Behnan (1964): MEZHEPLER VE TARİKATLAR TARİHİ, Türkiye Yayınevi.

Uluğ, Naşit (1939a): TUNCELİ MEDENİYETE AÇILIYOR, İstanbul, Cumhuriyet Matbaası.

Uluğ, Naşit (1939b): DEREBEYİ VE DERSİM, İstanbul.

Ulusoy, A. Celalettin (1986) : HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ VE ALEVİ-BEKTAŞİ YOLU, 2.b, Ankara, Akademi Matbaası.

Vorhoff, Karin (1999a): ?Söylemde ve Hayatta Alevî Kadınına Kısa Bir Bakış?, TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTLARIYLA TÜRKİYE?DE ALEVÎLER BEKTAŞÎLER VE NUSAYRÎLER, İstanbul, Ensar Neşriyat, s. 251-263.

Vorhoff, Karin (1999b): ?Türkiye?de Alevilik ve Bektaşilikle İlgili Akademik ve Gazetecilik Nitelikli Yayınlar?, ALEVİ KİMLİĞİ, Ed. T. Olsson, E. Özdalga, C. Raudvere, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 32-66.

White, G. E.: ?The Alevi Turks of Asia Minor?, CONTEMPORARY REVIEW, vol. CIV, 104, Nov. 1913, p. 690-698.

Y. Ziya (1932): ?Onuncu Asır Başlarında Yazılmış Olan Ebudülef Seyahatnamesine nazaran Orta Asya?da Türk Boyları ve Bunların Dini ve Coğrafi Varlıkları?, DARÜLFÜNUN İLAHİYAT FAKÜLTESİ MECMUASI, 1. Kânun 1932, sayı: 24, ss. 46-64. (Y. Ziya olarak bu dergide birçok makale yayınlayan kişi Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan?dır.)

Yalman, Nur: ?Islamic Reform and the Mystic Tradition in Eastern Turkey?, ARCHIVES EUREPEENNES DE SOCIOLOGIE, Tome: X, 1969, no: I, pp. 41-60.

Yaman, Ali (1996): ALEVİLİKTE DEDELİK KURUMU VE İŞLEVLERİ, İstanbul, İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyasi Tarih Bölümü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Yaman, Ali (1998a): ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK BİBLİYOGRAFYASI, Mannheim, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü.

Yaman, Ali (1998b) : ALEVİLİKTE DEDELER VE OCAKLAR, İstanbul, Ufuk Matbaası.

Yaman, Ali (2000) : ?Günümüzde Alevilik-Bektaşilik Alanındaki Aktörlere İlişkin Genel Bir Analiz Denemesi?, I. ULUSLARARASI HACI BEKTAŞ VELİ SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ, 27-28-29 Nisan 2000 Ankara, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Yayınları, s. 191-225.

Yaman, Mehmet (1995): ALEVİLİK İNANÇ EDEB ERKÂN , 4.b., Ufuk Matbaası, İstanbul.

Yaman, Mehmet (1998): ALEVİLİKTE CEM , Ufuk Matbaası, İstanbul.

Yazıcı, Mehmet (1996): OSMANLI-TÜRK TOPLUMUNUN SOSYAL YAPISINDAKİ ALT DİNAMİKLER: ANADOLU ALEVİLİĞİ, İstanbul, Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Genel Sosyoloji ve Metodoloji Programı, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.

Yılmaz, A. (1948) : TAHTACILARDA GELENEKLER, Ankara, CHP Halkevi Neşriyatı.

Yetişen, Rıza (1986) : TAHTACI AŞİRETLERİ (ADET, GELENEK, GÖRENEKLERİ, İzmir, Memleket Gazetecilik ve Matbaacılık.

Yörükan, Yusuf Ziya (1998) : ANADOLU?DA ALEVİLER VE TAHTACILAR, Haz. T. Yörükan, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.

* Bu makale 23-28 Ekim 2000 tarihinde Ürgüp'te ERVAK tarafından düzenlenen Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi'nde sunulan bildiridir

20 Kasım 2006 13:05

ibniabidin
Kapalı

4 Kapı 40 Makam Güzel Ahlaktır

03-05-05

YAZAR: HASAN KILAVUZ DEDE

Ahlak, hulk kelimesinin çoğuludur. Hulk insanın yaratılıştan sahip olduğu veya terbiye yolu ile kazandığı ruhî ve kalbi halleridir. İnsan nefsinin iki özelliği vardır ki bunlardan biri, hâl diğeri ise meleke adını alır.

Ahlak, hulk kelimesinin çoğuludur. Hulk insanın yaratılıştan sahip olduğu veya terbiye yolu ile kazandığı ruhî ve kalbi halleridir. İnsan nefsinin iki özelliği vardır ki bunlardan biri, hâl diğeri ise meleke adını alır. Nefse iyice yerleşmiş ve gelip geçici şeylere hâl denir. Mesela; bir insanın zaman zaman gülmesi, korkması, kızarması gibi.

Bir de ruhî hayatımıza yerleşmiş, kökleşmiş kolay kolay sökülüp atamadığımız huylar vardır ki bunlara da meleke diyoruz. Mesala cömertlik, doğruluk, cimrilik, yalancılık gibi. Eğer insanın huyları iyi ve olumlu özellikler taşırsa buna da güzel ahlak denir.

Ahlak ilmi temelde ikiye ayrılır:

1. Nazari yani teorik olarak

2. Ameli yani pratik ahlak

Birincisi ahlakın temel ilkelerini belirleyecek ruhsal eğilimlerimizin ve davranışlarımızın kaynaklarını, bunları yönlendirip idare edilme şekillerini öğretir.

İkincisi, ameli ahlak ise (pratik) kişiye iyi ve kötüyü öğretmekle kalmaz, bunlardan iyi ve doğru olanlarının alınıp uygulanmasını sağlar.

Böylece iyiye, doğruya ve güzele yönelen kişi, manevi yapısınıda ahenk içinde terbiye etmiş olur. Böyle bir insan nefsini faziletlerle süsler, kötülüklerden arındırır; kişi kendisiyle olduğu gibi başkalarıyla da uyum içinde olur. Ahlakın, toplum ve kişiyi korumayı amaçlayan kurallarına uyuldukça vücut gibi ruh da sağlıklı olur. Ahlak eğitimi görmüş ve benimsemiş kişilerde başkalarına oranla olumlu manada önemli değişiklikler ortaya çıkar. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

a- Ahlaklı kişilerde sorumluluk ve görev duyguları diğerlerine göre daha gelişmiştir.

b- Ahlak, insan hak ve adalet duygularını geliştirir. Haksızlık ve zulümkarlıktan uzaklaştırır.

c- Ahlak, merhamet kaynağıdır. Sevgi ve şefkat duygularını ön plana çıkarır, hatta her şeye kucak açmayı sağlar.

d- Ahlaklı insan hoşgörü sahibidir ve yardımseverdir.

e- Ahlak duyguları yüceltirek insanı olgunlaştırır ve kötü alışkanlıklardan arındırır.

f- Ahlak, insana sabır, sebat, metanet, doğruluk, af, şükür, edep gibi bütün iyi duyguları kazandırırken; yalan, gıybet, kibir, fesat, hased, öfke, zulüm, riya, hırs gibi her türlü fena duygu ve alışkanlıklardan uzaklaştırır.

Ahlakın toplum üzerindeki tesiri büyük ve belirleyicidir. İnsanların yaşam birliktelikleri toplumu meydana getirdiğinden fertlerin ahlakî durumları bütün topluma yansır.

Alevi öğretimizde de ahlakla ilgili emir ve yasalar, gelenek ve törelerimize iyice yerleşmiştir. Mesela; yetim ve yoksullara yardım etmek, zulümden kaçınmak, zulümkara boyun eğmemek, hak ve adaletten ayrılmamak, yalancı şahitlik yapmamak, gıybet (dedikodu) yapmamak, karşılıklı sevgi ve saygı beslemek gibi..

Bu tür üstün ahlaki değerlere sahip olan kişilerden oluşan toplumlar ahlaklı olur. Ahlaklı toplumlarda birlik ve beraberlik ruhu olur. Anarşi ve düşmanlıkların, karşılıklı çekememezlik ve kıskançlıkların böyle toplumlarda yeri yoktur. Bireyler kendi aralarında merhametli ve yumuşak olurlar; gönül alçak, sevecen, hoşgörülü olur. Herkes hak ve görevini bilir. Kişiler birbirlerine yardım için çalışır, birisinin başarası diğerini de mutlu eder. Ahlaklı toplumun fertleri, haksızlığa yer vermez, kötülüğe göz yummaz, hile ve düzenbazlığa müsade etmez; iyiliklerin yayılmasına, düzen ve intizamın sağlanmasına hizmet eder.

