Yandex.Metrica
Oturum açOturum aç / Parola hatırlat Üye olÜye ol

  
Editörler : cilginturk71sabah melikesi
29 Kasım 2008 23:35  


Divan Şiirinde Aşk, Muhammed Nur Doğan

DİVAN ŞİİRİNDE AŞK

Muhammet Nur DOĞAN

Divan edebiyatı da denilen Klâsik Türk edebiyatı, üç büyük dilin (Türkçe, Farsça, Arapça) müşterek söz varlığı ile kendini ifade eden, ortak bir medeniyet havzasının tarihî, coğrafî, kültürel, dinî, felsefî ve sosyal birikimini estetik düzlemde yansıtan oldukça zengin ve kudretli bir sanat geleneğidir.

Bu edebiyatın tek tek sayılamayacak kadar çok zengin kaynak listesini dört büyük başlık altında toplamak mümkündür:

1. Din ve tasavvuf,

2. Bilim ve felsefe,

3. Tarih ve gündelik hayat,

4. Estetik değerler sistemi.

Dört ana başlık altında toplayabileceğimiz divan şiirinin dünyasına ait bu maddî ve manevî değerler, söz ve anlam sanatlarının verdiği imkânlar ile oldukça gelişmiş hendesî bir sistem çerçevesinde şaşırtıcı parıltılarla beyitler, gazeller, kasideler ve mesneviler içerisinde yerini almış ve asırların kalıcılık sınav dan başarı ile geçerek evrensel şiir anıtlarına dönüşmüştür.

Yazımızın konusu ve insanoğlunun ezelden ebede kadar vazgeçemediği temel meselesi olan aşk da bu edebiyatta en güçlü ve merkezî temalardan biri olarak yerini almış ve hayatın her alanı ile olan tayin edici alâkası sebebi ile, neredeyse bu edebiyatı bir aşk edebiyatı hâline getirmiştir.

Evet, aşk, divan edebiyatı içerisinde en temel unsur olarak yer almaktadır. Bütün yolların Roma'ya çıktığı gibi, divan şiirinde de aşk bütün ırmakların döküldüğü deniz, bütün çayların aktığı ulu ırmak ve bütün yolların açıldığı agora konumundadır.

Aşk bir taraftan beşerî ilişkilerin karmaşık yapısı içerisinde en cazibeli konuyu oluştururken; bir taraftan da güçlü ve zayıf yanlan, felsefî endişeleri, ahlâkî kaygıları ve dinî hassasiyetleri ile insanı ve bütün katmanları ile toplumu mistik ve metafizik arayışlar zemininde buluşturan, kaynaştıran, olgunlaştıran bir kesişme noktası, bir var oluş bilincidir.

İşte bu sebeple aşk, bir taraftan gündelik hayatı, insanlar arası ilişkileri oluşturan tarih ve sosyal hayat kaynağını ilgilendirdiği kadar; diğer taraftan da, klâsik edebiyatımızın kaynakları arasında saydığımız din ve felsefe bahsini de doğrudan alâkadar etmektedir. Aşk, bir taraftan beşerî ve tabiî bir ilişki (aşk-ı mecazî); diğer taraftan da hayatın ve varlığın oluş nedenine metafizik ve mistik boyutta açıklama getiren bir felsefe, bir dünya görüşü (aşk-ı hakikî) durumundadır.

Divan şiirinde aşk bütün bu tezahürleri ile oldukça önemli bir yere sahiptir. Klâsik edebiyatta, bütün müşahhas ve mücerret unsurların oldukça zengin bir estetik sistem içerisinde man*tıkî benzetmeler ve güçlü tasvirlerle tarif edildiği gibi, aşk da son derecede gelişmiş bir anlayışla çeşitli benzetmelere, tasvir e teşbihlere konu olmuştur. Çok gelişmiş bir benzetme yönü (yech-i şebeh) sistematiği içinde gerçekleştirilen bu teşbihler, istiareler ve tasvirler, divan şiirinin en renkli yanını teşkil eder. Denilebilir ki, aşk, divan şiirinde olduğu kadar hiçbir edebî gerekte bu kadar zengin çağrışımlara, beşerî ve mistik açılımla birlikte yansıtma başarısına konu olamamıştır.

Biz bu yazımızda "aşk" fenomeninin divan şiiri içerisindeki yerini ve konumunu en güzel şekilde yansıtan seçme beyitleri ele alacak, onların metnini, arkasından anlaşılabilir bir şekilde düz yazıya çevirisini verip, daha sonra da bu beyitlerin açıklamalarını yapmaya çalışacağız.

Uçsuz bucaksız aşk ummanından alarak küçük sayılabilecek bir yazının kabına sığdırmaya çalıştığımız bir damla ile, okuyucuya divan şiirinin kalbinde yer alan aşk anlayışını duyurmaya çalıştık. Aslında bu yazı, ilerde kaleme almayı düşündüğümüz ve klâsik Türk edebiyatındaki aşkı bütün boyutları ile ele alacak olan Aşk Kitabı'nın bir dibacesidir.

Şimdi sözü aşka ve aşkın mucize dilli papağanları olan divan şairlerine bırakabiliriz:

AŞK: SULTAN

Ezelden şâh-ı aşkun bende-i fermânıyuz cânâ

Mahabbet mülkinün sultân-ı âlî-şânıyuz cânâ (1)

Ey can! Ezelden beri aşk-padişahının emir kuluyuz... (İşte bu yüzden de), sevgi ve muhabbet ülkesinin anlı şanlı sultanıyız.

Bakî'ye göre aşk, öyle bir padişahtır ki, gönül ülkesinin mutlak hâkimidir. O, şair Necati'nin de

Gelicek gam mülkine cân karşu çıkar

Nasıl izzet itmesün memleket sultânıdur

beytinde dediği gibi:

Gam, kendi ülkesi olan gönüle geldiği zaman, can karşı çıkar. Can nasıl saygı göstermesin ki, o (gam), bir memleket sultanıdır.

Burada "gam"dan kasıt, aşktır. Çünkü gam, aşk sebebiyle çekilen acıların adıdır. Bu yüzden gam, şiirde çoğunlukla aşk yerine kullanılmıştır. Necati'ye göre, aşk sultanı, maiyeti olan gam, sıkıntı, belâ ve mihnet ile birlikte gönül ülkesini istilâ ettiği zaman, can onu karşılamak için kapıya çıkar. Çünkü gam bir memleket sultanıdır ve onu saygı ile karşılamak gerekmektedir. Bu "karşu çıkar" ibaresinde, çıkıp gitmek, bir yeri terk etmek anlamı da bulunmaktadır. Yani aşk bir kalbe geldiği zaman can artık orda duramayacağını anlar ve bedeni terk edip gider.

Bakî, ta ezelden beri, yani elest bezminde, en yüce sevgili olan Allah'ın fermanına baş eğen âşığın, bu teslimiyeti ile basit bir canlı varlık (hayvan) kategorisinden kurtularak yüceldiğini ve sevgi muhabbet ülkesinin anlı şanlı sultanı hâline geldiğini söylüyor.

Bakî'nin aşağıdaki şiiri de aynı duygu ve düşüncelerle kale*me alınmıştır:

Bâkıyâ kankı gönül şehrine gelse şeh-i aşk

Bile endûh u belâ hayl ü haşem gibi gelür (2)

Ey Bakî! Aşk padişahı hangi gönül şehrine gelse, sıkıntı, gam ve belâ da maiyetindeki görevliler gibi onun yanında beraber gelirler.

Aşk padişahı hangi gönül şehrine gelse, onun maiyeti ve hatta ordusunun askerleri olarak sıkıntı, gam, belâ ve keder de birlikte gelir ve âşığın kalp şehrini istilâ ederler. Âşık ise bu istilâdan son derecede memnundur ve karşılığında canını ve başını bu padişaha hediye olarak sunmaktan büyük keyif almaktadır.

15. yüzyılın orijinal şairi Tacizâde Cafer Çelebi de bu can-aşk veya can-gam karşıtlığı ile ilgili şu güzel beyti kaleme almıştır:

Cân misâfirdür bugün yarın göçer ey aşk sen

Gitme andan incinüp billâh derûnumdan benüm (3)

Ey aşk! Can (bu tende) misafirdir; bugün yarın göçer gider... Allah için, incinip de benim gönül evimden sakın gitme!

Cafer Çelebi'nin, her bir mısrası tam anlamıyla berceste özelliği taşıyan bu beyti, aşka olan ihtiyacı ne güzel dile getirmiştir! Şaire göre, can, bedende misafirdir. Bir gün muhakkak ölümle bu evi terk edip gidecektir. Aşk ise, aslında bu viran evin, bu yıkık sarayın gerçek sahibidir. Ancak, gönül sarayının sultanı olan aşkın orada durması için, canın çekip gitmesi gerekmektedir. Can, orada bulunduğu sürece, evin asıl sahibi olan aşk, rahatsız olacak ve belki de gitmeyi düşünecektir. İşte bu durumda âşık, gönlünün sahibi olan aşka hitap ederek, canından incinip derunundan gitmemesi ricasında bulunmaktadır.

