Yandex.Metrica
Oturum açOturum aç / Parola hatırlat Üye olÜye ol

  
Editörler : muhtesem32iren17ters köşe
09 Eylül 2009 14:23  


yaşanmış ve ders alınacak hikayeler

KADIN DİLİ(BÜKÇE DİLİ)

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki şirin lokantada şimdi onu bekliyorum.

Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı.

Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor.

Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe'yle üç dil oluyor.

-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.

-Kadınların ayrı bir dili mi var?

-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli.

İyi de niye Bükçe?

-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını; "Bükçe" koydum.

-"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.

-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum"un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince "seni seviyorum" dediğinde seni anlayabilir.

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.

-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan'la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.

-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

-Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

-Hazırım baba.

-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

-Hikaye dili yani.

-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.

-Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?

-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

-Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.

-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

-Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. "Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?

-"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."

-Peki ne demem gerekiyordu?

-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın; "Evet, biraz" falan deme "Hayır" de.

-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

-Ve asla unutmazlar, değil mi?

-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.

-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.

-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

-Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?

-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

-Bükçe'de "Hiçbir şey yok." demek; "Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor, o zaman.

-Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak, ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

-Bir arkadaşım da "Kadınların 'Peki.' demesi tehlikelidir" demişti.

-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir 'peki', 'olur', 'tamam' her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

-Zor bir dil baba.

-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin Bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

-Anlamak da pek kolay değil ama.

-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

-Nasıl yani?

-Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

-Küçük ama önemli detaylar.

-Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

-Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.

-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.

-En değerli sözcük nedir?

-Sen bil bakalım.

-"Seni seviyorum." herhalde.

-Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler; "Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon seyrediyorsan sarılarak seyret. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin hali mi düşünmek bile istemiyorum.

Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

09 Eylül 2009 14:24

:PoşluK:
Yasaklı

oha

09 Eylül 2009 14:27

august26

varsa daha özet "yaşanmamış ve ders alınmamış hikayeler" alalım biz çiçek

09 Eylül 2009 14:31

ciceğim

Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini

yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince

ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak

hiçbir gelişme yoktu. Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye

çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin kazandırdığı bütün deneyimlerimi

kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını gördükçe paniğim artıyordu.

Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğim den

çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her

konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. ?Kızım

acaba geri zekalı mı? diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler

yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı

kesici almak zorunda kalıyordum.

O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında, kızıma

heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son

sabrımı da tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup,

silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utandığım? bir tokat

attım. Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak

için minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin

ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu.

Sessizliği bozan ben oldum.

"Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret

göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi

davranılmasına izin veriyorsun?"

Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, "Çünkü

ben okumak istemiyorum" diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum.

Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşledim biricik

kızım, benim, ben öğretmen Emine Özgenç?in kızı "Okumak

istemiyorum" diye bağırıyordu.

Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde "Neden?" diye sorabildim.

"Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde

yalnız bırakıp işe gitmeyeceğim, Çalışmayacağım, Ben sadece anne

olacağım."

Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm

kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya

çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım söylüyordu.

"İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır" di ye düşündüm. Sanki,

birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film

oynamaya başladı. Yozgat?ın Nohutlu Tepesi?nde, o her çıkışımda hiç

bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım

evi hatırladım.

12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç

anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine

götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü

başlamayışı. Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını

beraat ettikten sonra bile anlamadığım mahkemeler. Bakamadığım için

dokuz aylık oğlumu Samsun?a, anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu

masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün

çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında

koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs

ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni

çağırıp, "Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören

herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. Burası çocuk yuvası değil

ki. Bir daha kızını okula getirme" deyişi. O günden sonra iki buçuk

yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp,

dönene kadar kızımı koruması için Allah?a yalvarışlarım. Acıkır ve

susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam

eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş

buluşum.

"Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca, "Korktum, ağladım,

ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım" diyerek boynuma

sarılışı. Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. Bir

türlü filmin sonu gelmiyordu.

Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak

zorunda kalmıştım.

O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert

etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı.

Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle "Anne" diyerek ağlıyordu.

"Kızım, ben annenim, aç kapıyı" dedikçe o "Hayır sen annem

değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne

söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti

besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat

uğraşmış, ikna edememiştim.

Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl?

Kapıyı kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi?nde çilingir ne gezerdi.

İçerde yavrum feryat figan ağlıyordu. Neden sonra alt kata inmeyi

düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan olayları anlatıyor, bir

yandan balkona doğru koşuyordum. Bir sandalye bulup balkona

yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna ulaştım. Ben, 153

santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç

metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin

balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el

beni yukarı çekti. Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi

kolayca açıp içeri koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını

bacaklarının arasına sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım,

sarıldım? Göz yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece

"Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu. O gün

öğleden sonraki ilk dersimi kaçırdım. Müdürün ikazına rağmen kızımı

sınıfıma götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından

azarlandım ama hiç cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki

damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine

sebep oldu.

Evet bu acı film bitecek gibi değil. Kızımın sesiyle irkildim.

"Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat

etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve

bundan duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme.

Hayatımın hiçbir anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz

yüreğimi ve belleğimi böylesine hırpalamamıştı.

Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran yanağını

öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün

acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri

bulmalıydım. Ama nasıl?.. Bu allak bullak beyinle nasıl?

Öğlece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü

bulabildim.

"Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir

anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak,

okursan, bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak

zorunda değilsin ki. Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma

yazma öğretirsin" diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe.

Kızım ikna olmuş görünüyordu. Ertesi gün okuldan geldiğinde onu

masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım, okuyup

yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı.

Öğretmeni şaşkındı. "Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar

ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu. Bu sorunun cevabı öyle uzun

ve anlaşılması öyle güçtü ki? O an susmak, en güzel cevaptı çünkü

bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik.

09 Eylül 2009 14:34

ciceğim

poşluk sen ne kadar terbiyesizsin ya okumak istemiyorsan okuma kardeşim

augut bu özetlenmiş hali yaşanmamış ve ders alınmayacak hikayeler istiyorsan onu da sen yaz ancak sen yazabilirsin

09 Eylül 2009 14:37

ciceğim

bu hikayeyi okuduğunuz zamanda gerçekden bilmediklerinizi öğreneceksiniz hayatınıza yardımcı olacak

09 Eylül 2009 14:38

:PoşluK:
Yasaklı

puahahaha

fransız mürebbiyeleri mi eğitti lan seni

feyk hanımefendi

hahahahahaafh

09 Eylül 2009 14:43

ciceğim

ya sen manyakmısın okumak istemiyorsan okuma her başlığı batırmak zorundamısın hem seni başlığımda görmek istemiyorum

09 Eylül 2009 14:45

:PoşluK:
Yasaklı

temem gidiyom kısma:(

09 Eylül 2009 14:45

ciceğim

Dünya yaratılmadan önce, iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankıinden daha fazla canları sıkkın oturuyorlarken; Saflık ortaya bir fikir atmış: "Neden saklambaç oynamıyoruz?"..

Hepsi bu fikri beğenmiş. Çılgınlık bağırmış."Ben ebe olmak ve saymak istiyorum"...Baska hiç kimse çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış.1,2,3,..

O saydıkça iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar. Şefkat Ay'ın boynuzuna asılmış; İhanet çöp yığınının içine girmiş; Sevgi bulutların arasına kıvrılmış; Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış; Tutku dünyanın merkeizne gitmiş; Para Hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.Aşk; kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş.(Aşkı saklamak zordur )Ve çılgınlık 100'ü saydığı anda; Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış..

Ve Çılgınlık bağırmış.. "Önüm, arkam, sağım, solum sobe,geliyorum!" İlk önce Tembelliği görmüş, çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.Sonra Şefkati ayın boynuzunda, İhaneti çöplerin arasında, Sevgiyi bulutların arasında, Yalanı gölün dibinde ve Tutkuyu dünyanın merkezinde birer birer bulmuş.Sadece biri hariç. Umutsuzluğa kapılan Çılgınlığın kulağına Haset fısıldamış: "Aşkı bulamıyorsun, çünkü o güllerin arasında saklanıyor."