Alevi öğretisindeki temel görüşler 4 kapı 40 makamla çok iyi açıklanıp anlatılıyor. Alevi uluları, bu temel görüşler üzerine bu öğretiyi kurup, bu inancı bu güne kadar getirmişler. Alevi pirleri de tüm ibadet ve yaşamlarında, içinde bulundukları her ortamda tüm davranış biçimlerini edep, erkan içinde yerine getirmişler. Edep erkan faziletli kişinin yüce ahlakıdır.

4 kapının hangisine varırsan var, önce senden edep erkan istenir. 4 kapı 40 makamın kişiye sağlayacağı eğitimle insan kendisini arındırır. Bu yoldaki ikrar sahibi taliplerin söylediği şudur: ?Din iyi ahlak üzerine kurulmuştur.? Alevi dervişleri taliplerine yaptıkları nasihatlarda ve verdikleri bilgilerde, ayrıca görgü cemlerinde vurgulanan şey kişinin kendisini güzel ahlakla donatmadığı sürece hiç bir pire bend olamayacağıdır.

Alevilerde inançları gereği okumak ve bilgilenmek esastır, özellikle de Alevi dedelerinin bilgiyle donanmaları gerekir. Bu destur Hz Peygamber?in ünlü hadisinden alınmıştır: ?Ben ilmin şehriyim, Ali de o şehrin kapısıdır.?

Okumak, Alevi öğretisinde ibadettir. Okuyan kişi topluma yararlı olur. Şeriat kapısının 2. makamı ilim öğrenmektir. Marifet kapısının 1. makamı edep erkanlı olmaktır. Hakikat kapısının 1. makamı alçak gönüllü (toprak olmak) olmaktır.

Anadolu kızılbaş Alevilerinin inancında bağnazlık ve gericilik yoktur. İlim ögrenip pirinden el alıp edep ve erkana bürünen alçak gönüllü talipler, güzel ahlakın en iyi örnekleriyle davranışlarını tamamlarlar. Kendisinden farklı düşünenlere saygı gösterirler. Kimseyi zorlamazlar, kimseyi suçlamazlar; bir elden aldıklarını diğer elden verirler. Onlara göre aynı zamanda ibadet, yoksulu doyurmak, yetimin başını okşamaktır. Konukseverlik ve cömertlik marifet kapısının erkanıdır derler. Alevi cemlerinde bu konular bizzat pratikte yaşanarak anlatılır. Cemi yürüten dede cemde hazır bulunan tüm canlara seslenerek güzel ahlakı oluşturan şu sözleri söyler: ?Yücelik taslama, kin ve kibirli olma; münafıka benzeme, riyakar olma, şeytanın izine uyma!? Daha önceden yaşanmış olaylardan da ders çıkararak güzel örneklerle taliplerinin güzel ahlakla donanmalarını öğütler. Dergah ve pir evlerinde verilen eğitimde, zalimlikten ve zulümden uzak durmayı, bile bile kimseyi incitmemeyi hata ve kusuru olanları güzel bir dil ile incitmeden, ürkütmeden ikna ve ıslah etmeyi öğütler. Topluma ve çevreye zararı olmayan kişisel hataları hoş görüyle karşılarlar. Kişinin bu tür davranış ve hatalardan arınmasını sabırla beklerler. Alevi öğretisinde, insana nasihat ve eğitim, sertlikle ve korkuyla olmaz. İnsan kazanmak uğruna, insan harcanıp itilip kenara atılmaz. Herkese aynı düzeyde ve şefkatla yaklaşılır. Söylenecek her şey gönül evini şen etmeli. Gönül evi yıkılırsa bu güzel ahlak değildir.

Alevi öğretisinin özüne göre gerek Alevi dedeleri, gerekse Alevi yöneticileri; hem pirim diyenler, hem başkanım diyenler şefkate güneş gibi, cömertlikte su gibi, alçakgönüllülükte toprak gibi, teslimiyette ölü gibi kusurları ve ayıpları saklamadan gece gibi olmak zorundadır.

Alevi Kızılbaş erkanını bilenler, bilmeyenlere anlatırlar. İnsanları biri birine gammazlayan, emanete ihanet eden, insanları birbirlerinden ayıran ve aynı nazar ile görmeyenlere, Hz. Pir Hünkar?ın tüm kötülükleri önlemek amacıyla kendisine gönül veren Anadolu erenlerine güzel ahlakla donanmaları için verdiği en doğru anahtar ?eline, beline, diline sahip ol.? sözüdür.

Bu temel düsturlar küçükten büyüğe, talipten müride, müridten mürşide tüm canlar tarafından iyi ahlakın göstergeleri olarak benimsenir ve aynen uygulanır

20 Kasım 2006 13:09

ibniabidin
Kapalı

http://www.aleviweb.com/forum/f-alevi-kulturu-8/t-hacybektatta-kutsal-sayylan-yerler-7034.html

Hacıbektaş'ta Kutsal Sayılan Yerler,

Ç i l l e h a n e:

Şehrin üç kilometre kadar doğusunda, tatlı meyilli bir sırt üstündedir. Buraya Arafat dağ denir. Bunun üzerine Çillehâne denilen yekpâre bir kaya vardır. Buradan şehir ve daha ilerisindeki arazi kuşbakışı olarak pek güzel görünmektedir. Bu kaya kitlesinin sol tarafında bir ufak kaya parçasının arkasındaki genişçe bir delikten içeri girilebilir. İçi dar ve düzensiz bir odaçık gidibir. Burasının dışarıya çık ufak, yumurtamsı şekilde, pencere makaamında bir deliği vardır.

(Vilâyetnâme Hacı Bektâş velî'de "Suluca Karahöyüğe gelüb karâr ettiğidür" başlıklı bölümde bu delik hakkında şu kayıt var: Hazret-i Hünkâr ol mağara içine girüb sâkin oldu. İ'tikâf niyyetin kıldı. Günlerden birgün vilâyet erenlerinden bir nice kimseler hazret-i Hünkârı görmeğe geldiler. Ol mağaradan içeri girüb Hazret-i Hünkârı gördüler. Şeref-i dest pûs edüb oturdular. ......... Esnâyı kelâmda: Erenler Şâhı işbu i'tikâf ettiğiniz makaam merğub ve mahfîdir amma kati târik (karanlık) ve karagûluktur. Hiçbir ziya girecek yeri yoktur. Nolaydı bunun bir a'lâ revzene (pencere)si olsaydı, gayetle hûb olurdu, dediler Çûn ki Hazret-i Hünkâr ol azîzlerden bu kelâmı işidecek Bismillâhir Rahmânir-Rahîym deyüp mübârek eliyle ol mağaranın yabandan cânibine bir yumruk öyle urdu ki ol taşdan bir adam çıkacak mikdarı bir delik açıldı) (Fakiirdeki Ta'lik yazılı yazma nüsha s: 94-95).

İşte Çillehâne'deki delik Vilâyetnâme'de sözü geçen bu penceredir. Ziyâret mahali olan bu yerde, herkes, bir defa bu mağara içine girib bu delikten dışarı çıkar. Bektâşîler arasında yaygın bir inanışa göre, günahlı olan bu delikten geçemez, ne kadar zayıf da olsa da delik onu sıkarmış. Bir adak adayınca serbest bırakırmış. Günahsız olanlar rahatça geçermiş, delik ona âdeta açılır genişlermiş. Ne kadar toplu bir insan olsa bile...

Fakiir İbrahim Turan bey, Yunus ve İbrâhim Baba'larla, bir diğer gidişimde yukarıki zevâttan başka Faiz Baba, Cevdet İşçimen ve Mehmed Bayraktar kardeşlerimizle bunu denedik. Hepimiz rahatçı geçtik.

M i n d e r K a y a:

Çillehâne'nin kasabaya bakan 10-15 metre kadar ön tarafında Minder kaya denilen ve gerçekten minder biçiminde bir kaya vardır. Arka tarafında sırt dayamak için ikinci bir kaya vardır. Hazret-i Pîr buraya oturur, arkasını dayar çevreyi ve şehri seyredermiş. Bektâşîlerin ziyâret yerlerinden biri olub her gelen buna bir defa oturur.

