Oturum açOturum aç / Parola hatırlat Üye olÜye ol

  
Editörler : balmumu_adam
17 Mart 2009 14:38  


Niçin sendikalı olmak ?

NİÇİN SENDİKALI OLMAK?

Arkadaşlar sözleşmeli personelin nihai amacı kadrolu personel

olmaktır.Bu amaca ulaşmak için bulunabilecek her platformda yer almak

ve sorunları ifade etmek gerekir.Örgütlü mücadele etmenin yolu şu anda

meslek örgütleri ve sendiklar vasıtasıyla olmaktadır.

Bu tarihe kadar elde edilen kazanımların doğmasında A-B-C sendikasının

etkin olup olmadığından ziyade bu sendikaları önümüzdeki dönemde neler

yapabilir arayışı içinde olunmalıdır.

Yukarıda yer alan gönderilerin içinde Sendikalarla ilgili birçok

şikayetler ifade edilmiştir.Sendikalarımızın sözleşmeli-kadrolu

personelin sorunlarına yeterince ilgilenmediği ya da çözemediği iddia

edilmektedir.

Arkadaşlar şikayet edeceğimiz yerde sendikalarda aktif olup sendika

genel merkezlerini motive etmek daha akılcı değil midir?...Sendiklara

küsüp sorunlar yumağı ile başbaşa kalacağımıza çözümün bir parçası

olmak ve KARANLIKLARI bir mum yakarak aydınlatmak gerekmez mi?...

Grev hakkı olmayan kamu sendiklarının yaptırım gücünün sınırlı

olduğunu bilincinde olmak zorundayız.Bir de 3 büyük sağlık işkolu

sendikamızın dönem dönme hazırladıkları raporla incelerseniz özlük

hakları konusunda %90 aynı sorunları dile getirdikleri

görülecektir.Yani sendikalar sorunları biliyor ama çözüm noktasına

Hükümette tıkanmaktadırlar.

Kamu sendikalarının yetkili işikollarında her yıl Bakanlıklarla

yaptıkları protokoller dilek ve temenniden öte geçmiyor...

Kıymetli arkadaşlar sendikalı olamamak ve sendika karşıtlığı yapmak

sadece bindiğimiz dali kesmekten başka bir şey değildir.

Var olan sorunlarımız çözmek ve yarınlara daha umutlu bakmak için

inandığımız,güvendiğimiz sendikaların şemsiyesi altında

birleşmeliyiz.Bilgi ve birikimlerimiz A-B-C sendikası demeden dostca

paylaşmanın erdemini yaşamalıyız.

Yeni bir sendika kurmak ise sorunları çözme yerine sağlık iş kolundaki çalışanların mücadele gücünü zayıflatacaktır.Nihai gayemiz sendikaların bir (1) çatı altında birleşmesi olmalıdır.

Sağlık sektöründe şu andaki yaşanılan temel sorunların çözülememsinin temel kaynağı:İş kolundaki üç (SES,Sağlık-Sen,Türk Sağlık-Sen)Sendikanın taleplerine kulak tıkayan Hükümetin Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ'dır.

Bizlerin taleplerinin yerine gelmesi ve bu kısır döngüyü kırabilmek için Sağlık İş kolu sendiklarının ortak EYLEM yapabilmelerinin yolunu açma uğraşı içinde olmak zorundayız...

Bu konuya katkı sağlar düşüncesi Çevreciler hakkında bilgi vermek istiyorum... 2004 yılında çıkarılan 5179 Sayılı Yasa ile Sağlık Bakanlığı'ndan 500 çevreci sokağa atılır gibi Tarım Bakanlığına devredildi.Ve o süreçte hiçbir kurumdan,örgütten,partiden ve Sendikadan gerekli desteği alamadık ve bu 500 arkadaş ziyadesiyle mağdur olduk... (Bu konu için Kadrolu kısmındaki benim açtığım forum başlığına bakınız.)Bir kısmımız İdari yolla tekrar Bakanlığa döndük ama geri kalan arkadaşlar hala bu derin mağduriyeti hala yaşamaktadırlar...

Biz Çevreciler bir sendika kurma arayışına girmedik...Ve o süreçte arkadaşlara özellikle var olan ve kendinizi ifade edebileceğiniz Sendiklara katılarak 5179 sayılı Yasa Mağdurları içim çalışmalarını gerektiğini ifade ettim.Doğrusu da buydu...Şimdi sizler için de doğru yol bu olmalıdır...

Kıymetli 4 B'li arkadaşlar 20 yıllık memur olarak söylüyorum ki 2002 yılından bu yana bu Bakanlık tamamen DOKTOR Bakanlığı olurken Sendikalardaki doktor etkinliği nerdeyse yok denecek kadar azaldı...Bu iyi bir örnek değil mi?..Bunu ciddi olarak irdeleyin ve karar veriniz.

BÖLÜNEREK ÇOĞALAMAYIZ...Birler BİRLEŞTİKÇE güçlenir,umutlar yeşerir...Sarılıp KUCAKLAŞMAK YERİNE bölünmek bizlerin kanadı kırmak niye?...

Saygılarımla...

İsmet YARDIMCI

SMD Genel Sekreteri

20 Mart 2009 13:21

ismet_yardimci

Niçin Sendikalı Olmak ( veya Yeni Sendika Kurmak ?...)

Yazımın iki bölümden oluşmaktadır.İlk kısım da sendikalardan şikayetçi olup da sendika karşıtlığı yapanlara; yazının diğer kısmı da Sözleşmeli personelin meselerinin yeni bir sendika çatısı altında çözüm bulacağına inanan arkadaşlara yöneliktir.

Daha 2006 sonbaharında sözleşmeli personelin sendikalara üye olması bile mümkün değilken 3 yıl geçmeden değil sendika üyesi olmayı sendika kurma düşüncesine ulaşılması büyük gelişim ve değişimin göstergesidir.

Saygılarımla....

20 Mart 2009 14:24

ferhatbektaş

TEBRİK EDERİM DÜŞÜNCELERİNDEN DOLAYI TEBRİK EDERİM YENİ Bİ SENDİKAYA HAYIR BÖLÜNMEK İSTEMİYORUZ

23 Mart 2009 17:45

ismet_yardimci

NOT:Prf.Dr.Mim Kemal ÖKE'nin Dünya ve Türk Sendikaları ilgili makalesi...Bu makaleyi dikkatli incelediğinizde Dünyada gelişmekte olan trendin işçi ve memur sendikalarının tek çatı altında birleşmesi yönündedir.Saygılarımla...

21.YÜZYILDA DÜNYANIN YENİ SORUNLARI ve SENDİKAL HAKLAR

Dr.M.Kemal Öke

Bilindiği gibi işçi-işveren ilişkilerinde arzulanan ve yakın zamana kadar da var olan bir denge söz konusu idi. Zaman içinde bu dengenin emek aleyhine sermaye lehine bozulduğuna tanık oluyoruz. Nedir bu dengeyi bozan. Yanıt sürecin içinde gizli. Nedir bu süreç? Emek sermaye dengesini bozan önemli faktör 1970'li yılların ortasından itibaren bu dengenin oluşmasında son derece önemli rol oynamış olan keynesgil modelin yerini yeni liberal modelin almış olmasıdır. Şimdi bu yeni dünya düzenini yakından tanımaya çalışalım:

Yeni uluslararası düzenin, insanlar ve hükümetler üzerindeki en önemli etkisi "Daha az insanla daha çok üretimdir." Bu nedenledir ki, Avrupa'da son yıllarda işsiz sayısı 50 milyonu aşmıştır.

İkincisi, ticaretin doğası değişmiştir. 1980'lerin ortasında dünya ticaret hacmi toplamı yılda 3 trilyon dolar iken sermaye hareketleri ve yeni dünya düzeni sonucu piyasada sadece günlük dolaşanpara 1 trilyon dolar civarına çıkmıştır.

