Oturum açOturum aç / Parola hatırlat Üye olÜye ol

  
Editörler : ergunReverse
12 Aralık 2009 21:59  


Kapalı
Kur'an'ı Okuyan Ateist Thomas?ın Kur'an Hakkındaki İlk İzlenimleri

Thomas?la yaklaşık dört ay süren haftalık görüşmelerimize yaz boyunca ara vermiştik. Eylül ayının sonunda kaldığımız yerden devam ettik. Thomas, yazın Avrupa?ya tatile gitmişti. Tatilde, kendisine hediye ettiğim Kur?an mealini vakit buldukça okumaya çalışmış. İlk 250 sayfayı okuyabilmiş. Bu görüşmemize, Thomas?ın Kur?an hakkındaki ilk izlenimlerini dinleyerek başladık:

? Öncelikle, Kur?an?ın nasıl bir kitap olduğunu anlamaya çalışıyorum. Şu sorunun cevabını arıyorum: Kur?an gerçekten Allah?ın kelamı mı? Yani, ?Allah? diye bir yaratıcı, gerçekten varsa Kur?an gibi bir kitabı göndermiş olabilir mi? Anlayacağın, Allah?ın varlığını varsayımsal olarak kabul edip Kur?an?ın ilahî bir kitap olup olmadığını anlamaya çalışıyorum.

? Aslında bu soruna cevap bulduğunda, Allah?ın varlığıyla ilgili olan soruna da cevap bulmuş olursun. Çünkü Kur?an?ın beşerî bir eser olmadığını anladığında, bunun ilahî bir eser olduğunu tasdik edeceksin. O zaman, Kur?an?ın haber verdiklerinin hak olduğunu da kabul edeceksin. Kur?an?ın en büyük davası, Allah?ın var ve bir olduğudur. Bu anlamda, Kur?an?a semavî kitap olarak iman etmen, diğer iman esaslarını da kabul etmen anlamına gelir.

? Haklısın. Bunun farkındayım. Bu nedenle Kur?an?ı dikkatle okuyup ilahî bir eser mi, yoksa bir beşer tarafından mı yazılmış, anlamaya çalışıyorum. Şimdiye kadarki okumalarımdan Kur?an hakkında edindiğim izlenimleri şöyle özetleyebilirim: Birincisi, Kur?an gayet açık ve basit bir üslupla yazılmış. Özellikle İncil(ler)le kıyaslayınca gayet anlaşılır bir kitap. Sanırım, tek yazarın kaleminden çıkmasından kaynaklanıyor. Bildiğin gibi, İncil farklı birkaç yazar tarafından yazılmış. Bu nedenle, akıcı değil. Bir bütünlük arz etmiyor. Kur?an?ı bu açıdan hayli farklı gördüm. Şunu itiraf edeyim ki akıcı ve anlaşılır olması benim için iyi oldu. İncil gibi olsaydı, muhtemelen biraz okuyup bırakacaktım. Sonunu getiremeyecektim.

? Kur?an?ın basit ve anlaşılır olması, mesajının anlaşılması açısından önemli. Herkese hitap etme iddiasını taşıyan semavî bir mesajın açık ve anlaşılır olması gerekir. Nitekim Allah, bize ayetlerinin herkesin anlayacağı şekilde hakikatleri ifade ettiğini söylüyor: ?And olsun ki sana çok açık ayetler, parlak mucizeler indirdik. Öyle ki iman sahasından uzaklaşmış fasıklardan başkası onları inkâr etmez.? (Bakara Suresi, 2:99) ?Allah, düşünesiniz diye, ayetlerini size böylece açıklıyor.? (Bakara Suresi, 2:219) ?? insanlara, hatırda tutmaları için ayetlerini iyice açıklıyor.? (Bakara Suresi, 2:221)

? İkincisi, Kur?an?ın teolojik mesajının gayet net olduğu dikkatimi çekti. Sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi vasıfları olan tek bir Allah var. Allah?ın melekleri var. Her şey kaydediliyor. Sonra kıyamet kopacak. Herkes yeniden diriltilecek ve yargılanacak. Kötüler cehenneme, iyiler de cennete gidecek. Bir de şeytan var işin içinde.

? Şeytanın neler yapabileceğine ilişkin Kur?an?ın anlattıklarının farkı dikkatini çekti mi?

? Evet. Hıristiyanlıktan hayli farklı. Hıristiyanlar şeytanın insana baskıyla bir şeyler yaptırabileceğine inanıyor. Bir Hıristiyan kötü bir şey yapınca şöyle der: ?Şeytan bana yaptırdı.? Şeytanın, insana istemediği şeyleri yaptırabileceğine inanırlar. Kur?an ise şeytanın, insana vesvese vermek dışında, hiçbir şey yapmaya kudretinin olmadığını söylüyor. Bu durumda, kötülüğü işleyen insanın kendisidir.

? Bu ince farkı fark etmene sevindim. Basit bir fark, ancak çok önemli sonuçları var. Orta Çağ?da, kilise, ?İçine şeytan girmiştir? diyerek milyonlarca insanın giyotine göndermişti. Bu anlayış, Hıristiyanlıkta, şeytana biçilen rolün farklılığından kaynaklanmıştı.

? Kur?an?ın Hıristiyanlık konusunda çok net bilgiler içerdiğini gördüm. Hz. İsa?dan bahsederken Allah?ın değil, ?Meryem?in oğlu? diyor. Hıristiyanların, teslis inancının yanlış olduğunu açıkça ifade ediyor. Yeri gelmişken bu konuda bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Geçenlerde, İncil?le ilgili haftalık dersler veren bir kiliseye gittim. Hz. İsa?ya hem baba, yani yaratıcı hem de oğul diyorlardı. Nasıl bir kişi hem baba hem de oğul olur, diye sordum. ?Bu imanî bir meseledir. Akıl ile izahını yapamayız. İncil?de anlatıldığı gibi inanırız? dediler. İncil?de, Hz. İsa?nın ?baba? diye kendisinden başka birine dua ettiğini gösteren iki ayeti onlarla paylaştım. Bana çok kötü baktılar. Hiç hoş karşılamadılar söylediklerimi. Farklı görüşe açık olmadıklarını anladım. Bir nevi koyun gibiler. Kendilerini teselli etmek için ders alıyorlar. Kilisenin anlattığını sorgulamadan kabul ediyorlar. İki defa toplantılarına katıldım. Bir daha da devam edemedim.

? Koyun benzetmen ilginç. Kur?an da benzer bir tabirle, inkâr edenlerin koyun gibi atalarının inançlarını takip ettiklerini ve kendilerine gelen yeni mesaja kulak vermediklerini söylüyor: ?O inkârcıların hâli, çobanlarının bağırıp çağırmasından başka bir şey anlamayan hayvanlara benzer. Onlar sağırdırlar, hakkı işitmezler; dilsizdirler, hakkı söylemezler; kördürler, hakikati görmezler. Peygamberin tebliğ ettiklerini düşünüp anlamazlar.? (Bakara Suresi, 2:171) O derse ben de katılıp Kur?an?daki tevhidi anlatsaydım, beni recmederlerdi herhâlde!

? Bence de hâlin yaman olurdu. Rasyonel biri olarak, İslam?ın Hıristiyanlığa göre daha makul bir din olduğunu kabul ediyorum. Saçma bir şeyi insana dayatmıyor. İnananları, düşünmeye davet ediyor; oysaki Hıristiyanlık, aklınızı atın, diyor. Kur?an?ın tam tersini yapıyor. Benim gibi insanlar için kabul edilir bir şey değil.

? Doğrusunu söylemek gerekirse ben senden daha çok Hıristiyanların durumuna şaşırıyorum. Akıl, ilim ve burhanın hâkim olduğu bir asırda, iki milyarı aşkın insanın, aklen kabulü imkânsız olan teslise inanmalarını anlayamıyorum. Şimdiye kadar, insanları uyutarak teslis inancını devam ettirmişler. Bundan sonra işleri çok daha zor. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, insanların teslisteki saçmalığı anlamasını hızlandıracak sanırım.

? Kur?an?ı okurken başka bir nokta dikkatimi çekti: Mükâfat dağıtılırken dışlayıcı olmaması. Allah?a inanıp güzel amel işleyen herkesin mükâfat göreceğini söylüyor. Oysa Hıristiyan ve Yahudiler sadece kendilerinin cennete gideceğini iddia ediyorlar. Bu konuda Kur?an?ın daha kapsayıcı olduğunu anladım.

? Doğru söylüyorsun. Kur?an, tek Allah?a iman edip güzel amel edenlerin mükâfat göreceğini şöyle açıklıyor: ?İman edenler ile Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden (diğer din mensuplarından) kim Allah?a ve ahiret gününe gerçekten iman ederek güzel işler yaparsa, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır.? (Bakara Suresi, 2:62)

12 Aralık 2009 23:25

Caferi Tayyar
Kapalı

iQra'

12 Aralık 2009 23:28

_nesil
Yasaklı

okucam okucam bunu okuyacağım bu gece söz:D

12 Aralık 2009 23:36

mavigeceben

çok güzel bir yazıymış teşekkürler paylaşım için

12 Aralık 2009 23:37

Caferi Tayyar
Kapalı

nesilden Allah razı olsun güneş gibi cevaplar

13 Aralık 2009 15:24

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur'an İnsanların Sözlerine Benziyor...

Kur?an?ı okurken dikkatimi çeken başka bir mesele, beşer kelamına benzemesidir. Senin daha önce bana anlattığın gibi Kur?an?ın beşer üstü olduğunu göremedim. Hiç kimse benzerini yapamaz, demiştin. Okuyunca böyle bir olağanüstülük hissetmedim. Beşer kelamından pek farklı gelmedi bana.

? Sen, beni yanlış anlamışsın galiba. Beşer üstü derken beşerî ifadelere hiç benzemeyen bir kitap demek istemedim. Beşer sözüne benzemekle, hiçbir beşerin benzerini yapamadığını kastetmiştim. Kur?an, insana hitap ettiği için onun anlayacağı bir üslupla mesajını aktarıyor. Teşbihte hata olmaz, çocukla sohbet ederken çocukça konuşmak gibi. Kur?an?ın hem beşer üslubuna benzemesi hem de hiçbir beşer tarafından taklit edilemez oluşu, mucizeliğini gösteriyor.

? Kötü yazılmış bir eser demiyorum. Sadece beşer üstü yanını göremedim, diyorum. Okuduğuma pişman olmadım. Sadece ilahî konuşmadan çok, beşerî konuşmayı andırdı bana.

? Doğru olanı da budur. Her türlü konuşmayı bilen sonsuz ilim sahibi Allah, insanın anlayacağı dilden onunla konuşuyor. Muhatabının seviyesine uygun olarak dersini veriyor. Aksi hâlde bizim mesajı anlamamız imkânsız olurdu.1 O da hikmete aykırı düşerdi. Çünkü Kur?an?ın gönderiliş gayesi, insanı muhatap alıp ona doğru yolu göstermektir. Hakikati ders vermektir.

? Haklısın. Kur?an insanın anlayacağı bir üslupla mesajını vermeli. Yani insanın anlayacağı dilden konuşmalı. Ancak yine de ilahî sözler farklı olmalı. Kur?an?da bunu göremedim.

? Birçok kişi Kur?an?ın lafzına hayran kalıyor. Kur?an meali okuyarak ?Bu insan sözü olamaz? deyip Müslüman olan yüz binlerce kişi var. Buna rağmen Kur?an mealine, ilahî kelamdaki harikalığın tam yansımadığını söylemek lazım. Aslında sen Allah?ın kelamını değil, bir beşerin ilahî kelamdan anladıklarını okuyorsun. Dolayısıyla, okuduğun Kur?an mealindeki sözler beşer sözleridir. İlahî sözlerle beşerî sözler arasındaki fark, benzersiz bir sanat eseriyle, bir çocuğun yaptığı taklidî eser arasındaki fark gibidir. İstersen, bu konudaki tartışmayı Kur?an?ın tamamını okuduktan sonra yapalım.

? Daha iyi olur. Şimdiye kadar okuduklarım çerçevesinde kesin bir yargıya varmıyorum. Kur?an?ın semavî bir kitap olduğu düşüncesiyle uyuşan ve çelişen konuları tespit etmeye çalışıyorum. Tamamını okumadan kesin bir hüküm vermeyeceğim.

? Gayet güzel bir yaklaşım. Kur?an?ı okurken problemli gördüğün ayetleri bir tarafa not edersen daha iyi olur. Bu ayetler üzerinde ayrıntılı konuşma imkânımız olur

13 Aralık 2009 15:26

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur'an Değiştirilmiş Olamaz mı? Günümüze Kadar Nasıl Ulaştı?

?Hâlâ Kur?an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah?tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.?

(Nisa Suresi, 4:82)

Her zaman olduğu gibi, cumartesi sabahı şehrin merkezindeki göl kenarında buluştuk Thomas?la. Kısa bir hasbıhalden hemen sonra, Thomas geçen hafta sorduğu soruyu hatırlattı ve heyecanlı bir şekilde Kur?an?da bir çelişki keşfettiğini söyledi. Sohbetin ilk yarısında geçen haftaki soruyu müzakere ettikten sonra, ikinci yarısında Kur?an?daki çelişkiyle ilgili konuya geçtik:

? Kur?an?ın mealini okurken kronolojik bir sıra takip edilmediğini fark etmiştim. Sana sorduğumda, Kur?an?ın tamamlandıktan sonra yeniden sıralandığını söylemiştin. Bu konuyu düşündüm. Sen İncil ve Tevrat?ın tahrif olduğunu, Kur?an?ın tahrif olmadığını söylüyorsun. Oysa Kur?an?ın ayetleri Allah?tan geldiği sırayla yazılmamış, sonradan Muhammed tarafından düzenlenmiş. Bence bu da bir nevi tahriftir. Kronolojik sıralama içinde Kur?an?ı anlamak farklı olur. Yeniden düzenlemek de bir nevi orijinal mesajı tahrif etmektir. Gerçi, İncil ve Tevrat?ın tahriflerine göre çok daha masumdur, denilebilir. Neticede en ufak bir değişiklik dahi ilahî mesajın tahrifi anlamına gelir ki senin dava ettiğin gibi Kur?an?ın hiç değişmediği argümanını çürütür.

? Kur?an?ın nasıl bugünkü şeklini aldığını kısaca özetleyeyim. Kur?an, şu anki hâliyle Allah?ın ezelî ilminde hep vardı. Bir bütün olarak, bir rivayete göre Kadir Gecesi?nde, başka bir rivayete göre Berat Gecesi?nde dünya semasına indirildi. Ancak Kur?an?ın Hz. Muhammed?e (a.s.m.) indirilmesi 23 senelik bir süreçte gerçekleşti. Bir anda bütün hükümleri indirmek yerine, parça parça nazil oldu. Vahiy meleği Hz. Cebrail, her Ramazan?da bizzat Hz. Muhammed?e (a.s.m.) gelir ve Kur?an?ın tilavetini dinlerdi. Hz. Peygamber (a.s.m.) o zamana kadar inen ayetleri okur ve Hz. Cebrail de takip ederdi. Kur?an?ın tamamlandığı seneki Ramazan ayında, Hz. Peygamber (a.s.m.) tamamını iki defa okuyarak Hz. Cebrail?e sahihliğini teyit ettirmiştir.1

Kur?an bir bütün olarak Hz. Peygamber?e (a.s.m.) indirilmedi. Genellikle yaşanan bir hadisenin akabinde ilgili ayetler inmiştir. Bu da Müslümanların Kur?an?ı anlayıp tatbik etmelerini kolaylaştırmıştır. Çünkü Kur?an, geldiği kavmin birçok âdet ve kuralını değiştirerek tarihte eşi görülmemiş bir inkılap yapmıştır. Bunun için İslam?dan önce ve İslam?dan sonraki Arapların tarihini incelemek gerekir. İslam?dan önceki Ömer ile İslam?dan sonraki Ömer?i okumak bile yeterli olur. İslam, inatçı Arap toplumunun birçok kötü âdetini kaldırıp yerine yenisini yerleştirmiştir. Bu anlamda, vahşi bir toplumdan, tüm insanlığa örnek olacak medenî bir toplum çıkararak ?fazilet medeniyetini? inşa etmiştir. Bu müthiş inkılabı bir gecede yapmak yerine, 23 sene boyunca adım adım gerçekleşmiştir. Gelişen olaylara paralel olarak nazil olan ayetleri, Hz. Muhammed (a.s.m.) vahiy kâtiplerine okumuş; yine Hz. Cebrail?in getirdiği mesaj dâhilinde hangi surede yer aldığını söyleyerek kayda geçirmiştir. Bütün surelerin başında Besmele varken Berae (Tevbe) Suresi?nin başında olmaması da gösterir ki Kur?an?ın tertibi tamamen semavî mesaja göre düzenlenmiştir.2

? O zamanda Arabistan?da kâğıt var mıydı? Kur?an?ın ilk nüshalarının nasıl yazıldığını merak ediyorum?

? Biraz önce söylediğim gibi, vahiy indiğinde, Kur?an?ı yazmakla görevli kâtipler Hz. Peygamber?in (a.s.m.) huzurunda kaleme alır ve ona okuyarak doğruluğunu teyit ederlerdi. Mushaf dediğimiz, kitap şeklinde Kur?an ayetlerinin toplanması, Peygamber?in vefatından sonra ilk halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında gerçekleşti. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında Kur?an, hayvan derilerine, hurma dallarına, tahta levhalara, beyaz yassı taşlara, kâğıt parçalarına ve porselenlere yazıldı.3Hz. Osman (r.a.) zamanında ise Kur?an istinsah edildi, yani çoğaltıldı ve Medine, Şam, Kufe ve Basra gibi İslam?ın merkezî yerlerine gönderildi. Daha da önemlisi, yazılı ve basılı nüshalar şeklinde olduğu gibi, dünyada emsali bulunmayan bir gelenekle, Kur?an, Hz. Peygamber (a.s.m.) zamanında başlayan hafızlık geleneği ile de tamamı insan hafızalarına yazılarak günümüze kadar ulaştı.

? Madem Kur?an bütün insanlığa gönderilmiş; sadece o zamanki Arap toplumuna gönderilmemiş. O zaman onlara da toplu hâlde gönderilmesi gerekirdi. Adil bir Yaratıcı hiç kimseye torpil yapmaz. Bence onlara da toplu hâlde gönderilmeliydi.

? Bunu ilk defa sen söylemiyorsun. Kur?an?dan öğrendiğimize göre Peygamber?imiz (a.s.m.) zamanında yaşayan inanmayanlar da aynı şeyi söylemişler: ?İnkâr edenler, ?Kur?an ona bir defada toptan indirilseydi ya!? dediler. Biz Kur?an?la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.? (Furkan Suresi, 25:32.) Yani Kur?an?ın tedrici nazil olması, tam olarak benimseyip hayata geçirmek içindir. Her şeyin hadsiz ilmine sahip olan Rabbimiz insanların bir gecede değişemeyeceğini ve büyük değişimlerin zaman aldığını biliyordu. Bir defada bütün emir ve yasaklarını bildirmek yerine, tedrici olarak onları indirmişti.

Örneğin, içkiyle ilgili inen ilk ayette, sarhoş iken namaza yaklaşmayın, diye emrediliyordu: ?Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: ?Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için (bazı zahiri) yararlar vardır; ama günahları yararlarından büyüktür.?? (Bakara Suresi, 2:219) ?Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın.? (Nisa Suresi, 4:43) Böylelikle ilk aşamada, içki kullanımı sınırlandı. Daha sonraları, içkiyi tamamıyla yasaklayan şu ayet nazil oldu: ?Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.? (Maide Suresi, 5:91) Kur?an bu şekilde, ?ilahî yasayla? içkiyi yasaklarken hiçbir polis gücüne dayanmadığı hâlde, bu yasağı tatbik etmiştir. Rivayetlerde, içki yasağıyla birlikte evlerdeki içki stoklarının sokaklara döküldüğü ve Medine sokaklarının içki ırmaklarına döndüğü söyleniyor.

? Muhammed, Allah?tan gelen ayetleri kendi kafasına göre bir sıraya koymuş olamaz mı? Aksi hâlde, nazil olduğu şekliyle yazılması gerekirdi, diye düşünüyorum.

? Öyle bir şeyin olması aklen mümkün değil. Böyle bir şey ilahî mesajın tahribi anlamına gelirdi. Oysa sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi olan Allah, ilahî mesajını tahrip edecek birini peygamber olarak seçmezdi. Eğer Allah?ın ilim, hikmet ve kudretinin sonsuzluğuna inanıyorsak O?nun peygamber seçimi konusuda da hata yapmayacağını kabullenmemiz gerekir.

? Senin inandığın Allah, peygamber olarak seçtiği Muhammed?in elinden özgür iradesini almış mıydı? Özgür iradesiyle, sonradan bir değişiklik yapmış olması söz konusu olamaz mı?

? Hayır. Bu, mümkün değil. Çünkü Allah, peygamberinin özgür iradesiyle vereceği bütün kararları da ?ezelî ilminde? zaten biliyor(du).4

? Haklısın, Yaratıcı?nın ilmi ezeli olunca önceden kimin ne yapacağını bilir. Bu durumda, ?özgür irade?yle Allah?ın bilmesi arasında bir çelişki olmaz mı?

? Bu kadere ilişkin bir soru. Hafızanın bir yerine kaydet. İleride bu soruya döneriz.

? Olur. Makul bir öneri. Temel sorumu tekrar sorayım: Bence Kur?an Allah?ın kitabı olsaydı şu anki sırasına göre nazil olurdu. Yani iniş sırasıyla şu anki ayet ve sure sıralaması aynı olurdu.

? Bence burada hâşâ Allah?a akıl vermeye kalkışıyorsun. Ben de senin söylediğinin tam tersini söylüyorum: Hikmet sahibi Rabbimiz, bir anda bütün değişimi istemek yerine, hükümlerini zamana yayarak indirmiş ve insanların tedrici olarak kendilerini değiştirmelerine fırsat vermiştir.

? Sen, beni Allah?a akıl vermekle suçluyorsun. Aslında sen de benden pek farklı hareket etmiyorsun. Biliyorsun, biz senin inandığın anlamda bir Yaratıcı?nın varlığını Kur?an?a bakarak test etmeye çalışıyoruz. Eğer Kur?an senin inandığın Allah?ın vasıflarına uygun bir kitapsa o zaman Allah?ın varlığına da delil olmuş oluyor. Kur?an?dan hareketle, onu yazan zatı anlamaya çalışıyoruz. Bu durumda ben şöyle düşünüyorum: Eğer gerçekten bir Rab varsa ve Kur?an gibi bir kitapla kendini bize tanıtmak istediyse bu kitabı nasıl gönderirdi? Bence sonsuz adalet sahibi biri, kitabı herkese aynı sıralama dâhilinde gönderirdi.