K a d ı n c ı k a n a m e v k i i:

Çillehâneden 300 metre kadar kuzeyde, büyücek bir alıç ağacı bulunan yerdir. Hazret-i Pîr çillehâne'de iken, Kadıncık ana burada kendisine bezleme yapar, yemesi için götürürmüş. Bu ağacı gördüğümüzde dalları, bağlanmış renk renk bez parçalarıyla donanmış hâlde idi. Buraya Bektâşî olmayanlar da ziyârete gelir ve özellikle kadınlar kendisinden yardım ve şefaat dilerlermiş.

Çillehâne ile bu ağaç arasındaki arazîde, üzerleri karadut gibi pürtüklü, esmer renkli, içleri açılınca beyaz, ekseri hamur lezzetinde bir nesne bulunur. Halk arasında buna Hamur diyorlar. Kandıncık ana'nın Hazret-i Pîr'e hamurdan yaptığı bezlemeleri götürürken onlardan dökülen parçacıklar imiş, diye bir inanç vardır. Nohud kadar, fındın kadar dut gibi üzeri kabarcılkıl, ufak, fayr-i muntazam yuvarlak, üzeri toprak renginde cisimlerdir.

(Çok önceleri bir kitabda okumuştum. Hindistan'da bir Raca'nın toprakları içinde bir (Ekmek madeni) varmış. Bunu işletir, çıkan maddeyi ekmek gibi pişirerek halka satarmış. Raca'nın başlıca gelirini bu sağlarmış.

Kezâ, Çinli'lerin pek makbul ve ünlü kırlangıç yuvasından yapılma yemekleri de bu çeşit bir toprağın çamuruyla yapılmış yuvalar olsa gerektir.)

K u l u n ç k a y a:

Arafat dağında, Kadıncık ana mevkiinde, Alıc ağacından biraz daha ileridedir. Toprak yolun kenarında bir kayadır. Hafif meyilli olan üst yüzü konkav (içbükey) şekildedir. Bunun yukarısından, sırt üstü yatarak aşağı doğru kayıyorlar. Taşın bu yüzü, üzerinde kayılmaktan, cilâlanmış gibi pırıl pırıldır. Halk arasıda bel ağrılarına iyi geldiği inancı vardır.

Z e m z e m p ı n a r ı:

Arafat dağında, çillehânenin sol tarafında, sırtın altında taştan yapılmış bir çeşmedir. Zamzem pınarı diye ünlüdür. Suyu, musluksuz bir taç oluktan durmadan akar. Önünde bir yalağı vardır. Çeşmenin önünde etrafı taş duvarla çevrili bir bahçesi var. Hâlen duvarlar bakımsız ve yer yer yıkıktır. Bu bahçenin ön tarafında da bir alıc ağacı olup bunun üzerinde de dilekler için bağlanmış bezler vardır. Bu ağacın olduğu yere cevher deresi derler. Buradan alınan toprak "Cevher veya cevheh toprağı" adıyla Bektâşîler arasında meşhurdur. Muharrem'de oruç açarken Kerbelâ'dan getirilmiş cevher toprağından bir miktar karıştırarak onu içerler; eğer o yoksa, işte buranın cevherinden karıştırılır. Kezâ hastalara da iyi geleceği hakkında bir inanç vardır. Çocuğu olmayan kadınlara da içirirler.

Vilâyetnâme'lerde, Hazret-i Pîr'in, Çillehâne civarında bir yeri mübârek parmağıyla eşüb, bir lâtif pınar çıkub aktığı ve hâlen buna zemzem pınarı denildiği kaydı vardır (Örneğin fakiir'deki ta'lik yazma nüsha s: 94).

Zemzem pınarının geniş oluk şeklindeki musluksuz lülesinin yukarısında bir kitâbe var. Bir de Kemerin yukarısındaki üçgen şeklindeki sivri kısmının ön yüzünde bir diğer kitâbe vardır. Bu üstteki, mermer üzerine girift bir hatla yazılmıştır. Şöyledir:

Âb-ı Zemzem didi Bektâş-ı velî ma'lûm-u nâs

Sâhib-ül-hayrât Mîr Mahmûd Muammer Ayâs (Abbas?)

Târîhi Dokuzyüz altmışyedi'de oldu temâm

An Abdâl-i Bektâşî Hüseyn an der Aras

Bu kitâbe taş üzerine bir beyti bir satır olarak yazılıdır. Birinci mısra'ın son kelimesi (elif) harfiyle başlıyor, ikinci harf bir noktalı (B) dir. İki noktalı (Y) olacakken unutulmuşu veya yanlış imlâ ile Abbas yazılmak istenilmiş olabilir.

Lülenin üzerindeki kitâbe şöledir:

Çakıran karyesinden bir mîr-i âtıfet hû

İsmi ânın Kahraman, hayrâtı idüb arzû

Bir bağçe kıldı inşâ bir çeşme itti icrâ

Hizmette kasdı hâlâ Derâh-ı Pîr'e yâhû

Baba efendi elhakk sa'y eylemekte ancak

Namında Feyzî mutlak fikreylesen ayân bû

Bir çıktı cevher âsâ târihi söyle Baba

Bu bağçe pek dilâra oldu bu çeşme dilcû

Sene 1326

Bu kitâbe de mermere bir beyti bir satırda olmak üzere yazılmıştır. Târihi tamâmdır. Kitâbe musammat şeklinde yazılmıştır. Feyzî baba zamanında Çakıranlı Kahraman isimli bir zât tarafından ihyâ edildiği anlaşılıyor.

* * *

(Meded yâ Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş velî Hü).

B a l ı m e v i (K a d ı n c ı k a n a e v i):

Kasabanın kuzey tarafında, Dergâh-ı Pîr'in alt tarafında bir binâdır. Aslında burası İdris hoca'nın evidir. Bunun karşısında (kuzeyinde) ünlü Karahöyük vardır. Aralarında bir dere çukurluğu olub bunun Balımevi yakasında Akpınar adlı ünlü çeşme vardır.

Balım evine dış kapıdan girilince taş döşelim bir yoldan yirmi adım kadar sonra solda, iki yan yana oda görülür. Birisi yüksekçedir. Evin şimdiki sahibi, kalaycı Hidayet Akcan, gelen konukları burada ağırlar, yatırır. Konuklar için ayrı bir oda dâimâ hazır durur. Onlardan ücret almaz, eşi de buraları tertemiz tutar.

Yolun sağında ve solundaki bu odalardan beş ? on adım daha ileride ayrı bir oda vardır. Hâlen içinde yatan, oturan yoktur.

Odanın kapısının önünde ufacık, ensiz bir bahçesi var. Hidayet Akcan, yukarı bahçede toprak altında bulduğu, manzum kitâbeli iki mezartaşını Kadıncık ana evi denilen bu tek odanın önüne, kapının iki yanına koymuş. Üzerlerindeki tarih beyitleri şöyledir:

Söyledi Mekkî erenler cevher-i târîhini

Hakk deyu Ahmed Baba vardı rikâb-ı Hazrete

1326 (1908 ? 1909)

(Tarih, yalnız noktalı harfleri hisablıyarak, doğrudur.)

Diğerinde:

Hüznile Kâmî dedi târîh-i tâm-ı rıhletin

Nâgihân gitti Emin Baba civâr-ı vahdete

1311 (1893 M.)

(Tarih doğrudur).

Bu odanın kapısından girilince karşıda, solda yeşil bir örtü ile kapalı, dolab şeklinde bir yer var. Burası ocak imiş, baca deliği sonradan tıkanmış. Söylenti şudur ki: Kadıncık ana ve İdris hoca Hazret-i Pîr'e gelen ziyâretçileri, sırtlarındaki gömleğe kadar harcıyarak, ağırlamışlar. Sonunda Kadıncık ana'nın hizmet etmek üzere konuklar yanına varacak gömleği bile kalmamış. Hazret-i Pîr gelib hizmet etmediğini farkedince sorub durumu öğrenmiş. İşte o zaman bu ocak içinden bir el, bir bohça içinde elbiseler sunmuş. Kadıncık ana da bunları giyerek hizmete koyulmuş.