Bunun nedeni kuşkusuz yeni dünya düzeninin sağladığı;

- sermaye yatırımları

- kur spekülasyonuna dönük para hareketleridir. Yeni dünya düzeninde; çok uluslu şirketler ya da ulus ötesi şirketler, ulusal sermaye ya da devletlerle yeni birliktelikler kurarak, tüm dünya yüzeyinde yeni artıdeğer-ler yaratabilmek için fırsat kollamak amacıyla şirin bir görünüm sergilemektedir.

Teknolojik gelişimin rüzgarını da arkasına alan bu çok uluslular; üretim sürecini daha iyi kontrol edebilmek için üretimin desantralizasyonu yönüne gitmiş ve putting out dediğimiz sanayi devrimi sürecinde kullanılan geride kalmış bir sistemi yeniden gündeme getirmiştir.

Bu süreç bazı yerlerde de kendi hesabına çalışan işçiler, ya da küçük kapitalistler yaratarak, bunları taşaron-luk sistemi içinde örgütlemişlerdir. Böylelikle Çok Uluslu Şirketlerin verimliliği ve kârı yükselmiştir. Şimdi bu çokulusluları biraz daha yakından tanıyalım:

Birleşmiş Milletler rakamlarına göre dünyadaki çok uluslu şirket sayısı yaklaşık 7 bin iken bugün bü rakam 40 binin üzerine çıkmıştır.

Washington Politik Çalışmalar Enstitüsü'nün rakamlarına göre en büyük 200 çok uluslu şirket, dünya ekonomik çabaların dörtte birini konrol ediyor. Bunların yıllık toplam geliri 7.1 trilyon dolar; bu 200 dev şirket dünyadaki 191 ülkenin 182'sinin ekonomisinden daha büyük. Bu 200 şirketin yıllık geliri tüm insanların beştedördünün (4/5) yıllık gelirinin neredeyse iki katıdır. Çünkü bu insanların yıllık geliri toplamı 3.9 trilyon dolardır.

Dünyanın en büyük 100 ekonomisinin 51'i çok uluslu şirket geri kalan 49'u ulus devletlerinindir. Sadece 3 yıl-önce çok uluslu şirket sayısı 47 idi.

Firma bazında bu fotoğrafa yakından bakınca şunları görüyoruz:

*Dünyanm en büyüklerinden Mitsubishi; toplam geliri dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Endonezya'dan daha fazla

*Wal-Mart; aralarında İsrail, Polonya, Yunanistan gibi ülkelerin olduğu 161 ülke ekonomisinden daha büyük

*Ford; Suudi Arabistan ya da Güney Kore ekonomisinden daha büyük

*Phillip Morris'in yıllık satışı Yeni Zelanda'nın GSYİH'sından daha büyük

*General Motor; Danimarka ekonomisinden daha büyük

Toyota; Norveç ekonomisinden daha büyük

*Beş adet çok uluslu şirket; dayanıklı tüketim, otomotiv, havayolları, uzay ve havacılık, elektronik, elektrik, çelik gibi yedi sektördeki toplam pazarın yarısım kontrol ediyor.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl son derece önemli bir güç değişimine tanıklık ediyor. Seçimle gelmiş yasa koyucuların ve ulus devletlerin elindeki güç, çok uluslu şirketlerin ellerine geçiyor. Bunun anlamı; vatandaşların sahip olduğu politik hakların çok uluslu şirketlerin eline geçmesi demektir. Yeni düzenin, yeni çağın en betimleyici yanı budur.

Vatandaşın ya da devletin sahip olacağı hakkın sınırını çok uluslu şirket belirleyecektir. Yatırım güvenliği önceliği, Vatandaşın güvencesinin yerine geçecektir.

İnsana yönelik ne varsa yok edilirken, paraya yönelik herşey mitleşiyor. Yeni egemenlerin, IMF ve Dünya Bankası desteğini arkalarına alarak neler becerdiklerini anımsamalıyız:

Azgelişmişlerin borç stoku 1982'de 819 milyar dolar idi; 1993 yılında 1 trilyon 712 milyar dolara ulaşmıştır. Borç batağı ile gelişmekte olan ülkeler perişan edilirken, bu yolla onlardan sağlanan ve zengin bankalarının kasasına giren miktar 14 trilyon dolardır. Yeni dünya düzeninin yarattığı yeni egemenlerin sosyal politikaya ve sendikal dünyaya bakışlarını da yakından incelememiz gerekir:

İthalat, ihracat ve turizm yoluyla sermaye akışkanlığını, Fiziksel, beşeri ve teknolojik yatırımlarla doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını,Potföy yatırımlarıyla da spekülatif operasyonlar dahil her türlü finansal işlemleri gerçekleştiren çok ulusluların mega pazarında bu üç ayaklı sermaye hareketlerinin sorunsuz yürüyebilmesi için iki husus önemlidir:

1. Ulusal devletin ve ulusal hukuk sisteminin çökertilmesi.

2. Ucuz emeğe ulaşmak için o ülkedeki işgücü piyasalarının ve sosyal politikaların deregüle edilmesi.

Bir başka anlatımla; mevcut sosyal politikaları düzenleme ve kazanımlarını dejenere ederek kullanılmaz hale getirmek ve emek sermaye dengesini kendi çıkarları uğruna bozmak. Nasıl yapacaklar bu dejenerasyonu? Keynesgil modelin öngördüğü ve uyguladığı tam istihdama dayalı modeli yıkılarak ye yerine yeni bir kavram "high employ-ment" fazla istihdam modeli uygulanarak.

Bunun anlamı;

- koruması olmayan,

- sosyal güvenliği olmayan,

- sağlık ve yaşlılık sigortası olmayan,

- garantisiz, güvencesiz daha uzun ve daha zor istihdam modelinin ikame edilmesidir.

İşte esnek işgücü denilen kavramla yapılmak istenen ve yapılan budur. Bu süreçte;

- Gelire sahip olma güvencesi kaybolmuş,

- Gerçek ücretler gerilemiş,

- İşsizlik oranları yükselmiş,

- Dünya nüfusunun dörtte biri açlık sınırında yaşamaya mahküm edilmiş,

- Çevre harap edilmiş,

- Dünya çalışanlarının üçte biri olan 2.2 milyar insan işsiz kalacağı endişesi ile yaşamaya itilmiş olacaktır.

Tüm bunlara karşı tepki koyması beklenen sosyal refleks ise çökmüş durumdadır. İşte bunun için sosyal yaşamda hızla yeniden yapılanma ve toplumun sosyal bağışıklık, sosyal refleks sisteminin inşası gerekmektedir.

Dünyada sınırlı sayıda da olsa bazı ülkelerde sendikalaşma oranlarının yükseldiğine ama buna karşılık çoğunluk ülkelerde azaldığına tanık oluyoruz. Sadece sendika üyelerinin sayısı kuşkusuz sendikaların gücü ve etkinliği konusunda yeteri kadar fikir vermez.

Sendikaların ortak kurullardaki temsil gücü, toplumdaki temsil gücü, nihayet parlamentodaki sendikacı sayısı ve çalışanların temsil gücüne bakarak etkinliği ölçmek gerek.

1995 yılında Fransa'da yaşanan grevlere baktığımızda, sendikalılık oranlarının düşmesine karşılık, ortaya konan militan sendikacılık bu etkinliğin boyutunu göstermektedir.

Sendikalaşma oranlarının düşmesindeki başlıca etmenleri şu başlıklar altında toplamak olasıdır:

1. Toplam istihdam içinde mavi yakalılar azalırken, beyaz yakalılar çoğalmaktadır. Bu konuda bir tarım ül

kesi olması nedeniyle Türkiye'nin bir başka talihsizliği vardır.