Çılgınlık çatal şeklinde bir sopa almış ve güllerin arasına saklamış, ta ki yürek burkan bir haykırış onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış. Parmaklarıyla kapadığı yüzünden sicim gibi kan akıyormuş. Çılgınlık, Aşkı bulayım derken, heyacandan Aşkın gözlerini kör etmiş.. "Ne yaptım ben?!!" diye bağırmış."Seni kör ettim. nasıl onarabilirim? Aşk cevap vermiş: "Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen, benim klavuzum olabilirsin"..

İşte o günden beri Aşkın gözü kördür ve Çılgınlık da her zaman onun yanındadır...

09 Eylül 2009 14:47

ciceğim

böyle abuk sabık şeyler yazacağına oturup okusaydın şimdiye kadar okurdun

09 Eylül 2009 14:54

suskun!

bükçeyi herkes öğrenmeli

09 Eylül 2009 14:56

ciceğim

bencede öğrenmeli ama bazıları bu işin dalgasında

09 Eylül 2009 15:02

SurkentLi2
Kapalı

DOST

Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün;

'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'

Baba, itiraz eder,

"Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir, belki iki, Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki... "

Devam eder durur konuşma...

aralarında başlar bir tartışma,

Karar verirler bir sınava,

Dostun hakikisini anlamaya...

Bir akşam bir koyun keserler,

Ve koyarlar çuvala.

Baba der ki oğluna,

'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'.

Çuvaldan kanlar damlamakta,

Sanki öldürmüşler de bir adamı, Koymuşlar çuvala, Dıştan böyle sanılmakta.

Delikanlı sırtlar çuvalı, Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.

O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı, Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına, Almaz içeri arkadaşını,

Böylece tek tek dolaşır delikanlı, Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. evlat geriye döner.

Ama içten yıkılır...

Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der.

Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.

Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.

Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.

Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...

Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir. O dost, delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye.

Bir çukur kazarlar birlikte, Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, Üzerine de serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye

dikerler sarımsak...

Genç adam gelir babasına;

'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca, Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha. Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga, Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona, işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana...'

Genç adam, aynen yapar babasının dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini, babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

Der ki tokadı yiyen DOST;

'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...

Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...

Dost dediğin;

fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli, Ve ağladığında,

seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmalı;

Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalı...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...

Ve her zaman bütün

parçalardan daha büyük olmalı...

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...

09 Eylül 2009 15:11

fry_e

ciceğim'e

Güzel bir konuya değinmişsin.Gayet mantıklı ve çok doğru yazdıkların.Üşenmeden okudum çünkü sevgiliminde bükçeyi öğrenmesini istiyorum:)))))

09 Eylül 2009 15:16

zehraaa55
Kapalı

ne gusel bı dılmış bu bükçe yaaD:D: ınş. tum erkekler bunu öğrenırr..:D

09 Eylül 2009 15:18

SurkentLi2
Kapalı

BÜKÇE DİLİ çook güzeldi, paylaşım için teşekkür :) zor bi dil valla....

09 Eylül 2009 15:20

ciceğim

evet öğrenseler iyi olur ama bazıları öğrenmeye pek niyetli değil sadece dalga geçiyorlar

09 Eylül 2009 15:24

SurkentLi2
Kapalı

YALNIZLIĞIN ACISI(gerçek yaşanmış olaymış)

23 Ekim 2004, gece saat 23:30 civarı.Yer Ankara Maltepe.

Genç adam gecenin karanlığında yağan yağmura aldırış etmeden ıslak kaldırımlarda ufak adımlarla usul usul yürüyordu.Gecenin yalnızlığı iyi anlıyordu yalnız adamı.Yüreğindeki şimşeklerin gökyüzündekinden daha ürkütücü olduğundan olsa gerek aldırış etmiyordu çakan şimşeklere.Üzerine bastığı ıslak yaprağı eline aldı ve düşündü.