Oda kapısının karşısında şamdanlar dizili yüksekçe bir yer var.

Odanın sol taraf duvarı oda içine doğru yıkılmakta iken, Hazret-i Pîr, bunu eliyle durdurmuş ve düzeltmiş. İşâret olsun diye hâlâ eğri durur. Bir yerinde de muntazam konkav (içbükey) kısmı var. Kulunç olanlar bellerini buraya sürterler ve oraya niyâz ederler.

Hacı Bektâş vilâyetnâmesinde (Hazret-i Hünkârın mübârek eliyle divârı doğrulttuğudur) başlıklı bölümde, bu duvar hakkındaki hikâye şöyle geçer: "Hazret-i Hünkâr Kadıncık evinde namâz-ı zahrı edâ ederken nâgâh gördüler evin bir dîvârı eğilüb rukû'a vardı. Şöyle ki inhidâma yakın oldu. Kadıncık bu hâli görücek etti: Hey Sultânım, şol divâr yıkılmağa meyleyledi, siz gelin, namâzı bu cânıbde kılın, dedi. Hazret-i Hünkâr tahiyyâta oturub selâm verdikten sonra mübârek eliyle ol dîvâra işâret eyledi. Kalk yâ mübârek dedi. Ol dîvâr yıkılmağa meyletmiş iken Hakk subhânehû ve teâlâ avn-ı inâyetiyle ve Hazret-i Hünkâr'ın vilâyetiyle filhâl durdu. Ve Hünkâr etti: Kadıncık, hiç havfetme, Kıyâmet'e değin dura bu dîvâr yıkılmaya. Ol evin dîvârları ince kerre yıkıldı, yapıldı. Amma ol dîvâr henüz yıkılmadı. Erenlerin nefesi berekâtıyla hâlâ öyle durur. Erenlerin nutku yerin bulacaktır vesselâm."

Bektâşîler arasında, bu duvarın, kıyâmete kadar yıkılmadan, bu şekilde duracağına bir inanç vardır.

Kadıncık ana'nın ve İdris hoca'nın mezarları yoktur. Yine Bektâşîler arasındaki inanca göre, Kadıncık ana bu odadaki ocağın içinde sırrolmuştur.

Ocağın önünde 40x40 santim ölçüde bir mermer taş var. Kadıncık ana bunun üzerinde Bazlama ve ekmek yaparmış.

Hazret-i Pîr ilk gelişlerinde burada kısa bir müddet konuk olmuş, Pîrevi'nin çekirdeği olan Kızılca Halvet yapılır yapılmaz oraya geçmişlerdir.

Odanın sağ tarafı duvarında bir kandil yuvası var.

Giriş kapısının karşısında, yüksekte ufak bir pencere, sağ duvarda ayni hizâda iki ufak pencere var. Tavanda, kapının sol kenarından başlayan ve karşıdaki ocağın sağ kenarında biten bir kemer var. Tavan kavak ağacı üzerine toprak döşelidir. Duvarlar taştır.

Ocağın tam karşısında, giriş kapısının solunda, kemerden sonra kalan birbuçuk metre kadar duvarda:

"Tâ'mir-i elhac Mehmed Baba sene 1314 (1896 M.)"

yazısı vardır. Giriş kapısı iç tarafında kapı üstünde sülüs yazı ile Kelime-i Tevhîd yazılı. Sol duvardaki kulunç yeri denen konkav kısım sıvaları üzerinde, önceleri, yazı varmış. Sıyrılmış, aşınmış, bunlardan yalnız "Bektâş" kelimesi okunuyor.

Vaktiyle evkaaf me'mûrlarından Topal Akif adlı biri bu yazıları sildirmiş, duvarı kazıdmış. Bektâşîler üzerindeki etkisini kaldırmak düşüncesiyle.

Bu tahribden yalnız Bektâş ismi yazılı bölümün kurtulmuş olması da nazar-ı dikkati çekicidir.

Bu Topal Akif'in sonradan felç olub çok çektiğini, evin şimdiki sahibi ve hâdimi Hidâyet Akcan ve Hacıbektaş'daki birçok kimseler oybirliği ile söylediler. Kadıncık ana evi ve Dergâh-ı Pîr çevresinde gözleri yaşlı dolaşır, dururmuş, öylece ölüb gitmiş.

Bu odadaki, yeşil örtülü ocak zeminindeki toprağa da (Cevher toprağı) denir. Özellikle çocuğu olmayan kadınlar bunu su ile karıştırıp içince çocukları olur, diye bir inanç vardır. Gördüğümüzde, buradan toprak alına alına epeyce aşağıya inmiş idi. Ocağın duman çıkacak deliği hâlen betonla tıkanmıştır.

Bu odanın arka tarafında güzel, genişçe bir bahçe var. Güzel ağaçlar ve ufak bir havuzu da var.

(Balımevi'ne giderken, yolda, eski yapı bir mescid görülür ki, kitâbesine göre (Süleyman şâh bin Beyazîd han zamanında Ali bin Şehsüvar bey) tarafından 926 (1519 M.) yılında yapılmıştır. Eski yapı karakterinde ufak bir yerdir. Buna halk Cuma camii der. Arabça kitâbe şöyledir:

(Hâzâ binâ-el-mescid fî eyyâm-ı Sultân-ül-a'zam Selîm Şâh bin Bayezîd han Alibin Şehsüvâr bey Fî sene 926)

Hazreti Pîr Suluca Karahöyük'e ilk gelişlerinde bu mescidde bir erbaîn çıkarmışlardır. Bu eski mescidin yerine sonradan şimdiki yapılmış veya eskisi onarılmıştır.

Balımevi'nde, vaktiyel tesbit heyeti 125 kalem eşya bulmuştur. Mefrûşât, kab-kacak, ev eşyası, iki aded saz, keman, eski bir sancak ve ziraat âletleri gibi..

A k p ı n a r:

Balımevi'nin altında, Karahöyük'e bakan tarafta, taştan yapılmış bir çeşmedir. Oluğundan bilek kalınlığında bir su dâimî akar. Oluk yukarısında 1187 (1773 M.) de Dervîş İbrâhim onarttığına dair yazı var.

Bu pınar bütün Bektâşîlerce kutsal sayılmaktadır. Bütün Vilâyetnâme'erde bunun hikâyesi vardır. Hazret-i Pîr, birgün, halîfelerinden sarı İsmail ile buraya gelmiş. İsmil, Hazret-i Hünkâr'ın saçlarını kesermiş. O sırada yanlarına İdris hoca'nın kardeşi Sarı gelmiş. Su tasına ayağı dokunmuş devirmiş. Sarı İsmail Sultan gibid evden su almak isteyince Hazret-i Pîr durdurmuş ve eliyle orasını biraz eşeleyüb (Ak pınarım) diye üç defa seslenince bu su oradan akmış.

Fakiir'deki yazma Vilâyetnâmelerden birinde Sarı'nın ayağıyla su tasını devirdiği kaydı varsa da yine fakiirdeki diğer yazmalarda bu yoktur. Hazret-i Pîr, Halîfesi Sarı İsmail Sultâna su ve bıçak alarak kendisinin saçlarını kesmesini ister ve oraya giderler, traş işi yarıda iken Hünkâr bu suyu çıkartır. Çıkan sudan çevredeki kayalara su serptikçe, kızgın bir yüzeye serpiliyormuş gibi buğu tüter. Sarı İsmail bunun hikmetini sorunca Hazret-i Pîr şöyle söyler: (Beli ilkim karadonlu can babayı Gülü hân kazana koyub kaynadırlar, ânın suyun ılışdırıruz.)

Bu sıralarda Hünkâr'ın Gülü hân'a yolladığı elçisi Karadonlu Can Baba'yı imtihan için onlar kazana koyub kaynatmaktadırlar. Üç gün bitince çıkarır görürler ki Can baba sapasağlam.. Hepsi İslâmiyyeti kabul ederler. Bunun hikâyesi Vilâyetnâmelerde vardır. Bu pınar için Hazret-i Pîr (Bu pınar Horasan vilâyetinden bizimle beraber geldi. Lüzumunda çağırdık meydana çıktı. Her kim ki bundan yıkana gövdesi cehennem od'una yanmaya) demiştir.