2. Kadın, genç işçi, kalifiye işçi, geçici işçi gibi geleneksel sendikal yapıda daha zor görülen kategorilerin ça

lışma yaşamına katılma hızı yükselmiştir.

3. Keynezyen model uygulanan makro ekonomik politikanm yerini esnek işgücüne dayalı liberal ekonomi almıştır.

4) Kayıtdışı ekonomi, resmi sektörün yerine geçmiştir.

Bu genel gerekçelerin yanısıra azgelişmiş ülkelerdeki sendikasızlığın en büyük nedeni kamu sektöründeki ya

pısal uyum programları sonucu kamu sektörünün çöker tilmesi, buna bağlı olarak istihdamın ve sendikalı işçi sayısının düşmesidir.

Sendikaların sorun çözmede kullandıkları kimi teknikler, kimi yöntemler vardır. Bunlar:

- Toplu pazarlık,

- Siyasal baskı,

- Kamusal organlardaki katılım, olarak sıralanabilir.

Sendikalar bu yöntemle yaşam ve çalışma standartla rını iyileştirir.

ABD sendikalarının, işverene karşı içine düştükleri uyuşmazlıkta siyasal kanalları kullanarak çözüm aradıklarını biliyoruz.

Avrupa sendikalarının ise; sadece bir sendika gibi değil bir yığınsal örgüt, bir sivil toplum örgütü sıfatıyla sosyal olaylarda ve işçi hareketlerinde kendini gösterdiğini biliyoruz. Avrupa'da sendikalar ekonomik fonksiyonlarının ötesinde sadece üretimden gelen gücü elinde tutan değil fakat aynı zamanda belki de daha önemlisi daha genel bir rol oynayarak toplumda "demokrasinin motoru" görevini yürütür.

Değişen dünyamızda bugün sendikaların gündemi de değişmiş ve istihdamı koruma öncelik almıştır.

ABD ve Kanada sendikal hareketi; işletme düzeyindeki görüşmelerle taşaronlaşmayı önleme noktasında odaklanmıştır. Oysa, Avrupa'da ABD'nin aksine ülkeyi ya da işkolunu kapsayan merkezi görüşmeler yürütülerek geçici istihdam ile mücadele edilmektedir. Bu arada, Güney Amerika sendikaları yeni iş yaratılması ve işe alım konusunda etkinken, Almanya-Japonya ve diğer bazıları mesleki eğitim konusunda etkinlik göstermektedir.

Bu anlayış içinde toplu pazarlığa yaklaşım ve toplu pazarlığın düzeyi açısından Anglo-Sakson ülke sendikaları ile Avrupa sendikaları arasında ciddi bir ayrım bulunmaktadır.

Anglo-Sakson ülkelerinde (ABD, İngiltere, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda) işletme bazında TİS (Toplu İş Sözleşmesi) esas olup bu nedenle tüm çalışanların ABD'de sadece %14'ü, Kanada'da %37'si TİS kapsamındadır.

Oysa Avrupa'da merkezi bir ölçek sözkonusu olduğundan çalışanların %85'i toplu pazarlık kapsamı içindedir.

Dünyada Neler Oluyor?

Yeni düzenin gelmesiyle birlikte üretim sürecinde karşılaştığımız iki temel kavram ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi Yeni İş Örgütlenmesi diğeri de esnek işgücü. Bu kavramlar birbiriyle çok yakından ilgilidir. Yeni İş Örgütlenmesi dediğimiz, üretim surecinin beşeri kaynak bölümünün yani insan bölümünün yeniden örgüt-lenmesidir. Bu yeni'nin adı taşaronlaşmadır. Aynı üretim süreci içinde asıl işverenin değil ama alt işverenlerin adamı olarak güvencesiz, düşük ücret ve kötü koşullarda çalışmanın adıdır taşaronlaşma. Post Fordist üretim tekniğinin dayattığı ve fordist-keynesgil modele alternatif olarak getirdiği bu organizasyon, ucuz emeğe ulaşmada etkin rol oynamaktadır.

Esnek işgücü kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için dejenerasyon kavramı altında incelemek gerekir. Bu da sonuçta bir önceki gibi ucuz emeğe ulaşma tekniği olarak keşfedilmiş ise de söylemde çok daha renkli, çok daha farklı anlamlar yüklenebilmektedir.

Esnek işgücünün geleneksel istihdam modellerinin yerine geçerek geçici işçiliği egemen kılmayı hedeflediği bilinen gerçektir. Kaldıki rakamlar bunu açıkça göstermektedir.

Part-Time (yarım gün) dediğimiz çalışmanın Avrupa'daki seyri oransal olarak şöyledir:

Ülkeler ................. 1983 ............... 1996

Fransa................% 9,6.............%16,0

Hollanda................21,0................36,5

Almanya................12,5................16,5

Geçici çalışma syri ise şöyledir:

Ülkeler ................ 1983 .................1 996

Fransa................% 3,3.............% 12,6

Hollanda.................5,8..................11,9

Almanya...............10,0..................10.4

Bu rakamlara göre iş paylaşımı, eve iş verme, tele çalışma vb. atipik çalışma modelleri içinde istihdam edilenleri ilave edersek işgücü piyasası içinde, geleneksel modelin ana gövdesini teşkil eden sürekli ve tam zamanlı işin ciddi şekilde tehdit altında olduğunu görürüz.

Konuyu somutlayabilmek için bazı ülkelerden rakamlar vermekte fayda var:

İspanya: Gençlerin %75.4'ü kısa süreli İşlerde çalışıyor.

Yeni işlerin %90'ı geçici iş.

ABD: İşgücünün %18'i part-time.

Avrupa: İşgücünün %17'si part-time Kadınların %31.5'i part-time. İngiltere'de 1981-85 arasında esnek işçiler %16'lık artışla, 8.1 milyona yükselirken; sürekli işler %6 azalarak 15.6 milyona gerilemiştir.

Kayıt Dışılık

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer konu kayıtdışı ekonomidir; gelişmekte olan ülkelerin en temel değilse de en önemli ekonomik ve sosyal dinamiklerinden biridir.

Latin Amerika'da 1990-94 yılları arasında yaratılan yeni 15.7 milyon işin %84'ünün enformel sektörde olduğu bulgulanmış.

Asya'ya baktığımızda şehirdeki işgücü piyasasının %40-50'sini bu sektörün işgal ettiği, Bangladesh gibi daha yoksul ülkelerde bu rakamın %65'lere kadar çıktığı bulgulanmış.

Afrika'daki şehir işgücünün %61'inin enformel sektörde çalıştığı tahmin ediliyorken 1990'h yıllarda bu rakamın %93'e çıkması bekleniyor. Ülkemizdeki sendikal hareketi zaafa uğratan en ciddiye alınması gereken süreç te kayıtdışılaşma sürecidir.

TÜRKİYE

Ortaya konan bu fotoğraf ve yaşanan gelişmeler ışı- , ğında ülkemize daha dikkatli baktığımız zaman şunları görüyoruz. Avrupa sendikaları bu olumsuz dönüşümlere karşı bir sosyal refleks geliştirebilmiş ve işgücü yettiğince mücadelesini sürdürürken Türkiye sendikal hareketinde görülen manzara;

- tam bir teslimiyet;

- tam bir ölü toprağı serpilmişlik;

- tam bir duyarsızlıktır.

Yapay gündemlerin peşine takılıp, kendi gündemini unutmuş, kendi sorunlarını hiçbir zaman toplumun önüne getiremeyen, anlatamayan, destek alamayan bir sendikal hareket var.