AŞK ATEŞİ

Pûte-i hicran içinde sîm-tenler aşkına

Gerçi yanur yakılur âşık velî altun olur (4)

Âşık gerçi gümüş tenli sevgililer için dert ve ayrılık potasında yanar yakılır ama. (toprak iken) altın olmuş olur.

Şaire göre, aşk yolunda çekilen ayrılık acısı bir pota gibidir. Âşık, gümüş tenli sevgililer uğrunda çektiği bu ayrılık ve aşk acılan içinde yanar, kavrulur. Ancak bu yanma yakılma, onu pişirmiş, olgunlaştırmış ve özündeki cevheri açığa çıkarmıştır. Burada cevherden altın elde etme işlemine telmihte bulunulmaktadır. Bilindiği gibi, altın cevheri, tozu toprağı, çeri çöpü ile potaya konulur; yüksek ateş altında tutulup içindeki madenin eriyerek açığa çıkması sağlanır. İşte şair buna göndermede bulunarak, aslında toprak, et, kan ve su gibi basit (süflî) unsurlardan ibaret olan insanın, aşk yoluna girip, gam ve ayrılık acısı ateşinin potasında eriyerek altın gibi değerli bir varlık hâline gelebileceğini söylemektedir.

Bezm-i şevkün içre devr eyler felek bir câmdur

Camda bir cür'adur aşkun şarâbından şafak (5)

(Ey sevgili!) Felek, seni arzulamanın meclisinde dönüp dolaşan bir kadehtir. Şafağın kırmızılığı ise, senin aşkının şarabından o kadehin dibinde kalmış bir yudumdur.

Burada sevgili ve aşk kavramları kozmik boyuta taşınmış ve evrenin oluşumunda ve devamında aşkın üstlendiği kilit role göndermede bulunulmuştur.

Evrenin yoktan varlık sahnesine çıkarılışı, tasavvufa göre aşk sebebi iledir. Cemal-i mutlak (mutlak güzellik) ve kemal-i mutlak (mutlak olgunluk) olan Tanrı, gizli bir hazine iken, bilinmeyi sevmiş ve kendi güzelliğini görmek ve göstermek arzusu ile ayna hükmünde, varlığa vücut vermiştir. Mutasavvıflar, Tanrı'nın bu kendini görme ve gösterme arzusunu "aşk-ı mut*lak" olarak izah etmişler ve her sevgi ve aşk çabasının bu mutlak aşkın bir tezahürü olduğunu kabul etmişlerdir. İşte bu aşk sebebi ile vücut bulan kâinat, mutlak güzellik ve kemal sıfatları ile muttasıf olan Tanrı'nın aşkı ile varlığını sürdürmekte, canlı ve cansız bütün varlıklar bir an bile o aşktan kendilerini ayrı görmemektedirler. Hava, su, toprak, ateş, yer, gök, cemadat (cansızlar), nebatat (bitkiler), hayvanat (hayvanlar) ve insan hep o aşkın şevki ve neş'esi ile hayatiyetini sürdürmekte; yerler, gökler, yıldızlar, ağaçlar, ay ve güneş hep O'nun aşkı ile dönüp durmaktadır.

Şair, beyitte işte bu duygu ve düşünce çerçevesinde hayata bakmakta; gökyüzünün de mutlak sevgilinin aşkı ve şevki ile dönüp durduğunu söylemektedir. Şaire göre, gökyüzü, içinde ilâhî aşk şarabı bulunan kocaman bir kadehtir. Bu gökyüzü kadehi, sevgilinin arzu ve neş'e meclisinde devredip durmaktadır. Şafağın kızıllığı ise bu kadehin içinde kalmış bir yudumcuk aşk şarabıdır. Burada, eski gökyüzü bilgisine (felekiyyat) göre, dünyanın değil, dünyanın etrafında soğan kabukları gibi üst üste sıralanmış bulunan dokuz kat feleğin döndüğünün kabul edildiğini hatırlamamız gerekmektedir.

GÖRÜNMEZ BELÂ

Kazâ-yı âsmânîden sakınmak sûd-mend olmaz

Rızâdur çâresi aşkun görinmez bir belâ ancak(6)

Aşk görünmez bir belâ olduğu için; bunun çaresi, razı olmaktan ibarettir. Gökyüzünden yıldırım gibi inen kazadan sakınmanın ne faydası var?.

Aşk, insanın başına, gökten inen yıldırım gibi ansızın ve haber vermeden gelir. Bundan sakınmaya çalışmanın bir faydası yoktur. O geldi mi, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir zaman içerisinde gelir ve yapacağını yapar. Aşkın çaresi, ona razı olmak ve birlikte getirdiği gam, mihnet, çevir, eziyet ve kedere katlanmak, hatta onları lütuf olarak bilmektir.

DERD-İ AŞK

Derd-i aşkı gayrıdan sorman ne bilsün çekmeyen

Anı yine âşık-ı nâlâne söylen söylesun (7)

Aşk derdini başkalarından sormayın; onu çekmeyen ne bilsin?.. Siz onu yine, ağlayan inleyen âşığa sorun da o söylesin.

Baki?ye göre, aşkı her önüne gelene sormak ve bundan bir cevap ummak faydasızdır. Çünkü, âşık olmayan, onun derdini, sıkıntısını çekmeyen, ateşinde yanıp kavrulmayan, bu derdin nasıl bir belâ olduğunu nereden anlasın?.. Aşk bir kâl (sözle anlatma veya anlama işi) değil; bir hâl (onu yaşama ve hissetme) hadisesidir. Ateşi gözle görmek, ayne'l-yakîn; anlatılan şeylere, söylenen sözlere, kitaplarda defterlerde yazılanlara dayanarak anlamaya çalışmak ilme'l-yakîn; onu, içine girerek, yanarak, kavrularak tanımaya çalışmak ise hakka'l-yakîndir. İşte aşk da ancak hakka'l-yakîn idrak edilebilecek böyle bir ateştir. Onu da tanımak, bilmek ve hakikatine vakıf olmak için bizzat o ateşin içine girilmesi ve doğrudan hissedilmesi gerekmektedir. O hâlde, aşk derdi yabancılara değil; yine âşık olanlara, bu dertle yanan yakılanlara, onun ateşinde kavrularak ağlayıp inleyenlere sorulmalıdır.

TARÎK-İ AŞK

Ey Fuzulî çıksa cân çıkman tarîk-i aşkdan

Reh-güzâr-ı ehl-i aşk üzre kılın medfen bana(8)

Ey Fuzulî! Bu canım bedenimden çıksa da, aşk yolundan asla ayrılmam. Bana (öldüğüm zaman), âşıkların gelip geçtiği yol üzerinde bir mezar yapın.

Fuzulî'ye göre aşk, hayatın gayesi, varlığın tek amacı ve hatta ölümden sonraki hayatın bile yegâne uğrağı ve durağıdır. Büyük şair ve âşık Fuzulî, aşk tarikinden asla çıkmayacağını, hatta canı bedenini terk etse bile, bu yoldan ayrılmayacağını haykırmaktadır.

Aslında aşk, geçici bir hâl olmanın ötesinde bir yaşam tarzı, bir oluş durumu ve kapsamlı bir dünya görüşüdür. Bu sebeple bazı sofiler aşk için "din" tanımlamasını kullanmışlar ve tasavvufu "dîn-i aşk", yani "aşk dini" olarak görmüşlerdir. İşte Fuzulî vahdet-i vücut tasavvufu içerisinde önemle yer alan bu anlayışı dile getirerek her hâl ve şartta asla aşk yolundan ayrılmayacağını ifade etmekte; hatta canının bedeni terk etmesi durumunda bile aşkın yolundan uzak kalmayacağını söylemektedir. Bunun mümkün olabilmesi için de Fuzulî'nin dramatik bir teklifi vardır: Büyük şair, ölse bile, mezarının âşıkların gelip geçtiği yol üzerine yapılmasını istemektedir. Böylelikle o, öldükten sonra da aşk yolundan ayrılmamış olacak, hatta o yoldan gelip geçen âşıkların ayaklarının tozu olarak bu yolda yaşamaya devam edecektir.

MAKÂM-I AŞK

Vâdî-i vahdet hakîkatde makâm-ı aşkdır

Kim müşahhas olmaz ol vâdîde sultândan gedâ (9)

Vahdet vadisi, hakikatte aşk makamıdır. (Bu öyle bir makamdır) ki, o vadide dilenciler, padişahlardan ayırt edilmezler.