H a m u r k a y a:

Balımevi'nin alt tarafında, bir ufak köprüden geçilerek varılan, Karahöyük'ün kasaba tarafında karşısındaki sırtta bir kayadır. Üzerinde bir hamura batmış yumruk izleri gibi oyuntular vardır. Bu kaya hakkında Vilâyetnâme'lerde kayıd vardır. Bunllardan birisini okuyalım (Fakiirdeki yazmalardan A. nüshası, yaprak: 42 a)

"Rivâyettir, Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-el-Horasânî kuddusaallâhu sırrahul'aziz birgün Karahöyüğün taşra kenarına, höyüğün garbî tarafına seyrâna çıkmıştı. Gördü kim köylüden bir kimse kerpiç eylemeğe balçık kazar (Karar?). İleru gelüb kenduler dahi balçığa girüb ayaklarıyla ayakladı. Ol kerpiç balçığın kazan (karan?) kimene itti: Dervîş, bu balçığı ben dahi, gör işte, ayaklayabilürin. Amma hâl eri vilâyet ve kerâmet ıssı olmak budur kim şol kaya üzerine çıkasın, ayaklayasın, ayağın izleye. Balçık gibi ânı hamır kılasın, yoğurasın, dedi. Andan Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-el-Horasânî Kuddisallâhü sırrahül'aziz ol şahıs işâret eyledüğü kayanın üzerine çıktı dahi dizledi ve ayaklarıyla ayakladı. Şöyle ki dizleri ve ayakları şol hamıra gömülür gibi gömüldü, iz eyledi. Dahi bugüne dek bellu muayyen durur. Adına hamır kaya derler."

Ç a m a ş ı r k a y a:

Akpınardan inib karşıdaki Karahöyük tepesinin eteğine varmak üzere dere çukurluğuna varılınca, orada, Karahöyük eteğinin güney doğusunda bir büyük kaya görülür. Üzerinde el batırılmış şekilde çukur yerleri vardır. Bu girintili yerlerin bazıları oldukça derindir. Büyücek bir oyuğunda mumlar yakılmış olub, bu, bölüm oldukça islenmiş bir durumdadır.

Çamaşırlarını yıkamak üzere aldıklarında Hazret-i Pîr, bunun içine girer, beklermiş, diye bir söylenti vardır.

A t k a y a:

Kasabanın güney tarafında bir büyücek kaya parçasıdır. Hazret-i Pîr'in, üzerine çıkıb, at gibi yürüttüğü söylenilen kayadır.

Bunun hakkında da Vilâyetnâmeler'de kayıt vardır ve hepsi biribirini tutmaktadır.

Hazret-i Pîr'e haber veriyorlar ki Akşehir'de oturan erlerden Seyyid Mahmûd Hayrânî, bir arslana at gibi binmiş, eline de bir yılan almış kamçı gibi kullanarak, üçyüz dervîşi ile geliyor. Arkasını Vilâyetnâmeden okuyalım. (Fakiirdeki Yazma A nüshası, yaprak: 86 a-b):

"... Bir arslana binüb bir yılanı kamçı idinüb üçyüz molla dervîşle erenleri ziyâyerete gelüyor ve Aliler sırtına yakıyn geldi, dediler. Hazret-i Hünkâr dahi kalkub, meyanin cüst kılub itti: ol kimse canluya binüb geldiyse biz cansuza binelüm, karşu varalum, dedi. Meğer Kızılca halvet yakınında bir kızıl kaya vardı. Şöyle bir dam dîvârı gibi büyük kaya idi. Filhâl ol kayanun üzerine sıçrayup bindi, itti: Ey kayacuk, Allâhın izniyle ol geli duran erenlerden yana revâne olğıl, dedi. Bu yana, Hayrânî Seyyid Mahmûd Aliler sırtı'na çıkageldi. Gördü kim karşusunda bir er, bir dîvâr gibi cânsuz kayaya binmiş karşu gelür. Bu heybeti görücek parmak ağzına bırağub "zehî kuvvetlû er" deyüp Hazret-i Hünkâr'ın kuvvetine ucbe kaldı. Filhâl arslandan indi, elinden ilanı salıverdi Hünkâr ululuğu Tekye kaya'nın şimdi olduğu yere geldi. Gördüler kim Seyyid Mahmûd Hayrân arslandan indi, ilanı elinden salıverdi. Anlar dahi kaya'ya "dur" dedi, işâret eyledi. Kaya dahi durdu.

Kendileri kayadan aşağı indiler, durdular. Andan Seyyid Mahmûd Hayrân hünkâr ululuğuna karşı gelüb yüz urub niyâz etti, Hünkârın elin öpüb ayaklarına düştü. Andan üçyüz molla dervîş dahi gelüb Hazret-i Hünkâr heman ol kayanın dibinde oturdular, bir azîm iclâs oldu. Rivâyettir Hazret-i Hünkâr sırrahül'azîz bir hafta temam Seyyid Mahmûd Hayrân'la ol kaya dibinde sohbet ettiler. Tam köyde bişüb kotarılub ol araya gelürdü. Yeme-içme, deme-işitme, sima-sefâ olurdu."

Şimdi, bu kayanın sol yanında (Buhâra'lı Şeyh Hacı Hamza) efendi adı yazılı bir sin var. Dergâh-ı şerîfde nakşî şeyhi = İmâm imiş. Taşında 3 Nisan 1328 (1912) taihi var.

Kayanın arka tarafında ise Veliyeddin efendi, onun sol yanında kışkardeşi Şefika hanım (1934), onun solunda da Cemaleddin efendi kızı ve Veliyeddin efendinin oğulu Hüseyin efendinin eşi Zehrahanıma aid mezarlar var.

Veliyeddin efendinin kızının önünde, Cemâleddin efendi oğlu Hamdullah eşi Tokadlı Naciye hanım mezarı var: (doğumu: 1900, vefatı: 1928).

Veliyeddin efendi taşındaki tarih (1283 ? 1356) dır.

K a r a h ö y ü k:

Hazret-i Pîr'in, eski adıyla Hadım olan şimdik Hacıbektaş kasabasına ilk geldiği yer olarak söylenir. Efsâne, onu Karahöyük tepesine güvercin şeklinde inmiş olarak anlatır. Vilâyetnâme'ye göre Hazret-i Pîr Rûm'a (Anadolu'ya) yaklaşırken, oradaki erenlere uzaktan bir es-selâm-ü aleyküm der. O sırada elliyedi bin rûm Abdâlı varimiş, sohbette imişler. Rûm'un gözcüsü Karaca Ahmed imiş. Hünkâr'ın selâmı o mecliste olan, Karaca Ahmed'in mürşidi (uyarıcı'sı) Seyyid Nureddîn'in kızı olan Fatma Bacı'ya ma'lûm olur. O sırada bacı erenlere yiyecek hazırlamakla uğraşırken, ayağa kalkub Hacı Bektâşın tarafına dönerek, el göğüse koyub, üç kerre Aleyküm-üs-selâm, der. Mecliste olanlar kime selâm verdin deyince, olanı anlatır, "Horasân erenlerinden biri geliyor", der. Oradakiler "İmdi ne tedbîr idelüm tâ ki Rûm'a girmeye eğer Rûm'a girecek olursa ayruk Rûm'u bastı, zabteder, Rûm'da bize oyun kalmaz", derler. Yolu bağlarlar. Hazret-i Pîr Rûm sınırına gelince yolu bağlanmış görür, Bismillâh ve Bi-emrillâh diye vilâyet kuvvetiyle sıçrar ve Arş'ın damına konar. Oradan bir güvencin şeklini vurunur. Doğru Suluca Karahöyük üzerinde bir taş üstüne konar. Mübârek ayakları, güvercin donunda iken, ol taşa hamura gömülür gibi iz bırakır.

Bundan sonra Hacı Tuğrul (Tunrul: diğer nüsha) doğan şekline girüb üzerine varınca, Hacı Bektâş velî Hazretleri insan şekline dönüb onu boğazından yakalar, sıkar, aklı başından gider.

Sonradan Hazret-i Hünkâr, ona "Er er'e öyle gelmez. Siz bize zâlim donunda geldinüz, biz size mazlûm donunda geldük. Eger göğercinden dahi mazlûm don bulasuz ol dondan gelürdük," dedi.

Bu konu bütün Vilâyetnâme'lerde vardır. Eskiden, üzerinde güvercin ayak izleri olan bu taş, Balım evi'nde duruyormuş. Fakiir gittiğimde orada bulamadım. Evin yeni sâhibi Hidâyet Akcan da bunu bilmiyor.