-Toplumun ve sendikal hareketin en yaşamsal konusu olan işsizlik ve yeni iş alanları yaratılması konusunda,

-Toplumun ve çalışanların en yaşamsal konusu olan gelir dağılımı adaletsizliği konusunda,

Toplumun ve sendikal hareketin en yaşamsal konusu olan kayıtdışı ekonomi konusunda ne yazıkki sendikalar.

gündeme girememiş, kendilerini kamuoyuna anlatama mış ve sorunlarını iletememiştir.

Ama buna karşılık;

Sendikalara dayatılan yapay gündem sanki onların sorunu imişçesine bizzat sendikalara şavundurulmuştur. Önümüze bir resim koymuşlar ona bakıyor, onu görüyoruz. Oysa neyi görmek istediğimizi, neyi konuşmak istediğimizi asla söyleyemiyoruz. Ne düşünüp, ne konuşacağımızı başkaları belirliyor. Kısaca sanal bir dünyada yapay gündemlerle oyalanıp duruyoruz.

- Unuttuğumuz temel konulardan biri; sendikaların bir sınıf ve meslek örgütü olmalarının yanı sıra bir sivil

toplum örgütü olmalarıdır. Bu nedenle sadece ekonomik hakları korumak için mücadele mekanizmalarına sahip olması yetmez. Çünkü işçi aynı zamanda bir tüketicidir, bir yurttaştır. Sosyal haklarını, kültürel haklarını, politik haklarını, vatandaşlık haklarını da koruyacak mekaniz maları geliştirmek gerek.

- Sendikacılığın amatör ruh ve heyecanla yapılan bir gönül işi olduğunu ve böyle bir işin para için, kariyer için yapılamayacağını, yapılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Oysa günümüz sendikacılığında yaşanan temel sorunlardan biri olan profesyonellik ya da bürokrasi kıskacı öyle bir atmosfer yaratmıştır ki; yönetime gelen insanlar, geldikleri işyeri ile bağlarını kopararak, köprüleri atarak, gemileri yakarak geliyor. Arkasına bakmadan, bir daha geldiği yere dönebileceği gerçeğini düşünmek bile istemiyor. Bunun içinde tam bir makyavelist politika ile ne gerekirse yapıyor. Son on yılda ya da 15 yılda özellikle merkez yöneticileri arasında işyerine dönen insanlarm sayısı bu iddiayı doğrulamaktadır.

İşte bu yapı, örgüt ile tabandaki üye arasmda uçurumlar yaratıyor. Çünkü tabandaki insan; sendikacının artık sınıf atladığını, işçiliği geride bıraktığını, koltuğu korumak için en antidemokratik uygulamaları yapabileceğini düşünüyor. Tabandan kopuk, tabandan güç almayan, tabandan beslenmeyen böyle bir sendikal hareketin gücü ve etkinliği doğal olarak her zaman tartışmalıdır.

Oysa yeni bir yüzyıla girerken, Türkiye sendikal hareketi, bu sorunları aşmış, sendikacılığı özveriye dayalı, ideale dayalı bir gönül işi, anlayışı üzerine oturtmuş olmalıydı.

Görevi sona eren insanın yeni gelene görevini devrederek işyerine dönme geleneği yaratılmış olsaydı bu menfaat yarışma dönen tablo hiç yaşanmayacaktı. Bu nedenle çürümeyi önlemek için gönüllülük ve özveri ile amatörlük anlayışını egemen kılacak önce düşünsel sonra da yasal altyapı hazırlanmalıdır.

- Türkiye sendikal hareketinin içinde bulunduğu ikinci yaşamsal zaaf, adına legalizm dediğimiz meşruiyet sınırları içinde boğulmuş olmasıdır.

Yasalar; politik grevi yasaklamış, dayanışma grevini yasaklamış, sadece ekonomik hak arama yolunu açmıştır. Sendikalar da uslu bir çocuk gibi bu talimatlara harfiyen uymuş ve ne yasaları değiştirme konusunda ne de yasaları zorlama konusunda bir girişimde bulunmamıştır.

Sendikaların görev ve etkinlik alanlarının böylesine sınırlanmış olması, doğal olarak onlardan beklentilerin düş kırıklığı ile sonuçlanmasına yol açmıştır.

- Türkiye sendikal hareketi içinde hiç değilse bir bölüm sendikanın, tüm iyiniyetli girişimlerine karşı kurumlaşma tamamlanamamıştır. Demokratik ve saydam sendikacılık anlayışının gereği olan alt yapı oluşturulama-yınca örgütün hedef, politika ve stratejilerinin yerini kişilerin kapris ve ihtirasları almıştır. Bu ayak diremenin hala ortadan kaldırılabildiği söylenemez.

İçinde bulunduğumuz gün ne yapmalı nasıl bir politika izlemeli konusunda önce doğru tespitler yapılmalıdır.

Yeni düzenin ortaya koyduğu, önümüze getirdiği bazı gerçekleri görmek ve bunların ışığında sendikal politikaları, toplu pazarlık stratejilerini oluşturmak gerekecektir.

*Birincisi; üretim sürecinde üretkenlik işçi sayısı azalırken artıyor.

*İkincisi tüm dünyada ve ülkemizde reel ücretler düşüyor.

*Üçüncüsü tüm azgelişmiş ülkelerde ve ülkemizde kayıt dışı ekonomi büyüyor yani enformel sektör formel sektörün yerini alıyor.

*Dördüncüsü; işgücünün toplumsal maliyeti sıfırlanarak çıplak ücrete indirgeniyor.

*Nihayet beşincisi; ülkemize dönük tespit: sendikasızlaştırma çoğalıyor. TİS kapsamındaki insan sayısı azalıyor ve bunun başını da medya sektörü çekiyor.

Şimdi dönüp yeni düzenin kurmak istediği sistem neden ulusal devlete ve sendikalara saldırdığına baktığımızda hedeflerinin tam da sıraladığımız tespitlerle ör-tüştüğünü görüyoruz.

Çünkü yeni düzen; uluslararası mega pazarda daha rekabetçi olmak için, üretim maliyetini ucuzlatmak istiyordu. Bunun içinde sermayesi ile ucuz emeği buluşturmak istiyordu, bunun önüne geçebilecek sosyal devlet gibi, sendika gibi, sosyal politika gibi ayak bağlarını da temizlemek istiyordu. Bunu yaptı.

Ancak dahası var. Yeni düzenin işgücü piyasasında yaratmak istediği segmantasyon süreci henüz bizim ülkemizde başlamadı. Dolayısıyla kısmi ve geçici çalışmanın egemen olduğu aşamaya henüz gelmedik. Bu nedenle dalganın büyüğü bizi daha da un ufak etmeye dönük tokatı henüz yemedik.

Bunun için izlenmesi gereken yol, yordam, politika, bu nedenle önem taşıyor:

*Birinci ve en temel politika önerisi:

Sendikaların diğer sivil toplum örgütleriyle birlikte kolu-bacağı kırılan sosyal devleti onarmak ve zedelenen toplumsal dokuların yeniden biçimlenmesini sağlamak olmalıdır.

Bunu yaparken de elinden tüm silahları alınmış sosyal devletin yeniden donatılmasını sağlamak gerekecektir.

Unutulmamalı ki; günümüzün en güç işi demokrasiyi uluslararası düzeyde gerçekleştirmektir. Bunun için ilk aşama güç olmakla birlikte, demokrasinin ulusal düzeyde işleyişi güvence altına alınabilmelidir.

*İkinci makro politika önerisi; egemenlerin segmantasyon yani parçalama politikasına cepheden karşı durarak derlenip, toparlanmanın önkoşulu olan yeniden örgütlenmeyi sağlamaktır. Etkinlik için yeniden yapılanma iki ayak üzerine oturmalıdır.

Bunlardan ilki parçalanma-bölünme yerine sayısal bütünlük, diğeri de statükocu, devlet sendikacılığı zihniyeti yerine daha etkili ve dinamik bir sendikacılık anlayışının egemen kılınması.