Büyük şair ve mutasavvıf Fuzulî bu beyitte de aşkın tasavvuf felsefesi içerisindeki yerine işaret etmekte ve onun mistik boyutta yüklendiği anlamı dile getirmektedir. Fuzuli ye göre vahdet, yani mutlak birlik vadisi, hakikatte aşk makamıdır Aşk makamına yükselmeyen, o seyr ü sülûka girmeyen, vahdetin (varlığın birliğinin) hakikatini anlayamaz ve kesretin dalâletinde kala kalır. Aşktır ki, bütün bu varlığın sırlarına insanı aşina kılar, hayatın amacını, zamanın, mekânın esrarını, hayatın ve ölümün hakikatini ayan beyan gösterir. İşte o zaman, aşk makamına yükselen, vahdet (varlığın birliği) sırrına eren kişi için artık ayrılık gayrılık, zenginlik-fakirlik, varlık-yokluk, sultanlık-dilencilik ayrımının anlamı kalmaz ve her şeyin bir ve mutlak varlığın tecellîleri olduğu şuuru gerçekleşmiş olur.

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb

Kılma derman kim helâküm zehri dermânundadur (10)

Ey tabibi Ben aşk derdinden memnunum; beni iyileştirmeye çalışma!... Bil ki, senin vereceğin bu derman, asıl benim helakimi hazırlayan zehir olacaktır.

Aşk, aslında, sevgili ile buluşma, ona kavuşma arzusunun, ama buna bir türlü muvaffak olamamanın insan ruhunda uyandırdığı çelişik ve karmaşık duyguların beslediği bir fırtınadır. Sevgiliye kavuşamayan âşığın ruhu ve zihni giderek bu tutku ile dolacak ve bu ayrılık derdi, yani aşk hastalığı garip bir haz hâline dönüşecektir. Artık âşık, her ne kadar vuslatı çok arzuluyor görünse ve bu talebini sevgiliye yana yakıla iletse de; vuslatın, hicran acısının, gam ateşinin şarap ve afyon alışkanlığına benzeyen keyfini yok edeceğinden, onu bu aşk ve ayrılık acısı neş'esinden uzak tutacak vesilelerden de korkmaktadır. İşte bu, vuslat arzusu ve ayrılık acısının tutkuya dönüşmüş garip keyfi arasında sıkışan âşığın sürekli yaşadığı bir paradokstur.

Uşşak ten ü habîb cândur

Ten zahir ü tende cân nihândur (11)

Âşıklar ten; sevgili ise candır... Ten görünür; can ise tenin içinde gizli olandır.

Büyük Fuzulî'nin dünya çapında bir aşk destanı olarak yazdığı Leylâ ve Mecnundan aldığımız bu güzel beyit, aşkı bütün gerçeği ile tarif etmektedir. Fuzulî'ye göre, âşıklar muhayyel bir vücudun hücreleri ve organları hükmündedir. Bütün âşıklar ancak bir araya gelince yaşadıklarını, canlı bir vücudun parçaları olduklarını idrak etmektedirler. Ancak bu dağınık parçaları, bu perişan ve avare unsurları birleştiren, canlı varlık hâline getiren ise, sevgili, daha doğrusu sevgiliye karşı duydukları aşk ve iştiyaktır. Vücudun canlılığını sağlayan, onun hücre ve organ yığınına dönüşmesini engelleyen ruh ne ise; âşıkları da manada bir araya getiren ve hatta yaşatan sevgili de odur. Bu sebeple âşıklar topluluğu tene; sevgili ise cana, ruha benzetilmiştir. Yine nasıl beden, açıkta, görünür hâlde iken; ruh bedenin içinde gizlenmiş ise; âşıklar da bütün perişanlıkları, neredeyse toprak olmuş hâlleri ve rüsvaylıkları ile herkesin gözünün önünde bulunuyorken; sevgili ise gözlerden uzak, naz ve istiğna perdesi arkasında gizli ve ancak -tabiî, yalnız hayâli ile- âşıkların gönülle*rinde nihandır.

AKARSU ÜZERİNDEKİ ALEVLİ ATEŞ

Şekl-i aşkı gönlümün levhinde tahrîr eyledüm

Yanar odı bir akar su üzre tasvîr eyledüm (12)

Aşkın şeklini gönlümün sayfasına işledim ve bir akarsu üzerinde alevli bîr ateş resmi çizdim.

Divan şiirinin güçlü ve orijinal temsilcilerinden biri olan Zatî'nin bu beyti, aşkın en temel unsurlarını tablo hâlinde gözlerimizin önüne sermektedir:

Gönül, hayatın acı tatlı binbir tezahürünü rengârenk nakış*lar ve canlı resimler hâlinde yansıtan bir levhadır. Hayâl nakkaşı, bu gönül sayfasına her renkten, her çeşitten nakışlan ve tasvirleri kazımakta ve âdeta onu bir fanus-ı hayâle benzetmektedir. İşte bu hayâl nakkaşı, âşığın gönlünün levhasına bu sefer aşkın şeklini işlemiştir. Bu tabloda hayâl nakkaşı, gönülü bir akar su olarak çizmiş ve kalpteki aşkı da bu akar suyun üzerinde yanan alevli bir ateş olarak resmetmiştir.

Kalbin akarsuya benzetilmesinin sebebi, saflık ve akıcılık; aşkın alevli bir ateşe teşbihinin sebebi ise, kalpte yakıcı ve kavurucu bir etki bırakmasıdır. Yalnız, akarsuyun üzerinde olduğu hâlde ateşin sönmemesi ve hararetle yanmaya devam etmesi aşkın şiddetini ve asla sönmeyen alevli bir azap olduğunu anlatmaktadır.

ECEL RESSAMI

Aşk bir nakkâşdur kim sûret-i uşşâkda

Za'ferân ile gelür şekl-i ecel tasvir ider (13)

Aşk öyle bir ressamdır ki; elinde safran ile gelip, âşıkların yüzlerinde ecelin şeklini resmeder.

Zatî, bu beytinde de yine özenle seçtiği kelimeler yardımı ile gözlerimizin önünde bir tablo çizmekte ve aşkı en trajik çizgilerle resmetmektedir:

Aşk, bu sefer karşımıza elinde kıldan fırçası ve safrandan (sarı) boyası ile resimler yapan bir nakkaş olarak çıkmaktadır. Bu aşk nakkaşının, üzerine safran boyası ile resim yaptığı levha (sayfa) ise, âşıkların yüzleri ve bedenleridir. Yaptığı resim de ecelin ta kendisidir.

Çünkü âşıklar, aşkın ve ayrılığın acısı ile öylesine perişan olmuşlardır ki; bir deri bir kemik kalmışlar, yerlere serilmişler ve bu sararmış yüzleri ve neredeyse görünmez hâle gelmiş bedenleri ile eceli (ölümü) hatırlatır hâle gelmişlerdir. İşte bu safran gibi sararmış yüzleri ve iğne ipliğe dönmüş bedenleri, onların suretlerinde aşk nakkaşının resmettiği ecelin (ölümün) ürkütücü şeklidir.

CAN AFETİ

Cân verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândur

Aşk âfet-i cân olduğı meşhûr-ı cihândur (14)

Aşkın gamım almak için sakın canını verme! Çünkü, aşk, canın âfetidir. Aşkın can için bir âfet, bir belâ olduğu, herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

Fuzulî, Leylâ ve Mecnun adlı aşk destanında, hikâyenin akışı içerisinde aşk ile ilgili önemli bir gerçeği dile getirmekte ve âşık olacakları uyarmaktadır: "Eğer büyük felâketlere, inanılmaz sıkıntı ve belâlara tahammül etmeye hazır değilsen; sakın aşkın gamını satın almak için canını vermeye kalkma!.."

Aslında klâsik edebiyatımızın temelinde bulunan anlayış ve aşk ile ilgili kavrayışa göre; âşıklar, aşkın gamını ve sıkıntısını alabilmek için canlarını bedel olarak vermeye hazırdırlar. Çünkü bu gam, âşığın bedenini yıkıp toprağa karıştıracak; ancak can ve gönül evini mamur hâle getirecektir. Bu hususu Necatî şu beytinde oldukça güzel bir şekilde dile getirmektedir:

Ten esâsın yıkdı kıldı cân evin âbâb aşk

Dilde seng-i hecr ile saldı ağır bünyâd aşk (15)

Aşk, beden binasının temellerini yıktı ve can evini âbâd etti... Aşk, ayrılığın taşları ile gönülde güçlü bir bina kurdu.

Fuzulî'nin "Cân verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândur" derken, amacı, aşk için her şeyini vermeye hazır olanlara engel olmaya veya âşıkları bu yoldan döndürmeye çalışmak değil; bu ağır imtihana tahammül edemeyeceğinden endişe duyduğu âşıkları dostça uyarmaktır.