? Ben de sonsuz hikmetiyle olayların seyrine göre ilahî mesajı göndereceğini ve gönderdiğini söylüyorum.

? Kim doğru söylüyor. İkimiz doğru olamayız. Ya ben doğruyum ya da sen. İkimiz de Yaratıcı?nın nasıl hareket edeceği konusunda bir görüş beyan ettik. Sen benim söylediğim haktır, diyorsun; bense kendi söylediğimin hakikat olduğunu iddia ediyorum. Nasıl çıkacağız bu işin içinden?

? Bizim dışımızda söylediğimizi destekleyecek bir dayanak noktası bulmadığımız sürece, hangimizin hakikati söylediğini bilemeyiz. Deney ve gözlemle ispatlama imkânı olmayan bu tarz söylemleri hiçbir insan kendi noksan ilmine dayanarak ispat edemez. Bu durum hakikat arayışında bir çıkmazı ifade ediyor. Literatürde buna ?yalancı paradoksu? denir. Duydun mu bu kavramı?

? Hayır. Hiç duymadım.

? Kısaca anlatayım bu kavramın manasını. Seninle ilk defa görüştüğümüzü varsayalım. Sen benim hakkımda hiçbir bilgiye sahip değilsin. Kendimi sana takdim ederken ?Ben her zaman yalan söyleyen biriyim? dersem nasıl bir çıkarımda bulunursun?

? Her zaman yalan söylediğini düşünürüm.

? Doğru söyledin. ?Her zaman? içinde bulunduğumuz zamanı ve biraz önceki ifadeyi dile getirdiğim zamanı da kapsar. Eğer benim söylediğim doğruysa söz konusu cümleyi söylediğimde de yalan konuşmuş olmam gerekir. Yani ?Ben her zaman yalan söyleyen biriyim? ifadesi de yalan olmalı. Bu ifade yalansa aksi doğrudur. Yani ben aslında her zaman doğru söylüyorum. Ben her zaman doğru söylüyorsam, ?Her zaman yalan söylüyorum? ifadesi doğru olmalı. Gördüğün gibi bir kısır döngüye girdik. Sonuçta sadece benim sözümden hareket edersen doğru mu yoksa yalan mı konuştuğumu anlayamazsın. Bir nevi paradoksal durum söz konusu.

Aynı şey, hakikatle ilgili söylemlerimiz için de geçerli. Özellikle deney ve gözlemle kesin olarak ispatlayamadığımız konularda kimin söylediğinin doğru olduğunu bilmek zordur. Örneğin, Yaratıcı?yla ilgili her birimiz farklı bir argüman geliştirdik. Hatırlarsan sen daha önceleri şöyle bir ifade kullanmıştın: ?Rasyonel bir Yaratıcı varsa iman edenleri cehenneme ve inkâr edenleri de cennete gönderir.? Ben ise tam aksini iddia etmiştim. Her birimiz de söylediklerimizin doğru olduğuna inanıyorsak kimin doğru olduğunu bilebilir miyiz?

? Hayır, bilemeyiz. İşte bu nedenle agnostik oldum. Bana göre, hiç kimse Yaratıcı?nın olup olmadığı hakikatini bilemez.

? Kendimizi hakikatin kaynağı olarak aldığımızda dediğin doğrudur. Yani hiç kimse kendi duyuları aracılığıyla gördüklerinin mutlak hakikat olduğunu iddia edemez. Çünkü herkesin duyularının bir sınırı vardır. Hakikati tam olarak her cihetiyle kavraması mümkün değildir. Özellikle ahirete ilişkin meselelerde insanın algıları hakikatin ölçüsü olamaz.

? İslam?ın hakikat anlayışı nedir?

? İslam?da hakikatin kaynağı Cenab-ı Hak?tır. Zaman ve mekânın dışında olan ve ilmi her şeyi kapsayan Zat?ın söylediği her şey, elbette hak olur. Bu sırdandır ki O?nun bir ismi Hak?tır. Dolayısıyla, O?ndan geldiğini ispatladığımız her şey hak ve hakikattir. İnsan ise sınırlı ilme sahip olduğundan; ancak sınırlı olarak hakikati bilebilir. Deney ve gözlemle ispatladığımız şeyler bile hakikat olmayabilir. Çünkü insanın algılama kapasitesi sınırlıdır. Mikroskop ve teleskop gibi âletlerle bu kapasitesini artırmasına rağmen her şeyin hakikatine nüfuz etmesi imkânsızdır. Bu nedenle semavî dayanağı olmayıp beşerden gelen hakikatler mutlak hakikat olamaz. Bu konuda Karl Popper?ın meşhur ?yanlışlanma teorisinin? makul olduğunu düşünüyorum. Popper, ?Her şey yanlışlanana kadar doğrudur? diyor. Bu ifade sınırlı ilim sahibi olan insandan sudur eden sınırlı hakikatler için doğrudur. Ancak ilmi her şeyin, her şeyini her an kuşatan bir Alîm-i Mutlak için böyle bir kısıtlama söz konusu olamaz. O?nun söylediği hiçbir şey, hiçbir zaman yanlışlanamaz.

? Söylediklerine itirazım yok. Senin tarif ettiğin manada bir Yaratıcı varsa söyledikleri doğru olacaktır. Bütün mesele O?nun varlığını anlamaktır.

? Hatırladığım kadarıyla bana yazdığın ilk mektubunda kendini ?hakikat arayıcısı? olarak tarif etmiştin. Ancak Allah?ı bulmadan mutlak hakikati bulman mümkün değildir. Dolayısıyla, hakikati arayan herkes aslında Cenab-ı Hakkı arıyor.

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar

1 Buhari, Savm: 7; Müslim, Fedail: 50.

2 Mehmed Paksu, Hayatımızdaki Kur?an, Nesil Yayınları, İstanbul: 2004, s. 132.

3 Mehmed Paksu, a.g.e.

4 Allah için zaman kiplerini kullanmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü zamanın dışında olan Zat-ı Ezeli için dün, bugün ve yarın diye bir şey yoktur. O bizim geçmişte yaptıklarımızı, şu anda yapıyor olduklarımızı ve ileride yapacaklarımızı her an ilm-i ezelîsinde biliyor, dakik nazarıyla görüyor. Örneğin, on sene önce işlediğimiz bir günah için ?Allah beni şu günahı işlerken görmüştür? diye düşünmek yanlıştır. Aksine, geçmişe, hazır zamana ve geleceğe bir tek ekranda her an bakar gibi ya da okuduğunuz şu kitabın tek sayfasında her an görür gibi her şey O?nun nazarındadır. Yaptığımız, yapıyor olduğumuz ve yapacağımız her şeyi her an her şeyiyle küllî nazarıyla müşahede eden bir Rabb-i Külli Şey var.

13 Aralık 2009 15:29

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur'an'da Allah neden kendinden "biz" diye bahsediyor?

? Benim ilahî bir kitap için aradığım şartlardan birisi de içinde çelişki olmamasıdır. Ancak, Kur?an?da ?Biz? zamirinin kullanılmasını çelişki olarak algılıyorum. Çünkü Kur?an?da, tekrarlarla verilen mesajlarda, Allah?ın bir ve benzersiz olduğu vurgulanıyor. Oysa ?Biz? kullanılması kafa karıştırıyor. İlahî bir kitabın bu tarz çelişkilerden arınmış olması gerekir.

? Nasıl kafa karıştırıyor?

? Birden fazla ilah varmış gibi bir imaj veriyor.

? Biraz önce Kur?an?ın takdir ettiğin meziyetleri arasında, teolojik mesajının net olmasını da saymıştın. Özellikle İncil okuyan birine Kur?an?ın Yaratıcı?yla ilgili ayetleri son derece açıktır: ?Sizin ilahınız bir tek ilahtır. O?ndan başka ilah yoktur. O Rahman?dır, Rahîm?dir.? (Bakara Suresi, 2:163) ?Şüphe yok ki ben Allah?ım. Ben?den başka hiçbir ilah yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.? (Ta Ha Suresi, 20:14) ?Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ?Şüphesiz, Ben?den başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse Bana ibadet edin? diye vahyetmişizdir.? (Enbiya Suresi, 21:25)

Hatta diyebiliriz ki Kur?an?ın en birinci meselesi Yaratıcı?nın tek (Ehad) olduğunu anlatmaktır. Her türlü ortaktan uzak olduğu gibi icraatında bile hiçbir ortağa, yardımcıya ihtiyacı olmadığını (Samed) göstermektir. Her şeyin, her an, her şeyiyle Allah?a muhtaç olduğunu ders vermektir. Dolayısıyla, Kur?an?daki ?Biz? zamiri asla birden fazla yaratıcı anlamına gelmez. Kaldı ki eğer birden fazla yaratıcı olsaydı Kur?an?ın hemen her tarafında vurgulanan tek Yaratıcı ifadesine karşı çıkarlardı. En azından bir ayette, ?Bu kitap bir ilahtan değil, birden fazla ilahtan gelmiştir? derdi.

? O hâlde niye ?Biz? zamiri kullanılmış?

? Öncelikle şunu söyleyeyim, Kur?an?da sadece ?Biz? zamiri değil, ?Ben? zamiri de kullanılmış. Üçüncü tekil şahıs ?O? da kullanılmış, ancak Yaratıcı?dan bahsederken üçüncü çoğul şahıs ?Onlar? kullanılmamıştır. Eğer birden fazla Yaratıcı?dan söz etseydi ?Onlar? zamirini de kullanması gerekirdi. Kısacası, Allah, Kur?an?da bizimle konuşurken bazen kendisinden ?Ben?, bazen ?Biz?, bazen ?O? bazen de zamir kullanmadan edilgen bir yapıyla bahsetmiştir.

? Bahsettiğin farklı kullanımla ilgili birkaç örnek verebilir misin?

? Memnuniyetle. ?Ben? zamirine örnekler: ?Yalnız Ben?den korkun.? (Bakara Suresi, 2:40) ?Ben, tövbe edenin tövbesini kabul ederim.? (Bakara Suresi, 2:160) Bu iki ayette de Allah doğrudan doğruya kendi zatından söz ediyor. Zatı tek olduğu için ?Ben? zamirini kullanıyor. ?Tövbe edildiğinde karar verici kimdir?? diye sorduğumuzda Kur?an, ?Tek olan Allah?tır? diyor. Karar vericinin tek olduğunu, arada hiçbir vasıta olmadığını bildiriyor.

Eğer birden fazla zat söz konusu olsaydı ?Bizden korkun? veya ?Biz tövbeleri kabul ederiz? denilirdi. Biz zamirinin kullanıldığı bazı ayetler: ?Biz kâfirler için perişan edici bir azap hazırladık.? (Nisa Suresi, 4:37) ?Biz Cehennemi kâfirler için bir zindan yaptık.? (İsra Suresi, 17:8) Bunun gibi ayetlerde, biz kullanılması, yapılan ilahî icraatın aracılarla gerçekleştiğine işaret ediyor. Cehennemde zebani dediğimiz azap melekleri bir vasıtadır. Cehennem ateşi dâhi azap için bir vasıtadır.

? Ben ve biz zamirleri arasındaki bu ayrımı tam anlamadım. Bir örnek daha verebilir misin?

? Şu ayet aradaki farkı çok net bir şekilde bize gösteriyor: ?Muhakkak ki Biz, Allah?ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kur?an?ı sana hak ile indirdik.? (Nisa Suresi, 4:105) Ayet, hem ?Biz? zamirini hem de tek bir zatı gösteren Allah lafzını beraber kullanıyor. Bir anlamda ?Ben? ve ?Biz? zamirleri birlikte kullanılmış. Yani ayeti şöyle de okuyabiliriz: ?Benim sana gösterdiğim gibi hükmedesin, diye Biz sana hak ile Kur?an?ı indirdik.? Kur?an, Hz. Cebrail (a.s.) vasıtasıyla geldiği için ?Biz? zamiriyle, ilahî icraatta vasıtanın kullanıldığına dikkat çekilirken ?Ben? zamiriyle, Allah?ın icraatının vasıtasız olduğuna, Hz. Muhammed?e (a.s.m.) ilham yoluyla doğrudan doğruya hakikatleri gösterdiğine işaret ediliyor.1

? ?O? zamirinin kullanımına örnek verebilir misin?

? ?O? zamiri birçok ayette geçiyor. Oysa birden fazla ilahtan söz etseydi ?onlar?dan bahsetmeliydi. Özellikle Allah?ın isim ve sıfatlarından bahsedildiği ayetlerde ?O? zamiri kullanılmış: ?Allah, melekler ve ilim sahipleri, O?ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O?ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.? (Âl-i İmran Suresi, 3:18)

?İşte sizin Rabbiniz Allah. O?ndan başka hiçbir ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O?na kulluk edin. O her şeye vekildir (her şeyi yöneten, görüp gözetendir).? (Enam Suresi, 6:102)

?Eğer yüz çevirirlerse de ki: ?Bana Allah yeter. O?ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben ancak O?na tevekkül ettim. O, yüce Arşın sahibidir.?? (Tevbe Suresi, 9:129)

?Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O?ndan başka hiç ilah yoktur. O şerefli ve yüce Arşın Rabbidir.? (Müminun Suresi, 23:116)

?O, Allah?tır. O?ndan başka hiçbir ilah yoktur. Dünyada da ahirette de hamd O?na mahsustur. Hüküm yalnızca O?nundur. Kesinlikle O?na döndürüleceksiniz.? (Kasas Suresi, 28:70)

Bunlar gibi daha onlarca ayet sıralayabilirim. Allah?tan başka hiçbir ilahın olmadığını Kur?an?ın her suresi, her sayfası, hatta her ayeti bir şekilde ders veriyor. Bütün bunlara rağmen ?Kur?an?da birden fazla ilahtan söz ediliyor? şeklindeki eleştiriler hiç haklı değil.

? Kur?an?ın tek bir ilah vurgusu yaptığına katılıyorum. Benim söylemek istediğim, tek bir ilah olduğunu söyleyip ?Biz? zamirini kullanmak çelişkidir. Oysa ilahî bir kitap hiçbir çelişki içermemelidir.

? Haklısın, ilahî bir kitap çelişki içermemeli. Çünkü sonsuz ilim sahibinden gelen bir kitapta çelişki olamaz. Kur?an da bir kitabın semaviliğini anlamak için aynı kıstası kullanmamızı istiyor: ?Hâlâ Kur?an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah?tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.? (Nisa Suresi, 4:82) Binlerce farklı konuyu karıştırmadan, çelişkisiz anlatan bir Kur?an?ın, ben ve biz zamirlerini birbirine karıştırması beklenemez. Kaldı ki semavî bir kitabın tüm çelişkilerden uzak olması gerektiğini söyleyen Kur?an Sahibinin böyle basit bir çelişkiyi fark etmemesi mümkün değildir. On dört asırdır milyarlarca insana ilham kaynağı olan harikulade bir kitabın yazarının bu kadar basit bir hata yapması düşünülemez. Demek ki hadsiz hikmetleri içeren Kur?an ayetlerinde bazen ?Biz? zamirinin kullanılmasının bazı hikmetleri vardır.

? Sen sadece bir hikmetini söyledin. Başka neler var?

? Anlaşılan sana bir hikmet kâfi gelmedi. Bir tane daha paylaşayım. Bazı âlimlere göre ?Biz? zamiri Allah?ın celal sıfatlarına, ?Ben? zamiri ise cemal sıfatlarına dikkat çekmek için kullanılıyor. Yani Allah, ?Biz? zamiriyle büyüklüğüne, azametine, heybet ve ihtişamına vurgu yapıyor. Mesela, ?Kur?an?ı kesinlikle Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız? (Hicr Suresi, 15:9) ayetinde biz manasında dört kelime geçiyor. Burada hem Cenab-ı Hakkın kibriya ve azametine hem de söz konusu icraatının ne kadar ehemmiyetli olduğuna vurgu vardır. ?Müfessir Ebussuud Efendi, bu ayetin tefsirinde, ?Biz azamet-i şanımız ve uluvv-i cenabımızla Kur?an?ı indirdik? der. Kevser Suresi?nde geçen ?Biz? manasına gelen ?inna?nın tefsirinde ise Fahrüddin Râzi, ?Buradaki ?Biz?den murat, Cenab-ı Hakkın azametini göstermektir? der. ?Çünkü Kevser?i Peygamber Efendimize (a.s.m.) hediye olarak veren, yerin ve göğün sahibi olan Cenab-ı Hak?tır. Hediye edilen şey de verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanır.??2Bazı âlimler ise ?Biz? zamirinin söz konusu ilahî icraattaki birden fazla ilahî ismin tecellisine işaret ettiğini söylüyor.

? Söylediklerin gayet makul. Bir itirazım yok. Ancak, başka derin meseleler var. Onlara geçelim istiyorum.

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Bedüzzaman Said Nursî, İşaratü?l-İ?caz.

2 Bu kısım www.sorularlaislamiyet.com web sitesinden alınmıştır. İslamiyet?le ilgili şüphe verici soruları olanlar söz konusu web sitesine müracaat edebilirler.

13 Aralık 2009 15:32

Caferi Tayyar
Kapalı

Sonsuz Affedicilik ve Sonsuz Adalet Bağdaşır mı?

?Sen ancak zikre (Kur?an?a) uyan ve görmeden Rahman?dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.?

(Yasin Suresi, 36:11)

?Hakiki adalet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nispetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nispetinde mükâfat ve mücazat (ceza) görsün.?

(Bediüzzaman)

Thomas?la Kur?an hakkındaki şüphelerini ve sorularını konuşmaya devam edecektik. Geçen hafta görüşmemizin sonuna doğru af ve adalet konusunu gündeme getirmişti. Sonsuz adalet sahibi bir ilah aynı zamanda çok bağışlayıcı, çok affedici olamayacağını iddia etmişti. Thomas?a zihnindeki ilahi adaletle ilgili bir soru sorarak başladım sohbetimize:

? Geçen hafta en son söylediklerinden anladığım kadarıyla, rasyonel biri olarak Allah?ın mutlak adalet sahibi olması gerektiğini kabul ediyorsun, ancak çok affedici olmasını makul bulmuyorsun. Öyle mi?

? Doğru anlamışsın.

? Adalet ve affın birbiriyle çeliştiğini düşünüyorsun. O hâlde, öncelikle her birini ayrı ayrı ele alalım. Daha sonra ?İkisi birlikte bulunabilir mi?? sorusuna dönelim.

? Makul bir öneri.

? Kur?an, Allah?ın mutlak adalet sahibi ?Adil? olduğunu söylerken aynı zamanda O?nun bu adaleti yerine getirmek için diğer isim ve sıfatlara da sahip olduğunu beyan ediyor. Allah, zaman ve mekâna bağlı olmaksızın, her yaratığın, her şeyini her an işiten ?Semî?, her an gören ?Basîr? ve her an gözeten ?Rakîb?tir. Gizli ve açık her şeyin, her şeyini her an bilen ?Alîm?dir. Her şeye gücü yeten ve kendisine hiçbir şey ağır gelmeyen ?Kadîr?dir. Her şeyi, her şeyiyle muhafaza eden ?Hafîz?dir. Bu vasıfların sahibi Allah, insanın, küçük ve büyük her türlü amelini kaydediyor. Kıyamet koptuktan sonra insanı hadsiz kudretiyle haşredecek. Mahkeme-i Kübra?da insanı yargılayacak. Kötü amelleri ağır basarsa cezalandırma yeri olan cehenneme, iyilikleri ağır basarsa mükâfat yeri olan cennete gönderecek. Kısacası, Allah?ın mutlak adalet sahibi olduğunu kabul etmen, anlattıklarımı da kabul etmeni gerekli kılıyor.

? Söylediklerini kabul ediyorum. Bunları yapmakla, sonsuz adaletiyle yaratıcı olmanın gereğini yerine getirmiş oluyor. Başka türlü yapması düşünülemezdi.

? Gayet güzel. Demek ki Kur?an?ın ahiretle ilgili hükümlerini kabullenmede bir problem görmüyorsun.

? Hayır. Eğer sonsuz adalet sahibi bir Yaratıcı varsa anlattıklarını yapması gayet normal. Benim problemim, durumun affetmek tarafıyla ilgili. İkisini bağdaştıramıyorum.

? Şimdi, af tarafına gelelim. Kur?an, Allah?ın çok affeden ?Afuvv?, günahları bağışlayan ?Gafur?, tövbeleri kabul eden ?Tevvab? olduğunu söylüyor.

? Çok adil olan bir Yaratıcı nasıl olur da saydığın vasıfların sahibi olabilir ki? Birini affettiğin zaman hiçbir şey yapmamış varsayıyorsun. Oysa mağdurun kaybolan hakkı var. Örneğin, sen alışveriş merkezine gittin; biri sana, durup dururken bir tokat vursa ne yaparsın? Ben seni affettim, yoluna devam et mi dersin? Yoksa polisi arayıp bu suçu işleyen kişinin cezalandırılmasını mı istersin?

? Anladığım kadarıyla, sen affetme düşüncesine tamamen karşısın.

? Evet, başkasının bana yaptığı haksızlığı benim dışımda üçüncü birinin bağışlaması benim hakkıma tecavüzdür.

? İslam?daki af kavramını tahrif olmuş Hıristiyanlıktaki günah çıkarmayla karıştırıyorsun galiba. Hıristiyanlıktaki af anlayışı mutlak adaletle bağdaşmıyor. Ancak İslam?ın af anlayışı, adalete ters düşmüyor. Anlaşılan ikisini de aynı kefeye koyuyorsun.

? Aralarında hem fark var hem de yok. Hıristiyanlar, İsa?nın çarmıha gerilmesini günahlarına kefaret olarak görüyorlar. Bizim için azap çekti, biz cehenneme gitmeyeceğiz, diyorlar. Bunu rasyonel olarak kabul etmek mümkün değil. Hiçbir akıllı insan böyle bir şeyi kabul etmez. İslam?da böyle bir şey yok. Ancak İslam?da Allah?ın affetmesi, Hıristiyanların günah çıkartmasına benziyor. Tek farkı birisinde, Yaratıcı doğrudan doğruya affediyor, diğerinde ise başka birisinin aracılığıyla affediyor. Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkıyor.

? Haklısın, İslam hiçbir aracıya yer vermeksizin, her mümine doğrudan doğruya Rabbine iltica edip af dileme hakkını tanıyor. Bu çok önemli bir fark. Kilisenin insanları asırlarca sömürmesinin arkasında, affetme yetkisinin Allah?tan alınıp papazlara verilmesi yatıyor.