Son defa, Mayıs 1964 de ziyâretimde "Suluca Karahöyük tepesinde duruyor", dediler. Y. Ölmez ve F. Tuncer Babalarla, C. İşçimen ve M. Bayrakdar kardeş hep birlikte Karahöyük tepesine çıktık. Söyledikleri taş eskiden bir yapıda kullanılmak üzere yontulmuş, bir şekle konmuş, üzerinde tabiî olaylar sebebiyle küçük çukurcuklar meydana gelmiş bir taştır. Eskiden bilinen taş değildir.

Karahöyük, kasabaya giriş yolundan gelirken, epeyce uzaklardan da görülen, ufak bir tepedir. Höyük ismi, onun eski çağlardan kalma, arkeolojik bakımdan da değeri olabilecek bir yapma tee olması ihtimâlini düşündürüyor.

Son yıllarda tepenin bütün sırtları ağaçlandırılmış, doruğuna kadar borularla tazyikli su çıkarılmış, ağaçların muntazaman sulanması ve bakımına önem verilmiştir. Son gördüğümde çamlar bir metre kadar uzamışlardı.

Höyük eteğinde akan suya "Öksürük suyu" diyorlar. İki gözden çıkar bir sudur.

H a n b a ğ ı:

Hacıbektâş kasabasının güney batısında, üç kilometre kadar bir mesafede, yüzyirmi dönüm kadar arazîsi olan bir yerdir. Vaktiyle Tatar Han'ı buraya askerleriyle gelüb konaklamış. Hânbağ'ı adı bundan gelirmiş. (Bir söylentiye göre de, Pîrevi Aşevi'ndeki büyük Karakazan'ın bu tatar hânına aid olduğuna inanılır). Buradan giderken tekkeye hediye etmişler diye.

Hânbâğı, Turâbî Baba zamanında te'sis edilmiş olub Hacı Hasan Baba ihyâ etmiştir. Kapıdan girilince eski güvencinlik'ler görülüyor. Girişin ön kısmında Medân evi, Mutbak, bunların önünde de büyük bir dört köşe havuz var. Gördüğümde yapıların moloz yığını ve meydân evinin kerpiç duvarları kalmıştı. Havuzun dibinde biraz su ve birçok yosunlu taş yığını vardı.

Vaktiyle burada, atlar ve süt hayvanları (inekler) için ayrıca yerler varmış. Ayrıca şıra sıkma yeri ve bir şarabhâne var.

Güvercinlik yakınında kovanlar bulunurmuş.

Yapıların biraz ilerisinde ve güvencinlik alt tarafında Veli Baba mermadı var. Baş ve ayak uçlarında kalın, bir metre boyunda taş sütunlar var. Baş tarafındaki üzerinde, çok eski devirde yazılmış, lâtif harfleri görülüyorsa da aşıntı ve yosunlar arasında hemen tamamı kaybolmuş bir hâldedir.

Meydân evi'nin üst tarafında, sınır duvarı yakınında, dervişlere aid, üç tane sin var ise de üzerlerinde isim, tarih vesair bir yazı yoktur.

Hacı Hasan Dede, etraf taş duvarları yaptırırken, "Taş yok" diye haber gelmiş. Birgün, dergâh arazisinin ikiyüz metre yukarısında uzanmış yatmış ve sonra dervişlerini çağırarak, burayı kazınız, demiş. Gösterdiği yerden çıkan taşlarla duvarlar tamamen yapılmız. Biz gördüğümüzde yüz metre kadar bir yer, çukur olarak belli oluyordu.

Hanbâğı, hâlen Ali ve Hasan Yenal isimli iki kardeşin malıdır. Evkaftan satın almışlar. Kendileri aslen Sivas'lı olub Hazret-i Pîr'e saygı gösteren insanlardır.

Hânbâğı ve biraz sonra anlatacağım Dedebâğı'ndan başka Dergâhın "Kütükçe çiftliği, Kaya çiftliği, Kızılöz çiftliği, İlicek çiftliği" gibi arazileri vardı. Bunların topu Dörtbin dörtyüz seksen yedi dönüm olarak tesbit edilmiştir.

Bunlardan başka gelir kanakları olarak dörtyüz'den fazla dükkân, buharla işleyen un değirmeni ve dört su değirmeni vardı. Binâlardan gayri Bağ, Bağçe arazî ve mülkler evkaf tarafından ziraat nümune mektebine 12586 lira 25 kuruşa satılmıştır.

Buraya Mehmed Ali Himî Dedebaba'nın bir nefesini alıyorum:

Hânbâğına kurulmuş Âşıkların otağı

Gülzâr-ı aşk olubdur aşk ehli'nin durâğı

Gel Pîrevi'ne âşık eyle özünü puhte

Yanuptur aşk od'una erenlerin ocağı.

Hakk nûr-u kudretinden lütfeyleyüb uyarmış

Maherde dahi sönmez âşıkların çerâğı.

Ey saki-i meveddet sun bize aşık meyinden

Bûs eylesün hemîşe mestâneler ayâğı.

Mescûdumuz cemâl-i yâr olduğun nihân tut

Fâş olmasun bu esrâr vardır yerin kulâğı

Gir kalb-i mü'mine sen hercânibe sücûd et

Tefrik olur mu beytin etrâfı, solu, sâğı

(Hilmî) özün hemîşe dervîş-i derd-mend et

Dostun müdâm olubtur dertli gönül konâğı.

Bu şiir'i buraya yazarken, muhabbet sofralarımızda tatlı sesli doost'ların okudukları nefes bestesi kulaklarımda ses veriyor.

* * *

T o p â y î n:

Hânbâğından on kilometre kadar Nevşehir istikaametinde Topâyîn adlı bir mubarek makaam vardır. Ağaçlık, içinde havuzları, buz gibi soğuk suyu olan bir bağdır.

* * *

D e d e b a ğ ı:

Kasabanın giriş yolu tarafında, kuzeyinde 1-2 mil mesafededir. Giriş kapısı tahtadan, geniş, çift kanatlıdır. İçeri geçince sağındaki duvarda delikler var. Burası, önceleri, güvercinlik imiş. Ayrıca arı kovanları da varmış. Giriş kapısının içinde ve sol tarafta üzeri kiremit çatılı bir yatır var. İçinde iki sin var.. Kapıya yakın olanı (Hacı Melek Baba) ve solundaki (Pehlivân Baba)ya aiddir. Yatırı dışındakı sin: Bursa'lı (Hacı Mehmed Baba)nındır. Bunlar topraktan yapılmış lâhitler olub üzerlerinde yazı ve tarih yoktur. Yatır'ın giriş kapısı üstünde bir kitâbe var. 45x35 santim ölçüde bir mermer üzerindedir:

Bu bâğı ibtidâ Seyyid Nebî Dede idüb îcâd

Velî bu Pehlivân Baba'dır iden revnakın müzdâd

Anınçün Türbedâr Hacı Mehmed Baba hasbîce

Senebin üçyüz on'da eyledi bur türbeyi bünyâd

1310

Kitâbeyi yazan bu Hacı Mehmed Baba, birara Pîrevî Post-nişîni olan Dedebaba'dır. 1315 de Hakk'a yürümüştür.

Yatır kapısında kitâbenin yukarısına duvara büyük bir teslîm taşı tesbit edilmiş ise de hâlen oradan sökülmüş, izi var kendi yoktur.

Dedebâğı'nın etrafı taş duvarlarla çevrilidir. İçerisindeki yapının kapısı üstünde:

Sâhib-ül-hayrât

Vel-hasenât

Seyyid Nebî Dede

Sene 1238

yazılı bir mermer kitâbe ile:

Ta'mîrât

El-Hacı Hasan Dede

Sene 1287

yazılı bir başka ufak mermer kitâbe var.

Bu pehlivân Baba'nın diktiği ceviz ağacının mahsûlleri çok yumuşak ve incecik kabukludur. Orayı ziyâretimizde evdeki bacılar bunlardan bize ikrâm ettiler. Teberrüken birkaç tanesini alıb Aydın'da çocuklarıma da yetirdim. Elle sıkılarak kolayca kırılabilen bir cevizdir.