Şair Bakî de aşkın ağır ve belâlı bir yük olduğuna inanmakta ve buna heves edenlere kendi şahsında şöylece nasihat etmektedir:

Bâr-ı belâ-yı aşka heves kılma Bâkiyâ

Zîrâ tahammül itmeyesün ihtimâldür (16)

Aşkın belâlı meyvesine heves etme ey Bakî! Çünkü bu ağır yükü taşıyamayacağından korkarım.

AKIL CEBRAİL'İ; AŞK REFREFİ

Cebreîl-i aklı ol sâlik ki Zatî yolda kor

Refref-i aşk ile vasl-ı Hakka irer o didük (17)

Ey Zatî! Diyoruz ki; kim akıl Cebrail'ini yolda bırakıp, aşk Refref?ini yoldaş edinirse, Hakk'ın vuslatına ancak o erecektir...

Klâsik edebiyatın temelinde bulunan tasavvufî anlayışta akıl-aşk çatışması kuvvetli bir şekilde kendini hissettirir. Buna göre, hakikate akıl (ilim) yolu ile değil; aşk vasıtası ile ulaşılabilir. Mutlak gerçeğe varmada akıl eksik bir vasıta, güvenilmez bir araçtır. Hakikat yolunun yolcusu, aklı terk edip ruhunu ve gönlünü bütünü ile aşka teslim etmelidir. Ancak o zaman kapılar açılacak, vuslat gerçekleşecektir.

Zatî, yukarıdaki beyitte, Miraç hadisesine telmih yaparak bu akıl-aşk karşıtlığı konusunu muhteşem bir üslûpta işlemektedir. Zatî'ye göre, Hak yolunun yolcusu olan salik eğer akıl Cebrail'ini yolda terk edip aşk Refref?ine binerse, ancak o zaman Hakk'ın vuslatına erecek ve ilâhî tecellîlere mazhar olacaktır.

Miraç hadisesi ile ilgili bilgi veren kaynaklara göre, Hz. Muhammed göklere yükselirken Sidretü'l-müntehâ denilen mevkie kadar Melek Cebrail ile birlikte yol almış; ancak bu sınıra varıldığında Cebrail bundan sonra kendisine yoldaşlık yapamayacağını söylemiştir. Hz. Muhammed, buradan itibaren de Refref isimli manevî bir binit yardımı ile yolculuğuna devam etmiş ve böylelikle ilâhî huzura çıkmıştır. Beyitte akıl, Cebrail'e; aşk da Refref e teşbih edilmek sureti ile, menzili maksuda varmada aklın yetersizliği; aşkın ise güvenilir tek vasıta olduğu hususu vurgulanmaktadır.

AŞK GELİNCE AKIL GİDER

18. yüzyılın büyük aşk şairi Şeyh Galib de bu aşk ve akıl çatışmasını konu edinmekte ve teatral bir üslûpla, bir gönülde aşk ile aklın birlikte bulunamayacağı hususunu işlemektedir:

Dilde ger aşk ola akl eyleyemez anda karâr

Düzde zindan olur ol dâr ki mihmân uyumaz (18)

Eğer gönülde aşk varsa, orada akıl karar edemez. Çünkü misafirin uyumadığı ev, hırsıza zindan olur.

Görüldüğü gibi, Şeyh Galib beyitte bir tiyatro sahnesi kurmuş ve kelimelere ustalıkla yüklediği anlamlarla karakterlere rollerini dağıtmıştır. Bu sahnede mekân, eve benzetilen gönül (kalp); zaman ise gecedir. Sahnede rol alan karakterler de, aşk ile akıldır. Akıl, eve girmeye çalışan bir hırsızı oynamakta; aşk ise evin sabaha kadar uyumayan konuğunu temsil etmektedir. Akıl, bir hırsız gibi gönül evine girmeye çalışmakta; ancak, orada aşk adlı misafir uyumadığı için buna bir türlü fırsat bulamamaktadır. Misafirin uyumadığı ev nasıl hırsıza zindan olursa; içinde aşkın misafir olduğu gönüle de akıl hırsızı girmeyi başaramayacaktır.

AŞK, ATEŞ VE IŞIK

Aşk mefhumu ile ateş, güneş, ay, mum, fanus, kandil gibi hararetli ve ışıklı şeyler arasında tabiî bir ilişki vardır. Çünkü insanın gönlünde yer alan aşk bütün bedeni ve ruhu yakan bir ateş ve varlığın yokluğun, hayatın mematın, zamanın mekânın, ruhun ve maddenin hakikatini aydınlatan ezelî ve ebedî bir ışıktır. İşte bu husus klâsik edebiyatımızın şairlerine aşk-ateş-ışık ilişkisi çerçevesinde enfes beyitler yazdırmıştır. Şimdi bunlardan bir demet sunalım ve açıklamalarını yapmaya çalışalım:

Aşk bir şem'-i ilâhîdür benim pervanesi

Şevk bir zencîrdür gönlüm anun dîvânesi (19)

Aşk ilâhî bir kandildir; ben ise onun etrafında dönen parvaneyim... Şiddetli arzu, bir zincirdir; gönlüm ise ona bağlanmış bir divanedir.

Divan?ında ve Hüsn ü Aşk adlı ölmez eserinde karşımıza bir ateş ve ışık mimarı olarak çıkan Şeyh Galib, bu beytinde aşkı, ilâhî bir kandile (muma); kendini ve dolayısıyla bütün âşıkları ise, mutlak hakikatlerin aydınlatıcısı olan bu kandilin etrafında dönüp duran ve hatta sonunda kandilin alevine düşerek canını feda etmekten çekinmeyen pervanelere benzetmektedir.

Aşk, ilâhî hikmet nurudur ve her şeyin anlaşılmasını, hakikatinin kavranılmasını sağlayan bir bilinç kaynağı olduğu için, bilinmezliğin (cehaletin) karanlığını aydınlatan ebedî bir ışıktır. Mutlak güzelliğe ve olgunluğa vurgun gönüllerin sahibi âşıklar ise, işte bu ebedî ışığın etrafında hiç durmadan dinlenmeden dönen pervanelere benzerler. Aslında bu dönüşleri hem o ışığa muhtaç oluşlarından; hem de o ışığın içine girip, belki o ışığın ve ateşin ta kendisi hâline gelme arzularından kaynaklanmaktadır. Nihayet bu pervaneler, bu muttasıl dönüşlerin bir türlü sonunun gelmediğini görerek o ateşe canını vermek, canını vererek o ateşle bütünleşmek gerektiğini anlamakta ve bu arzu ve şevk dolu alışverişe bir divane gibi seve seve feda oluşun güzelliğini yaşamaktadırlar.

Aşkın, ateşin ve ışığın mucizevî ressamı Şeyh Galib'in bir beyti vardır ki, aşkı ondan daha güzel anlatan, ondan daha muhteşem bir tablo hâlinde gözlerimizin önünde resmeden bir tasvire rastlamak mümkün değildir:

Bir şu'lesi var ki şem'-i cânun

Fânûsına sığmaz âsumânun (20)

Can kandilinin öyle bir alevi var ki; şu gökyüzünün fanusu bile onu kuşatamaz.

Şeyh Galib'e göre, insanın hayatiyetini sağlayan can, yani ruh, ışıl ışıl yanan bir kandil, bir mum gibidir. Can kandilinin bütün karanlıkları aydınlatan, bütün bilinmezleri bilinir hâle getiren öyle bir alevi vardır ki; şu haşmetli gökyüzü fanusuna bile sığmayacak, dokuz kat feleğin çemberini bile delip ötelere geçecektir. İşte can (ruh) kandilinin, gökyüzünün fanusuna bile sığmayacak derecede yakıcı ve parlak alevi, aşktan başka bir şey değildir.

O aşk ki, sadece bu dünyaya ait hususların bilinmesini, aydınlanmasını sağlamakla kalmıyor; daha da ötelere uzanarak mutlak gaybın karanlıklarına da ışık oluyor.

16. yüzyılın orijinal şairlerinden biri olan Mostarlı Ziyaî de, Şeyh Galib'den asırlar önce aynı düşünce çerçevesi içinde şu güzel beyti kaleme almıştır:

Ziyâ'î şevke geldi gönli bir fânûs-ı hikmetdür

Ki anda rûz u şeb aşk âteşi rurmaz yanar tenhâ (21)

Şu Ziyaî şevke gelmiş ve artık gönlü bir hikmet fanusuna dönmüştür. Öyle bir fanus ki, onda gece gündüz sadece ve sadece durmaksızın aşkın ateşi yanmaktadır.

Aşk, ateş ve ışık kavramlarının harika buluşmalarından birisi de Necatî'nin şu güzel beytidir:

Mahabbet şem'i kim yağı yüreklerden alınmışdur

Ana göz nûrıdur şu'le fetîle rişte-i canlar

Aşk öyle bir kandildir ki, yağı yüreklerden alınmıştır. Onun alevi göz nuru; fitili ise, can iplikleridir.