? Sana katılıyorum. Kilise bu yetkisini çok kötüye kullanmıştı.

? Önemli bir fark daha var. İslam?a göre, genel prensip olan, kul hakkının af edilmemesidir.1Yani ibadette noksanlık varsa veya kul hakkına girmeyen alanlarda günah işlenmişse Allah affedebilir. Ancak başkasının hakkını gasp edip sonradan Allah?a gidip af dilemek olmaz. Maddî ve manevî olarak başkasına zarar verenler, hesap gününde, mağdura sevaplarını verecek veya onun günahlarından alacak. Böylelikle hiç kimsenin hakkı zayi olmayacaktır. Umumî prensip, bu dünyada insanların hakkını ödeyip ahirete kul borcuyla gitmemektir. Her şuurlu mümin bu konuda azamî dikkat gösterir.

Örnek olması hasebiyle, dün yaşadığım bir hadiseyi seninle paylaşmak istiyorum. Arabamı satılığa çıkarmıştım. Gazeteye ilan verdikten sonra birçok kişi arabama müşteri oldu. Arabanın motorunda bir problem vardı. Müşterilere problemin ne olduğunu anlattığımda hayret ettiler. ?Böyle dürüst konuşan satıcı çok az bulunur? dediler. Bununla da kalmadım. Ahirette hesap vermekten korktuğum için arabayı bir tamirciye götürdüm. Motorda ne problem olduğunu öğrendim. Dün arabayı almak isteyen bir müşteri geldi. Arabayı gösterdikten sonra kendisine şunları söyledim: ?Tamirciden öğrendiğime göre arabanın motoru ileride arıza verebilir. Böyle bir durumda 500 dolar civarında bir tamir maliyetin olur. Hakkınız bana geçmesin diye, arabanın fiyatından 500 dolar indirim yapıyorum.?

Müşteri dürüstçe arabanın kusurunu söylememe hayret etti. Arabayı almaya karar verdi. Yine de gönlüm razı olmadı. Bildiği bir tamirciye arabayı gösterip daha sonra karar vermesini tavsiye ettim. Tamirciye arabayı götürüp problemin ne olduğundan emin olduktan sonra arabayı satın aldı. İsteseydim arabanın kusurunu söylemez ve 500 dolar fazlaya satardım. Görünürde 500 dolar kayba uğradım. Ancak gerçekte 500 dolar bulmuş kadar huzurluydum. Çünkü müşteriyi kandırıp bu dünyada 500 dolar kazanabilirdim, ancak ebedi âlemde 500 milyar dolarla bile ölçülemeyecek bir kayba uğrardım.

? Seni tebrik ediyorum. Güzel bir fazilet örneği göstermişsin. Kısaca anladığım kadarıyla İslam?da herkes kul hakkından hesaba çekilecek. Genel af, kul hakkı için geçerli değil.

? İnsan işlediği bütün amellerden hesaba çekilecek. Zilzal Suresi, zerre kadar iyiliğin mükâfatsız ve zerre kadar da kötülüğün cezasız kalmayacağını söylüyor. Lokman (a.s.), oğluna her şeyin hesabını vereceğini bilerek yaşaması gerektiğini şöyle tavsiye ediyor: ?Yavrum! Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde yahut göklerde veya yerin içinde bile olsa Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.? (Lokman Suresi, 31:16)

? Kul hakkıyla ilgili anlattıklarına itirazım yok. Bu dünyada İslam ceza hukukuna göre, suç işleyenlere ceza verildiğini biliyorum. Benim itirazım, Yaratıcı?nın kendini affedici olarak tanıtıp öbür dünyada affedici davranmasıdır. Kanaatimce kul hakkına girmeyen konularda da affetmek olamaz.

? Hiçbir şekilde affedilmemeli, demeye getiriyorsun. Çocuğuna karşı nasıl davranıyorsun? Her hata yaptığında ceza veriyor musun?

? Bir haksızlık yaptığında mutlaka cezalandırıyorum.

? Hiçbir şekilde affetmiyorsun çocuğunu, öyle mi?

? Biraz düşüneyim... Kazayla çocuğum bir şey yaparsa yani hiçbir şekilde iradî değilse cezalandırmam. Çünkü bilerek bir hak kaybına yol açmamıştır.

? Peki, çocuğun ihmalkârlıktan dolayı sana zarar verirse ne yaparsın?

? Bu durumda cezalandırırım. Ancak kasıt yoksa daha hafif ceza veririm.

? Epey haşin bir babasın galiba. Amerikan toplumunda ebeveynlerin daha çok affedici olduklarını düşünüyordum. Sen istisnasın galiba.

? Olabilir. Rasyonel insanın ne yapacağını söylüyorum.

Biz gölün kenarında adalet konusunu tartışırken ilginç bir şey oldu. Orada bulunan birkaç çocuk yanımızdaki ördeklere ayaklarıyla kum atıp oyun oynamaya başladılar. Ortalık birden toz duman oldu. Thomas çocuklardan yana oturduğu için tozlar onun üzerine geliyordu. Nasıl tepki göstereceğini merak ediyordum. Çocuklar tozuturken her şeyi işiten ve gören Rabbimizin bizi görüp konuştuklarımızı işittiğini bu küçük hadiseyle hatırladım ve tebessüm ettim.

Thomas, söylediklerinin doğruluğunu teyit etmek için harekete geçti. Çocuğa kızarak ?Lütfen tozutma? dedi. Çocuk hiçbir tepki vermeden devam etti. Thomas, bu sefer biraz daha sert bir ses tonuyla uyarıda bulundu. Çocuklar, yine aldırış etmedi. Üçüncüde Thomas, kalktı ve ileride oturan annelerine giderek çocuklarına engel olmasını rica etti. Anne, ?Çocuktur ne olacak?? der gibi Thomas?ı pek kaale almadı. Bu durumdan sonra aramızda şu diyaloglar geçti:

? Çocuğu cezalandırmadın, Thomas.

? Hayır, cezalandırdım. Ona kaşlarımı çatarak yüksek ses tonuyla kızdım. Bu bir nevi cezadır.

? Çocuk da annesi de buna aldırmadı. Yaptıkları yanlarına kâr kaldı. Senin ise hakkın zayi oldu. Rasyonel biri olarak hakkını araman gerekir. Gözlemlediğim kadarıyla, yüzünle kızarken nazik ses tonuyla bir nevi affedici olduğunu ifade ettin. Hem de verdiğin ceza (kızgınlığın) neticeyi değiştirmedi. Şimdi ne yapacağını merak ediyorum.

? İki şeyden birini yapacağım. Eğer tozutmaya devam ederlerse polise haber verebilirim veya burayı terk edip başka bir yere oturmayı deneriz.

? Hah! İşte böyle! Benim dediğim noktaya geldin. Şunu biliyorsun ki polis çağırdığında bir netice alamazsın. Çünkü çocukların tozutmasını suç sayan bir kanun yok. Annesi ise ?Engel olmaya çalıştım, çocuktur devam etti? diyerek işin içinden sıyrılır. Olan sana olur. Hem tozları yutmuş olacaksın hem de zamanını boşa harcayacaksın ve sinirlerini harap edeceksin. Oysa çocuktur, deyip daha affedici bir üslupla annesine anlatsaydın belki de durum farklı olacaktı.

? Ben hak kaybına razı olmadığım için affetmeyi rasyonel bulmuyorum. Affetmekle sonucu değiştiremezsin. Yani haksızlığı telafi edemezsin. Belki çocuğun bir daha tozutmasına engel olabilirsin. Ancak o zamana kadar yediğin tozlar, boğazında kalacak.

? Haklısın. Yine de senden daha iyi durumda olacağım. Çünkü yediğim her bir toz için muazzam bir sevap alacağım için gönlüm rahat olur. Oysa sen hukukunun çiğnendiğini düşünerek için için sızlanırsın.

? İyi o zaman. Aç ağzını da çocuk bütün tozları getirip boşaltsın içine. Sevabın daha çok olur!

? Haa... Haa... Beni yanlış anladın galiba. Benim affetmem geçmişe yönelik işliyor. Şu an için hukukumu korumakla mükellefim. Benim vücudum bana emanet verilmiş. Emaneti en iyi şekilde korumam gerekir. Ancak bir şey olup bitmişse affedici olmam tavsiye ediliyor. Affederek hatası olan insanın gönlünü fethedip hedefime daha kısa ve güzel yoldan ulaşmış oluyorum. Uğradığım sıkıntıların da karşılığı, kat kat fazlasıyla verileceğine göre garaza gerek yoktur. Bu sırdandır ki hayatta hiçbir insana kin besleyip düşmanlık yaptığımı hatırlamıyorum, hatta Hz. Muhammed?in (a.s.m.) verdiği terbiye ışığında, mümin kardeşime üç günden fazla küs kalmam günah sayılıyor.

? Anlattıkların insanlar için doğru olabilir; ama Yaratıcı sonsuz kudret ve sonsuz adalet sahibi olduğu için senin söylediğin tarzda davranamaz. Affettiğinde, mağdur insanın hakkı zayi olur. Bence mutlak adalet sahibi olan, rasyonel prensiplere göre hareket ettiğinde, hiç kimseyi affedemez.

? Tekrar edeyim. Başkasına hukukunu çiğneyen, hakkını geri ödemeli ve helallik dilemelidir. Prensipte kul hakkının affı söz konusu değil. Dolayısıyla kimsenin hakkı zayi olmuyor. Allah, kendisine karşı işlenen günah ve kusurları affedebilir.

? Bildiğim kadarıyla, İslam başkasına yaptığı haksızlığı telafi edemeyen, ancak yaptığından pişman olup tövbe eden birinin de affedilebileceğini söylüyor. Ben özellikle bu tarz affa karşıyım.

? Böyle bir durumda bile affetmenin aslında ne kadar rasyonel olduğunu açıklamaya çalışayım. Diyelim ki senin 1000 dolarını çaldım. Parayı harcadım. Geri ödemeye gücüm yok. Sana gelip şöyle yalvardım: ?Beni lütfen affet. Yaptığımın yanlış olduğunu anladım. Bir daha yapmayacağım. Sana geri ödeme yapmaya gücüm yok. Senin affetmeni rica ediyorum.? Beni affeder misin?

? Hayır, seni affedemem. Beni zarara uğratmışsın.

? Anlaşıldı. Peki, bu esnada yakarışlarımı işiten üçüncü biri araya girip sana 100 bin dolar verse ve beni affetmeni isterse affeder misin?

? Maddî ve manevî zararım tazmin edildiği için affederim. Ancak bir mesele daha var. Senin bir daha böyle bir şey yapmaman için cezasız kalmanı istemen. Her halükârda ceza almanı isterim. Aksi hâlde, toplumda herkes hırsızlık yapmaya yeltenir.

? Dediğine katılıyorum. Cezanın iki yönü var. Biri, hak sahibine hakkını vermek; ikincisi, benzer haksızlıklara meyledenleri caydırmak. Affetmek ikinci koşulu yerine getirmiyor, diyorsun.

? Aynen öyle.

? İslam?a göre Hıristiyanlıktaki gibi, kuru kuruya af dilemekle affedilmiyorsun. Bir insan, gerçekten pişman olmuşsa affediliyor. Yani yaptığını bir daha hiç yapmamaya niyetliyse ve bu kararlılıktaysa affa layık olur. Her şeyden haberdar olan ?Habîr? ve gizli açık her şeyi bilen ?Alîm?, samimi pişmanlık duymayanları affetmez. Bundandır ki bir Müslüman günah işlediğinde, gözyaşları dökerek pişmanlığını ifade ederse, yaptığından tövbe ve istiğfar ederse, af talebinde bulunur. Buna rağmen kesin olarak affedildiğini söyleyemez. Sadece affedilme ümidiyle, yaptığı tövbeyi tutmaya gayret gösterir. Her yaptığını gören ?Basîr? ve her söylediğini işiten ?Semî? bir Yaratıcı?ya inanan, imanı ölçüsünde, günah işlemekten uzak durur. Rahman ve Rahîm olduğu gibi Kahhar ve Cebbar olan Allah?ın hazırladığı cehenneme girmemek için azamî gayret gösterir.

? Anlattıkların mantıklı geliyor; fakat yine de bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorum.2 Mutlak adalet ve affetmeyi birlikte düşünmeyi içime sindiremiyorum.

? Rasyonel bir insansın. Senin ne hissettiğini bilemem. Hislerine değil, aklına cevap verebilirim. Aklen yanlış bulduğun bir şey varsa anlatırsın. Yoksa sana söyleyecek bir şeyim olmaz.

? Uç bir örnekle hissettiğim yanlışı sana açıklayayım. Sadece misal olsun diye anlatacağım. Sakın üzerine alınma.

? Merak etme, alınmam.

? Diyelim ki senin en küçük kızını cani biri kaçırdı. İşkence yapıp öldürdü. Polisler, katili yakaladılar ve içeri attılar. Adam, hapiste İslam?la tanıştı. Birkaç sene içinde İslam?ı inceleyip çok şuurlu bir Müslüman oldu. Yaptığı cinayetin vahametini kabul etti. Büyük bir pişmanlık duydu. Yüz seksen derece dönüş yaptı. Tabir yerindeyse, dört dörtlük bir Müslüman oldu. Sonra da sana ulaştı. Durumunu açıkladı. Bin bir pişmanlık içinde, senden af diledi. Varsayalım ki sen affedersen devlet de affedecek ve bu kişi hapisten kurtulacak. Sen affeder misin böyle bir caniyi? Sen affetsen bile senin inandığın Allah affedecek mi?

? Türkçede ?Allah düşmanıma bile böyle bir şey vermesin? diye bir söz vardır. Anlattığın hadise her anne-baba için gerçekten çok zor bir durum. Allah göstermesin, başıma böyle bir şey gelse hislerim ve aklım arasındaki mücadeleden hangisinin galip çıkacağını bilemem. Ancak aklım galip olursa rasyonel olarak nasıl hareket edeceğimi sana anlatayım.

? Benim eşim olsa böyle bir caninin kafasına tek kurşun sıkarak cezasını hemen infaz eder. Affedebileceğini hayal bile edemiyorum.

? Aklım hâkim olsa ve katilin samimi dönüş yaptığını bilsem affedebilirim. Kesin ifade kullanmıyorum, çünkü baba olarak hislerimin etkisinde kalıp katil cezasını görsün de diyebilirim. İslam hukukunda devlet böyle bir katili affetme yetkisine sahip olmadığı gibi beni de affetmeye zorlayamaz. Yani affetmeyi tercih etmediğimde günah işlemiş olmuyorum. Ancak affetmem daha yüksek bir fazilet olur.

? Bu durumda senin hakkın zayi olduğu için mutlak adalete aykırıdır. Varsayalım senin 40 sene daha ömrün olacak. Bu süre zarfında, evlat acısını çekeceksin. Huzurun büyük oranda kaybolacak. Ölünce her halükârda cennete gideceksen çocuğun öldüğünde büyük zarardasın. Çocuğuna bir şey olmazsa 40 sene mutlu bir hayata ve ebedi cennete sahip olacaksın. Çocuğun katledilince 40 sene acı çekeceksin. Katil affedilince senin 40 senelik kaybını kimse telafi edemeyecek.

? Sanırım telafisi var. Benim Rabbim sonsuz kudret sahibi olduğu için her şeyi telafi edebilir.

? Nasıl?

? Sen ebedi hayatta herkesin aynı seviyede mutlu olacağını düşünüyorsun. Diyelim ki çocuğum ölmeyince mutlu bir dünya hayatı ve bir odalı evde yaşadığım sonsuz bir cennet hayatı kazanacağım; fakat çocuğumun katli ve benim katili affetmem durumunda, evlat acısıyla geçen bir dünya hayatı ve yüz binlerce odası olan bir köşk kazanacağım. Elbette ikinci durumda, dünyadaki kaybım fazlasıyla telafi edilmiş oluyor.

? İlginç bir yaklaşım. Hiç böyle düşünmemiştim. Senin anlattığın şartlar dâhilinde, mutlak adalet ve affetmek birbiriyle bağdaşabilir. Yine de bir şeyler eksik gibi.

? Nedir eksik olan? Söylersen tamamlamaya çalışırız.

? Bence adalet ve affetmek, cezanın genel mantığına aykırı olduğu için rasyonel bulmuyorum. Bildiğin gibi ben yıllarca psikolog olarak çalıştım. Hapishanelerde mahkûmları gözlemledim. İstersen bilgi ve gözlemlerim ışığında öncelikle ceza tanımı yapıp en etkin ceza verme metodunun şartlarını açıklayayım. Daha önce söylediğimiz gibi adil bir Yaratıcı varsa elbette ki en etkin ceza metodunu kullanacaktır. Oysa affetmek cezanın yaptırım gücünü azalttığı için insanların suç işleme meylini kırmaz. Ceza, istenmeyen hareketlerin tekrarını azaltmak veya tamamen önlemek olarak tanımlanır. Cezadan istenen maksadın hâsıl olması altı koşulun yerine getirilmesine bağlıdır.

? İlginç bir noktaya temas ettin. Psikolojide doktoran var. Senin uzmanlık alanına girdiği için bu konuda beni aydınlatabilirsin. Nedir sözünü ettiğin koşullar?

? Birincisi, cezanın caydırıcılığı ?kesinlik derecesine? yani uygulanma ihtimaline bağlıdır. Ne kadar yüksek olasılıkla cezanın tatbik edileceği bilinirse o derece insanları suç işlemekten alıkoyar. İkincisi, ceza ne kadar gecikmeli tatbik edilirse o derece etkinliği azalır. Üçüncüsü, cezanın yoğunluğu ne kadar fazlaysa o derece caydırıcı olur. Dördüncüsü, ceza işlenen suçun niteliğiyle orantılı olmalı. Hafif bir suça verilecek aşırı bir ceza, insanların adalet duygularını zedeler. Beşincisi, cezalar herkese adil şekilde tatbik edildiği ölçüde etkin olur. Araştırmalar bu koşulları yerine getiren yerlerde suç işleme oranının daha az olduğunu göstermiştir. Yani suç oranıyla bu koşulların tatbik oranı arasında bir paralellik vardır.

? Güzel açıkladın. Kanaatimce İslam ceza hukuku sözünü ettiğin bütün koşulları en güzel şekilde yerine getiriyor. Allah?ın ahirette bir kısım günahları affediyor olması yukarıdaki koşullardan hangilerini ihmal ederek suç işleme oranını artırıyor?

? Özellikle, birinci koşulu ihmal söz konusu. Somut bir örnek vereyim. Biri bir suç işliyor; sonra yakalanıp hâkim önüne çıkarılıyor. ?Pişmanım Hâkim Bey. Söz veriyorum, bir daha aynı hatayı yapmayacağım. Ne olur beni affedin!? diyor. Hâkim de affediyor. Bunu gören diğer insanlar, affedileceği ümidiyle suç işler, böylece insanların suç işleme meyilleri artar.

? Haklısın. Sözünü ettiğin koşullarda suç işleme oranı elbette artar. Kimse kuralları takmaz. Bu Hıristiyanlık için geçerlidir; fakat İslam?da durum çok farklı. Bir Hıristiyan suç (günah) işledikten sonra papaza gidip günah çıkartabilir. Eve döndüğünde, annesinden yeni doğmuş gibi kendini temiz hissedilebilir. Bu sırdandır ki Hıristiyanların büyük ekseriyeti dinlerinin kurallarını takmıyorlar. Oysa bir Müslüman, başkasını hakkına tecavüz ederek bir günaha girmişse, tövbe etmekle kurtulacağını düşünemez. Öncelikle, mağduru bulup hakkını geri ödemesi gerekir. Hatta işlenen günah, kul hakkıyla ilgili değilse bile, günahkâr biri Allah?a el açıp günahından dolayı tövbe ettiğinde, günahının kesin olarak affedildiğini söyleyemez. Affedileceğini ümit edebilir, ancak kesin affedildim, diyemez. Affedilmesi, niyetine ve tövbesinden sonraki yaşantısına bağlıdır. Bir insan akşam bara gidip içki içtikten sonra sabahları tövbe ederek kurtulacağını bekleyemez. Çünkü ?samimi tövbe?, bir günahı işlemekten pişmanlık duyup bir daha yapmamaya söz vermek ve bu sözünü yerine getirmek için her türlü gayreti göstermektir. Verdiğin örnekte, suçlu hâkim önüne çıkarılıyor ve affediliyor. İslam ceza hukukuna göre, suçlu hâkim önüne çıkarılırsa, belirli koşullarda sadece mağdurun affetme yetkisi var. Devletin böyle bir yetkisi yok. Allah?a karşı işlenen günahlarda bile, ?Nasıl olsa affedilirim? diye mümin günah işleyemez. Çünkü İslam?da ?yargılanma günü? kıyametin kopmasından sonra olacağı için kimse verilecek af kararlarını önceden bilemez.

? Samimi tövbe ettiğinde, affedileceğini kuvvetle ümit edebilir. Öyle mi?

? Evet.

? Oh ne hoş. O zaman her şeyi yaparım. Ölüm döşeğine düştüğümde yaptıklarımdan samimi tövbe ederim. Olur biter.

? O kadar kolay değil. Ne zaman öleceğini bilseydin böyle bir günah işleme stratejisi uygulayabilirdin. Oysa hiç kimse ne zaman öleceğini bilemez. Meşhur Türk şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı, 35 yaşına ulaştığında, şöyle demişti: ?Yaş otuz beş! Yolun yarısı / Dante gibi ortasındayız ömrün.? Yetmiş yıl yaşayacağını beklerken on bir sene sonra ölmüştü. Meğer yolun sonuna yaklaşmış da haberi yokmuş. Aynı şey hepimiz için geçerli.

? Haklısın. Ölüm anının bilinmemesi işleri değiştiriyor. Kabul ediyorum, İslam?daki affedilme konusundaki belirsizlik, Hıristiyanlığa nazaran, insanların daha temkinli olmalarını sağlar. Yine de bir kısım insanlar affedilirim ümidiyle suç işleyebilir. Üç toplum düşünelim. R toplumunda hiçbir şekilde af yok. İ toplumunda koşullu ve belirsiz af var. H toplumunda ise koşullu ve kesin af var. Böyle bir durumda, suç işleme oranı en az R (rasyonel) toplumunda yaşanır. İ (İslam) toplumunda suç işleme oranı R?den yüksek, ancak H (Hıristiyan) toplumundan düşük olur. Senin inandığın Allah, sonsuz ilim ve hikmet sahibi olduğundan, en etkin yolu seçmesi gerekir. Oysa Kur?an ikinci yolu seçtiğini söylüyor.