Hâlen bağın giriş kapısının sağ tarafında kalan kısmındaki asmalar sökülerek yerine elma ağaçları dikilmiş, burası meyvelik hâline getirilmiştir. Pehlîvan baba cevizi bu elma bağçesinin kenarında, büyük bir ağaç hâlindedir. Pehlivân Baba tarafından dikildiğini oybirliği ile söylüyorlar. Yüz otuz senelik kadarmış.

Bağın ön tarafında, dere içinde, çukur bölümde pek güzel kavaklar yetişmiş. Burada da Bektâşîlerce meşhûr bir pınar vardır. Buna Şeker Pınarı derler.

Ş e k e r P ı n a r ı:

Bilek kalınlığında dâimî akan bir sudur. Taştan yapılmış, oldukça harab bir çeşmedir. Mermer kiâbesi tesbit edildiği yerden ayrılmış. Gördüğümüzde, çeşmenin ön yüzünün üstüne konulmuş duruyordu. 40x40 santim boyundaki bu mermer üzerinde şu yazı var:

Nûş edenler hemîşe olsun tüvânâ (aslında elif harfi yok)

Hasaneyn aşkına deyüb El-hamü Mevlânâ

Sa'yini meşkûr edüb ve kalbini ma'mûr ede

Dü-cihânda dest-gîr-i mefhar-i âl-i abâ

Ta'mir etti bin üçyüz otuz yedide

Bu Şeker Pınarı'nı Salih Niyâzi Baba

Mermer iki yerinden çatlamış ve kırılmıştır.

Şeker Pınarı'nın önünde dere boyunca uzanan kavaklar ve arka tarafında çok büyük leylâk ağaçları ve mürver ağaçları var. Yiyeceklerini alıb buraya piknik için gelenler, Nefesler okuyub, saz çaldıkça bülbüller de kendilerine katılırlarmış. Bizim orayı ziyâretimizde bile bülbüller şakır şakır dem çekiyorlardı.

Oniki İmâm Adları ile Kompozisyon

Pınarın suyu yaz mevsiminde içine el sokulamıyacak kadar soğuk olur.

Bir söylentiye göre: Bursa'lı Hacı Mehmed Baba bir işe öfkelenib Dedebağı'ndan kaçmış, bir diğer söylentiye göre de Pehlivan Baba, kenisini Hânbâğı'nda çalışmak üzere oraya yollamış. Kapıdan çıkub giderken Bağın kovanlarındaki bütün arılar Mehmed Baba'nın peşinden gidüb etrafını çevirerek onu geriye döndürmüşler.

Dedebâğı'nı evkaftan Belediyye satın almıştır. Şimdi Belediyye'ye aiddir. İkiyüz dönüm kadar bir arazîdir.

T a ş k e s i l m i ş B u ğ d a y v e M e r c i m e k l e r , P a r a l a r:

Yine Dedebağı yöresindeki harmanlar tarafında bular bulunmaktadır. Bu husuta Vilâyetnâme'de (Örneğin Fakiirdeki talik yazma nüsha, s: 114) kayıt vardır: "Hazret-i Pîr birgün kırlara dolaşmaya çıkıyor. Harmanlar savrulmuş, buğday vesair ürünlerin yağmurdan zarar görmemesi için üzerleri örtülmüş. Hazret-i Pîr de bununları imtihan yollu harman sahabine gidüb, eteğini açarak "Şey'en lillâh (Tanrı için az birşey) diyor. Adam, örtülü ürünleri göstererek bu, hiçbir şey değildir, diyor. Hazret-i Pîr de "Peki, öyle ise hiçbir şey olmasun" diyüb oradan ayrılıyor. Sonradan örtüleri kaldırdıkları zaman görülüyor ki Harmanlardaki buğday, arpa ve mercimekler tamamen taş olmuş.

Bunu görünce "Ne yapalım, yine aç kalmayız, paralarımız var" diyorlar ise de onların da taş hâline geldiklerini görüyorlar. Gerek ceblerindeki gerek evlerindeki altın, gümüş paraları yabana atıyorlar. Bugünlere kadar oralarda bulunanların o zamandan kaldığı inancı vardır.

Halk arasında, bu mercimek ve buğdayların, çocuğu olmayanlara faydalı olduğu üzerine kuvvetli bir inanç vardır. Bir yerliden dinledim:

"kadın üç gün oruç tutacak. Cuma gecesi bu taş kesilmiş buğdaydan bir tanesini, dişlerine dokundurmadan ağızında tutacak (Kız isteyenler mercimek alacak). Eşiyle muhabbet edecek. Zevk ânında, yine dişlerine dokundurmadan ağzındakini yutacak. Muhakkak istendiği gibi erkek veya kız çocuğu olur" diye anlattı.

Keza bunları veya ayni yerde bulunan taş kesilmiş paraları kesesinde, para cüzdanında taşıyanların parası bol olur, geçim darlığı çekmez inancı da vardır.

B e ş t a ş l a r:

Dedebâğı'ndan daha ileride, kasabaya 10 kilometre kadar bir uzaklıktadırlar. Bunlar, birbirlerinden aralıklı büyücek kayalardır. Üzerleri deliklidir. Bütün vilâyetnâme nüshalarında bu taşlardan söz geçer (Fakiirdeki ta'lik yazılı nüsha, s: 105).

O zaman otlaktaki sığırlara, köyden, her gün bir kişi nöbetle bakarmış. İdrîs Hoca'nın otlaktaki sığırlara bakma sırası geldiği bir gün önemli bir işi olmuş. Hazret-i Pîr bu görüb-gözetme işini üzerlerine almış. Onlar otlayarak Mucur istikaametine doğru yayılırlarken, İdris'in kardeşi Sarı, öküzleri getirip bunlara katmış. (Sarı, Hazret-i Pîr'i sevmez, kıskanır, huysuz bir kimsedir) Hazret-i Pîr de "ben bunları görüb-gözetemem, bir zarar gelirse karışmam" derler. Sarı dinlememiş, bırakmağa isrâr etmiş. Hünkâr hazretleri, o zaman, çevredeki beş tane büyük taşa hitâben "Siz tanık olun, Hâcet vaktında şehâdet edersiniz" demiş. Uzatmıyalım, Sarı'nın öküzlerini kurt parçalamış. İş Kadı'ya düşmüş Hazret-i Pîr, beş tane şâhidim var, demiş. Onları otlak yerine götürüb, taşlara seslenice hepsi yuvarlana yuvarlana huzûra gelmişler ve nutka gelüb tanıklık etmişler.

O çevredeki düz, taşsız arazîde, hâlen sürülüb ekilmekte olan tarlalarda bu taşlardan başka kaya da yoktur.

Uzaktan bakınca beş taneden başka daha geri planda yine bir sıraya dizilmiş gibi birkaç kaya da vardır. Hazret-i Pîr seslenince hepsi sıra sıra gelirlerken Hünkâr "Siz durun yalnız beşiniz gelin" demiş, onlar da oldukları yerde kalmışlar imiş.

Bektâşîler, -Bektâşî olmayanlar da- bunların dibinden ufak taşlar alub bir istekleri olması için adak adarlar. İstekleri olursa o taşı getirib yerine bırakırlar.

H ı r k a d a ğ ı:

Hacıbektâş kasabasının güney doğu tarafında oldukça ileride bir dağdır. Vilâyetnâmedeki kayda göre, Karahöyük'ün kışı sert, soğuğu çok olduğundan şikâyet eden muhibbân ve dervîşler "Havası daha mu'tedil, sâhil bir yere nakledelim" derler. Hazret-i Pîr "Hakk'a giden Hakk uğrum için bu yerden daha yüce bir yer olsa idi orada otururdum. Fakat tasalanmayın, sizin odun işinizi halledelim diye cevab verir. Birgün Halîfeler, dervîşlerle bu hırka dağına gelir. Orada bulunan, vilâyetnâme'nin başka yerinde sözü geçen, Devecik ardıcı dibinde oturur. Odun toplatub ateş yaktırır. Alevler iyice yükselinece Hazret-i Pîr kalkıb şevk ile simâ'a başlar ve ateşin etrafında kırs defa döner. Sonra, sırtlarında mübarek hırkalarını çıkarıb ateşin üstüne bırakır. Sonunda bu hırkanın külünü alıb havaya savurur ve her zerre bir tarafa dağılır. Etrafındakilere derler ki "İşte bu kül zerrelerinin herbirinin düştüğü yerde bir ağaç bitsün, ve bu kıyâmete kadar devam etsün."