Necati'ye göre aşk, gönlün derununda yanan bir kandil veya mumdur. Bu kandilin yanmasını sağlayan yağ ise yüreklerden alınmıştır. Bu kandilin alevi göz nuru olup; fitili ise can ipliklerinden yapılmıştır.

Aşk kandilinin yağının yüreklerden alınmış olması, aşkın madde, çıkar ve geçici arzulardan değil; ruhun, mutlak güzelliklerin ve maneviyatın kaynağından beslendiğini anlatmaktadır. Kalbe ait hâller, ilâhî marifet ve muhabbet, bütün karanlıkları aydınlatan aşk kandilini yakmakta ve bu kandil etrafa göz nuru şeklinde alevler yaymaktadır. Bu göz nuru, aslında basiret demektir. Basiret, gözün görme kabiliyeti, ruhun, aklın ve düşüncenin gerçeklere nüfuz etme kudreti demektir. Yağını kalpten alan aşk kandilinin fitili ise can ipliklerinden yapılmıştır.

Beyitte, yağın "yüreklerden" alındığının ifade edilip, fitil için de "rişte-i canlar" terkibinin kullanılması, bu kandilin tek bir yüreğin yağından ve tek bir can ipliğinden değil; çok sayıda yüreğin yağından ve sayısız can ipliklerinden meydana gelmiş olduğunu anlatmaktadır. Evet, hayatın ve ölümün mutlak sırlarını aydınlatan ve bilinmezleri bilinir hâle getiren bu büyük aşk kandilinin -ki, Şeyh Galib'e göre bunun alevi, gökyüzünün fanusuna bile sığmamaktadır- yağı, bütün âşıkların yüreklerinden alınmıştır ve onun fitili ise, âşıkların can ipliklerinin bir araya gelmesi ile oluşmuştur. Yani yeryüzünde gam, keder ve hicran müptelâsı olarak avare avare gezen bütün âşıkların yüreklerinin yağı, onların ipliğe dönmüş canlarının bir araya gelerek oluşturdukları fitilin ucunda arzu ve şevk ateşi ile yanmakta ve böylelikle aşkın büyük kandili vücut bulmaktadır.

15. yüzyılın hanım şairi Mihrî de aynı sistem içerisinde düşünmekte ve âşığın vücudunu kandile (mum); gönlünü ise bu aşk kandilinin etrafında dönüp duran pervanelere benzetmek*tedir.

Bezm-i hüsnüne vücûdum şem'dür pervane dil

Bu yanan cânum fitilidür yüregüm yağıdur (22)

Ey sevgili! Güzelliğinin meclisine bedenim kandil olmuştur; gönlüm ise pervane... Bu kandilin içinde yanan, benim canımın fitili ile yüreğimin yağıdır.

Şeyh Galib'in aşağıdaki beytinde de aşk ile ilgili olarak ilginç benzetmeler yapılmıştır:

Bâğbân-ı aşk su vermiş şarâb-ı işveden

Tohm-ı gülden bitme bir serv-i safâdur kâmetün (23)

(Ey sevgili!) Senin anlık duruluk servisi olan boyun, gül tohumundan bitmiştir. Aşk bahçevanı da o serviyi işve şarabı ile sulamıştır.

Sevgilinin boyu öylesine arı duru, öylesine düzgün ve güzeldir ki; bu haliyle saflık, anlık ve duruluk servisine benzemektedir.

Şeyh Galib, sevgilinin bedeni ile ilgili olarak güzellik üzerine güzellik katmakta ve önce saflık, arılık ve duruluk servisine benzettiği bu bedeni, ardından bir de gül tohumundan bitmiş olmakla sıfatlandırmaktadır. Gül, bilindiği gibi, şekil ve koku olarak güzelliğin, manevî olarak da sevgi ve muhabbetin sembolüdür. Gül, bir de divan şiirinde ahlâk güzelliğini ifade için kullanılmaktadır. Şeyh Galib, bu benzetme ile, sevgilinin bedeninin ve varlığının güzellik, sevgi, muhabbet, saflık, arılık duruluk ve ahlâk (yaradılış) güzelliğinden meydana geldiğini söyleyerek onu yüceltmektedir.

Işığın, ateşin, güzelliğin ve aşkın mucizevî ressamı Şeyh Galib, burada da kalmamakta ve Hind üslûbunun en güzel örnek*lerinden biri olan beytinde çizdiği bu tabloya bir kat daha derinlik katmaktadır. Şeyh Galib'e göre, aşk bahçevanı da sevgilinin gül tohumundan bitmiş bir arılık duruluk servisi olan bedeninin ağacını naz ve işve suyu ile sulamıştır. Bu da, gerek vücuda gelişinde ve gerekse varlığında taşıdığı özellikler itibariyle sevgili ile aşk, arzu ve işve unsurlarının ayrılmaz birlikteliğini vurgulayan bir husustur. Ayrıca beyitte "gül tohumu", "su verme" ve "işve şarabı" gibi unsurların birlikte kullanılması, Şeyh Galib'in, tevriye (iham) çerçevesi içerisinde erotik anlama gelebile*cek unsurları da kullandığını göstermektedir.

GİZLİ HAZİNE

Hor bakma dil-i vîrânuma aşka nazar it

Gördüğün genc-i nihân mahzen-i vîrâna geçer (24)

Bu yıkık ve viran gönlüme hor bakma da, (sen asıl orada bulunan) aşka nazar kıl! Çünkü, gördüğün o gizli hazine, yıkık, viran mahzenin içerisinde bulunmaktadır.

Avnî, beyitte, hazinelerin viranelerde gizlendiği inancına telmihte bulunmaktadır. Âşığın gönlü viraneye; onun içinde bulunan aşk ise, viranede gizlenmiş bulunan hazineye benzetilmiştir. Nasıl, viraneleri ehemmiyetsiz görmeyip, içindeki gizli hazineyi düşünmek icap ederse ; âşıkların da perişan hâllerine, yıkık gönüllerine hor gözle bakmayıp, o gönüllerin içinde bulunan aşk adlı gizli hazineye nazar etmek gerekmektedir. Burada ayrıca sofilerin kutsî hadis saydıkları, ancak sahih hadis kitaplarında bulunmayan "Ben gizli bir hazine idim; bilinmemi sevdim..." sözüne de telmih vardır.

Ol peri aşkın dimezven gönlüme dîvânedür

Düşmeninden razı lâ-büd kişinün pinhân gerek (25)

O peri soylu güzelin aşkından gönlüme bahsetmiyorum; zira o bir çılgındır. İnsanın da zaten sırrını düşmanından saklaması gerekir.

Âşığın gönlünde sakladığı aşk o kadar değerli bir sır ve emanettir ki; âşık onu bir divane olan gönlüne bile açmamaktadır. Aşığa göre, bu yolda, gönlü bile kişinin düşmanıdır ve aşk sırrı ondan dahi gizlenmelidir.

Âteşde karâr eyledi gerçi ki semender

Sûz-ı dil ü cân ruk'asına olmaya hâmil (26)

Semender, (aşkın) gönlü ve canı yakan gömleğini giymemek için ateş içinde yaşamaya karar verdi.

Semender, ateşte yanmadığına, hatta ateştin içinde yaşadığına inanılan efsanevî bir hayvandır. Bu beyitte de semenderin ateşten çıkmaması, onun ateşten daha yakıcı olan aşk elbisesini giymek istemediği yolundaki hayalî sebebe bağlanmış ve hüsn-i ta'lil yapılmıştır. Şair burada, mücerret (soyut) bir kavram olan aşkı, can ve gönül yakan bir hırkaya (ateşten gömlek) benzetmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in şiir sahasındaki gücünü açıkça gösteren bu beyit lâfız ve anlam ilişkileri bakımından tam bir berceste mısra özelliği taşımakta ve divan şiirinin en güzel örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Mostarlı Ziyaî'nin şu beytinde de aşk, aynı şekilde ateşten bir gömleğe benzetilmiştir. Ziyaî'ye göre, aşk elbisesi, dert ehli (âşıklar) için ateşten bir gömlektir. Âşıkların gönüllerinin derinliğinde ise daha şiddetli bir ateş yanmaktadır:

Libâs-ı aşk derd ehline pîrâhendür âteşden

Derûn-ı ehl-i derdün var kıyâs it niçedür nârı

Dert sahipleri, aşk elbisesi olarak ateşten bir gömlek giydiklerine göre, onların gönüllerinin derununda nasıl bir ateş yandığını varın hesap edin!

Yazımızın sonuna yaklaşırken biraz da aşk ve şairlik arasında mevcut olan ilgi çekici ilişkiden ve divan şairlerinin bu konudaki dikkatlerinden bir nebze bahsedelim ve beyitlerden bir kaç örnek sunalım.