? Affetmenin diğer sonuçlarını dikkate almadığımızda senin dediğine itiraz etmek mümkün değil. Cezanın mutlak anlamda tatbik edildiği yerlerde, insanlar daha az suç işler. Ancak çok önemli bir noktayı göz ardı ediyorsun. Herkesin mutlaka yakalanıp cezalandırılacağı mükemmel bir sistem varsayımını yapıyorsan. Oysa gerçek hayatta daima suç işlediği hâlde, yakayı sıyıran birçok insan var. Örneğin, ABD?de yüz binlerce, belki de milyonlarca insan, her sene suç işlediği hâlde cezaya çarptırılmıyor. Herkesin başına her an ?adil ve dürüst? bir polis koymadığımız sürece, kanun kaçaklarını önleyemeyiz. İslam, kötülük yapan insanlara, tövbe edip mağdurun hakkını ödemek şartıyla affedileceği ümidini telkin ederek kendilerini değiştirme fırsatını tanıyor. Senin tanımına göre ceza istenmeyen bir davranışın, tekrar işlenme sıklığını azaltmak için uygulanan şeydi. Affedilme ümidi, ilginç bir şekilde, cezadan istenen neticeyi sağlıyor. İ toplumunda affedilme politikasından dolayı, affedilmeyi yanlış algılayan bazı insanların suç işleme meyli artmasına rağmen kötü yola düştüğü halde tövbe ile bir çıkış yolunun olduğunu öğrenen birçok insanın da suç işleme meyli azalır. Toplam etkiyi düşündüğümüzde, diğer toplumlara göre, İ toplumu en az suç işleme oranına sahip olur.

? İlginç bir noktaya değindin. Fakat kesin olarak İ toplumunda suç işleme oranı en az olur, diyemezsin. Ampirik çalışmalarla buna delil göstermen gerekir. Ben de tam aksini iddia edebilirim.

? Haklısın. Bu noktada ya tarihî gerçeklere bakmalıyız veya ampirik çalışmalar yapmalıyız.

? İkisini de yapmak pek mümkün gözükmüyor.

? Kanaatimce gayet mümkün. Tarihte İslam toplumlarını ve seküler toplumların suç işleme oranlarını inceleyip karşılaştırabilirsin. Hatta aynı toplumun, seküler ve İslamî kanunlarla idare edildiği farklı dönemlerini karşılaştırabilirsin. Günümüzde de Müslümanların yoğunlukta yaşadıkları beldelerle, seküler insanların yoğun olduğu beldeler arasındaki suç işleme oranlarını karşılaştırabilirsin. Bruce Lawrence?ın 1998 yılında yayınlanan ?Bir Miti Parçalayın: Şiddetin Ötesindeki İslam (Shattering the Myth: İslam Beyond Violence)? isimli kitabını okursan İslam?ın şiddeti telkin etmediğini ve Müslümanların da Batı?da sanıldığının aksine, şiddet taraftarı olmadığını anlayacaksın. Lawrence, müslim ve gayrimüslim toplumlarda şiddet ve diğer suç işleme oranlarını karşılaştırmalı olarak işleyen ampirik çalışmaları özetleyerek İslam?ın şiddete katkıda bulunan bir din olduğu tezini çürütüyor.

? Günümüzde İslam toplumları en yüksek suç işleme oranlarına sahip gözüküyor. Irak ve Filistin gibi yerlere baksan yeterli. Şu anda İslam toplumlarında şiddet olayları daha fazla. Bu senin argümanını çürütüyor.3

? İslam?ı şu anda politik problemlere sahip, birkaç ülkede yaşananlarla yargılamak hakkaniyetli olmaz. İslam, 1400 seneyi aşkın, farklı toplumlarda tatbik edile geldi. Hepsini birden dikkate aldığımızda, İslam?ın insanları şiddete değil, adalete teşvik ettiği görülecektir. Bu anlamda İslam?ın karnesi, Hıristiyanlığın karnesine oranla çok daha temiz gözüküyor. Anlaşılan sen 11 Eylül sonrasında Batı medyasında İslam hakkında söylenilenlere fazla kulak vermişsin. Amerika?ya yeni gelen biri, sadece cinayet haberlerini veren bir TV kanalını sürekli izlediğinde, Amerikan toplumunun canilerle dolu olduğu hükmüne varır. Aynen öyle de Batı medyasını son birkaç yıldır takip eden biri, İslam?ın şiddet telkin eden bir din olduğu kanaatine ulaşır. Oysa senin gibi rasyonel ve entelektüel insanlar, hem bütün İslam toplumlarını hem de İslam?ın hüküm sürdüğü bütün zamanları dikkate alarak İslam?ın şiddeti teşvik edip etmediği konusunda hüküm vermeli. Bu entelektüel dürüstlüğün ve bilimsel metodolojinin gereğidir. Eminim, İslam?ın en güzel tatbik edildiği Hz. Peygamber (a.s.m.) ve dört halife dönemini incelediğinde bu konuda fikrin değişecektir.

* * *

Doğrusunu söylemek gerekirse, Thomas?ın bu hafta gündeme getirdiği af ve adalet konusu beni şaşırttı. Çünkü kitabın son birkaç bölümünde de okuyacağınız gibi, onun ilahî af değil, ilahî ceza konusuna itiraz edeceğini bekliyordum. Ancak, müzakeremiz esnasında anladım ki, Thomas tahrif olmuş Hıristiyanlığın günahıyla İslam?ı yargılamaya çalışıyor. Hıristiyanlıkta, Hz. İsa?yı (a.s.) seven herkese, neredeyse hiç koşulsuz, cennete bilet veriliyor. Birçok Hıristiyan mezhebinde, bireyler günahlarını papaza itiraf etmekle affoluyorlar. Bu da haliyle, hafta içi her türlü günahı işleyip hafta sonu kiliseye gidip günahlardan temizlenen bir kitlenin doğmasına sebep olmuş. Thomas, aslında buna itiraz ediyor. Aynı şeyin, İslam için de geçerli olduğunu düşünüyor.

Bu arada Thomas?ın adaletin önemi konusundaki vurgusunu takdirle karşıladığımı söyleyeyim. Doğrusu, Kur?an?ın en önemli gayelerinden biri her türlü haksızlığa ve zulme mani olup, hakiki adaleti sağlamaktır. Elbette, kendini bize Kur?an?da Adil olarak tanıtan Rabbimiz hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapmayacak ve hiç kimsenin hakkını zayi etmeyecektir. Bu hem O?nun ilminin, hem kudretinin, hem adaletinin, hem rahmetinin, hem de ilahî vaadinin gereğidir.

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Kanaatimce Thomas, kilisenin günah anlayışıyla İslam?ı bir tutuyor. Hıristiyanlık ve İslamiyet?te ilahî af konusunun aynı olduğunu sanıyor. Oysa Hıristiyanlar kiliseye gidip papaza günahlarını itiraf etmekle mutlak bir şekilde bağışlandıklarını düşünüyorlar. Onlarda kul hakkıyla ilgili bir istisna da yok!

2 Thomas?ın bu ifadesi, açıkça ilzam olduğunu gösteriyor. Sohbete başlarken Kur?an?da büyük bir kusur bulmuşçasına mutlak adalet ve affetmenin uyuşmazlığını gündeme getirmişti. Heyecanlı bir şekilde, çelişkinin gerekçesini açıklamıştı. Oysa Kur?an?ın bütüncül görüşü içinde, bunun çelişki olmadığını anlattığımda, aklen itiraz edecek bir şey bulamadığı için böyle kaçamak bir üslup kullanmıştı.

3 Gelişmiş Batı ülkelerinde çok sıkı polisiye önlemlere rağmen suç oranları yüksektir. İnsanlar polis ve hapis korkusundan dolayı suçlardan uzak duruyorlar. Fırsat bulduklarında suçun en alasını işliyorlar. Nitekim 2006 yılında ABD?nin New Orleans şehrinde yaşanan kasırgadan sonra polisler, şehri terk edince medenî toplum birden barbar bir kavme dönmüştü. Yağmalama, ırza geçme ve cinayet suçlarında büyük bir patlama oldu.

13 Aralık 2009 15:34

Caferi Tayyar
Kapalı

Allah'la Konuşma...!

?Ve de ki: Allah?a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin yapıp işlediklerinizden habersiz değildir.?

(Neml Suresi, 27:93)

?Evet, Kur?an?da Kâinat Sânii?nin pek ciddi ve hakiki ve ulvi ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor; taklidi ima edecek hiçbir emare bulunmuyor. O söyler ve söylettirir.?

(Bediüzzaman)

Thomas?la birkaç haftadır, Kur?an?da problemli görünen bazı konu ve kavramları konuşuyorduk. Thomas, bu hafta daha temel bir konuyu müzakere etmek istediğini söyledi. Thomas geçenlerde bir Hıristiyan arkadaşından duyduğu bir şeyi misal vererek, ?Eğer bir ilah varsa bile, peygamber vasıtasıyla insanlarla konuşması gerekmez? diyerek söze başladı:

? Sen Kur?an?ın semavî olduğuna inanıyorsun. Yani bu bilgi, vahiyle Muhammed?e verildi, diyorsun. Ben semavî bilginin olduğuna inanmıyorum. Günümüzde bile bazı Hıristiyanlar vahiy aldıklarını söylüyorlar. İnternet üzerinden görüştüğüm bir Hıristiyan dostumdan geçen gün benzer bir iddia duydum. Şöyle demişti bana: ?Bundan 15 sene önce bir gün İsa?nın ruhu bana geldi ve bedenime girdi. Yaklaşık iki saat boyunca acayip bir halet yaşadım. Kesin bildim ki o anda İsa benimleydi. Bana dedi ki: ?Senin gittiğin yol haktır. Benim kurtarıcı olduğuma inanırsan cennete gidersin.? Hıristiyanlığın hakikat olduğunu bizzat teyit etti.? Ben bu adama böyle bir vahiy geldiğine inanmıyorum. Doğrusu hiç kimseye vahiy gelmiş olduğuna inanmıyorum.

? Ben de o adamın söylediklerinin vahiy olduğuna inanmıyorum. İslam?a göre, vahiy sadece peygamberlere gelir. Diğer insanlara ilham gelebilir. Başkasına gelen ilhama dayalı bir bilgi, ayet ve hadisle sabit olan semavî bilginin yerine geçemez. İslam?ın esasları vahiyle belirlenmiştir. Gerçi, Hıristiyan din adamları yaygın şekilde kendilerine semavî mesaj geldiğini söylüyorlar. Üstelik bunu, herkese gönderilen ilahî bir mesaj gibi başkalarıyla paylaşıyorlar.

? Vahiy kaynaklı bilgi olduğuna inanmıyorum.

? Niye olmasın ki! Eğer sonsuz hikmet sahibi bir Yaratıcı varsa dünyayı laf olsun diye değil, bir kısım hikmetler için yaratmıştır; elbette insanlara yaratılışın hikmetini aktarmak isteyecektir. Eğer Yaratıcı?nın ilmi ve kudreti sonsuzsa tabii ki insanlarla irtibata geçip mesajını onlara aktaracaktır. Vahiy kaynaklı bilgi, Yaratıcı?nın insanlar içinden kendine en uygun elçiyi seçip ona mesajını bildirmesidir.

? Sen Yaratıcı?yı kabul etmekle vahye dayalı bilgiyi kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorsun. Bu noktada üç ayrı soru sormamız lazım: 1) Yaratıcı varsa insanlarla irtibata geçip mesajını ulaştırabilir mi? 2) Yaratıcı mesajını doğrudan doğruya mı yoksa bir aracıyla mı ulaştırır? 3) Yaratıcı gerçekten Muhammed?i kendine elçi yapmış mıdır? Birinci soruya ben de olumlu cevap veriyorum. Eğer sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı varsa elbette insanlarla irtibat kurabilir. İkinci soruya cevabım seninkinden farklı. Yaratıcı olsaydı ayrımcılık yapıp birilerini peygamber yapmazdı. Buna ihtiyacı da olmazdı. Herkese doğrudan doğruya ulaşır, mesajını iletirdi. Ya konuşarak yahut varlığını gösteren icraatlarda bulunarak kendini bize tanıtırdı. İlk iki sorunun cevabı hâliyle üçüncü soruya da cevap oluyor. Muhammed dâhil, hiçbir insana semavî bir mesajın indirildiğine inanmıyorum.

? Birinci sorunun cevabında hemfikiriz. Asıl ayrıldığımız nokta, ikinci sorunun cevabında saklı. Öncelikle şunu belirteyim, ben de Yaratıcı?nın herkese doğrudan doğruya mesajını ulaştırması gerektiği fikrine katılıyorum. Hem kudreti, hem rahmeti hem de hikmeti bunu gerekli kılıyor. Benim Rabbim bunu her an yapıyor. Kâinatta her an yarattığı ve yenilediği bütün eserleriyle bize mesaj veriyor. Kim olduğunu ve hangi sıfatların sahibi olduğunu anlatıyor.

? Nedense Yaratıcı?nın konuşmasını bugüne kadar hiç duymadım. Galiba sadece seninle konuşuyor.

? Kur?an, senin soruna şu ayetiyle harika bir cevap veriyor: ?Bilmeyenler, ?Allah bizimle konuşsa veya bize bir mucize gelse ya!? derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz ayetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.? (Bakara Suresi, 2:118) Kulağını seküler bilim ve dinsiz felsefenin safsatalarıyla tıkadığın için kâinattan her an yükselen semavî sesleri duyman mümkün olmaz. Öncelikle kulağındaki tıkaçları çıkarmalısın. Rabbim bütün varlıkları birer kelime yapıp bizimle konuşuyor; aynı zamanda, bütün kâinatı her an yenilenen birer ayet yapıp bize okutuyor. Kulağın tıkalıysa gözünü açıp dikkatle baktığında her bir şeydeki semavî ayetleri okuyabilirsin. Ancak seküler bilim ve dinsiz felsefe, gözüne kalın perdeler indirmiş. Rabbini bildiren ayetleri görmene engel oluyor. Bu nedenle göremiyorsun.

? Anlattıkların pek mantıklı gelmedi bana. Heyecanlandın, hislerinle konuşuyorsun. Akıl terazisinde söylediğin sözleri tartsan pek makul olmadıklarını anlarsın. Öncelikle konuşmaktan neyi kastettiğini izah etmen lazım. İkimiz konuşuyoruz şu anda. Ben seni duyuyorum. Cevap veriyorum. İddia ettiğin gibi bir Yaratıcı?nın konuştuğunu duymuyorum. Sen şu anda duyuyor musun Yaratıcı?nın konuştuklarını?

? Evet, Rabbim her an konuşuyor. Ben O?na kulak verdiğim her an O?nun konuşmasını duyabilir ve mesajını alabilirim.

? Sen benim Hıristiyan dostumu da geçtin. O hayatında bir defa Yaratıcı?dan mesaj aldığını söylüyor. Sen ise her an mesaj aldığını söylüyorsun.

? Benim durumum hayli farklı. Ben Rabbimden, diğer insanlara iletilmek üzere farklı bir mesaj aldığımı iddia etmiyorum. Rabbimin hepimizle her an olan konuşmasını duyduğumu söylüyorum. Yeri gelmişken belirteyim, Rabbimin üç farklı şekilde konuşması vardır. Birincisi, herkese yönelik, doğrudan doğruya yaptığı konuşmadır. İkincisi, herkesin şahsına özel olarak kalbi vasıtasıyla yaptığı konuşmadır. Üçüncüsü, elçi olarak seçtiği kişilerle, bütün insanlar ve cinlere iletilmek üzere, yaptığı konuşmadır.1Rabbimle ilham veya vahiy yoluyla konuştuğumu iddia etmiyorum. Herkesle her an yapılan umumî konuşmadan söz ediyorum.

? Herkese ben dahil değilim galiba. Hayatımda Yaratıcı?nın konuştuğunu hiç duymadım. Senin anlattıklarına Fransız kalıyorum. Yaratıcı?nın konuşmasından ne kastettiğini açıklar mısın?

? Memnuniyetle. İkimizin konuşmasından başlayalım. Benim konuşmam, hava zerrelerine belirli bir titreşim vererek sana bir mesaj ulaştırmamdır. Sen de gelen titreşimleri, hafızanda kayıtlı olanlarla kıyaslayıp bir mana yüklüyorsun. Örneğin, ?çiçek? dediğimde, hava zerreleri titreşerek senin kulağına bir ses dalgası getiriyor. Çok mükemmel bir sisteme sahip olan kulağın bu sesi beynine iletiyor. Beynin de hafızandan aldığın yardımla, bu sesin ne manaya geldiğini bildiriyor. Kısacası, seninle konuşmam, sana hava zerrelerinin titreşimiyle bir mesaj vermem demektir. Önemli olan, mesaj alışverişidir. Mesajın hangi araçla gittiği çok da önemli değildir. Örneğin, soğuk bir kış gününde dışarıda oynayan evladının titrediğini görünce yanına gidip niye titriyorsun evladım, diye sormazsın. Çünkü o titremesiyle sana üşüdüğünü söylüyor. Buna ?lisan-ı hâl? denilir; yani diliyle değil, hâliyle bir şeyler anlatmak. Aynen öyle de kâinatta gördüğümüz bütün varlıklar hâl diliyle her an bize Rabbimizi anlatıyor. Gördüğümüz çok güzel bir kuş, üzerindeki nakışlı ve süslü elbisesiyle Rabbimizin Cemil olduğunu söylüyor. İnsanların yaptığı en son model uçaklardan binlerce derece daha harika olan vücut yapılarıyla Rabbimizin Alîm, Hakîm ve Kadîr olduğunu bildiriyor. Rızkının mükemmel bir şekilde verilmesiyle Rabbimizin Rezzak olduğunu gösteriyor. Hakeza, bir kuş aslında Rabbimizi bin bir ismiyle bize anlatıyor.

? Vay be! Kuşlar neler söylüyormuş da bizim haberimiz yokmuş. Ben de sadece kuşların ?cik cik? dediklerini sanıyordum. Ne yapmak lazım senin gibi kuşların Yaratıcı?yla ilgili konuşmalarını duymak için?

? Rabbimiz bu konuşmaları duymak için bize yardım ediyor. Bize yaşattırdığı bazı hadiselerle ders veriyor. Müsaade edersen geçen hafta başımdan geçen bir olayı paylaşarak soruna cevap vereyim.

? Buyur, dinliyorum.

? Birkaç gün önce Calvin adında bir ateistten e-mail aldım. Müslüman bir aileyle 6 ay komşuluk yaptığını ve onları çok faziletli insanlar olarak tanıdığını yazıyordu. İslam?ı öğrenmek istediğini söylüyordu. Hafta sonu bir pastanede buluşmak üzere randevulaştık. Calvin, görüşeceğimiz yerin ismini ve adresini gönderdi. İnternet üzerinden haritaya bakıp pastanenin yerini iyice öğrenmeye çalıştım. Buna rağmen bir saat aradıktan sonra pastaneyi bulabildim. Gittiğimde Calvin çoktan ayrılmıştı. Niye pastaneyi bulamadım, diye kendi kendime çok hayıflandım. Elimde adres vardı, haritaya da bakmıştım. Hem de sekiz senedir bu şehirde yaşıyordum.

Bu düşünceler içinde moralim bozulmuşken birden her şeyin, başıma gelen bu hadisenin de Rabbimden geldiğini hatırladım. Evet, zahirde benim beceriksizliğim vardı; fakat Rabbim bana daha mükemmel bir beceri verebilirdi; hatta insanın son zamanlarda geliştirdiği teknoloji harikası olan GPS cihazına benzer bir şeyi kafama koyup dünyada istediğim yeri hiç hata yapmadan bulacak bir şekilde de yaratabilirdi. Çünkü kudreti nihayetsiz olan Rabbime hiçbir şey ağır gelmez. O bir şeyin olmasını istediğinde sadece ?Ol? demesi yeterlidir.

O hâlde neden beni birçok açıdan zayıf ve aciz yaratmıştı? Her şeyi çok mükemmel öğrenen, yapan ve hayatında başarısızlık, hata ve kusur nedir bilmeyen bir insan olarak yaratsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Bu soruları düşünürken anladım ki Rabbim bana verdiği kusurla Kendini tanıtıyor. O gece yaşattığı başarısızlıkla dâhi Kendi varlığını bildiriyordu. Calvin?i bulamamıştım, ama Rabbimi bildiren parlak bir ayeti bulmuştum.

? Bence Calvin?i bulamaman Yaratıcı?nın varlığına değil, yokluğuna delildir. Çünkü sen oraya Allah?ı anlatmaya gidiyordun. Eğer iddia ettiğin gibi Allah varsa sana yardım edecekti. Sana doğru yolu ilham edip gideceğin yeri bulduracaktı.

? İlginç bir nokta. Doğrusu birçok insan başına gelen musibet ve belalarla inkâra gidiyor. Yani Rableri keyiflerine göre hareket etmeyince şüphe ve inkâra sapıyorlar. Oysa Rabbimin icraatları benim keyfime değil, O?nun hikmetine bağlıdır. Bana düşen, imtihanda olduğumun şuurunda olup Rabbimin her türlü icraatını rıza ve ibretle karşılamamdır. Örneğin, Rabbim isteseydi o gece bana yolumu buldurabilirdi. Demek ki hikmeti birçok gerekçeyle böyle bir şeye müsaade etmemişti. Benim niyet, samimiyet ve metanetimi test etmek istemişti. Çünkü Calvin gibi benim de imtihanım devam ediyor. Rabbim o hadiseyi benim için bir imtihan sorusuna çevirmişti. Önemli olan, bu soruya, Kur?an ve sünnet ışığında doğru cevap vermemdi. Hem de o hadiseyle, bana kusurumu hissettirip kusursuz olan Zat?ını biraz daha iyi anlamamı istemişti.

Kısacası, Allah?a iman edince her türlü işim yolunda gidecek, hiçbir müşkülüm olmayacak, diye bir beklentiye girmiyorum. Aksine, Kur?an iman edenlerin, şiddetli bir imtihandan geçirileceğini şu ayetle bildiriyor: ?Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?? (Bakara Suresi, 2:214) Dolayısıyla, başıma gelen her bir musibet, Rabbimin bir imtihanı ve idmanıdır. Üzerime düşeni hakkıyla yaptığımda, o sıkıntı, kabiliyetlerimin inkişafına vesile olduğu için bir nevi rahmete dönüşüyor. Tıpkı, beden kabiliyetlerini geliştirmek için uğraşan bir sporcunun idmanda çektiği sıkıntı gibi. Gördüğün olaylara nasıl baktığın çok önemli. Aynı hadiseye yaşayan iki kişi tamamen farklı neticeler elde edebilir. Yaşadığım olay benim Rabbime olan imanımı artırırken senin gibi düşünenlerin de imanını zayıflatırdı.