Ne demektir sayısal bütünlük? Bu konuda İngiltere ve Almanya örneğini hatırlamakta fayda var.

Türk sendikacılığında bölünme-parçalanma; küçük olsun benim olsun eğilimi devam ederken demokrasi kültürünün yerleştiği Almanya'da tam tersi bir gelişme var. 1.7 milyon üyeyi bünyesinde barmdıdan kamu, ulaşım, temizlik işçileri sendikası ÖTV büyümek ve güçlenmek konusunda gösterdiği çabanın meyvalarını topluyor.

ÖTV ile beyaz yakalı işçilerin ve çoğunlukla da kamu çalışanlarının sendikası olan 500.000 üyeli DAG iki yıldan beri sürdürdükleri birleşme konusundaki resmi görüşmeleri nihayet sonlandırdılar ve bir anlaşma imzaladılar. Daha sonra bu birleşme sürecine 500.000 üyeli pos-ta-telecom işçileri sendikası DPG; 200.000 üyeli IG-Median; 300.000 üyeli eğitim sektörü çalışanları GEW; nihayet 500.000 üyeli banka ve sigorta işçileri sendikası HBV katıldı.

ÖTV ve DAG sendikalarının yönetim kurulları tarafından yürütülen ve adına yeniden yapılanma süreci için Siyasal Platform denilen görüşmeler diğerlerinin de katılımıyla tüm sendikaların yönetim kurulu tarafından imzalandı. Bu aşamadan sonra yani 98 Kasım sonuna kadar her sendika kendi içinde bunu tartışarak kesin kararını verecek. Aralık sonuna kadar yeni tüzük çalışmaları sürdürülecek ve nihayet 1999 sonunda her sendika olağanüstü kongre yaparak birleşmeye resmiyet kazandıracak ve 2000 yılının başında birleşme süreci başlatılarak tek çatı oluşturulacak.

Böylelikle 4 milyona yakın üye sayısıyla Almanya'nın en büyük sendikası olacak olan yeni birliğin adının "Hizmetler Sendikası" olması bekleniyor.

Sendikal etkinliği ve güçlenmeyi amaçlayan yeniden yapılanma süreci bununla kalmıyor. Halen 15 olan işkol-larının sayısını 2005 yılına kadar 4 ile 6 araşma indirmeyi hedefliyor.

Resmi istatistiklere göre ülkemizde 2.5 milyon ancak gerçek rakamlara göre 1 milyon civarındaki sendikalı ve toplu sözleşme kapsamındaki kitleye 110 sendika lükstür. Segmentasyon sürecine karşı derhal bir birleşme ve güçlenme kampanyası başlatılmalıdır. Bu süreç içinde sadece sendikalarm birleşmesi ile yetinilmemeli işkollarınında ülke gerçekleriyle bağdaşacak rakamlara yani mevcut rakamın yarısına indirilmesinin hazırlıkları yapılmalıdır.

*İzlenmesi gereken yukarda sıralanan makro politikaların yanısıra toplu pazarlık politikası ya da stratejisi olarak küreselleşme süreciyle önümüze konan emeğin sosyal maliyetini tamamen soyutlayarak, toplu pazarlığı çıplak ücrete indirgeyen politikalara karşı ödünsüz mücadele edilmeli toplu sözleşme politika ve stratejileri Çıplak ücrette pazarlığa evet diyen ancak sosyal ücretten asla vazgeçmeyen bir baz üzerine oturtulmalıdır.

*Bir diğer toplu pazarlık önerisi olarak uluslararası dayanışmanın geliştirilmesini öneriyorum. Bunu çok yinelenen boş bir kalıp olarak değil toplu pazarlıkların av-rupalılaştırılması anlamında kullanıyorum. Ne demek toplu pazarlıkların avrupalılaştırılması?

Sözgelimi Renault işyerinde örgütlü sendikanın; Fransız meslektaşlarıyla aynı işverene karşı aynı masa etrafmda toplanarak ortak sorunlara yönelik, ortak mücadele ve ortak toplu sözleşme stratejisinin hayata geçirilmesi. Bunu Fiat için İtalyan meslektaşlarla, TAİ için Amerikalı meslekdaşlarla yürüterek sermayenin küreselleşmesine karşı emeğin küreselleşmesinin zeminini hazırlamayı öneriyorum.

*Bir diğer toplu sözleşme stratejisi olarak; işkolu sözleşmelerinin düşünsel ve yasal alt yapısının hazırlanması ve teşmil mekanizmalarının kullanılarak toplu sözleşme kapsamındaki insan sayısmı mümkün olabildiğince genişletmeliyiz.

*Çalışma hayatında emek ile sermaye arasındaki dengenin adil bir şekilde tesisi için iş teftişi gibi, bakanlık örgütü gibi mekanizmalarm kurulması ne kadar yararlı ise; bu mekanizmalarm etkinlikten uzak ve gerçek misyonunu yerine getiremeyen bir görüntü olarak bulunması da o kadar zararlıdır. Bu nedenle çalışma hayatının denetiminin ve bakanlık yapılanmasının süratle rasyonalize edilmesi gereklidir. Bakanlığın çalışma hayatını denetlemede ve genel olarak diğer görevlerinde sendikalarla işbirliğinin ötesinde iç içe olma zorunluluğu açıktır.

*Nihayet beyaz eylemler. Tüm tüketici dernekleri ve sivil toplum örgütleriyle bir araya gelerek sendikal hak tanımayan işyerlerine boykot uygulamak son derece etkili bir yöntem olacaktır diye düşünüyorum. Bugün kimi Avrupa ülkelerinde uygulanan (European Fair Trade Marking) yani adil ticaret düzenlemesi bizim örnek alacağımız bir davranış ve eylem biçimi olabilir. Nedir EFTM? Bunun iki ayağı vardır. Birincisi bu simgeyi taşıyan ürün ya da işyerlerinde çalışanların hakları koruma altındadır. İkincisi bu ürünlerin üreticilerinin hakları koruma altındadır. Bugün ABD'de 1 dolara satılan pijamanın sadece 6 cent'inin üreticinin eline geçtiğini biliyoruz. Bizim pazarlarımızda el yakan muza ödediğimiz paranın onda birinin latin Amerika'daki üreticinin eline geçtiğini biliyoruz.

http://olcen.net/index.php?id=280&action=printMakale

23 Mart 2009 20:12

sagliklihaber

istem bey elinize sağlık... size katılıyoruz

çocuk çoluğun kulağına küpe olsun..

23 Mart 2009 20:34

erizo

laf kalabalığı yapmayın icraat görelim 3 yıldır herşey aynı

24 Mart 2009 08:21

karayusuf

Çok gerçekçi ve akılcı bir yaklaşım

07 Nisan 2009 19:57

ismet_yardimci

MEMUR SENDİKALARI ENFLASYONU

Dünyada "küresel mücadele" çağrılarıyla sendikal örgütler birleşme eğilimine girerken Türkiye?de bunun tersine gelişmeler yaşanıyor. Türkiye?de birleşme yerine ayrışmalar yaşandığı için sendikaların sayısı giderek artıyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının her yıl memur sendikalarına ilişkin yayımladığı istatistikler, üyeleri adına birlikte hareket etmeleri beklenen sendikalarda bunun aksine bir eğilimin hakim olduğunu ortaya koyuyor.

Bakanlığın 2002 verilerine göre, 11 hizmet kolunda Türkiye Kamu-Sen, KESK, Memur-Sen, BASK, USEK, Demokrat Kamu-Sen olmak üzere 6 memur konfederasyonu bulunuyordu. Bu yıla kadar USEK ve Demokrat Kamu-Sen faaliyetlerine son verirken, Hür Kamu-Sen, Hak-Sen ve Birleşik Kamu-Sen?in kurulmasıyla konfederasyon sayısı 7?ye yükseldi.