Varlığa vücut veren asıl sebep olan aşk, sözün (nutkun), edebiyatın ve şiirin de kaynağıdır. Şiirsel ilhamı şairin kalbine indiren, şairin kalbini sözün ve anlamın mucizevî an kovanına dönüştürerek şiir balının vücuda gelişini sağlayan şey de aşktır.

Aşağıdaki beyitlerde işte bu aşk, ilham, söz ve şiir arasındaki ilişki konu edinilmiştir:

DEMİRDEN KUŞ KAFESİ

Aşk bir âhen kafes ben tûtî-i gûyâsiyem

Vasf-ı la'l-i nâbun agzumda benüm şekker yeter (27)

Aşk, demirden bir kafes; ben ise onun içindeki mucize dilli papağanım...

(Ey sevgili!) Senin lâl dudaklarının övgüsünü yapmak, benim ağzıma şeker olarak yeterlidir.

Zatî, aşkı bir kafese; bir şair olarak kendisini de kafesin içerisinde bulunan papağana benzetmek suretiyle, şairin, aşk tarafından kuşatıldığı için mucizevî bir şekilde konuştuğunu, yani bu benzersiz şiirleri aşk sebebi ile söylediğini anlatmak istiyor. İçi dışı aşkla dolan şair, artık ilâhî ilhamla konuşmakta ve üst bir dille şiir söylemeğe başlamaktadır. Çünkü aşk, fıtratın, ilâhî âlemin ve meleklerin dili ve mantığıdır.

AŞK: ŞARAP

Mest-i câm-ı aşkım ilham olmayınca söylemem

Gerçi kim fevvâre-i ma'nâ dehânumdur benüm (28)

Aşk şarabının sarhoşuyum; her ne kadar ağzım mana fıskiyesi ise de, ilham gelmeyince söyleyemem.

Şair, aşk kadehi ile sarhoş olmuştur ve ilham gelmesini beklemektedir. Her ne kadar ağzı mana fıskiyesi ise de, ilham gelmeyince mana ve şiir suyu bu fıskiyeye ulaşamadığı için, şiir suyunun fışkırması mümkün olamamaktadır. Mana fıskiyesi olan ağızdan şiirin fışkırabilmesi için gönle aşk ve ilham suyunun ulaşması gerekmektedir.

Bâde-i aşka hum olmuş bir tabîatdan çıkar

Âlemi mest etse ey Nef'î n'ola eş'ârumuz (29)

Ey Nefî! Şiirlerimiz âlemi sarhoş etse buna şaşılır mı? (Onlar) aşk şarabına küp olmuş bir tabiattan çıkmaktadır.

Nef î, bir önceki beyitte ifade ettiği düşüncelerini bu beyitte de başka bir tablo hâlinde tekrarlamakta ve şiirin kalbe aşk sayesinde geldiğini ifade etmektedir.

Şairin tabiatı (yani şiirin kaynağı olan gönlü), aşk şarabı ile dolu bir küptür. İşte, şairin söz ve mana güzelliği açısından baş döndürücü özellikteki şiirleri bu aşk şarabının küpü olan gönlünün derinliğinden çıkmakta ve kadeh kadeh şarap gibi, okuyan ve dinleyen herkesi âdeta sarhoş etmektedir.

Âşıkım amma yine dûşîze-gân-ı fikrüme

Cebraîlim Meryem-i endîşe mahremdür bana (30)

Âşığım ama; yine, fikrimin el değmemiş bakiresine... Ben Cebrail'im; düşünce ve hayâl Meryem'i benim mahremimdir.

Divan şairlerimiz arasında Nef î'nin özel bir yeri ve konumu vardır. O da, şairlerin kendilerini, sanatlarını ve şiirlerini beğenmeleri hususunda Nef î'nin oldukça ileri bir noktada bulunduğu gerçeğidir. Nefî, bu kendini beğenme hâlini o kadar ileri noktalara götürmüştür ki; onun şiirlerini okuyanlar, zaman zaman Nefî'nin, kendini peygamberlerle, büyük meleklerle, ilâhî güçlerle ve hatta Tanrı ile kıyas ettiğini hayretle izlerler.

Nefî, bu ayrıcalıklı ve aşırı yanını aşk konusunda da gösterir ve meselâ yine kendine, kendi fikrinin ve düşüncesinin gü*zeline âşık olduğunu açıkça ilân eder. Nefî' deki bu ileri, aşkın ve aşın iddialar, onun şiirini doğru anlayabilmek için şiirlerinin aynı zamanda psikoloji ve psikiyatri bilim dalının verilerinden de yararlanılarak şerh edilmesi gereğini gündeme getirir.

Nefî bu beyitte, âşık olduğunu ifade etmekte; ancak, bu aşk duygusunun yine kendi fikrinin el değmemiş bakiresine, yani bikr-i fikrine yönelik olduğunu haykırmaktadır.

Nef î'ye göre, aşk, kendini Cebrail gibi melek tabiatlı biri hâline getirmiştir. Bu haliyle artık endîşe (düşünce, söz, hayâl, fikir) Meryem'inin mahremi (yakını, akrabası) olmuştur. Nefî, istediği zaman düşünce ve söz Meryem'inin yanına girmekte, ona nefesi ile üfleyerek şiir İsa'sının doğmasına sebep olmaktadır. Nefî bu beyitte, Kur'an'daki Hz. İsa kıssasına telmihte bulunmaktadır. Bilindiği gibi, melek Cebrail, Allah'ın izni ile, Bakire Meryem'in yanına girmiş ve ona ilâhî ruhu üfleyerek, Hz. İsa'nın babasız olarak dünyaya gelmesini sağlamıştır...

AŞKIN BERCESTE MISRALARI

Açıklamasını yaptığımız bu beyitlerden sonra sizi sadece nesre çevirisini sunduğumuz ve yer sorunu sebebi ile açıklamasını yapamadığımız beyitlerle baş başa bırakalım:

Hîç aşkdan özge şey reva mı

Sarf etmeğe gevher-i kelâmı (Şeyh Galib)

Hiç aşktan başka bir şey, söz mücevherini harcamaya değer mi?

Sîh-i derd ile delüp gam meclisinde bağrumı

Ney gibi inletme ya Rab sırr-ı aşkun fâş olur (Zatî)

Ya Rabbî! Gam meclisinde bağrımı derd şişi ile delip ney gibi inletme! Yoksa aşkının sırrı âleme fâş olacak.

Ana rahminde tenüm şol dem ki suret bağladı

Bir sanem yâdına zünnâr-ı mahabbet bağladı (Hayalî Beg)

Bedenim, ana rahminde şekil aldığında, put gibi güzel bir sevgilinin hatırına aşk ve muhabbet zünnarı bağladı.

Tenüm aşk âteşi yaksa gam ü derde günah olmaz

Mahabbet şehridür bunda vezîr ü pâdişâh olmaz (Hayalî Beg)

Aşk, tenimi yaksa, gam ve derde günah olmaz. Bu, muhabbet şehridir; burada vezir ve padişah bulunmaz.

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kîl ü kâl imiş ancak (Fuzulî)

Âlemde var olan şey, aşkdan başka bir şey değilmiş. îlim, ancak bir dedikodudan ibaret imiş.

Âlemi pervâne-i şem'-i cemâlün kıldı aşk

Cân-ı âlemsün feda her lahza bin cândur sana (Fuzulî)

Aşk, âlemi senin cemalinin kandiline pervane yaptı... Sen âlemin canısın; her lâhza sana bin can feda olsa, yerindedür.

Kimden istifsar idem keyfiyyet-i aşkı aceb

Ârif-i agâh serhoş vâkıf-ı esrar mest (Şairi bilinmiyor)

Bilgi sahibi arifler sarhoş; sırlara vâkıf olanlar mest... (Bu durumda) aşkın ne olduğunu acaba kimden sorup öğrensem?

Bin zeban söylersün ol çeşm-i sühan-perdâz ile

Dâstânlar şerh idersün bir nigâh-ı nâz ile (Nedîm)

(Ey sevgili!) Sen, o tatlı dilli gözlerin yardımı ile bin dilden konuşuyor*sun; bir nazlı bakışınla destanlar şerh ediyorsun.

Ben gedâ sen şaha kul olmak yok amma neyleyim

Ârzû sergeşte-i fikr-i muhal eyler beni (Fuzulî)

Benim gibi bir dilencinin senin gibi bir padişaha kul olması uygun değil ama; ne yapayım ki, aşk ve arzu beni olmayacak düşüncelerin vadisinde şaşkın şaşkın dolaştırıp duruyor.