? Yolunu bulamayınca nasıl Rabbini buldun, anlayamadım. Ne demek istediğini açıklar mısın?

? Memnuniyetle. Niye yolumu bulamadım, diye canım sıkılırken binlerce kilometre ötelere göç eden göçmen kuşlar ve balıklar aklıma geldi. Kuşlardakinden daha fazla olduğuna inandığım aklım, hafızam ve harita bilgime rağmen birkaç kilometre ötedeki yeri bulmakta zorluk çekmiştim. Nasıl oluyor ki ?kuş beyinli? göçmen kuşlar binlerce kilometre ötede, varacakları yeri bulabiliyorlar? Ben ise birkaç kilometre ötedeki yeri bulamıyordum? İşte, o sırada, kesin olarak (hakkalyakin derecesinde) anladım ki göçmen kuşlar Rabbimin yardımıyla yollarını biliyor ve gidecekleri yeri buluyorlar. Yani akıl, hafıza ve harita yardımıyla bile birkaç kilometre ötedeki yeri bulmada zorluk çekmekle anladım ki binlerce kilometre ötede gidecekleri yeri bulan kuşlar ancak sonsuz ilim sahibi Rablerinin yardımıyla bunu başarıyorlar. Onlara yollarını gösteren bir Rableri olmasaydı asla yollarını bulamayacaklardı.

? Haklısın. Göçmen kuşların, kelebeklerin ve balıkların binlerce kilometre ötede, gideceği yeri bulması ilginç bir hadise. Her zaman yaptığın gibi, olağan dışı gördüğün bir şeyi Yaratıcı?ya veriyorsun. Oysa bilim bu hadisenin nasıl olduğunu açıklıyor.

? Bilimin harikulâde bir hadisenin ?sebep-sonuç? halkasını açıklaması, onları sıradanlaştırmıyor; tıpkı bir bilgisayarın nasıl çalıştığını ve nasıl yapıldığını anlamakla, sıradan bir âlet olduğunu iddia edemeyeceğimiz gibi. Garip olan, seküler bilim bile göçmen kuşların harikulâde bir şekilde yollarını, nasıl bulduklarını anlamış değil. Birkaç ay önce bir belgeselde seküler bilim adamlarının göçmen kuşlarla ilgili sözüm ona bilimsel teorilerini dinlemiştim:

Üç farklı teori geliştirmişlerdi. Her birisi ötekinden kötüydü. Bazı bilim adamlarına göre, göçmen kuşlar yıldızlara bakarak yollarını buluyorlar. Akıllı insanlar bile binlerce kilometre ötedeki bir şehri, yıldızlara bakarak bulamaz. Haritayı okumakta zorluk çekip yolunu şaşıran akıllı insanlar, yıldızları bir harita gibi okuyup nasıl yollarını bulsunlar ki? Kuşların yıldızları harita gibi kullandığını iddia edenler aslında şunu söylüyorlar: ?Kuşlar, yıldızların her gece değişen konumlarını biliyorlar. Beyinlerinde gökyüzü haritasının tüm bilgisi var. Gökyüzüne bakarak yön tespiti yapıyorlar. Örneğin x şehrinden 10 bin kilometre uzakta olan y şehrine gideceklerse y şehrinin konumunu biliyorlar. Yola çıktıklarında yıldızlara bakıp hangi yöne gideceklerine karar veriyorlar. Her gittikleri yerde yıldızlara bakıp doğru yönde olup olmadıklarını anlamaya çalışıyorlar. Bulutlu gecelerde, ya altıncı hisleriyle ya da beyinlerinde var olan gökyüzü semasının simülasyonuyla yönlerini tayin ediyorlar.?

Bu teorinin mantıksızlığını gören bir diğer grup ise kuşların bize görünmeyen manyetik alanı bir harita gibi kullanıp yollarını bulduklarını iddia ediyor. Bu daha da büyük safsata, bizim geçen asırda keşfettiğimiz manyetik alanı, kuşlar nasıl oluyor da yüz binlerce asırdır biliyorlar. Yer kürenin manyetik haritasını bilen akıllı insanlar bile bununla on binlerce ötedeki bir yeri bulabilirler mi? Hiç kuşkusuz Allah kuşlara manyetik alanı bir harita yapıp nasıl kullanacaklarını ilham ediyor olabilir. Bilimsel çalışmayla bunu keşfetmek, bu işin bayağı bir şey olduğunu göstermez. Tıpkı her zaman gideceği yeri şaşırmadan bulan bir insanın, hiç bilmediğimiz bir âleti kullanmayı öğrenmesi gibi. Böyle bir durumda, işin sırrı çözüldü, diyemeyiz. Bu insan nasıl olmuş da böyle bir cihazı keşfetmiş, diye sorarız.

Bu iki safsataya da inanmayan diğer bir grup bilim adamı ise şöyle bir teori geliştirmişler: ?Kuşların beyinlerinde, küçük bir GPS cihazı var. Bununla yollarını buluyorlar.? Gayet kolay bir izah. Her kuşun beynine bir GPS cihazı koydunuz mu, mesele çözülüyor. Çünkü GPS ile yollarını kolayca bulabilirler; ama akıllı insan böyle kolaycı bir izahla tatmin olmaz. Birincisi, kuşlarda GPS gibi bir cihazın olduğunu keşfeden var mı? İkincisi, bizim son zamanlarda keşfettiğimiz böyle bir cihazı kuşlar nasıl oluyor da binlerce asır önce keşfetmiş? Yoksa biz mi ?kuş beyinliyiz?? Öyleyse aptal insanlara değil, zeki insanlara ?kuş beyinli? dememiz gerekmez mi? Aptal insanlara da ?insan beyinli? demeliyiz. Kısacası insanların ?kuş beyinli? diye hakir gördüğü bu küçük varlıklar, nasıl oluyorsa yollarını hiç şaşırmadan, her sene gidecekleri yeri buluyorlar. Bazı kuşlar, bir önceki sene kaldığı yuvayı (evi) bulup oraya yerleşiyor. Varsayalım ki senin Kanada?da bir evin var. Yıldızların hareketine veya manyetik alanı takip etsen evini bulabilir misin?

? Hayır, çok zor; bulamam. Çünkü kuşlar evrimle böyle bir yetenek kazanmış biz kazanmamışız.

? Evrim, deyip işin içinden sıyrılıyorsun. Biz, madem evrim halkasının son zinciriyiz, bizde daha mükemmeli olmalıydı!

? Sen çok içerlemişsin, göçmen kuşlar kadar olamadım, diye. Seni biraz teselli edeyim. İnan bana o göçmen kuşlara pastanenin adresini verseydin onlar hiç bulamazdı. Sen hiç olmazsa bir saatten sonra bulmuşsun. Kuşlar senin ayağının tozu bile olamaz.

? Çok iyi bir psikologsun. Beni ezilmişlik psikolojisinden kurtardın. Duygularım teskin oldu, ancak aklım söylediklerinin sırrını çözemedi. Şunu mu diyorsun: 10 kilometre ötedeki yeri bulmak, 10 bin kilometre ötedeki yeri bulmaktan daha zordur. Kuşlar 10 bin kilometre ötedeki yuvalarını buluyorlar. Şayet yuvaları 10 kilometre ötede olsaydı bulamazlardı.

? Her neyse, asıl konumuza dönelim. Bence insanın asıl gayesi hakikati bulmak olmalı. Bunun için aklını rasyonel prensipler ışığında kullanmalıdır. Müzakere yaptığım bir Hıristiyan dostuma bu konuyu aktarınca bana şöyle demişti: ?Senin Yaratıcın hakikat. Sen benim tanrımın hakikat tanrısına tabi olmasını istiyorsun. Benim tanrım hiçbir şeyle sınırlanamaz. O?nun yaptıkları için rasyonellik aranmaz.? Sonradan düşününce aslında doğru söylediğini anladım. Ben hakikat tanrısını arıyorum. Benim tanıdığım en yüksek otorite, hakikattir.

? Şaşıracaksın belki, Müslümanlar da mutlak hak ve hakikat olan Rabbe iman ediyor. Bundandır ki en sık, Cenab-ı Hak ismini kullanılıyoruz. Yani varlığı hakikî olan ve kendisi mutlak hakikat olan bir Allah?a inanıyoruz. Masiva dediğimiz, O?nun dışındaki her şey bir nevi gölgedir. Gölge, nasıl aslî olan başka bir şeyin vücuduna dayanıyorsa her şey de tıpkı gölge gibi varlığını, asıl olan Allah?a dayandırıyor. Yani, her şey Allah?ın isim ve sıfatlarının tecellisiyle var oluyor. Her şeyin varlığı her an Cenab-ı Hakkın varlığına bağlıdır. Hak olan Rabbim aynı zamanda hakikatin de ölçütüdür. Doğrusu, bir şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu O?nunla bilebiliriz.

? O hâlde sen aklınla doğruları belirlemiyorsun. Bence yanlış yapıyorsun. Aklın dışında başkalarının sana naklettiği bir şeyi doğru kabul edip kendi doğrularını onun üzerine bina ediyorsun. Ben ise rasyonel biri olarak aklımı kullanıyorum ve hakikate ulaşmaya çalışıyorum. Sana göre daha avantajlıyım.

? Bence hiç de avantajlı değilsin. Çünkü her tarafı zifiri karanlığın kapladığı kâinat sarayında aklın sana bir el feneri kadar ışık verebilir. Ayağının ucunu aydınlatabilir. Birkaç metre ötesini göremezsin. Oysa güneş gibi her tarafı aydınlatan Kur?an ışığının altına girdiğinde, geçmiş ve gelecek bütün zamanlar aydınlanır. Çok daha rahat ve endişesiz bir hayat yaşarsın.

? Çok iddialı konuşuyorsun. Bu konuyu müzakere edecek vaktimiz kalmadı. Haftaya devam edelim istersen.

? Ne zaman istersen.

* * *

Bu haftaki görüşmemizde Thomas hayli şaşırmıştı. Çünkü bir yaratıcı varsa bile, insanlarla konuşmayacağını iddia etmişti başlangıçta. Ancak, cevaben Allah?ın hem peygamberler hem de her şeyle bizimle konuştuğunu duyunca hayret etti. İlahî sese kulak vermek yerine, varlığını inkâr etti. Kendisine izah ettiğimizde, itiraz edecek bir şey bulamadı. Bu hafta da anladım ki, insanın ilahî konuşmaları duyması için beden kulağı değil, kalp kulağını açması gerekir. Mevlana?nın anlattığı gibi, dağlar Davud?a (a.s.) eşlik ettiği gibi, bütün mahlûkat insana zikrinde eşlik eder:

?Davud?un yüzü Allah nuruyla parladı. Dağlar onunla beraber feryada geldiler, dağ Davud?a yoldaş oldu. Her iki çalgıcı da bir padişahın aşkıyla sarhoş oldu. ?Dağlar Davud?un sesine ses verin, onunla beraber ırlayın? diye emir geldi. Dağla Davud, ikisi de bir perdeden seslendi.

Allah dedi ki: ?Ey Davud sen yerinden yurdundan ayrıldın, benim için hemdemlerinden cüda düştün. Ey garip olmuş tek ve muinsiz kalmış olan Davud! İştiyak ateşi gönlünden şule vermekte; çalgıcılar, hanendeler, arkadaşlar istersin. O kadim Allah dağları senin huzuruna getirir.

Dağlar sana çalgı çalarlar, şarkı okurlar, zurnacılık ederler. Hepsi de huzurunda yel gibi ses çıkarır, sesine ses verirler. Dudağı dişi yokken dağın ses vermesi, feryat etmesi caiz oluyor ya; bil ki velinin de ağızsız dudaksız sözleri, feryatları var. O her şeyden arınmış mescidin cüzülerinden her an nağmeler çıkar.?

O nağmelerle her an velinin can kulağına ulaşır. Yanında oturanlar duymazlar, işitmezler de o duyar işitir. Ne mutlu o cana ki gayba inanmıştır. Veli kendi kendine yüzlerce söz söyler, dinler de yanında oturan kokusunu bile alamaz! Lâmekân âleminden gönlüne yüzlerce sual yüzlerce cevap gelir. Menziline kadar erişir. Bunları sen duyarsın da başkaları kulaklarını ağızlarına kadar yaklaştırsalar yine duymazlar.?2

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Ayrıntılı bilgi için Bediüzzaman?ın Mektubat isimli eserinin On Dokuzuncu Mektup, İkinci Esas kısmına bakabilirsiniz.

2 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 236

13 Aralık 2009 15:36

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur?an Olmadan Hakikati Bulmak Mümkün müdür?

?Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O halde kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah?ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.?

(Nisa Suresi, 4:170)

?Fikrin sönük ise Kur?an?ın güneşi altına gir. İmanın nuruyla bak ki yıldız böceği olan fikrin yerine her bir ayet-i Kur?an, birer yıldız misillü sana ışık verir.?

(Bediüzzaman)

Geçen haftaki görüşmemizde Thomas en son hakikat konusuna gelmişti. İnsanın aklını kullanarak hakikati bulmasının daha kolay olduğunu iddia etmişti. Birkaç sene önce erken emekli olup ömrünün geri kalan kısmını hakikat arayışına adayan Thomas için hakikate giden yolun ne olduğunu bilmek son derece önemliydi. Çünkü yanlış yol kullandığında, bundan sonraki ömrünü, hatta ebedi hayatını ziyan edebilirdi. Thomas hiç beklemeden söze başladı:

? Geçen hafta söylediğim gibi, ben aklımı kullanarak hakikati anlamaya çalışıyorum, sen ise nakle dayanıyorsun. Nakilde hata varsa, senin hakikati bulman mümkün değil. Oysa, akıl bana şaşmaz bir rehber olup beni hakikate götürebilir. Dolayısıyla, hakikat arayışında senden daha avantajlı bir konumdayım.

? Aslında hiç de avantajlı değilsin. Aksine insan olman hasebiyle bir kısır döngünün içine girip hakikate hiçbir zaman ulaşamama ihtimalin çok yüksek. Sınırlı kapasitemizden dolayı kâinatı tam olarak idrak edemeyiz. Bir karıncanın dünyamızı algılama ve anlama kapasitesi neyse bizim de kâinatı idrak kapasitemiz o kadardır. Yani semavî bir yardım almadan kâinatı ve hakikati tam olarak anlamamız imkân haricindedir. Hiçbir zaman mutlak hakikate ulaştığımızı iddia edemeyiz. Bugün doğru bildiklerimiz yarın yanlış olabilir. Herkes içinde doğduğu toplumun değerleriyle doğru ve yanlışlarını belirliyor. Yanlışların, doğru gibi algılandığı bir toplumda doğan bir insanın doğruyu bulması çok daha zordur. Bu anlamda her kültür bir nevi metrikstir. Meşhur Metriks1 filmini izledin mi?

? Evet, izledim. Doğrusu çok beğenmiştim. Ben de her kültürün veya inanç biçiminin bir nevi metriks olduğunu düşünüyorum. Bütün mesele hangi metriksin daha çok hakikate yakın olduğunu anlamak. Bu da pek kolay değildir.

? Haklısın. Öncelikle insanların metrikste yaşadıklarının farkına varmaları gerekir. Edindikleri değerlerin ve sahip oldukları dünya görüşünün evrensel olmadığını ve kendi kültürlerinin eseri olduğunu kabul etmeliler. Öteki metrikslerin daha iyi olabileceğini hesaba katmalılar. Kendi çemberlerini aşıp diğer metriksleri incelemeye çalışmalılar. En azından onlar hakkında bilgi edinmeye açık olmalılar. Aksi hâlde yanlışların doğru bilindiği bir toplumda doğan biri, hakikati öğrenmeden ölebilir.

Yaşadığım bir hadiseyle insanların yanlışı anlamasının ne kadar zor olduğunu açıklamak istiyorum. Türkiye?nin doğusunda bir köyde dünyaya geldim. Köyümüzün en eğitimlileri ilkokulu bitirmişti. İnsanlar Müslüman olmalarına rağmen İslâmî değerlerin birçoğundan habersiz yaşıyordular. Senenin yaklaşık altı ayı her tarafı karlar kaplıyordu. Karın yüksekliği bazen bir metreyi aşıyordu. Her taraf kar olunca vahşî hayvanlar yiyecek bulmakta zorlanıyordu. Bu nedenle kurtlar ve tilkiler geceleyin köye inip kendilerine yiyecek bir şey arıyorlardı. Bazen de köm dediğimiz hayvan barınaklarına girip avlanıyorlardı. Biricik geçim kaynağı hayvancılık olan köylüler de bu azılı düşmana karşı mücadele veriyorlardı.

Birçok kişi kurt yakalamak için evinde at besliyordu. Kar üstündeki ayak izlerine bakarak köyün yakınlarına kurt gelip gelmediğini anlıyorlardı. Kurt izini bulan, bütün köye haber salıyordu. Dipnotlar:Haberi alan, atına atlayıp kurt avına çıkıyordu. Olayın garip tarafı bundan sonra başlıyordu. Kurdu gördüklerinde öldürmüyorlardı. Özel sopalarla kafasına vurup bayıltıyorlardı. Ağzına sopayı koyup bağlıyorlar ve köye getiriyorlardı. Kurt yakalandı haberi duyulunca bütün köylüler köy meydanında toplanıyordu. Kurdu yakalayan büyük bir kahraman edasıyla, kurdu atından indiriyor ve kalın bir halatla sağlam bir yere bağlıyordu. Sonra da köydeki bütün köpekleri getirip kurdu köpeğe boğduruyorlardı. Bazen bir tek kurt bütün köpeklerle başa çıkıyordu. Köpekleri yaralıyordu. Böyle durumlarda, çevredeki insanlar elerindeki sopalarla köpeklerin yardımına koşuyordu. Sonuçta daima kurtlar mağlûp oluyordu.

Kurtları köpeklere boğdurmak, köylüler için âdeta ?kış olimpiyatı? mahiyetini kazanmıştı. Yapılan vahşeti hiç kimse sorgulamıyordu. Çünkü yıllarca, belki de asırlarca devam eden bu yanlışı, insanlar doğru gibi algılıyordu. Ben de defalarca seyrettim. Kış olunca birçok defa insanların kurt yakalamaları için dua ederdim. Kurdun cellat köpeklerce infazını görünce çok heyecanlanırdım. Yıllar sonra ?köy metriksimin? dışına çıktığımda, yapılanların ne kadar büyük bir yanlış olduğunu anlamıştım. Şimdi bile hatırladığımda hayret ederim; nasıl olur da birileri çıkıp bu vahşete mâni olamamıştı.

? Bence bu tarz yanlışlıklardan kurtulmak için ?evrensel bir metriks? bulmaya çalışmalıyız. Bütün insanlar için faydalı olacak evrensel değerler geliştirmeliyiz. Herkes kendi yerel metriksini aşıp evrensel metriks şemsiyesi altında bir araya gelmelidir.

? Çok güzel söylüyorsun. Peki, kim bu ?evrensel metriks?i belirleyecek? Herkes kendi yerel veya kültürel metriksinin rengiyle evrensel metriksi boyayacak. Örneğin, şu anda Batı?nın ?küresel değerler? diye bahsettiği metriks çoğunlukla Batı medeniyetinin değerleridir. Dünyayı ?modern? hâle getirmeye çalışacağım, derken Batılılaştırmak istiyor. Oysa Batı?nın birçok yanlış değerleri var.

? Aynı şey bütün medeniyetler için geçerli. Sana göre doğru olan bir şey, bana göre yanlış olabilir. Sonuçta birinde karar vermemiz gerekir. Ulaştığımız değerler mutlak anlamda doğru ve yararlı olamayabilir, ancak umumiyetle doğru olabilir.

? Sana katılıyorum. Özelikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, bilgisayar ve internet sayesinde, dünyanın bir bilgisayar ekranı kadar küçülmesi ?evrensel değerler? şemsiyesi altında bir araya gelmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Bizler kendi metriksimizin dışına çıkıp diğer metrikslere baktığımız oranda daha doğru ve güzel bir evrensel metrikse ulaşabiliriz. Fakat kusurla yoğrulmuş fıtratımız ve hakikati tamamıyla görmek noktasında çok kısıtlı olan kapasitemizle en güzel ?evrensel değerleri? bulmamız imkânsızdır. Rabbimizin rahmetiyle bize semavî mesaj göndermesi de bu sırdandır.

Kur?an, sonsuz ilim, sonsuz hikmet ve rahmet sahibi Rabbimizden geldiği için doğruyu yanlıştan ayırt ediyor ve herkes için faydalı olacak ?evrensel değerleri? bize sunuyor. Kur?an?ın birçok ismi var. Her bir isim semavî mesajın bir özelliğine dikkatimizi çekiyor. Kur?an, okunan, zikredilen demektir. En yaygın ikinci ismi ise ?Furkan?dır. Doğruyu yanlıştan ayırt eden manasına geliyor. Yani biz kendi daracık aklımızla ve sınırlı kapasitemizle neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu tam olarak bilemeyiz.

Sonsuz ilim sahibi olan Rabbimiz gönderdiği kitabında bize doğru ve yanlışları bildiriyor. Furkan Suresi?nde Rabbimiz şöyle diyor: ?Furkan?ı âlemlere bir uyarıcı olsun diye, kuluna indiren (Allah) ne yücedir!? (Furkan Suresi, 25:1). Bakara Suresi?nde ise Kur?an?ı şöyle tarif ediyor: ?Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah?a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.? (Bakara Suresi, 2:2) Furkan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu, neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda hüküm veren bir kitaptır: ?Böylece Biz onu (Kur?an?ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik.? (Rad Suresi, 13:37) Başka bir surede ise Musa (a.s.) ve Harun?a (a.s.) verilen Tevrat için de ?Furkan? tabirini kullanıyor. Yani her devirde Rabbimiz, indirdiği semavî kitaplarıyla insanlara, doğru ve yanlışları bildirmiştir.

? Kur?an?ın birçok ismi olduğunu bilmiyordum. Diğer isimlerinden kısaca bahseder misin?