Aynı dönemde memur sendikası sayısındaki artış ise daha fazla oldu. 2002?de toplam 46 memur sendikası bulunurken 2008?de bu sayı 74?e ulaştı. Memur sendikası sayısı 28 yeni sendikanın kurulmasıyla 6 yılda yaklaşık yüzde 61 arttı.

Öte yandan, sendikalı memur sayısındaki artış oranı, sendika sayısındaki artış oranını yakalayamadı. 2002?de 650 bin 770 olan sendikalı memur sayısı 2008?de 930 bin 397?ye ulaştı. Bu dönemde sendikalı memur sayısındaki artış yüzde 43 oldu.

Sendika sayısındaki artışlar hizmet kollarına göre farklılık gösteriyor. Sendika sayısındaki artışta ilk sırada eğitim, öğretim ve bilim hizmet kolu geliyor. Bu hizmet kolunda 2002?de 5 olan sendika sayısı bu yıl 14?e çıktı. Diyanet ve vakıf hizmetlerinde 4, yerel yönetimler, basın yayın ve iletişim ile kültür ve sanat hizmet kollarında 3?er yeni sendika kuruldu. Tarım ve ormancılık ile enerji, sanayi ve madencilik hizmet kollarında ise sendika sayısı 2002-2008 yılları arasında 5?te kaldı.

Haber kaynağı:

http://www.fox.com.tr/detay/9431

08 Nisan 2009 10:18

ismet_yardimci

MEMUR SENDİKALARI ENFLASYONU ilgili BASK,KESK VE KAMUSEN Genel başkanlarının yorumları:

Sendikalar Türkiye? de Bölünüyor.

`Türkiye Dünyadaki Gelişmelerden Soyutlanamaz`

Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, son dönemde dünyada sosyal dengeyi sağlamak adına güçlü sivil toplum oluşturulmaya çalışıldığını, bunun için sendikaların, sivil toplum örgütlerinin birleşme eğilimine girdiklerini söyledi.

Özellikle 1960`tan sonra sendikaların özünden çıktığını savunan Akyıldız, buna karşın memur sendikalarının kurulmasıyla yeni bir imkan ve zemin doğduğunu ifade etti. Sendikal hareketteki dağınıklık karşısında memnuniyetsizliğini belirten Akyıldız, şunları kaydetti:

Sendikal hareketin önününü açmak yerine herkes kendi hedefleri doğrultusunda sendikaları şekillendirmeye çalışıyor. Bu yüzden zafiyet ortaya çıkıyor. Farklı görüntüler sergileniyor. Sendikacılığın önde olmadığı bir tablo ortaya çıkıyor. Kişisel kaprislerle kendisinin olmadığı yerden ayrılarak başka sendikalar oluşturanlar bulunuyor. Yasadaki bir takım önleyici tedbirlerin de kaldırılmasıyla mantar gibi sendikalar kurulmaya başlandı. Hedefi olmayanlar, sendikacılığı kullanmak isteyenler de sendikacılık yapıyor. Bu, sancılı dönemde kabul edilebilir ama tedbir alınmalı. Bunları aşmak zorundayız. Ciddi bir sendikal harekete, sivil toplum anlayışına ihtiyaç var. Bu kolay ve kısa vadede sağlanabilecek bir olay değil ama Türkiye dünyadaki gelişmelerden de soyutlanamaz.`

`İşverenler Boş Durmuyor`

KESK Genel Başkanı Sami Evren, üyelerin hak ve çıkarlarını korumak, ülkedeki tüm kesimlerin sorunları sahip çıkmak için birarada örgütlenmeye ihtiyaç olduğuna işaret etti.

Güçlü sendikal örgütlenmeleri engellemek için işverenlerin boş durmadığını, değişik girişimlerle emek hareketini bölmeye çalıştıklarını savunan Evren, `Sendikaların sayılarının çok olmasının nedenlerinden biri budur. Böylece işverenin sözünü dinletebileceği sendikalar üretiliyor, kontrollü sendikalar yaratılıyor` dedi.

Öte yandan, yasaların sendikal bölünmeye imkan verecek şekilde dizayn edildiğini öne süren Evren, şöyle konuştu:

`Yasalarla örgütlenme önüne engeller çıkarılırken, sendika enflasyonuna prim verilmektedir. Öyle ki bir sendikacı tipi yaratılarak özel statü tanınıyor, aristokratik, bürokratik bir grup oluşturuluyor. Bu cazibeli bir şeydir. Böyle olunca emekçilerin hak ve çıkarlarıyla hiçbir alakası olmayan yapılar ortaya çıkıyor. Sendika enflasyonu da buradan doğuyor.

Bölünmüş bir emek hareketinin hak alma mücadelesini zaafa uğrattığını vurgulayan Evren, bu nedenle Emek Platformu gibi yapılarla emek mücadelesini büyütme arzusunda olduklarını ancak zaman zaman bir araya gelinse de kalıcı birlikteliklerin sağlanamadığını kaydetti.

Sami Evren, sendikal hareketteki dağınıklığın, `sendikalar kime karşı örgütlenmişse onun işine yaradığını` belirterek, bu dağınıklığa üyelerin son verebileceğini söyledi.

`Soğuk Savaş Dönemi Sendikacılığı`

BASK Genel Başkanı Resul Akay da Türkiye`de emek, hak gibi kavramların çok kullanılan ama gerçek anlamda mücadelesi verilmeyen kavramlar olduğunu savundu.

Dünyada soğuk savaşın bitmesiyle ortadan kalkan `siyasal sendikacılığın` Türkiye`de devam ettiğini dile getiren Akay, şunları kaydetti:

`Sendikalar birbirini rakip görüp rekabet etmek yerine, emek ve hak mücadelesi vermeli. Kişisel ikballerini tatmin etmek isteyenler var. Siyasete girmek, şöhretini, maddi imkanlarını artırmak için de sendika kuranlar var. Kişisel ikbal peşinde koşmuş olsak zamanında başkalarına biat eder, bunu katlayabilirdik.

Türkiye Kamu-Sen`de ayrışma noktamız siyasal sendikacılığın son bulup, belli bir siyasal hareketten ayrılınmasıydı. Çünkü KESK`in önünü kesmek için kurulmuş bir yapılanma vardı. Zaman içinde bu anlayışın değişmesi ve emek üzerindeki hegemonyanın kırılmasına yönelik bir anlayışın hâkim olması gerektiğini düşündük ama bunda muvaffak olamadık. Alışkanlıklar, korkular ve siyasi iktidarların memur üzerindeki baskısı değişime izin vermedi. Bizdeki ayrışma ise kişisel ikbal nedeniyle yaşandı.

Türkiye`de soğuk savaş dönemi sendikacılığı sürdüğü için çatışmacı ve kavgacı anlayışta ısrar ediliyor. Bu da başka birtakım faktörlerle birleşince sendika sayısının artması kaçınılmaz oluyor.`

Radikal

1 yorum:

O.Öztürk diyor ki:

15 Mart 2009, 23:02

Sendikaların bölünmesi ülkemizde kimlerin işine yaramaktadır? Bu bilinmediği sürece neden bölünüp parçalanmaktadır bu sendikalar bilinmez. Tek olamaz ama en azından 2 ya da 3 sendika olabilinir. Gerçi zamanla çalışanlar sendikaları bu şekilde belirleyeçektir. Bundan hiç şüphem yok. Memur sendikalarına grevli toplu sözleşme hakkını ne zaman AB ver derse işte o zaman sendikalar azalıp bir güç olacaklardır.

http://www.sendikal.net/sendikal-haberler/sendikalar-turkiye-de-bolunuyor/

08 Nisan 2009 10:53

ismet_yardimci

BASK SERÜVENİ-SÖZSEN de değil SÖZ HEPİMİZDE....