Behâne-cûy-i vuslat olduğum yâre duyurmışlar

Nifak itmişler amma ma'nevî himmet buyurmışlar (Şairi bilinmiyor)

Sevgiliye, vuslat için bahaneler aradığımı duyurmuşlar... Ara bozuculuk yapmışlar, ama, manen himmet etmişler, yardımda bulunmuşlar.

Bir elinde gül bir elde câm geldün sâkıyâ

Kangısın alsam güli yâ camı yahud ki seni (Nedîm)

Ey sâki! Bir elinde gül, bir elinde ise kadeh, çıkageldin... Ben şimdi hangisini alsam; gülü mü, kadehi mi, yahut seni mi?

Cânuma bir merhaba sundı ezelde çeşm-i yâr

Öyle mest oldum ki gayrun merhabasın bilmedüm (Ahmed Paşa)

Sevgilinin gözleri ezelde canıma bir merhaba (kadehi) sundu... Ben, bu merhaba (kadehi) ile öyle sarhoş oldum ki; ondan başkalarının sunduğu merhaba (kadehini) asla tanıyamadım.

Sinede bir lahza ârâm eyle gel cânum gibi

Geçme ey rûh-i revân ömr-i şitâbum gibi (Nedîm)

Gel de, sinemde canım gibi bir an olsun karar kıl... Ey, benim akıp giden ruhum (sevgilim); koşup giden ömrüm gibi böyle geçip gitme!

Ne beyân-ı hâle cür'et ne figâna tâkatüm var

Ne recâyı vasla gayret ne firaka kudretüm var (Vasıf-ı Enderuni)

Ne sevgiliye hâlimi arz etmeye cür'etim, ne ağlayıp inlemeye takatim var... Ne vuslat ricası için bir gayretim kaldı; ne de ayrılık sıkıntısını çekmeye kudretim...

Şîrler pençe-i kahrumdan olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn itdi felek (Yavuz Sultan Selîm)

Arslanlar bile kahrımın pençesinde tir tir titrerken; felek beni bir ahu gözlü güzelin karşısında âciz hâle getirdi.

Hep senünçündür benüm dünyâ cefâsın çekdügüm

Yoksa ömrüm varı sensiz n'eylerim dünyâyı ben (Bakî)

(Ey sevgili)! Benim bu dünyanın eziyet ve cefasını çekmem, hep senin içindir... Yoksa, ey ömrümün varı, sensiz bu dünyayı ben ne yapayım?

Nâzdan hâmûşsun yoksa zebânun duymadan

İstesen bin dâstân söylersün ebrularla sen (Nedîm)

(Ey sevgili!) Nazdan sus pus olmuşsun... Ama istesen, dilin bile duymadan, kaşınla (gözünle) bin destan söylersin.

Min cân olaydı kâş men-i dil-şikestede

Tâ her biriyle bir kez olaydum feda sana (Fuzulî)

(Ey sevgili!) Keşke benim gibi gönlü kırığın bin canı olsaydı da, her biri ile sana bir kez feda olsaydım.

Nakd-i ömrün bir sanem uğrunda sarf etdün temam

Ey Fuzulî âh eğer senden sorulsa bu hisâb (Fuzulî)

Ey Fuzulî! Ömrünün bütün nakdini put (gibi bir güzelin) uğruna harcadın... Ah, eğer (ahirette) senden bunun hesabı sorulursa ne yapacaksın?

Âşık seni dünyâya gamın âleme vermez

Bin ömre firâkunla geçen bir demi vermez (Nailî-i Kadîm)

(Ey sevgili!) Âşıklar seni dünyaya, aşkının elemini bütün âleme vermez; ayrılığınla geçen bir anı, bin ömre bile değişmezler.

Kadem kadem gice teşrifi o mehün

Cihan cihan elem-i intizâra değmez mi (Nailî-i Kadîm)

O ay yüzlü sevgilinin gece adım adım gelişi, dünyalar dolusu bekleyiş sıkıntısına değmez mi?

Böyle bî-hâlet degüldi gördüğüm sahrâ-yı aşk

Anda mecnûn bîdler dîvâne cûlar var idi (Nedîm)

Benim bildiğim aşk sahrası böyle renksiz, cansız, hareketsiz değildi; orada mecnun olmuş salkım söğütler, deli divane akarsular vardı.

Yok bu şehr içre senün vasf etdigün dilber Nedîm

Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana (Nedîm)

Ey Nedim! Bu şehir içerisinde senin tarif ettiğin bir güzel yok... Senin gözüne bir peri yüzlü görünmüş, sana bir hayâl olmuş!.

Gel gel berü ki savm u salârun kazası var

Sensüz geçen zamân-ı hayârun kazası yok (Seyyid Nesîmî)

(Ey sevgili!) Ne olursun gel, gel ki; orucun, namazın kazası oluyor; ama sensiz geçen zamanın kazası olmuyor.

La'l-i yâr ağzında amma vâpesîn olmuş nefes

Âşık-ı bîmârı gördüm cân virüp cân almada (Nedîm)

Sevgilinin lâl renkli dudağı ağzında, ama neredeyse son nefesini vermek üzere... Hasta âşığı gördüm; (kendi) can(ını) verip, (sevgilinin dudağından) can almaktaydı.

Öyle bî-hûş ol kemâl-i mestî-i vuslatla kim

Yâr âgûşunda yatsun cism ü cânun duymasun (Yenişehirli Avnî)

(Ey âşık!) Vuslatın mutlak sarhoşluğu ile öylesine kendinden geç ki; sevgili, kucağında uyuduğu hâlde ne bedenin ne de canın bundan haberdar olmasın.

Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firâkuz

Âteş kesilür geçse sabâ gülşenimüzden (Sultan II. Selim)

Biz, ayrılık gülzarının yakıcı nefesli bülbülüyüz... Eğer saba (aşkımızın) gül bahçesinden geçse, ateş rüzgârına dönüşür.

Su uyur düşman uyur haste-i hicran uyumaz (Şeyh Gâlib)

Su uyur, düşman uyur; ama, aşk ve ayrılık hastası asla uyumaz.

NOT : Konu uzun olabilir ama her gün biraz okumanızı öneririm.

30 Kasım 2008 09:17

Gülümser_
Kapalı

Elinize,yüreğinize sağlık diyerek bir beyitle daim olmasını diliyorum başlığın dolayısıyla yazılarınızın...

"Aşk mıdır ki bivefa güller elinden geceler

İnletip bülbülleri ta subh-u güya eyleyen"

(Muhibbî)

30 Kasım 2008 11:25

Ş@h-in

Sn. Muhammet Nur DOĞAN'ı bir sempozyumda seyretme ve dinleme fırsatım olmuştu ve çok verimliydi benim için. Şimdi bunları ağzından dinlemek vardı...

Teşekkür ederiz başlık sahibine.

01 Aralık 2008 10:40

historianlady.
Kapalı

Başından sonuna kadar okudum çok büyük bir haz alarak;paylaştığınız için teşekkür ederim.Diğer başlıklarınız gibi uzun ömürlü olsun.

***

"Aşk derdidir cihanda âşıka maksûd olan

Vasl-ı dilberdir hemîn bu dâr-ı dünyâdan murâd"

*

Cihanda âşıka gereken şey, aşk derdidir.

Nitekim bu dünya evinden maksat da dilber sevmektir(sevgiliye vuslat)

-Avnî-

01 Aralık 2008 12:55

Radyolog61

İlginiz için teşekkür ederim. Ben de yazıyı büyük bir haz ile okudum. Muhammed Nur Doğan hocamız gerçekten çok güzel bir çalışma yapmış. Zaten en güzel eseri olan Leyla ile Mecnun'u da okuyup yazıyorum muhteşem...

Ömrlerdir eylerim ahval-i dünya imtihan

Nakd-i ömr ü hasıl-i dünya heman bir yar imiş

Varımı yok ettim, sevgilinin yüzüne öykünerek. Ebedi zevk dedikleri şey, sevgilinin yüzünü görmekmiş meğer!..

Fuzûlî

Selametle...

03 Aralık 2008 00:42

nur dize

Cihanı hiçe satmakdur adı ?ışk

Döküp varlığı gitmekdür adı ?ışk

Elinde sükkeri ayruga sunup

Aguyı kendü yutmakdur adı ?ışk

Bela yagmur gibi gökden yagarsa

Başını ana dutmakdur adı ?ışk

Bu ?alem sanki oddan bir denizdür

Ana kendüyi atmakdur adı ?ışk

Var Eşrefoğlı Rûmî bil hakikat

Vücudı fani itmekdür adı ?ışk

.........GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ..........