? Kur?an?ın bir ismi de ?Hak?tır. Hak, gerçeklik, hakikat demektir. Kur?an hayal, yalan ve aldatmadan uzak olup sadece hakikati ders veriyor. Bu nedenle, Allah Hz. Peygamber?e (a.s.m.) hitaben şöyle diyor: ?Şüphesiz Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.? (Bakara Suresi, 2:119) Kur?an, Cenab-ı Hakk?tan gelen hakikati kabul etmenin bizim menfaatimize olacağını beyan ediyor: ?Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O hâlde kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah?ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.? (Nisa Suresi, 4:170)

Kur?an?ın bir diğer ismi ?Hikmet?tir. Hikmet, gaye, maksat ve fayda gütmek manasına geliyor. Kur?an, tam bir hikmet kitabıdır: ?Elif, Lâm, Râ. Bunlar hikmet dolu Kitabın ayetleridir.? (Yunus Suresi, 10:1) ?? Allah sana Kitabı (Kur?an?ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.? (Nisa, 4:113)

Kur?an?ın bir ismi de ?Burhan?, yani kesin delildir: ?Ey insanlar, bakın size Rabbinizden kesin bir delil geldi; size açık bir nur indirdik.? (Nisa Suresi, 4:174) ?...Ey Resul?üm, işte sana bu kutlu Kitabı indirdik ki her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin, Allah?a teslimiyetle itaat edecek olanlara, rahmetin ve müjdenin ta kendisi olsun.? (Nahl Suresi, 16:89)

Kur?an, aynı zamanda iman edip kendisiyle amel edenler için bir şifa, hidayet ve rahmet kitabıdır: ?Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur?an) geldi.? (Yunus Suresi, 10:57)

? Sohbetimizin başında sanki Yaratıcı?yı bilmek için kâinat yeterli dediğini anlamıştım. O hâlde niye anlattığın özelliklerde bir kitap gönderilsin?

? Rabbimiz kâinattaki eserleriyle kendini bize tanıtmasına rağmen gaflet ve dalalet uykusunda olup da göremeyenleri uyandırmak için hem Peygamber hem de Kitap göndermiştir. Doğruyu yanlıştan kesin olarak ayırt etme imkânı olmayan insana, ?Furkan?ı, Hikmet?i, Burhan?ı, Nur?u ve Hakk?ı? indirmesi büyük bir rahmet olmuştur: ?Sana bu Kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.? (Nahl Suresi, 16:89)

? Okuduğum kadarıyla, Kur?an?da senin iddia ettiğin rahmeti ve hikmeti göremedim.

? Bence üç büyük engeli aşamadığın için söz konusu rahmeti ve hikmeti göremiyorsun. Birincisi, semavî kitap olduğuna inanmadığın için istifade edemiyorsun. Tıpkı açlıktan ölmek üzere olan birinin önüne konulan yemeğin, yemek olduğuna inanmadığı için yememesi gibi. Böyle birinin yemekten istifadesi mümkün değildir. Aynen öyle de senin de ilahî sofra olan Kur?an?dan istifaden öncelikle ona iman edip önünde diz çökmenle mümkündür. Birçok ayette, Kur?an?ın iman edenler için ?hidayet ve rahmet? olduğunun beyan edilmesi bu sırdandır.

? Olmadığına inanmadığım bir sofraya oturup bir şeyler yememi beklemezsin herhâlde!

? Hayır; ama sofrayı görmene mâni olan bazı engelleri aşman gerekir. Kanaatimce senin ikinci engelin, önyargıların. Üçüncüsü ise meal okumandan dolayı, sofranın sadece kokusunu almandır. Müslüman olmayan, Amerikalı iki öğretim üyesinin yazdığı ?İslam?ın Vizyonu? adlı kitaptaki bir değerlendirme senin niye istifade edemediğin konusuna açıklık getiriyor: ?Batılı birinin Kur?an?ın gerçek değerini takdir etmesi çok zordur; özellikle çeviri okuyorsa. Hatta yıllarca Arapça çalışan biri için bile Kur?an karışık, yanlış veya mantıksız görünebilir. Ancak Kur?an?a dayalı İslam medeniyeti, Kur?an konusunda uzmanlaşan binlerce filozof, âlim ve şairlerin şehadetiyle sabittir ki problemin kaynağı Kur?an değil, onu anlamakta zorluk çeken Batılılardır. Hiç şüphe yok ki Kur?an insanlık tarihinde etkili olmuş en harika eserlerden biridir. Son zamanlarda artan sayıda Batılı ilim adamı, kendi kültürel kalıplarını aşarak Kur?an?ın nevine mahsus olağanüstü bir eser olduğunu kabul etmiştir. Yine de Müslüman olmayanların, Arapça ve İslamî ilimleri bilmeyenlerin Kur?an?ın harikalığını görüp takdir etmelerinin önünde büyük engeller vardır.?2

? Bu sözleri Müslüman olmayan birilerinin söyleyeceğini sanmıyorum. Kitabın yazarlarının Müslüman olmadığına emin misin?

? Kitap, üniversitede ?İslam?a Giriş? adlı dersi alan öğrenciler için yazılmış. İki yazar da üniversitede ders veriyorlar. Kitabın tamamını geçen gün okudum. Doğrusu bilgili, çok dürüst ve insaflı buldum. Önyargılarını aşıp hakkaniyetle Kur?an?ı ve İslam?ı inceledikleri için güzel bir eser yazmışlar. Söz konusu eser, halen birçok farklı üniversitede ders kitabı olarak okutuluyor. Kitabın önsözünde, Kur?an?ı anlamaya en büyük engelin Batılı insanların önyargıları olduğu ifade ediliyor: ?Öyle görünüyor ki İslam hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlar Kur?an meali okuduklarında, Kur?an hakkındaki önyargıları neyse, onu teyit edecek şeyler buluyorlar. Kur?anî bakış açısını gerçekten anlamak için öncelikle onun dayandığı temel düşüncelerden haberdar olmak gerekir. Batı kültürü ve modern eğitimin öğretileriyle yetiştiğimiz için Kur?anî bakışa çok uzak kalıyoruz.?3 Bana ilk gönderdiğin mektupta kendini ?hakikati arayan? olarak tanımlamıştın. Bence hakikati arayan için Kur?an müthiş bir hakikat hazinesidir. Çünkü sonsuz ilim sahibinden gelen bir eserden daha hak bir şey olamaz.

? Samimi bir şekilde hakikati arıyorum. Bu arayışta, eğer varsa, Yaratıcı?nın son derece önemli olduğunu da kabul ediyorum. Ateist arkadaşlarımın birçoğu benim Yaratıcı?nın varlığına bu denli kafa takışıma şaşırıyorlar. Benimle dalga geçiyorlar. ?Sen Yaratıcı?yla kafayı bozdun? diyorlar.

? Bence sen doğru ve akıllısını yapıyorsun. Düşünen bir insan için Allah?ın varlığı sorusundan daha önemli hiçbir soru yoktur. Bu soruya tatminkâr bir cevap bulmak kadar hayatî bir şey olamaz. Çünkü Allah varsa ve insan da araştırarak O?nu bulursa, her şeyi bulmuş olur. Şu gördüğümüz bardaktaki bir damla su, mucizevî bir şekilde, 21 yaşında bir delikanlı olsa, onun için en önemli soru nasıl bir damla sudan insan olduğudur. Bu delikanlı kendi varlığının kaynağını düşünmeden, araştırmadan, bara eğlenmeye gitse çok büyük akılsızlık etmiş olur. Aksine, Yaratıcı?sını bulmak için uğraşsa, sorular sorsa, son derece makul hareket etmiş olur. Bu anlamda senin yaptığını çok akıllıca buluyor, diğerlerinin yaptığına bir anlam veremiyorum

? Bu konuda seninle hemfikirim. Bu sırdandır ki, 2002 yılında emekli olduktan sonra, hayatımın geri kalan kısmını beş önemli sorunun cevabını aramak yolunda harcamaya karar verdim. O günden beri, part-time bazen çalışıyorum. Ancak mesaimin önemli bir kısmını, sorularımın cevabını araştırmakla geçiriyorum.

? Neymiş bu hayati soruların? Doğrusu çok merak ettim. Sence bir mahsuru yoksa benimle paylaşır mısın?

? Memnuniyetle. 1) Kâinatın bir yaratıcısı (veya yaratıcıları) var mı? 2) Ölümden sonra hayat var mı? 3) Davranışlarımızı özgür iradeyle mi belirliyoruz yoksa kaderimizde yazılanları mı oynuyoruz? 4) Beden-akıl (ruh) ilişkisi nasıldır? 5) Büyük Patlama?yla kâinatın var olmasından önce ne vardı? Neler oldu? Çocukluğumdan beri bu soruların cevabını arıyorum. 12 yaşındayken Hıristiyanlık bu sorularıma cevap veriyor sandım. Kiliseye devam ettim. Ancak üniversiteye gittiğimde, kilisedeki öğretinin doğru olmadığını ve rasyonel insanın onları kabul edemeyeceğini anladım. Hıristiyanlıktan çıkıp agnostik oldum.

? Hakikaten çok ilginç soruların var. Demek ömrünün kalan kısmını bu soruların cevabını bulmak uğruna harcamaya karar vermişsin. Çok büyük bir fedakârlık. İnşaallah senin gibi hakikati bu denli arzulayan birine Rabbim aradığını buldurur. Doğrusu, haline hem seviniyorum hem de acıyorum.

? Nasıl oluyor hem sevinmek hem acımak?

? Seviniyorum. Çünkü Rabbim hakikati arama samimiyetine binaen seni Kur?an?la tanıştırmış. Senin sorduğun hayatî sorular, oksijen, su, ekmek gibi insan için zaruri olan gıdalara benzer. Bu gıdaları almayan insan biyolojik varlığını devam ettiremez. Aynen öyle de, senin sorularına tatminkâr cevap bularak, ruhunun gıdasını vermeyen insan da ruhen canlı kalamaz. Biraz öncede söylediğim gibi, Kur?an, bizim ruhumuza ve bütün duygularımıza oksijen, su ve gıda olacak şeylerle dolu ?semavî bir sofradır.?4 Allah seni bu sofrayla karşılaştırdığı için nasiplisin. Buna seviniyorum. Ancak, aldığın seküler eğitim gözüne perde oluşturduğu için sofradaki nimetleri göremiyorsun. Dolayısıyla, onlardan istifade edemiyorsun. Açlıktan ölmek derecesine gelmiş bir insanın karşısına çıkmış mükellef bir sofrayı görmemesinden dolayı, açlık sancısı çekmesi gibi bir şey. Senin bu ikinci durumunu düşündükçe de sana acıyorum.

? Varsa böyle bir sofra, göster görelim. O zaman istifade ederim. Ancak ortada sofra falan göremiyorum.

? Dediğim gibi gözüne perde gelmiş biri nasıl görsün ki.

? Sen yardım et de görelim sofrayı.

? Benden yalnız teklif ve teşvik. Sana düşen ise niyet ve gayret. Rabbinden iste asıl hidayeti: ?Senden isterim inayet. Bana göster bir rahmet. Beni dosdoğru yola sevk et.? Seküler bilim ve dinsiz felsefe gözünü kapadığı için Kur?an sofrasını göremiyorsun. Bence öncelikle gözüne perde olan önyargılarını kaldırmaya gayret etmelisin.

? Doğrudur. İnsanın önyargıları hakikati anlamaya engel olur. Batılı biri olarak İslam hakkında birçok önyargım var. Kabul ediyorum. Hem okumalarla hem de senin yardımınla önyargılarımı aşıp sağlıklı bir değerlendirme yapmaya çalışıyorum. İşimin zor olduğunu biliyorum, ancak elimden gelen gayreti gösteriyorum. Bugüne kadar bana gönderdiğin her şeyi dikkatle okuyup yorumlarımı sana bildirdim. Bu da demektir ki önyargılarıma dayanmıyorum. Hakikati aramaya devam ediyorum.

? Seninle görüşmemizin aylardır devam etmesinin sırrı bu. İyi niyetin, hakikati arama azmin ve entelektüel dürüstlüğün olmasaydı bu kadar uzun soluklu görüşemezdik. Maksadım, önyargılarını aşarak Kur?an denizindeki hakikatleri görmene yardımcı olmaktır. Sen hakikati arıyorsun, ancak aklını kendine biricik rehber yapmışsın. Aklınla hakikat denizine dalıyorsun. Oysa Kur?an?la o denize dalmak çok daha farklıdır.

?Mesela, bir denizde hesapsız cevherlerin aksamıyla (çeşitleriyle) dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Gavvas dalgıçlar o definenin cevahirini (cevherlerini) aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas (dalgıç) hükmeder ki bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından başka cevahiri (cevherleri) işittiği vakit, hayal eder ki o cevherler bulduğu elmasın tabileridir, fusus (yüzük taşları) ve nukuşlarıdır (süsleridir). Bir kısmının da kürevî (yuvarlak) bir yakut eline geçer, başkası murabba (dört köşeli) bir kehribar bulur ve hakeza, her biri, eliyle gördüğü cevheri o hazinenin aslı ve mu?zamı (en büyük parçası) itikad edip (inanıp), işittiklerini o hazinenin zevaid (artıkları) ve teferruatı zanneder. O vakit bakarken muvazenesi bozulur, tenasüb de gider. Çok hakikatin rengi değişir... Bahr-i hakaik (hakikatler denizi) olan Kur?an; ayetleri dâhi o deniz içindeki definenin bir gavvasıdır (dalgıcıdır). Lakin onların gözleri açık; defineyi ihata eder (tamamıyla görür), definede ne var, ne yok görür. O defineyi öyle bir tenasüh ve insicamla (yerli yerinde) tarif, beyan eder ki hakiki hüsn-ü cemali gösterir.?5

? Anladığım kadarıyla, hakikat denizinden sadece Kur?an ayetleri (dalgıçları) hakikî cevher çıkarıyor, diyorsun. Kimse kendi aklıyla hakikati bulamaz mı?

? Elbette, insan aklıyla da bir kısım hakikatleri keşfeder. Ancak insanın sınırlı aklı ve noksan ilmiyle, sonsuz ilim sahibi olan Allah?ın bildirdiği hakikatlere yetişmesi imkânsızdır. Vahye dayalı hakikatleri hiç dikkate almadan, kendi aklıyla doğruyu bulmaya çalışan biri, biraz önceki misalde açıklandığı gibi, hakikatlerin çoğundan mahrum kalır. Büyük zarara uğrar. ?Nasıl ki yıldız böceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında (karanlığında) kalır. Bal arısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder.?6 Öyle de yıldız böceğinin ışığına benzeyen kendi aklına güvenip Kur?an?ın güneş gibi parlak hakikatlerini nazara almayanlar kendilerini karanlığa mahkûm eder.

? Doğrusunu söylemek gerekirse bir Yaratıcı?nın varlığına inandıktan sonra ?evrensel metriksin? O?nun tarafından yaratıldığına veya idare edildiğine bir itirazım olmaz. Sonsuz ilim, sonsuz hikmet ve sonsuz rahmet sahibi bir Yaratıcı?yı kabul eden biri için semavî mesajın ?evrensel değerleri? belirlemesi gayet makuldür. Bütün mesele dönüp dolaşıp Kur?an?ın semavî kitap olup olmadığına dayanıyor.

? Kur?an?ın semavî kitap olduğunu birkaç defa anlattım şimdiye kadar. Anlaşılan bu konuda soru ve şüphelerine tam cevap veremedim. İstersen gelecek hafta bu konuyu etraflıca konuşalım.

? Bence çok iyi olur.

* * *

Bu hafta Thomas sohbete çok iddialı başlamıştı. İnsanın aklıyla hakikati bulabileceğini ve vahye ihtiyaç olmadığını iddia etmişti. Oysa sohbet sonunda, Thomas sonsuz ilim sahibi bir Yaratıcı?dan gelen semavî mesajın hakikate ölçü olabileceğini kabul etti. Mesnevi?de anlatıldığı gibi, semavî vahyin nurundan mahrum insanların hakikat tarifi, tıpkı hayatında hiç fil görmemiş birinin karanlıkta file dokunarak tarif etmesine benzer:

?Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar. Birisinin eline kulağı geçti, ?Fil bir oluğa benzer? dedi.

Başka birisinin eline ayağı geçmişti, dedi ki: ?Fil bir direğe benzer.? Bir başkası da sırtını ellemişti. ?Fil bir taht gibidir? dedi. Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öbürü elif. Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık kalmazdı.?7

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Metriks (Matrix) başkalarının kontrolünde olan sunî bir dünyayı temsil ediyor. Filmde anlatıldığına göre, insanlar sunî bir dünyanın esirleri olmuşlar. Robotik varlıklar tarafından kontrol ediliyorlar. Hakikati anlamamaları için sürekli olarak aldatılıyorlar. İnsanın metriksten (yani sunî yalancı dünyadan) kurtulup gerçek hürriyeti kazanması, öncelikle hakikati anlamasına bağlı. Oysa robotik güçler insanların beyinlerini sürekli, istedikleri programlarla doldurduğu için esaretten kurtulmak pek mümkün gözükmüyor. Film, metrikste doğan bir insanın hakikati bulmasının imkânsız denecek kadar zor olduğunu gösteriyor.

2 Sachiko Murata ve William C. Chittick, The Vision of İslam, Paragon House: 1994, s. XVIII.

3 Sachiko Murata ve William C. Chittick, The Vision of İslam, Paragon House: 1994, s. XIX.

4 Hz. Peygamber (a.s.m.) Kur?an?ı şöyle tarif eder: ?Bu Kur?an, Allah?ın ziyafet sofrasıdır. Yiyebildiğiniz kadar onun nimetlerinden yiyiniz. Şüphesiz ki bu Kur?an Allah?ın ipidir, apaçık bir nurdur ve fayda veren bir şifadır. Kur?an kendisine sarılanın koruyucusudur, kendine uyanların kurtarıcısıdır. Kur?an?a uyan doğru yoldan sapmaz ki kınansın, eğilmez ki doğrultulsun. Kur?an?ın harikalığı ve üstünlüğü kaybolmaz, çok okumakla eskimez.? (et-Tergib ve Terhib, 2:227)

5 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz.

6 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, On Yedinci Söz.

7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 71

13 Aralık 2009 15:43

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (1)

?(Ey Muhammed!) Onlara (istedikleri) bir ayet getirmediğin zaman (alay ederek) derler ki: ?Onu (da) bir yerlerden derleyip toplasaydın ya.? De ki: ?Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uymaktayım. Bu (Kur?an ayetleri) Rabbinizden gelen basiretlerdir (gönül gözlerini aydınlatan nurlardır.) İman edecek bir topluluk için bir hidayet kaynağı ve bir rahmettir.??

(A?raf Suresi, 7:203)

?Beyanat-ı Kur?âniye (Kur?an?ın sözleri) beşerin ilm-i cüzîsine (sınırlı ilmine), bahusus bir ümminin (okuma yazması olmayan birinin) ilmine müstenit (dayanıyor) olamaz. Belki, bir ilm-i muhite (sınırsız ilme) istinat ediyor (dayanıyor) ve cemi (bütün) eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakâiki (hakikatleri) bir anda müşahede eder (görür) bir Zat?ın kelamıdır.?

(Bediüzzaman)

Bu hafta görüştüğümüzde Thomas Kur?an okumasında hayli mesafe aldığını söyledi. Kur?an?ın yarısından fazlasını bitirmişti. Doğrusu, bu sevindirici bir haberdi. Thomas, Kur?an?ı büyük bir dikkatle okuyor, ilginç bulduğu yerleri sarıya boyuyor, küçük bir kâğıtla işaretliyor ve yanına notlar alıyordu. Müzakereye Thomas?ın verdiği sevinçli bir haberle başladık:

? Kur?an?ı bitirdikten sonra ikinci bir defa daha okuyacağım. Böylelikle daha iyi anlama imkânım olacak. Belki de bu şehirde, Kur?an?ın tamamını okuyan tek ateist olacağım.

? Doğrusu seni tebrik ediyorum. Çok yerinde bir karar vermişsin. Ben de kıymetli eserler için aynı stratejiyi takip ediyorum. Hatta lise yıllarımda bile aynı yöntemi uyguluyordum. Hiç unutmuyorum Kur?an hakikatlerini açıklayan Bediüzzaman Said Nursî?nin eserleri ilk defa elime geçtiğinde, merakla hepsini hızlıca okumuştum; hatta katıldığım ilk kitap okuma programında günde 400 sayfa okuyordum. Gerçi tamamını anlamıyordum; ancak Nursî?nin düşüncesini ana hatlarıyla yakalamıştım.

? Ben şahsen bu tarz okumayı daha etkin buluyorum. İkinci defa okuduğumda, parçayı bütün içinde anlama imkânı buluyorum.

? Söz, Kur?an?ı okumaktan açılmışken çok önemli bir noktayı seninle paylaşmak istiyorum. Kur?an?ı kaç defa okuduğun değil de onu nasıl bir yaklaşımla okuduğun önemlidir. Bir misal ile ne demek istediğimi açıklayayım. Varsayalım ki çölde yolculuk yaparken yolunu kaybettin. Günlerce yaptığın aramalar bir netice vermedi, aç, susuz ve harap bir şekilde dolandın. Derken uzaktan muhteşem bir saray göründü. Sen saraya yaklaştığında içeri girmek için yüzlerce kapı gördün. Sarayın kapısında bir elçi, seni saray sahibine misafir olmak üzere içeri çağırdı. İçeri girdiğinde hem ihtiyaçlarını karşılayacağını hem de binlerce kıymetli hediyeler vereceğini söyledi. Sen böyle bir durumda ne yaparsın?

? Davete icabet ederim hem de saray sahibine bin kere teşekkür ederim, beni çölde ölüp gitmekten kurtardığı için.

? Doğru söyledin. Aklı başında her insan böyle yapmalı. Elçi sana ?Sarayın yüz kapısı var. İstediğinden içeri girebilirsin? dedi. Sen kapılardan birine dayandın. Kapıyı ters yönden açmaya çalıştığın için kapı açılmadı. Kapıyı kapalı sandın. Daha da zorlamaya çalıştın; ama nafile. Sonunda kapıyı zorlamaktan vazgeçtin. Ümitsiz bir şekilde ?Bu saraya girilmez? deyip orayı terk ettin.

? Hayır canım, niye terk edeceğim! Diğer kapıları deneyeceğim. Her birini tek tek denerim. Hangisi açıksa ondan içeri girerim.

? Misaldeki saray İslam?dır veya onun esası olan Kur?an?dır.1 Her bir insan bu dünya çölünde ebedi ölümle pençeleşirken o sarayın kapısındaki bir elçi bizi içeriye davet ediyor. Bize düşen açık bir kapıdan içeri girmektir yoksa helak olup gideceğiz. Oysa şimdiye kadarki tartışmalarımızdan anladığım kadarıyla sen açık kapılara gitmek yerine açamadığın kapılara dayanıp duruyorsun. Gerçi açmasını bilen için bütün kapılar açık; ancak senin nazarında bazıları kapalı olabilir. Oralarda oyalanmak yerine diğer kapıları denemelisin. Sakın yanlış anlama; seni suçlamıyorum.