Acaba yeşeren umutların hazin sonumu bu yoksa yeni umutlara yer açmasımı kalbin?Alıp cebine koydu yaprağı.Gideceği yer belli değildi sadece yürüyordu ve düşünüyordu.Yalnızlığı o seçmemişdi,hayatın ona sunduğu buydu.Kendisini aldatan sevgilisinin şuan ne yaptığını düşündü,verilen sözleri...Ağlamaya başladı genç adam,çaresizlik ne demekdi acaba?Akdeniz sokağında ağır adımlarla ilerliyordu.Kaldırım kenarındaki çöpe takılarak yere düştü,başını kaldırmadan bir süre öylece kaldı.Sağ elinin avuç içi ve sağ kaşının üstü kanıyordu,hiç acımıyordu nedense.Oyuncağını kaybeden çocuk misali hüngür hüngür ağlıyordu genç adam.Kaşından akan kan gözyaşına karışarak yanağından aşağıya süzüldü.İki apartman arasındaki duvarın dibine geçdi ve sırtını yasladı duvara.Oturdu,başını diz kapaklarının arasına sıkıştırdı ve öylece bekledi yağan yağmur altında.Avucunun içi ve alnı sızlıyordu artık.Gece sessizliği ile eşlik ediyordu genç adama,ağaçlar daha asi bir şekilde rüzgarın tokatladığı yapraklarının hışırtısı ile ürkütüyordu genç adamı.Aldatan sevgilisini düşünüyordu yine,neden diye sormak istiyordu ama sormaya korkuyordu.Orada öylece sızıp kaldı.

Sabah 5:40 civarı telefonun sesi ile uyandı genç adam.Arayan aldatan sevgilisiydi.Önce inanamadı genç adam 1 dk açamadı telefonu,açtığında titrek sesiyle ağlamaklı konuşan sevgilisi acil görüşmek istiyordu onunla.Maltepe pazarının yanındaki parka çağırdı onu.

Görüşmeye geldiğinde sevgilisi ağlıyordu,sıkıca sarıldı genç adama ,bırakmak istemiyordu.Elleri titriyordu kızın.İlginç birşeyler vardı,kızın alnında pıhtılaşmış kan izi vardı,tam sağ kaşının üstü.Bu gece uyuyamadım dedi genç kız.Her uykuya dalışımda bir at arabasına binip seni eziyordum ve sana bişey olmuyordu sadece ağlıyordun.En son yine seni ezdim ve araba devrildi,uyandığımda alnım ve avcumun içi kanıyordu.Kafayı yiyeceğim dedi,ne olur beni affet,seni aldattım,verdiğin değeri hiçe sayıp başkasıyla beraber oldum.Ne olur affet dedi , diz kapakları bedenini daha fazla dik tutamıyordu.Yavaş yavaş diz çöktü ve ağladı,ağladı af diledi.Çocuk bu mucizeye inanamadı kendisininde gece avuç içi ve alnı kanamışdı.Avucunun içine bakdı ve boğazı düğümlendi avucunun içinde hiçbir iz yokdu.Sevgilisine baktı ve alnımda iz varmı demeye korkarak öylece donakaldı.

09 Eylül 2009 15:31

ciceğim

surkentli hikayelerin çok güzel teşekkür ederim ,eline sağlık

09 Eylül 2009 15:34

ciceğim

KADINDAKİ KÜÇÜK KIZ

Cenk, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.

Alaycı bir ses tonuyla :

- Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

- Hayır çikolata parası lazım!

Cenk'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan

dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz,

onu da bulamadıysak aç yatarız.

Cenk adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona

çikolata götürmek istiyorum.

- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

Adamın söyledikleri Cenk'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla

kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.

Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek,

hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.

Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri

gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

Cenk'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus

cüzdanından başka bir şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam

yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş

bulamadım.

Cenk oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.

Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?

- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi

karınlarını doyururlar.

- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

- Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine

bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?

- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?

Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir

şey olan.

- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu

hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit

çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

- Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ?

- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

- Küçük kızı severek.

- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?

- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

- Nasıl yani ?

- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük

kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam

boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli

yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

- Hiç kavga etmez misiniz siz?

- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

- Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama

kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir.

Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama

hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini

katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu.

Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

Adam ayağa kalktı.

- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

- Cenk de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.

Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Cenk de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Cenk hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.

İnci hiç konuşmadı.

- Sorsana "niye" diye.

İnci kızgın kızgın:

- Niye? Diye sordu.

- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.

- Özür dilerim seni kırdığım için.

Sonra Cenk yere diz çöktü.

- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni

delice seven bu adamı senden mahrum etme.

Cenk yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik

görünüyordu.

İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.

- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara

katlanabileceksin, dedi.

Cenk işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.

Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.

Toplam 39 mesaj
ANKET
Her il'de bir üniversite açılmasını;