Dünyayı hiçe satmaktır adı aşk

Bütün varığı döküp gitmektir adı aşk,

Elindeki şekeri başkasına sunup

Zehiri kendi yutmaktır adı aşk

Bela gökten yağmur gibi yağsa

Başını altına tutmaktır adı aşk

Bu dünya sanki ateşten bir denizdir

Ona kendini atmaktır adı aşk

Ey Eşrefoğlu Rumi gerçek olarak şunu bil ki

Var olan herşeyi yok etmektir adı aşk

EŞREFOĞLU RUMİ

07 Aralık 2008 08:53

Radyolog61

Âh mine'l-aşkı ve hâlâtihî

Ahraka kalbî bi-harârâtihî

Ah, aşkın elindeb ve onun hâllerinden; ateşiyle kalbimi yaktı yandırdı...

Şeyh Galip

10 Aralık 2008 11:58

historianlady.
Kapalı

"Ayıttı ol peri bir gün düşüne girüren bir şeb

Sevincimden nice yıllar geçipdür görmedim uyku?

Zatî

?Lütfedip bir gece rüyana gireceğim diyen sevgilinin bu vaadine sevinmekten uyku uyuyamayan? bir maşuk...

10 Aralık 2008 14:32

Radyolog61

Aşk-ı İlâhî

Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik

Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik

Dünyaya gelişimiz ne mevki ve makam, ne de mal ve mülk peşinde koşmak için.. Biz buraya bir sevgili için âh etmeye geldik, o kadar...

Yenişehirli Avnî

13 Aralık 2008 15:13

Gülümser_
Kapalı

"Ders-i aşkın müşkilin Yahyâ nice halleylesin

Söyleyenler kendini bilmez bilenler söylemez.

Şeyhülislam Yahya

13 Aralık 2008 23:11

anabel_lee
Kapalı

Kendisi hocam olur.Gerçekten değerli bir bilim adamıdır 4 yıl derslerine girmek gerçekten güzeldi.Divan Edebiyatındaki yorumları haz vericidir.Sanırım divan edebiyatı beğenisi kazanmamızda katkısı büyüktür.Tabi sevgili Kemal Yavuz hocamızı da unutmamak gerek :)güzel günlerdi.

Mahzun oluruz kaçan ki dilşad olsak,

Viran kaluruz eğer ki abad olsak,

Ol murg-i cefa-perest-i işkiz biz kim,

Dame düşeriz kafesten azad olsak.

(Azmizade Haleti)

Ne beyan-ı hale cür'et,ne figana takatim var.

Ne reca-yı vasla gayret,ne firaka kudretim var.

(Enderunlu Vasıf)

15 Aralık 2008 21:46

Radyolog61

Aşıka ta'n etmek olmaz mübteladır neylesin

Adene mihr-i mahabbet bir beladır neylesin

Aşıkla alay etmek olmaz o bir defa tutulmuştur aşka, neylesin? İnsanın aşka yakalanması bir beladır,neylesin?

Nef'i

16 Nisan 2009 15:45

iştiyak

Âşık oldur kim kılar cânın fedâ cânânına

Meyl-i cânân etmesin her kim ki kıymaz cânına

Cânını cânâne vermekdir kemâli âşıkın

Vermiyen cân îtirâf etmek gerek noksânına

(Fuzûlî)

06 Haziran 2009 18:49

historianlady.
Kapalı

Merhabadan sonra,

Söz vardı.

İtibar etmezdik lâf ü güzâfa. Mısraları nakış nakış işleyen, kalemi kağıdâ yâr eyleyenlerimiz vardı.

Söz vardı.

Biz, merâmımızı alelâde laflarla değil, en güzide kelimelerle beyânı mârifetten bilirdik. Sonra sözler yetmedi. Şiir ile sözün fevkine çıkarak kelâma cevelân etti ifâdemiz. Belki aşağıdan yukarı bir akış da değildi, taştık, fışkırdık. Kalbimiz sığmadıkça kabına, sözümüz yetmez oldu.

Tıp kitabı yazdık şiirle, astronomik mısralar dizdik, tarihi şâirâne anlattık, vezn ile ilân-ı aşk ettik ma?şuka. Nâat ile kokladık gülü, mersiye ile dağladık matemi, bülbüle nisbet gazel okuduk gülistanda.

Murabbalar, muhammesler, terkib-i bendler ve daha neler neler söyledik. Sözü aştık, kelâmı meşk ettik âharlı sayfalara. Kamış kalemimizde mürekkep kurumadı hiç.

Mazide kalan diye bir şey yoktur ki. Zaman akıp gidiyorsa, uçurum değil aramızdaki.

Şimdi diyoruz ki; ?Gök kubbenin altında söylenmemiş hiçbir söz kalmamıştır.?

Ecdâd, belâgat ve fesâhatın ustaları. Şâir-i âzamlar. Ne çok anlatsak bitmez, ne çok yazsak eksilmez ki onlar.

Şimdi diyoruz ki; o mârifet ehlinin söylenmiş sözlerini yeniden anlamaya muhtacız.

Divan şiirinin üstündeki o ince külü savurup, altında asırlardır yanan koru alazlamalı ve korkmadan elimize almalıyız.

Onlar ki yandılar, aşk ile şevk ile söylediler. Mananın esrâra kalbolduğu zamânede, onlardan çok fazla, onların kelâmına muhtacız.

Elbette küçük bir grup(divan şiirini sevenler) ile koca bir maziyi canlandıramayız ve lâkin ?her şey küçük bir adımla başlar? ve divan şiiri sevenler olarak, belki Baykara meclisleri, musikî fasılları, helva sohbetleri yapamayacağız ama; gönlümüzün aktığı, kalemimizin yazdığı müddetçe paylaşmak, bildiklerimizden istifâde etmek, kendimizce söylemek, söyleşmektir muradımız.

alıntı

07 Haziran 2009 21:23

Radyolog61

İtibar etmezdik lâf ü güzâfa. Mısraları nakış nakış işleyen, kalemi kağıdâ yâr eyleyenlerimiz vardı.

Ne kadar güzel ve anlamlı bir cümle... Yazı da çok güzeldi... Teşekkürlerimi bir borç bilirim historianlady.

15 Haziran 2009 18:07

historianlady.
Kapalı

:)

Devamı da bir o kadar hikmetli değil mi?

Biz, merâmımızı alelâde laflarla değil, en güzide kelimelerle beyânı mârifetten bilirdik. Sonra sözler yetmedi. Şiir ile sözün fevkine çıkarak kelâma cevelân etti ifâdemiz. Belki aşağıdan yukarı bir akış da değildi, taştık, fışkırdık. Kalbimiz sığmadıkça kabına, sözümüz yetmez oldu.

16 Haziran 2009 13:44

Radyolog61

Böyle güzel kelâmlara ne denilebilir ki?..

Ancak Fuzûlî üstadın bir beyitini paylaşabilirim.. Kendini Mecnun'dan daha üste koyan bir Fuzûlî

Bende mecnundan füzun aşıklık istidadı var

Aşık-ı sadık benem mecnunun ancak adı var

1. Füzun: fazla

2. İstidat:yetenek

3. Sadık:doğru,varolan

Bende Mecnundan kat kat fazla aşık olma yeteneği var ,o belki bilinen en büyük aşık ama benle aşk konusunda yarışa bile giremez ,hem zaten onun doğruluğu bile meçhul ne zaman nerde yaşamış kim görmüş kim işitmiş hakkındakiler dilden dile yayılarak gelmiş ama gören bilen yok ama ben öylemiyim , tüm varlığımla karşındayım bana dokunabilir beni görebilirsin , mecnunun sadece adı , var hepsi bu ...

Bu dizede şair kendini mecnundan daha büyük aşık olarak gösterirken aslında kendini değil , bu yolla sevgilisinin güzelliğini övüyor.Sen öyle güzelsin ki , sana aşık biri ancak bu kadar aşık olabilir , Mecnun aşkı felan senin güzelliğine az gelir anlamlarını veriyor.Bu dizede sadık kelimesi iki anlamda kullanılıyor .Birinci olarak bildiğimiz sadık yani sadakatle bağlı,sözünden çıkmayan,sevgilisinin her dediğini yapan anlamında ; ikinci olarak ise Mecnunun varlığının zahirliği karşısında kendisinin varolduğunu ve doğruluğunu ,aşkının hikaye değil gerçek olduğunu kastediyor.

22 Ağustos 2009 11:10

historianlady.
Kapalı

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,

Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim...

27 Ağustos 2009 23:33

Radyolog61

Cananı benim sevdiğimi can bilir ancak

Gönlüm dileğin dünyada canan bilir ancak

Nesimî

28 Haziran 2010 20:11

iştiyak

Divan edebiyatında "aşk" başkadır,bu kalemler susmasın ey dostlar!...

yâd etmek SENİ

Her dem düşünmek,her dem hayal etmek SENİ

Ne güzel visalinle gülmek,firakınla ağlamak,

Yanmaktan usanmamak,yanarken susamak SENİ...

27 Temmuz 2010 16:12

lorenzo

gncl

Toplam 22 mesaj
ANKET
Sizce mülakatla, daha liyakatli okul müdürleri mi atanıyor?