Sizin ?Özgür Düşünürler? grubunun sohbetlerine katılırken benzer bir hata yapmıştım. Sohbet salonunun iki kapısı vardı. İlk haftalarda her geldiğimde aynı kapıyı deniyor, açılmayınca kapıyı tıklatıyordum. Kapıyı açmaları için içeriden yardım istiyordum. Hiç unutmuyorum, bir seferinde bir arkadaşınız kapıyı açınca şunu demişti: ?Furkancığım gördüğün gibi iki kapı var. Biri açılmayınca diğerini denemelisin.? Bu basit ifade bana büyük bir ders olmuştu. O arkadaşa dediğim gibi sana da derim ki: ?Altı bin altı yüz altmış altı kapılı Kur?an sarayına girerken bir kapısını kapalı bulduysan ötekisini dene. Aynı kapıyı zorlayarak bütün vaktini zayi etme. Yoksa büsbütün dışarıda kalıp heder olacaksın. Şunu unutma ki şeytan seni sürekli kapalı gibi gözüken kapıyla oyalamak ister ta ki açık bir kapı bulup içeri girmeyesin.

? Saray misalin hoşuma gitti. Birazcık değiştirerek hangi konumda olduğumu açıklamak istiyorum. Sarayın (yani Kur?an?ın) içinde resim tabloları (yani ayetler) var. Sen ressamın Allah olduğunu iddia ediyorsun. Ben ise insan olduğunu söylüyorum. Dolayısıyla Allah?a ait olanlar otantik, diğerleri ise sahte tabloları temsil ediyor. Kur?an?ı alıp okumakla ben o saraya girmiş oldum. Sen de bana rehberlik yapıyorsun. Şu âna kadar sarayın yarısını gezdik. Saraydaki gezimi bitirmeden, eserlerin kime ait olduğu konusunda kesin bir hükme varmak istemiyorum.

? Senin misalin de güzel. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Ben her bir Kur?an ayetini İslam sarayına ve Allah?a götüren kapı olarak görüyorum. Sen ise her bir ayeti Kur?an sarayındaki resim tablolarına benzetiyorsun. Önemli olan, o kapılardan veya tablolardan Rabbimize ulaşmaktır. Senin örneğinle devam edebiliriz. Saraydaki serginin yarısını dolaştın şimdiye kadar. Ne tür intibalar edindin?

? Dediğim gibi, sarayın tamamını dolaşmadan kesin bir hüküm vermek istemiyorum. Serginin tamamını bitirince bütün tabloların otantik olduğunu görsem o zaman senin Rabbine iman edeceğim ve O?na kulluk yapıp emirlerine riayet edeceğim. Şimdiye kadarki yolculuğumda tabloların yüzde 80?i otantik ve yüzde 20?si sahte gibi gözüktü bana.

? Tabloları nasıl incelediğin çok önemli. Üstünkörü bakarsan sanatkârının imzasını göremezsin. Sahte sanırsın veya gözünü kapatırsan her bir tablodaki taklit edilmez imzayı göremezsin.

? Mikroskopla bakıyorum, büyük bir titizlikle her bir tabloyu inceliyorum.

? İlahî imza, beşerî imzalardan farklıdır. İlahî imzanın nasıl olduğunu bilmen gerekir. Yoksa eserin otantik olup olmadığını anlayamazsın.

? Nasılmış ilahî imza? Bana kısaca anlatır mısın?

? Memnuniyetle. Biz insanlar, yazdığımız bir şeyin altına imza atarız veya icat ettiğimiz bir şeyin patentini alırız. Bununla söz konusu şeylerin bize ait olduğunu ispat etmeye çalışırız. Örneğin ilk defa teknoloji harikası bir âlet icat ettiğimde hemen patentini almam gerekir ki sonradan birileri ortaya çıkıp eserimi sahiplenmesin. Varsayalım ki hiç kimsenin hiçbir şekilde ve hiçbir zaman benzerini yapamayacağı bir eser icat ettim. Böyle bir durumda patent almama gerek var mı?

? Hayır. Eğer taklidi imkânsızsa boşuna yorulup niye patent alacaksın ki.

? İşte aynen öyle de teşbihte hata olmaz, Sâni-i Kerim?imiz de hem Kur?an sarayındaki kavlî ayetlerini hem de kâinat sarayındaki kevnî ayetlerini öyle bir şekilde yazmış ki taklidi beşer takatinin ötesindedir. O hâlde, her bir ayet, benzersiz olmasıyla aynı zamanda bir imzadır. Onların her biri bize Rabbimizi bildirmek için tek başına yeterlidir.

? İzin verirsen, Kur?an sarayındaki tabloları (ayetleri) incelerken göz önünde bulundurduğum kıstasları seninle paylaşmak istiyorum.

? Buyurun dinliyorum.

? Dört temel ölçütüm var. Bunlar ışığında bütün tabloları inceleyip otantik olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Birincisi, tablo neyi anlatıyor? Sanatkârın maksadı ve mesajı nedir? İkincisi, tablo bilimsel gerçeklere göre hakikat mi yoksa yalan mı? Üçüncüsü, tablo etik prensiplerine göre doğru mu yoksa yanlış mı? Dördüncüsü, bu tablo ilahî bir hediye mi yoksa beşerî bir eser mi?

? Gayet makul kıstasların var. Bir kıstas daha eklemen gerektiğini düşünüyorum. Bu tablo hiçbir şekilde ressamlık eğitimi almamış, resim çizmesini bilmeyen birinin eseri olabilir mi? Bu soruya vereceğin cevap, eserlerin semavî olup olmadığını anlamana da yardımcı olur.

? Haklısın. Bunu da ekledim kıstaslarıma.

? İlk üç kıstasını uygularken zorlanabilirsin. Birincisini tatbik ederken şu gerçeği daima hatırlamalısın: Aslında, sen orijinal tablolara bakmıyorsun. Onların orijinallerinin başka ressamlar tarafından çizilmiş kopyalarına bakıyorsun. Yani Allah?ın ayetlerini değil, onların tercümanlar tarafından yapılan çevirilerine bakıyorsun. Bu nedenle ilahî mesajı tamamıyla hiçbir mealde bulamazsın. Çünkü sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi Rabbimiz, insanlığa gönderdiği mesajını ifade ederken bir kütüphaneye sığmayacak bilgiyi bir kitaba koyabilir ve koymuştur. Hiçbir tercüman ilahî kelamdaki tüm manaları eksiksiz kavrayıp sana aktaramaz. Bundandır ki hiçbir tercüme Kur?an değildir. Her bir Kur?an tercümesi, tercümanının kısır fehmiyle Kur?an?dan anladıklarıdır.

? Kur?an tercümesini okuma mı diyorsun? Herkes Arapça mı öğrenmek zorunda?

? Hayır. Tercümenin elbette sana faydası vardır; fakat tercümenin eksik kalacağını her zaman hatırında tutmalısın. Birinci ölçütünü tatbik edip ilahî mesajı anlamaya çalıştığında bir problem görürsen bu çeviri probleminden kaynaklanabilir. Hemen bir hüküm verme. Takıldığın noktaları, birlikte tartışalım

? Ben de söylediğini yapmaya çalışıyorum. Takıldığım yerleri sana getiriyorum.

? İkinci ölçütün de gayet makul. Zaten Allah da açıkça bize böyle bir ölçütle Kur?an?ı değerlendirmemizi istiyor: ?Hâlâ Kur?an üzerine gereği gibi düşünemeyecekler mi? Eğer o Allah?tan başkasından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlıklar, çelişkiler bulacaklardı.? (Nisa Suresi, 4:82) Ancak özellikle ?bilimsel bilgiler? ve ?Kur?anî bilgileri? karşılaştırırken bir problem çıkabilir. Büyük çoğunluk itibariyle, bu anlamda bile Kur?an?da bir çelişki bulamazsın. Ancak birkaç yerde, bilimsel bilgilerle çelişen ifadeler görebilirsin. Bu durumda da bilimsel bilgileri mutlak hakikat gibi alıp Kur?an?ın hakikatlerini reddetmen hata olur. Çünkü bir zamanlar herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir kısım bilimsel bilgiler, sonradan anlaşıldı ki bir hayalden ibaretmiş. Özellikle bütün bilim adamlarının üzerinde hemfikir olmadığı evrim teorisi gibi sözde ?bilimsel hakikatler?le Kur?an?ın yüksek hakikatlerini tartmamalısın. Benzer şeyler, üçüncü kriterin için de söylenebilir.

? İkinci ölçütümü nasıl tatbik ettiğimi açıklayayım. 14 asır önce yazılmış bir kitapta modern bilime ters düşen birçok ifade bekliyorum. Ben Kur?an?ı incelerken modern bilimin kesin olarak ispat ettiği bilimsel hakikatlerle çelişen ayetlerin var olup olmadığını arayacağım. Eğer insan tarafından yazılmış bir kitapsa birçok örneklerini bulacağım. Çünkü Kur?an?ın yazıldığı devirde insanların bir kâinat anlayışı vardı. Yazar, kendi devrinin düşüncelerini kitaba yansıtmıştır.

? Güzel düşünüyorsun. Çelişen ayetler bulmak şöyle dursun, bilimin ancak son birkaç asırda keşfettiği hakikatleri Kur?an?da okursan ne dersin?

? Bir iki tane varsa yazarın zekâvetine havale ederim. Şayet birçok örnek varsa bu olsa olsa ilahî kelamdır, derim.

? Birçok örnekleri var. İleride sana göstereceğim bu örnekleri. Bir süre önce kullandığın bir ifade aklıma takıldı. Saraydaki bütün resimlerin otantik olduğunu gördükten sonra onların ustasını kabul ederim, demiştin. Öyle mi?

? Evet. Sen de Kur?an?ın Allah kelamı olduğunu ve bütün ayetlerinin hak ve hakikat olduğunu, söylemiştin. Bunu bana göstermen gerekir. İşin hayli zor, dostum. Bir tane sahte resim çıksa bütün uğraşın boşuna gidecek.

? Aslında işim hem zor hem de kolay. Hatırlarsan bizim birinci gayemiz, Kur?an?daki ayetlerle Rabbimizi bulmaktır. İlk günden beri yaptığımız bütün tartışmaların arka planında bu temel soru yer alıyor. Öyle değil mi?

? Evet. Haklısın.

? Bu anlamda benim işim gayet kolay. Kur?an sarayındaki altı bin altı yüz altmış altı tablodan bir tanesiyle bile sana Rabbimizin varlığını ispatlayabilirim. Kur?an?ı incelerken kullandığın dört kritere göre sadece bir ayetin beşer sözü olmadığını ve ilahî söz olduğunu ispatladığım anda, diğer bütün ayetler senin aklına göre beşerî bile olsa biz yine Rabbimizi bulmuş olacağız. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım. Nar diye bir meyve var, desem sen ise bu meyveyi hiç görmediğin için inkâr etsen, iddiamı ispat etmem için bir tek nar getirip sana göstermem yeterlidir. Oysa sen iddianı ispat etmek için bütün mekânları ve zamanları arayıp taramalısın. Dünyanın her tarafını karış karış inceledikten ve geçmiş zamana yolculuk yapıp önceki asırlardaki dünyayı taradıktan sonra bir tek nar bile bulamazsan narın yokluğunu ispatlayabilirsin. Gördüğün gibi, bir şeyin varlığını ispat etmek son derece kolaydır. Yokluğunu ispat etmek ise imkânsız denecek kadar zordur. Aynen öyle de Allah vardır, dediğimde, Allah?tan gelen tek bir ayeti (veya eseri) göstermekle davamı ispat edebilirim. Bütün eserlerin Allah?tan olduğunu ispat etme yükümlülüğüm yoktur.

? Söylediklerin gayet makul geldi bana. Beni bu konuda ikna ettin. Ancak, Kur?an?da bir tane bile yanlış söz olduğuna seni ikna edersem İslam?ın otantik ilahî bir din olduğu argümanı çürümüş olur.

? Haklısın; işimin zor olan tarafı bu. Sana Kur?an?ın bütünüyle hak ve hakikat olduğunu ispat etmeliyim. Öte yandan, Kur?an?da bir tane bile semavî ayetin varlığını kabul ettiğin an artık agnostik veya ateist olamazsın. Allah?ın varlığını kabul etmek zorundasın. Yani rasyonel prensiplerin seni böyle davranmaya mecbur eder.

? Kabul ediyorum söylediklerini. Bir tek ayetin bile semavî olduğunu kabul ettiğimde, Allah vardır, derim ancak sadece bir ayete dayanıp İslam?ın otantik bir din olduğunu kabul edemem. Başka dinleri incelemeye başlarım. İslam?a göre hayatımı yönlendiremem.

? Senin işin çok daha zor. Kur?an sarayını dolaştıktan sonra hiçbir otantik tablo görmezsen bile yine de ?Bir yaratıcı yoktur? diyemezsin. Yani Yaratıcı?nın yokluğunu ispat edemezsin. Yaratıcı?nın varlığının delillerini Kur?an?da göremedim, diyebilirsin. Dolayısıyla, ben iddiam olan yaratıcının varlığını bir otantik resimle sana ispat edebilirim. Ancak sen yaratıcının yokluğuna ilişkin davanı asla ispat edemezsin. Bunu yapman için bütün zamanları ve mekânları dolaşmalı ve oradaki tabloları incelemelisin. Bu da zaman ve mekâna bağımlı hiçbir insanın gücünün dâhilinde değildir.

? Bundandır ki kendimi agnostik olarak tanımlıyorum. Tanrı?nın var olup olmadığını mutlak manada bilemeyiz, diyorum. Sen bana Kur?an sarayını gezdirerek, Yaratıcı?nın varlığını ispat edeceğini söylüyorsun. Ben de seni takip ediyorum. Saraydaki tabloların ilahî değil beşerî olduğunu anladığımda sarayı büsbütün terk ederim.

? Rasyonel prensiplerine göre hareket edersen böyle yapamazsın. Eğer Kur?an?ı yüzde 80 otantik bulursan otantik bulduğun hükümlere uymakla mükellef olursun. Sarayı tamamen terk edemezsin.

? Doğru, ama bu senin yaşadığın İslam?dan farklı olur.

? Katılıyorum sana. Bahaizm bunun en somut örneğidir. İslam?ın birçok inanç esasıyla Hıristiyanlıktaki bir kısım esasları birleştirip melez bir din oluşturmuşlar. Ne İslam?a benziyor ne de Hıristiyanlığa. Bu konuda söyleyecek başka bir şeyin yoksa hiçbir beşerin eseri olamayacak semavî eserlerden (ayetlerden) birkaç tanesini göstermek istiyorum.

Rabbimizin Kur?an?daki sözlerini dikkatle incelediğimizde insanüstü ifadeler olduğu ayan beyan görülecektir. Üstünkörü bakıldığında insan sözüne benzemesine rağmen dikkatle bakınca insanüstü olduğu görülecektir. Örneğin uzaktan bir dağın tepesine baksak gökyüzüne bitişik görürüz. Sanki aralarında hiçbir mesafe yok gibidir. Oysa dağın tepesine tırmandığınızda, semanın uçsuz bucaksız olduğunu fark ederiz. Uzaktan bakınca da Kur?an?daki ilahî sözlerle, insanın ifadeleri arasında bir benzerlik ve yakınlık görülür; ama Kur?an hakikatlerinin tepesine tırmanıldığında, her bir surenin, her bir ayetin, her bir kelimenin harikulade ve mucize olduğu görülür. Kur?an, Hz. Muhammed?in (a.s.m.) peygamberliğine en büyük delil olduğu için Allah, Kur?an?da şöyle yemin eder: ?Hikmetli Kur?an?a kasem ederim ki, sen resullerdensin.? (Yasin Suresi, 36:1-3) Bu ayet Hz. Peygamber?e (a.s.m.) hitaben der ki: ?Sen resulsün; çünkü, senin elinde Kur?an var. Kur?an ise, haktır ve hakkın kelamıdır. Çünkü içinde hakiki hikmet, üstünde sikke-i i?caz (mucize mührü) var.?2

? Bence sen ilahî kelam olarak baktığın için mucize ifadeler olarak algılıyorsun. Bilge bir insan da pekâlâ Kur?an?daki birçok sözü söyleyebilir. Nitekim Kur?an gelmeden önce de benzer şeyleri söyleyenler vardı.

? Kur?an, geldiği devirdeki yerleşik inançları kökten değiştiren bir mesaj içeriyor. O zamanlar tevhit inancı neredeyse tamamen ölmüştü. Hıristiyanlıktaki teslis inancı ve putperestlik hâkimdi. Kur?an, şirkin ve putperestliğin her çeşidini reddederek Allah?ın bir olduğunu ders verdi.

? Haklısın; ama Kur?an?ın geldiği devirden önce de bazı filozoflar, bir tek Yaratıcı?nın olduğunu iddia etmişlerdi. Dolayısıyla, Kur?an yepyeni bir şeyle gelmedi. Eskiden var olan bir düşünceyi öne çıkardı.

? Kur?an da benzer şeyler söylüyor: Bu din yeni değil. İlk peygamberden beri binlerce peygamberin anlattığı hakikatleri ders veriyor. İnsanları tek olan Allah?a kulluk yapmaya davet ediyor. Kur?an, bu hakikati şöyle ifade ediyor: ??Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!? diye Nuh?a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim?e, Musa?ya ve İsa?ya emrettiğini, size de din kıldı.? (Şura Suresi, 42:13) Yine oruç ve namaz gibi ibadetlerden bahsederken ?Sizden öncekiler üzerine farz olunduğu gibi sizin de üzerinize farz olundu? diyor. Dolayısıyla İslam yeni bir din çağrısı değildir, ?yeniden dine? yapılan bir çağrıdır. Allah?ı ve ahiretin varlığını ilk defa anlatan yeni bir dava değil, Hz. Âdem?den (a.s.) beri bütün peygamberlerin davalarını yeniden dava ediyor. Rabbini unutmuş, tabiata, sebeplere ve tesadüfe tapan insanları, yeniden, bir ve benzersiz olan, âlemlerin Rabbine kulluk yapmaya davet ediyor.

? Bildiğin gibi daha önceleri İncil ve Tevrat?ı defalarca okudum. Kur?an?ı okurken konularındaki müthiş benzerlik gözümden kaçmadı. Bu anlamda söylediklerine inanıyorum. Peygamber olduğunu iddia edenlerin hepsi benzer konuları ifade etmişler. Ancak bu onların hepsinin doğru olduğunu göstermez. Hepsi de yanılmış olabilir. Yani kendi iç dünyalarında psikolojik olarak yaşadıkları şeyleri Yaratıcı?dan gelen bir vahiy olarak algılamış olabilir. Kendi düşüncelerini, gayrişuurî olarak ilahî söz olarak insanlara telkin etmiş olabilir.

? Kur?an?da konuşan Hz. Muhammed (a.s.m.) değil, Allah?tır. Senin dediğine göre hâşâ Hz. Muhammed, kendi sözlerini, ilahî sözleri taklit ederek insanlara aktarmıştır. Ama bunu bilerek yapmamış; kendi sözlerinin ilahî sözler olduğuna psikolojik olarak inandığı için yapmıştır. Aslında şuurî yapıp yapmamış olması hakikat noktasında fark etmez. Her iki durumda da ilahî sözleri taklit ederek kendi sözlerini, semavî mesaj gibi aktarması söz konusu. Böyle bir taklit aklen mümkün olamaz.

? Niye mümkün olmasın ki? Tarihte birçok sahte peygamber çıkmıştır. Kendi sözlerini ilahî söz diye insanlara yutturmaya çalışmışlar.

? Ama er ya da geç ?sahte? peygamber oldukları anlaşılmıştır. Haklısın; herkes taklit edebilir. Bir süre insanları kendine inandırabilir. Ama eninde sonunda sahtekârlıkları ortaya çıkar. Çünkü birbirine yakın olanlar, birbirini iyi tanıyanlar, birbirini taklit edebilir. Örneğin, bir hemşire kendini doktor diye takdim edip insanları kandırabilir. Bir yarbay bir albay rolüne girebilir. Bir fizik öğretmeni üniversitede öğrencilere fizik doçenti olduğunu söyleyebilir. Ancak ilim ve dikkat sahibi insanlar, böyle sahtekârları söz ve davranışlarından fark edebilirler. Oysa ilim ve makam itibariyle birbirinden çok uzak olanların birbirini taklidi neredeyse imkânsızdır. Örneğin, ücra bir köyde kulaktan duyma bilgilerle ebelik yapmayı öğrenen biri kendini dünyanın en büyük beyin cerrahı diye yutturamaz. Bir er, orgeneral taklidi yapıp bir orduyu kandıramaz. Okuma-yazma bile bilmeyen biri dünyaya, ?Ben yeni Einstein?ım? diye kendini takdim edemez. Böyle hareket ettiklerinde herkese maskara olurlar. Her hâlleriyle sahtekâr oldukları anlaşılır.3

? Niye kimse taklide kalkışamıyormuş? Anlayamadım. En azından teşebbüs eden olur.

? Galiba yanlış ifade ettim. İnsan Allah?ı taklide kalkışamaz, demiyorum. Elbette şarlatanlık yapanlar için her yol açıktır. ?Ancak böyle bir teşebbüste bulunan hiçbir kimse başarılı olmaz? demek istiyorum. Çünkü kendi sözünü Allah?ın sözü diye yutturmaya çalışan bir insan eninde sonunda kendini ele verir.

? Daha önce Kur?an?ın 23 senede tamamlandığını söylemiştin. Pekâlâ, Muhammed, zamanla karşılaştığı sorunlara bulduğu çözümleri vahiy diye takdim etmiş olamaz mı?

? Vahyin geliş şekillerine, Kur?an?ın içeriğine ve ayetlerle hadisler arasındaki farka baktığımızda senin soruna hiç tereddütsüz ?hayır? diye cevap veririz. Vahiy, Hz. Muhammed?e (a.s.m.) çok değişik şekillerde bildirilmiştir.4 Öyle, gündüz karşılaştığı bir sorunu akşam düşünüp sabahleyin bir cevapla gelmemiştir. Bazen geceleyin, bazen gündüz ortasında bazen de sahabelerinin ortasında vahiy gelmiştir. İlgili rivayetlerden öğrendiğimize göre, ilahî mesajın azameti karşısında Hz. Peygamber (a.s.m.) tir tir titriyor, boncuk boncuk terliyor, yüzünün rengi değişiyor ve nefes almakta zorluk çekiyordu.5 Bir defa değil, 23 yıl boyunca her defasında vahye mazhar olduğunda bu haleti yaşayan Hz. Muhammed (a.s.m.), eğer yapmacık hareket etseydi sahabeler anlamaz mıydı? Üstelik soğuk bir kış gününde bile vahiy geldiğinde vücudunun terlemesini nasıl sağlayabiliyordu? Bazen sorulan bir soru üzerine anında gelen vahiyle nasıl bambaşka bir halete bürünebiliyordu?6

? Kuramsal olarak tatmin oldum verdiğim cevaplardan. Ancak, söylediklerini somut örneklerle ispatlamanı istiyorum.