Bu olayda Hazret-i Pîr'in orman sevgisi ve bunu çevresine telkini çabası da sezilmektedir. Burada sözü geçen Devecik Ardıç'ın hakkında da kısaca bilgi verelim.

D e v e c i k A r d ı ş ' ı:

Hazret-i Pîr Suluca Karahöyüğe gelişlerinden az önce Açık Saray adlı bir köyden geçer. Yorgun, açıkmış.. Rastladığı bir gelin kendilerine biraz ekmek ve yağ verir. Hünkâr ululuğu, geline "Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin" diye hayır dua eder.

Sonradan gelin ve kaynanası, küpte az yağ varken ağzına beraber dolu bulmalarını dervîşin hayır duasına bağlarlar. Hünkârın peşinden koşarlar.

Mevsim İlkbahar, Kızılırmak taşmış.. Gelin-Kaynana görürler ki, Hazret-i Hünkâr seccadesini suya salmış, karşı yakaya geçiyor. Oradan geri dönerler, köylüye olayı anlatırlar. Hepsi birlikte ırmağın sal olan yerine varub suyu geçer ve Hazret-i Pîr'i ararlar.

Gelelim Hacı Bektâş velî hazretlerine: ... Olayı Fakiirdeki yazma Vilâyetnâme (A. nüshası, y: 28 b) den aynen beraberce okuyalım: (Heman kim suyu geçtiler, yukaru Hırka dağına revâne oldular. Dağın kullesinde (C. nüshası s: 89: başında) bir ardış ağacı dibine erdiler. Hazret-i Hünkâr ol ardıça itti: "Ey ardıç beni bu dem ört per'inle, budağınla. Yarın kıyâmet günü sana dilekçi olam. Ol ardıç kıbleye karşu uzanub mecmu'u per budağı eğildi, şöyle kim bir çadır gibi oldu. Ol ardıca Devecik ardıcı demekle meşhurdur.

Rivâyettir Hacı Bektâş el-Horasânî Kuddisallâhu sırrahül'azîz ol ardıcın dibinde erbaîn çıkardı. Amma bu yana, köy halkı Hazret-i Hünkâr'ı arayu arayu yürüdüler, bulamadılar. Dönüb makaamlu makaamlarına geldiler).

14 Hazirân 1964 Aydın Fakir, Doç. Dr. Bedir Noyan

20 Kasım 2006 13:11

oguzavsar
Yasaklı

ben size dedim bu adamın derdi başka;

evet önce alevilik neki onu bile bilmeden kopyala yapıştır.

ne olacak şimdi kötülük bunun neresinde sen bu yazılanları anlayamazsın senin soyunda anlamadı çünki siz münafıksınız müslüman gibi görünüp müslümanların kanını içenlerdensiniz.

evet hak muhemmet ali yolunun yani ehlibeytin yolunun yolcularının düşmanısınız sizin mayanız bu niye saldırıyorsun niye ortalığı birbirine düşürmeye çalışıyorsun ey yezidin dölü önce tasavvufu bir öğrensen hicap duyarsın bu sözleri anlamadığın için anlayamazsın anlayamazsın çünki senin isdadın bu kadar mevlam seni cehanneme odun için yaratmış anlayamayacaksın sen ancak fıkıh ve kelam yazarlarının uydurma emevi yazmalarının gerçek olduğunu yayacaksın sen çünki mayan bu ey beyni ile aklı arasında 200 milyon yıl mesafe olan geri zekalı gel sana ders verelim sonra bakalım konuşabilecekmisin.

20 Kasım 2006 13:16

ibniabidin
Kapalı

DAHA FAZLA BİLGİ İSTEYEN ARAMA MOTORUNA ALEVİ YAZSIN VE NEOLDUĞUNU ÖĞRENSİN!!!

20 Kasım 2006 13:24

oguzavsar
Yasaklı

lan oğlum millet senden akıl alacak kadar cahilmi sen soyunu bir yaz bakim.

millet o googede gezip duruyor ve iyisini kötüsünü biliyor senin gibi sonradan keşfedenlerden değil burdakiler seni ona katlar 28 e böler 29 nan çarpıp ebced yapar beyinsiz.

20 Kasım 2006 13:32

att_musti

esselamualeyküm verahmetullahiveberakatü.

Bismillahirrahmanirrahim.

Lailaheillallah muhammedenrasullullah.

KARDEŞLERİM DİLİMDE TÜĞ BİTTİ YİNE SÖYLÜYORUM.HERKES GÖZÜNÜ AÇSIN VE OKUSUN.

NAMAZI KILMAYAN GÜNAHKARDIR NAMAZI KABUL ETMİYEN BİZDE NAMAZ YOKTUR DİYEN KAFİRDİR.

ORUÇ TUTMAYAN GÜNAHKARDIR BİZDE ORUÇ YOK BİZ TUTMAYIZ DİYEN KAFİRDİR.

CAMİYE GİTMEYEN GÜNAHKARDIR AMA BİZDE CAMİ YOK CAMİLERE BİZ GİTMEYİZ BİZİM İBADET YERİMİZ BAŞKA YER DİYEN KAFİRDİR.

takıldığınız sözün açıklamasını yaparım.

dikkat edin bunlar sadece birkaç örnek bunları çoğaltabiliriz.

BU KONUYU FIKIH BİLİYORUM DİYEN ARKADAŞLARLA HER TÜRLÜ TARTISIRIM.

ALLAHIN BÜTÜN AYETLERİNİ KABUL EDİP YALNIZ BİRİNİ ETMEZSE YAPMASSA DEMİYORUM RED EDERSE KAFİRDİR.

İBNİABİDİN FIKIH BİLİYORUM DİYOSUN ŞİMDİ SORUYORUM SANA KARDESİM BU SÖZLERDE YANLIŞ VARMIDIR.VARSA NEDİR.

20 Kasım 2006 13:52

oguzavsar
Yasaklı

bunlar birbirini bile anlamıyor be tercüman lazım anladınz demi zihniyeti.

hadi buyrun alın birini vurun ötekine.

20 Kasım 2006 14:17

AdemAy

Eğer bir alevi namaz kılınmaması gerektiğine inanıyorsa ve kılmıyorsa o alevi SAPIK'tır. SAPIK !!! Dedeleri de SAPIK'tır.

Hz. Ali onların yeriine namazını kılmışsa yani kılsa idi önce kendi evladının namazını kılardı. Halbuki Hz. Hasan ve HÜseyin namazlarını dosdoğru kılarlardı.

Miğde bulandırıcı insanlardır onlar. Tiskiniyorum ve tüylerim diken diken oluyor.

Allah hidayet versin.

20 Kasım 2006 14:25

oguzavsar
Yasaklı

hadi bir tane daha ne de çok var bu ....

her neyse kimse dini bildiği gibi yorumlamasın namaz yok diyende var diyende ispat etsin bakalım. Hadi buyrun bilmiyorsanız konuşmayın bir yerde geçmez namaz ama ben kılarım sakın aklınıza kılmadığım ve reddettiğim gelmesin haşa ama bir tek yerde yazarını bulun bakalım ama asliyeti vardır sapıtmayın kimin namazı nasıl kıldığı size ne be siz sorgucumusununuz. Ayrıca öyle her önüne gelen Alevilere laf söylemesin benimde bu tiplerden tiksindiğimi bilmenizi istiyorum. hadi bakalım gösterin de görelim tu çok meşur tevsircileriniz uydursun bakalım bulacaklarmı bulamazlar buldukderlerse yalan söylerler ama namaz vardır hem zahir hem batın bunun asliyetini kim nasıl yaparsa öyle amel eder benim dedğim bu bildiğimden şaşmam derseniz arapların türklere yaptığı zulmü işlemeye devam edersiniz bir günde onlar gelir size aynı ile mukaveli ederler tarih bunun örnekleri ile dolu sünni olan şamı bakı şimdi bir avuç nuseyri yönetiyor ve onlara bildiklerini dayatıyor anladınızmı acaba.

yok canım ne gezer

20 Kasım 2006 14:32

ibniabidin
Kapalı

att_musti

ELHAMDULİLLAH SENİN GİBİLERİDE VAR.DEDİKLERİNİN ALTINA İMZA ATARIM.İŞTE GERÇEK DİN SENİN YAZDIĞINDIR.

Toplam 20 mesaj