Kamusen Konfederasyonu Genel Başkanı iken seçimlerle geldiği Yönetim Kurulu Başkanlığından seçimle gitmek zorunda kalmış bir Genel Başkan olan Resul AKAY'ın SÖZlerinden bir anlam çıkartılması gerektiği kanaatindeyim.

Resul Beyin niçin ve nasıl ayrıldığı veya o sendikların iç işleyiş mekanizması ya da siyasi yapıların sendikla yapıya tesirlerini tartışmak neticeye tesir etmez.

Sadece Resul Beyin iddialarını referans alıp değerlerdirdiğimizde Kamusen'deki örgütlenme tarzı -zorunlu terk edilerek salt sendikacılık yapma adına BASK'a yöneliş yapmışlardır.Bu kararı da irdelemeyip Resul Beyin düşüncelerinde samimi olduğunu farz edelim ve salt üye merkez odaklı bir sendikal yapılanma modelini kamu çalışanlarına alternatif olarak sunmuşlardır.

Netice ne oldu dersiniz?...Ayrıldıkları zaman sayısal olarak Türkiyenin en büyük kamu sendikasının Genel Başkanı olan Resul AKAY,halen üye sayısı çok düşük olan BASK'ın marjinal (sadece üye sayısı kriterine göre...)Genel Başkanıdır.

Ve yukarıdaki yazıda Resul Bey niçin büyüyemediklerini de açıklıyor.Şimdi SÖZSEN de diyen kardeşlerim sizler BİZLER için neyi vaat ediyorsunuz?...

Türkiye'yi yeniden tanımak istiyorsanız yolunuz açık olsun...Benim sizlere bu konudaki yazılarım amacı: Sözleşmeliler diye sağlık personelini baştan bölen bir noktadan hareketle yeni sendika kurma çalışmanızı tasvip etmediğimdendir.Sözleşmelisi de kadrolu da hepimiz bir bütünün parçalarıyız...Kadrolular olamasa da olur biz Sözleşmeliler 50-60-70 bin kişiyiz demekle sadece kendinizi yanıltırsınız...

Bu bağlam da görüş ve düşüncelerimi paylaşmaya devam edeceğim...Bu mevzu da SÖZSEN de değil SÖZ HEPİMİZDE'dir...

Saygı ve sevgilerimle...

08 Nisan 2009 11:55

söz-sende

Memur sendikaya inanmıyor...

Resul Akay, memur sendikalarının geçen 10 yılda yeterli etkinliğe ulaşamamasını, başta memurların bu işe inanmamalarına ve tam destek vermemelerine bağlıyor. Çünkü memurlar önlerindeki örneklere baktıklarında sendikaların kendilerine hizmet etme düşüncesinin çok uzağında olduklarını gördüler. Yani sendikalar doğrudan ya bir partinin, ya bir idelojinin ya da bir inanışın sözcüsü gibi davranıyorlardı. Bu vesayet manzarası ister istemez memuru sendikalardan soğutmuştu. Akay?a göre sendikalar toplumun ortak paydasını almak, taleplerde orta yolu bulmak ve mirengi noktasını yakalamak zorundalar. Sendikacılık memurun ve Türkiye?nin doğruları dikkate alınarak yapılmalı. Tecrübeli sendikacı Akay?a, memurun ve Türkiye?nin gerçeklerinin neler olduğunu soruyoruz. ?Memur sendikaları kamu çalışanlarına hizmet etmeli. 10 yıllık tecrübe sonunda geçmişteki yanlışlar görüldü? diyen Akay, başlıyor anlatmaya: ?Birinci gerçek, memurun siyasal iktidarın elinde posasının çıkması. Kişilik deformasyonuna uğraması. Kaymakamlar, il ve ilçe müdürleri; parti il ve ilçe başkanlarının baskısı altında. Bu makus talihin değişmesi, bu yapının süratle yıkılması gerekiyor. İkinci gerçek, memurun tek yanlı belirlenen ücretinin aile sorumluluğunu yerine getirmesine yetmemesi. Mecburen ikinci hatta üçüncü işte çalışılıyor. Öğretmenin düğün salonlarında davul ya da saz çalması, işportacılık yapması ne demek? Özellikle vatandaşla yoğun ilişkisi olan kamu çalışanlarının geçim kaygısıyla ufak ya da büyük rüşvet olaylarına karışmaları... Sonra bunun alışkanlık ve tiryakilik haline dönüşmesi. Üçüncü gerçek de, adamı olanların kayırılması. Siyasi gücü arkasına alan kamu çalışanının diğerini ezmesi. İnsan hakları en fazla kamu kurumlarında, amir?memur arasındaki ilişkilerde ihlal ediliyor. Kamu görevlisi yargıya gidemiyor. Korkuyor. Yargı da çözüm değil. 15?20 defa yargıda kazanmasına rağmen sürülen memurlar var.?

Diyordu sayın Resul AKAY.

Avrupa?da memur sendikaları

Memur sendikacılığı geçmişi Türkiye?ye göre çok ilerilere dayanan Avrupa?daki durum biraz farklı. Mesala İngiltere, İtalya ve Yunanistan gibi grev hakkının olduğu ülkeler var. Çoğu Avrupa ülkesinde grev hakkı yok ama memur ücretleri işçi ücretlerinin üzerinde. Almanya buna iyi bir örnek. Bu ülkede kamudaki toplam çalışan sayısı yaklaşık 6 milyon. Bunun 1 milyon 800 bini memur. Grev hakkı olan işçilerden, böyle bir hakkı bulunmayan memurlar daha fazla ücret alıyor. Yani grevle hak arayamıyor diye memurların ücretleri düşük tutulmuyor. Öğretmen işçiden daha iyi bir yaşam standardına sahip. Almanya örneğindeki başka bir ayrıntı da, polis ve askerlerin bile sendikalarının olması.

ŞİMDİ TÜM BU YAZILANLARDAN ANLAŞILDIĞI ÜZERE MEMURLARA GERÇEK ÖZLEM DUYDUĞU SENDİKAL ANLAYIŞI TATTIRMAK İÇİN SÖZLEŞMELİLERİ TEK BİLEK TEK YÜREK TOPLAYIP BUNUN KADROLU ARKADAŞLARADA ÖRNEK TEMSİL ETMESİ İÇİN İNADINA SÖZ-SEN SONUNA KADAR SÖZ-SEN DE DİYORUZ.

20 Nisan 2009 12:27

ismet_yardimci

SAĞLIK BAKANLIĞI'NDAN BİR İLK...

Sağlık Bakanlığı ilk defa bir işi yapmadan önce sendikalara danıştı.

8 ayrı personel istihdam şekli olan Sağlık Bakanlığı Sözleşmeli Personelle ilgili yönerge çıkarmadan önce Sağlık iş kolunda faal olan 3 sendikayı görüşmek için bakanlığa davet etti.

Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü, 17 Nisan günü saat 15:00 den itibaren sıra ile 3 sendikanın yöneticilerinin görüşlerini aldı. Daha önce hiç karşılaşılmayan bu durum sendikal çevrelerce olumlu bir başlangıç olarak yorumlandı. Zira 8 ayrı istihdam modeline gidilirken kimseye sorulmamıştı.

Sendikalar ile bakanlık görüşmelerinde; eş durumu tayinlerinin kısıtlanması, bu tayinlerinin hemen olmaması ve becayiş için Ekim ayına kadar beklenilece olması sendikalarca uygun bulunmadı.

KAYNAK:

http://www.personelsaglik.net/haber/4220/saglik-bakanligi-indan-bir-ilk-haberi.html

20 Nisan 2009 14:34

ferhatbektaş

TEBRİK EDERİM KARDESİM COK GÜZEL BİRLESTİRİCİ VE BİLİNÇLENDİRİCİ Bİ YAZI OLMUŞ TÜRK SAGLIKSEN VE SES BİRLESSİN ANCAK BURDA ŞÖYLE Bİ ÇELİŞKİ VARDIR SES GECENYIL TOPLU GÖRÜŞMELERDE KAMU CALIŞANLARININ HAKKI VERİLMİYOR DİYE MASADAN KALKIP HÜKÜMETİ PROTESTO EDERKEN TÜRK SAGLIKSEN SENDİKA AİDATINA YAPILAN YÜZDEYÜZ ZAMMA EVET DEYİP SUS PAYINA RAZI OLDU YİNE TÜRK SAGLIKSEN 65 YASINDA EMEKLİLİGİ PROTESTO EDİP MEYDANA İNMEDİ TÜRKİŞ BAGLI BÜTÜN SENDİKALAR SADECE YILAN SİZİDE SOKUNCA HAREKETE GECİYONUZ ÖRNEK MUSTAFA ÖZBEGİN İÇERİ ALINMASIYLA BASLAYAN MİTİNG VE EYLEMLERİNİZ AYNI DUYARLILIGI SOSYAL HAKLARDA NİYE GÖSTERMEDİNİZ BİRLESELİM AMA SES ÇATISI ALTINDA YORUMUNU MERAK EDİYORUM

22 Nisan 2009 15:10

ferhatbektaş

TÜRK SAGLIK SENİN TAKSİME CIKIŞ AMACINI SÖYLERMİSİN

22 Nisan 2009 19:40

radyoloji_82

onun içün hepinizi TÜRKSAĞLIKSEN e davet ediyorum :))

24 Nisan 2009 09:04

ferhatbektaş

YAA TAKSİM MEYDANININ TARİHİ AMAC VE ÖNEMİNİ KESKİN DİSKİN NİYE İLLEDE TAKSİM DİYE ISRAR ETTİGNİ SÖYLERMİSİN BİLGİSİZ SEVİYESİZ BASİT OLMAYIN BİRAZ OKUYAN GELİŞEN TOPLUM OLMAYA ÖZENİN SİZİ GİDİ ÖZBEKÇİLER SİZİ HIRSIZLLIK YAPANDA ONA CANAK TUTUP ÜYE OLUP AYNI YOLDA YÜRÜMEYE DEVEM EDEN HERKES BENİM GÖZÜMDE AYNIDIR

27 Nisan 2009 23:24

SÖZLEŞMELİ-SENDİKA

ÇOK ÖVDÜĞÜNÜZ MİM KEMAL ÖKE HAKKINDA KISA BİR BİLGİ '''

KİTAPTAN ALINTIDIR KISA ALDIM.

Mason Cemiyetinin 5 Şubat 1948 tarihinde Mim Kemal Öke tarafından yeniden kurulmasından sonra eski Mason derneğinden farklı bir oluşum sergilediklerini belirten yeni dernek değişik illerde faaliyetlerine devam eder. Mason cemiyetine girebilmek için maddi durumun iyi olması şartı aranır. Bu nedenle Mason Derneklerine ancak burjuvaların girebildikleri görülür.

28 Nisan 2009 10:52

SÖZLEŞMELİ-SENDİKA

BENİM BAHSETTİĞİM MİM KEMAL ÖKE ARKADAŞIN BAHSETTİĞİ ŞAHSIN DEDESİYMİŞ ''BU YÜZDEN BENDEN DÜZELTMEMİ İSTEDİ.''

ARKADAŞIN BAHSETTİĞİ MİM KEMAL ÖKE ;MASON KURUCUSU DERNEK BAŞKANI MİM KEMAL ÖKE NİN TORUNUYMUŞ,

YORUM SİZLERİN.

UMARIM BU DÜZELTME YETERLİ OLMUŞTUR.

28 Nisan 2009 11:04

byturk

Bizim burlarda bi laf vardır ^^Anası neyse danası da odur^^ saygılar

28 Nisan 2009 11:54

beyazlale

sizce kadrolu olma ihtimalimiz % kaç?

28 Nisan 2009 14:38

ismet_yardimci

İkisi de Mim'li

Sonraki yıllarda bu iki Kemal'in birlikteliği devam edecektir. Mim Kemal, Mustafa Kemal Atatürk'ün doktoru olarak da anılır. Derken soyadı kanunu çıktığında Mustafa Kemal, soyad verdiği az sayıda kişiden biri olan Mim Kemal'e Öke soyadını verir. Öke, Mim Kemal'in sahip olduğu uluslararası ünü de işaret edercesine 'dahi' anlamına geldiği gibi, Mason'luğun sembollerinden olan özgürlük, kardeşlik, eşitlik kelimelerinin baş harflerini de temsil ederek Mim Kemal tarafından kullanılır. Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Masondur aynı zamanda. O zamanki adıyla Maşrık-ı Azam-ı Osmani'nin (Türkiye Büyük Locası) üstadlarından onüçüncüsü olarak 1930-33 arası bu görevini icra eder. Onun Mason olmasının sıkıntılarını ilerleyen yıllarda doğacak (1955) torunu çekecektir: "İngiltere'den geldiğimde, 'Milliyetçi bir adam, İslami eğilimleri de var. Dedesi Masondu. Genetik olarak geçmiştir ve bu olsa olsa CIA ajanıdır' diye beni çok hırpaladılar. Kendi cephemden saldırılar da geliyordu bana. Ne kadar üzüldüğümü, ağladığımı eşim bilir" Torun Öke'nin araştırmalarına göre Teşkilat-ı Mahsusa'dan olan dedesi Atatürk'ün isteğiyle Mason Locası'na girmiştir. Ama 'çekik gözlü' torun Mim Kemal, bu işten o kadar ürkecektir ki, "Türkiye gibi bir ülkede değişen tanımlara göre üyeliğin arkasında kökü dışarıda birtakım ilişkiler de çıkabiliyor" düşüncesiyle Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı hariç, hiç bir kurum, kuruluş veya derneğe üye olmaz geçen sürede. Sıkıntı, sadece dedesinin torunu olmasından kaynaklanmaz elbette. Bugün Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan, televizyon ekranlarında 1983'ten beri tanıdığımız, senaryoları ve sayısı 23'ü bulan bilimsel çalışmaları ile bildiğimiz Kemal Öke'nin talihsizliği onun da dedesi gibi profesör olması kadar isminin de 'Mim'lenmesidir belki. Çünkü onun da adı dedesi gibi tamı tamına Prof. Dr. Mim Kemal Öke'dir: "Çocukluğum Nişantaşı'nda kendi caddemde geçti. (Nişantaşında dedesi Prof. Dr. Mim Kemal Öke'nin ismi ailenin de oturduğu caddeye verilmiştir.) Adres yazarken, gönderen Mim Kemal, Mim Kemal Apartmanı, Mim Kemal Caddesi diye yazardım. Ehliyeti aldığım ilk günlerde arabayı Mim Kemal Öke Caddesi'ne yerleştiremedim. Polis gelip 'Ne o kendi sokağın gibi yerleştiriyorsun' dedi. Ben de evet benim sokağım dedim. Bunun üzerine 'Bana bak seni içeri atarım' deyince çıkarıp nüfus cüzdanını gösterdim: 'Genç yaşta sokağa senin ismini vermişlerse önemli bir adamsın, sana ceza yazamam' dedi."

Daha fazla bilgi için:

http://www.sabetay.50g.com/Oke/oke.html

Toplam 26 mesaj
ANKET
MEB, 8 yıllık öğretmeni rotasyona tabi tutacak, okulunu değiştirecek..