? Zaman şimşek gibi geçmiş. Vaktimizin sonuna geldik. Haftaya bu konuya devam edelim inşaallah.

? Tamam, olur.

* * *

Görüşmemizin sonunda Thomas Kur?an sarayının benzersiz olabileceğini kuramsal boyutta kabul etti. Ancak, sarayda dolaşıp, harikulade eserleri gözüyle görmeden Kur?an?ın bu hususiyetini tasdik etmeyeceğini söyledi. Aslında her şey Thomas?ın Kur?an sarayındakilere önyargısız yaklaşmasına bağlı. Bunu yapabilirse, içindeki benzersiz tabloları görüp tanıyacaktır. Mevlana?nın anlattığı gibi, Kur?an sarayındaki eserleri görmek isteyene, kör bile olsa, Allah nur verir:

?(Kör birini misafir eden adam) gece yarısı Kur?an sesini duydu. Uykusundan sıçradı, şu acayip şeyi gördü. Kör, Mushaf?tan Kur?an okumaktaydı. Hem de doğru olarak okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki: ?Gözün kör olduğu halde şaştım doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen? Okuduğun satıra bakmakta, elini okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin. Parmağını satırlar üstünde gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.? Kör dedi ki:

?Ey ten bilgisizliğinden kurtulan, bunu Allah yapamaz mı ki? Neye şaşırıyorsun? Ben Allah?a, ?Ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl düşkünse ben de Kur?an okumaya öyle düşkünüm. Fakat hafız değilim ki! Ya Rabbi, Kur?an okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver, benim gözlerimi aç da Kur?an?ı elime alıp okuyayım? diye dua ettim.

Allah?tan, ?Ey Kur?an?a düşkün adam, ey her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini kesmeyen kişi. Senin bize karşı olan o hüsn-ü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel demekte. Ne vakit Kur?an okumak istersen, ne vakit Mushaf?ı eline alırsan, Ben de o zaman sana gözlerinin nurunu bağışlayacağım, ey yaratılışı büyük kişi? diye nida geldi.

Öyle de yaptı Rabbim, ben ne vakit okumak üzere Mushaf?ı elime alır, açarsam, her şeyi bilen, hiçbir işten gafil olmayan O Ulu Padişah, O Tek Tanrı, gece çırağı gibi gözlerimin nurunu ihsan etmekte.? Allah, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Veli bu sebeple Allah?a itiraz etmez.?7

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar

1 Bediüzzaman, iman sarayının yüz kapısı bulunduğunu ve delil anahtarlarıyla her birini açıp içeri girmenin mümkün olduğunu söylüyor. Ancak uykuda olan gafil biri veya kapıların anahtarla açılacağını bilmeyen cahil biri içeri giremez: ?Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise bazı esbaba (sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor (kapalı gösteriyor). ?İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur? der, kandırır.? (Bediüzzaman Said Nursî, Lem?alar, On Üçüncü Lem?a)

2 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta.

3 ?Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan, ötekinden gayet uzaksa mesela adi bir adam, İbn-i Sina gibi bir dâhiyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak; belki kendi maskara olacak. Her bir hâli bağıracak ki: ?Bu sahtekârdır!?

İşte ?hâşâ, yüz bin defa hâşâ? Kur?an beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldızböceği bin sene tekellüfsüz (yapmacık olduğunu hissettirmeden) hakikî bir yıldız olarak rasat ehline (bakanlara) görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus suretini tasannusuz (yapmacıksız), temaşa ehline (seyredenlere) göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer (er), namdar, âli bir müşirin (mareşalin) tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas etmesin (hissettirmesin)? Hem müfteri, yalancı, itikatsız bir adam, müddet-i ömründe daima en sadık, en emin, en mutekid (dindar) bir zatın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik (dikkatli) nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhilerin nazarında tasannuu (yapmacık hareketi) saklansın? Bu ise yüz derece muhaldir; ona hiçbir zîakıl (akıl sahibi) mümkün diyemez. Öyle de farz etmek dahi, bedihî (açık) bir muhali (saçmalığı) vaki (olmuş) farz etmek gibi bir hezeyandır.

Aynen öyle de Kur?an?ı kelam-ı beşer (insan sözü) farz etmek; lâzım gelir ki: Âlem-i İslâm?ın semasında bilmüşahede (açıkça görünen) pek parlak ve daima envar-ı hakaiki (hakikat nurlarını) neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemalat (kemalat güneşi) telakki edilen Kitab-ı Mübin?in mahiyeti; hâşâ sümme hâşâ bir yıldız böceği hükmünde tasannucu (yapmacık hareket eden) bir beşerin hurafatlı (hurafelerle dolu) bir düzmesi olsun ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın ve onu daima âli ve menba-ı hakaik (hakikatin kaynağı) bir yıldız bilsin.? (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, On Beşinci Söz?ün Zeyli)

4 Karen Armstrong, Muhammed: A Prophet of Our Time isimli kitabında, vahyin gelişi esnasında Hz. Peygamber?in (a.s.m.) büründüğü haleti çok harika bir şekilde tasvir ediyor.

5 Buhari, Bedü?l-Vahy 2; Tirmizi, Menakıb 7; Nesai, İftitah 37; Muvatta, Kur?an 7; Ahmed; Müsned, 1, 151.

6 Peygamberimiz ve Kur?an aleyhinde inanmayanların tarih boyunca ortaya attığı iddiaları ve cevapları ayrıntılı olarak okumak isteyenler, Dr. Abdülaziz Hatip?in Nesil Yayınları?ndan çıkan Kur?an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar isimli kitabını okuyabilirler.

7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 116.

13 Aralık 2009 15:45

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur'an' ı (haşa) sıradan bir insan yazmış olamaz mı? (2)

?Yahut ?Kur?an?ı kendisi mi uydurdu? diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur. Eğer doğru söylüyorlarsa Kur?an?ın benzeri bir söz getirsinler.?

(Tur Suresi, 52: 34)

?Üslub-u Kur?an?ın (Kur?an?ın tarzı) o kadar acip bir cemiyeti (toplayıcılığı) var ki, bir tek sure, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur?anîyi (sınırsız Kur?an denizini) içine alır; bir tek ayet, o surenin hazinesini içine alır. Ayetlerin çoğu, her birisi birer küçük sure; surelerin çoğu, her birisi birer küçük Kur?an?dır.?

(Bediüzzaman)

Geçen hafta konuştuğumuz konu Thomas?a çok ilginç gelmişti. Çünkü benzersiz bir kitabın olabileceğini akıl erdiremiyordu. Kısmen dahi olsa bir kitabın taklidinin mümkün olabileceğini düşünüyordu. Gerçi, kuramsal boyutta semavî bir kitabın benzersiz olabileceğini kabul etmişti. Ancak, delil istiyordu:

? Sen, Kur? an?a harikulade bir kitap nazarıyla bakıyorsun. Sen, böyle bir sonuca nasıl ulaştın? Bütün kitapları okumadığına göre Kur?an?ın en yüce kitap olduğunu nasıl söyleyebilirsin?

? Kur?an gibi harikulade ifade ve mana güzelliğine sahip bir kitabın okuma yazması olmayan birinden gelmiş olması mucize olduğunu gösteriyor. İlkokulu bile bitirmeyen biri çıkıp bir kitap yazsa ve asırlarca üniversite hocalarına bile ilham kaynağı olsa elbette harikulade olur. Aynen öyle de Kur?an ümmi bir zattan gelmesine rağmen 14 asırdır her seviyedeki milyarlarca insanın başucu kitabı olmuştur. Demek ki beşerî bir eser değildir, semavîdir.

? Kur?an?ın manasındaki harikuladeliğe bir örnek verebilir misin?

? Memnuniyetle. Kur?an?ın tevhit inancıyla ilgili kısa bir suresini örnek alalım. Bu surenin manasını, derinliğini ve belâgatinin üstünlüğünü tam olarak anlayan, kaynağının semavî olduğunu kolaylıkla kabul eder. İhlas Suresi?nden bahsediyorum. En kısa surelerden bir tanesidir. Bütün Müslümanların ezbere bildiği ve sıklıkla okuduğu bir suredir. Kur?an bu sureyle muhatabı olan tüm insanlığa bir mesaj veriyor. Yani Allah Hz. Muhammed?den (a.s.m.) kıyamete kadar gelip geçecek farklı seviyedeki bütün insanlığa bu kısa sureyle bir hakikati ders veriyor.

Muhatap bütün insanlık olduğu için verilecek mesajda iki önemli nitelik olmalı: Birincisi, herkesin anlayacağı kadar basit olmalı; idrakleri, eğitimleri, asırları farklı olan bütün herkese hitap edecek şekilde açık ve anlaşılır olmalı. İkincisi, basitlikle beraber, yüksek zekâ ve eğitim seviyesine sahip insanları sıkmayacak ve onların idrak seviyelerine hitap edecek derinlikte olmalı. Yani hem çok basit olmalı hem de çok derin hakikatler içermeli. Hiç eğitim görmemiş insanlara hitap ederken aynı zamanda ilmin zirvesine tırmanmış olanlara ders vermeli.

Öyle bir ders kitabı düşün ki hem ilkokuldakiler hem de doktora yapanlar kendilerine ders kitabı yapsınlar.1İşte Kur?an, böyle bir kitaptır. Geçenlerde çok düşük eğitim seviyesi olan ve birkaç ay önce Müslüman olan bir mahkûmla konuştum. Kur?an?dan büyük bir hayranlıkla söz ediyordu. Amerikan hapishanelerinde her sene birçok insan Kur?an?ın tercümesini okuyarak Müslüman oluyor. Hatırladığım kadarıyla, sen de Kur?an?ı okumaya başladığında anlaşılması kolay bir kitap olarak tanımlamıştın. Öte yandan bütün ömrünü Kur?an?ı anlamaya adayan İmam Gazali, Abdulkadir Geylani ve Bediüzzaman Said Nursî gibi binlerce büyük İslam âlimi, Kur?an?ın çok derin hakikatler içeren mucize bir kitap olduğunu söylemişler.2Kur?an?ın kendileri için hakikî üstat ve hiç şaşmaz bir rehber olduğunu ifade etmişler.

? Bence sözünü ettiğin kişiler Kur?an?a, Allah?ın kitabı diye inandıkları için çok methetmişler. Rasyonel bir insan olarak ben başkalarının söylediğine körü körüne tabi olmam. Kendim Kur?an?ın harikulade olduğuna ilişkin deliller görmek isterim.

? Yaşadığımız asırda çoğu zaman ?uzman görüşüne? dayanarak hayatımızı şekillendiriyoruz. Hasta olduğumuzda bir doktora gidip tavsiyelerini alıyoruz. Kendimiz doktor olmaya çalışmıyoruz. Ancak itibar edeceğimiz bir doktor yoksa kendimiz tıp ilmini öğrenip doktor olabiliriz. Sana saydığım isimler de Kur?an?ın en meşhur mütehassısları. Onlara Batılı olmadıkları için itimat etmiyorsan Amerikalı iki bilim adamının konuyla ilgili tespitlerine kulak verebilirsin: ?Kur?an, yaşantısı çok farklı olan, her türden insanı etkiliyor. Bunun da ötesinde, onun sayısız filozof, din âlimi, yargıç, şair ve sanatçıya asırlar boyu ilham kaynağı olması ne kadar harikulade zenginlikte bir kitap olduğunu gösterir; bunu unutmamalıyız.?3

? Hepimiz doktor olalım, uzman görüşlerini kabul etmeyelim, demiyorum. Piyasada birçok sahte doktor var. Her doktorum diyenin sözüne itimat etmeyelim, diyorum. Doktorluk iddiasında bulunan kişinin yazdığı reçetelerin işe yaradığını gösteren delillere bakmalıyız.

? Kur?an reçetesinin tüm dertlere tam bir şifa olduğunu ve Şafi-i Hakiki olan Allah?tan geldiğini gösteren birçok delil vardır. Onlardan bir tanesini seninle paylaşayım. Kur?an?ın en büyük davası, insanlara Allah?ın var ve bir olduğunu anlatmaktır. Kur?an, bu temel mesajını neredeyse her bir bölümde, her bir sayfada, hatta her bir ayette ya açıktan, ya işareten ya da imaen ders veriyor. Hemen her Müslüman?ın ezbere bildiği kısa bir sure var ki Kur?an?ın tevhit mesajını harikulade ifadelerle herkese ders veriyor. Kur?an bu kısa surede tevhit dersini verirken hem herkesin anlayacağı kadar basit hem de her seviyeden insanın istifade edeceği kadar derin hakikatleri birkaç cümlede topluyor. Doğrusu, sadece bu surenin harikulade belâgatini anlayan, onun ancak sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi olan Allah?tan geldiğine şüphesi kalmaz. Şimdi seninle bu sureye yakından bakalım. Önce mealine okuyalım: ?De ki: O Allah birdir. O Samed?dir, yani hiçbir şeye muhtaç değildir ve her şey O?na muhtaçtır. O doğurmamıştır. O doğmamıştır. O?na denk olacak hiçbir şey yoktur.? (İhlas Suresi) Bu ayetlerden neler anlıyorsun?

? Kısaca, Yaratıcı?nın bir ve tek olduğunu anlatıyor. Daha önce ifade ettiğim gibi, benzer düşünceyi söyleyenler, Muhammed?den önce de vardı.

? Haklısın, en cahilden, en büyük dehaya kadar her kim bu sureyi okursa Allah?ın bir ve tek olduğu mesajının verildiğini anlar. Kur?an?ın harikalığı, bu tevhit hakikatini nasıl anlattığında saklıdır. Seninle bu ayetleri derinlemesine incelemeye çalışalım. İhlas Suresi?nde altı ayrı hüküm var. Üçü olumlu ve üçü olumsuz yargıda bulunuyor. İlk üç ayet, Allah?ın kim olduğunu anlatıyor: 1) Allah birdir. 2) Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. 3) Her şey Allah?a muhtaçtır. Son üç ayet ise Allah hakkında uydurulan yanlış şeyleri reddediyor: 1) Allah doğmamıştır. 2) Allah doğurmamıştır. 3) Allah?ın dengi ve benzeri yoktur. Kur?an bu özlü ayetleriyle hem tevhit mertebelerini ispat ediyor hem de şirkin altı çeşidini reddediyor. Yani Allah var ve birdir derken delillerini de gösteriyor. Her bir cümle ötekine hem delil hem de netice oluyor.4

Sure ?De ki O Allah?tır? diye başlıyor. Buna karşı rasyonel insan hemen şu soruyu sorar: ?Delilin nedir?? Kur?an, bu gizli soruya devamındaki ayetlerle cevap veriyor. Bu anlamda İhlas Suresi?nin şöyle bir manası vardır: ?De ki: O Allah?tır. Çünkü O birdir. (Yani, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz hikmet gibi ilahî vasıflar; ancak bir zatta bulunur. İlmen iki sonsuz olamaz. İki ayrı sonsuz kudret sahibi yaratıcı olsaydı, biri kudretiyle diğerinin sonsuz kudretine bir sınır getirirdi. O zaman kudret sınırsız olamazdı. O hâlde, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi her bir vasfın sonsuz derecesine sahip olan tek bir zat, Allah olabilir. Demek ki Allah bir olur; birden fazla olamaz.)

Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. (Yani başkasına muhtaç ve bağımlı olanlar, asla ilah olamazlar. Çünkü böyleleri kendi varlıklarını daimi olarak devam ettiremezler. Oysa trenin lokomotifi, nasıl vagonlara muhtaç olmadan, sahip olduğu özelliğiyle kendini çekiyorsa ?teşbihte hata olmasın? Allah da hiçbir şeye muhtaç olmaksızın kendi varlığını devam ettiriyor. Başkasına muhtaç olanlar daimi uluhiyet iddia edemezler. Ezeli ve ebedi ilahlık ancak samed olmakla mümkündür.)

Çünkü her şey O?na muhtaçtır. (Yani ilah olan Zat her şeyin sahibi, yaratıcısı ve idare edicisi olmalıdır. Yoksa kuru bir laftan ibaret ilahlık iddiasının bir hükmü yoktur. Nasıl ki ilahlık iddia eden Firavun ve Nemrut gibi zatlar, sonunda helak olup gittiler, her şeye hükmünü geçirmeyen ve her şeyi her an tasarrufunda tutmayan biri de daimi ilah olamaz.)

Çünkü O doğurmamıştır. (Yani doğuran hiçbir varlık ilah olamaz. Doğuran bütün canlılar kendine benzer bir şey doğuruyorlar. Oysa Allah?a benzer bir şey olmaz. Çünkü O?nun benzeri olduğunda O ilah olamaz. İki sonsuz kudret sahibi mantıken var olamaz. O hâlde, doğuran hiçbir varlık ilah olma liyakatine sahip olamaz. Onları, ilah yapmayın.)

Çünkü O doğmamıştır. (Yani doğanlar başkasına bağımlı olduğu için asla ilah olamaz. Hem de doğanların bir başlangıcı ve sonu vardır. Çünkü her doğan mutlaka ölür. Ama ilah olan ezeli ve ebedi olmalıdır. Varlığı hiçbir şeye bağımlı olmamalıdır. Kısacası Vacibü?l- Vücud olmalıdır. Yani Hıristiyanların iddia ettiği gibi Meryem oğlu İsa, ilah olamaz. Çünkü o doğmuştur. Varlığı başka bir varlığa bağlı olan, başlangıcı ve sonu olan varlıklara değil, hiç doğmamış ve doğurmamış, vücudu vacip olan Zat?a tapınız.)

Çünkü O?na denk olacak hiçbir şey yoktur. (Yani ilah olan benzersiz olmalıdır. O?nun ne bir dengi ne bir ortağı ne de bir yardımcısı olmamalıdır. Herhangi bir yaratığa benzemekten münezzeh olmalı, hepsinden farklı olmalıdır. Yaratıklarla bağı sadece ?yaratıcılık? noktasındadır. Onlara bağımlı olmaktan, onlara muhtaç olmaktan veya onlara mecbur olmaktan sonsuz derece münezzehtir.)

O hâlde, Cenab-ı Hak ezelidir, ebedidir, evvel ve ahirdir. Hiçbir cihette ne zatında ne sıfatında ne de efalinde (fiillerinde), naziri (benzeri), küfvü (dengi), şebihi (benzeri), misli, misali, meseli (eşi) yoktur.?5

? Bu manalar senin kendi çıkarımların mı yoksa İhlas Suresi?nde kodlanan bilgiler mi?

? Bunlar benim çıkarımlarım değil. İlgili ayetlerin kelime ve cümlelerine yüklenen bilginin deşifre edilmesidir. Sonsuz ilim ve kudret sahibi Zat?tan gelen bu sözler elbette ki bizim sözlerimiz gibi sınırlı mana içermezler. İhlas Suresi?ndeki manaları keşfetmeye çalışan Kur?an mütehassısları ciltlerle kitap yazmışlar. İlahi sözlerdeki derinliği göstermek için bu sure üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Sureyi son ayetten başlayarak başa doğru okuduğumuzda yine her bir ayet diğerini ispat ediyor: ?Hiçbir şey O?nun dengi değildir. (Bu genel argümandır. Buna delilin nedir, sorusuna diğer ayetler sırasıyla cevap oluyor.)

Çünkü O doğrulmamıştır. (Yani doğrulanın kardeşleri ve ebeveyni bir nevi onun dengi olur. Allah?ın hiçbir dengi yoktur; çünkü ebeveyni ve kardeşleri yoktur.)

Çünkü O doğurmamıştır. (Yani her doğuran kendine denk bir şeyler doğurur. O doğurmadığı için dengi olamaz.)

Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. (Yani, O?nun dışında her şey bir şeye muhtaç. O hiçbir şeye muhtaç değil. Hiçbir şeye bağımlı değil. O halde O?nun dengi yoktur.)

Çünkü her şey O?na muhtaçtır. (Eğer O?nun dengi olsaydı varlıklar başka şeylere de muhtaç olurdu. O?nun dengi olmadığı için her şey, sadece O?na dayanıyor ve O?ndan yardım alıyor. Başka hiçbir dayanakları yoktur.)

Çünkü O birdir. (O birden fazla olsaydı O?nun dengi olabilirdi; ancak bir ve tek olanın dengi olamaz.)

Çünkü O Allah?tır. (Allah dışında her şeyin, eşi ve benzeri olabilir. Ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi her türlü vasfın sonsuz derecesine sahip olan Zat?ın dengi olamaz. Çünkü iki sonsuz olamaz.)?

İhlas Suresi?ndeki her bir ayet aynı zamanda ilk ayete netice oluyor. İlk ayet ?De ki: O Allah?tır? diyor. Diğer ayetler, Allah olmanın neticesi olarak O?nda bulunması gereken vasıfları sayıyor: ?O Allah?tır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Samed?dir. Öyle ise O doğurmamıştır. Öyle ise O doğrulmamıştır. Öyle ise O?nun hiçbir dengi yoktur.?

Aynı şekilde sureyi sondan başa doğru okuduğumuzda, son ayet Allah?ın denginin olmadığını söyler. Diğer ayetler ise dengi olmayan Allah?ın nasıl olması gerektiğini anlatır: ?O?nun dengi yoktur. Öyle ise O doğrulmamıştır. Öyle ise O doğurmaktan münezzehtir. Öyle ise O hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyle ise her şey O?na muhtaçtır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Allah?tır.? Şimdi sana sormak istiyorum: Hiç okuma-yazma bilmeyen biri böyle beliğ ifadelerle, bu kadar derin hakikatleri, çok basit bir üslupla izah edebilir mi?

? Muhammed?in yaşadığı devirde yazılı kültürden ziyade sözlü kültür yaygındı. Hiç okuma-yazma bilmeden de bir insan çok şeyler öğrenebilirdi. Bence Muhammed küçüklüğünden beri kâinatın sırlarını merak etmiş. Bu konuda ilim sahibi insanlarla konuşmuş ve bir kısım bilgiler edinmiş. Edindiği bilgileri öyle içselleştirmiş ve bilinçaltına nakşetmiş ki o bilgilerin semavî kaynaktan gelen bir vahiy olduğu vehmine kapılmış.

? Kur?an Allah?ın kelamı değilse o zaman peygamberin sözleridir. Yani o, hâşâ, kendi sözlerini Allah?ın kelamı diye insanlara yutturmuş. Peki, Kur?an, Allah adına yalan uyduranlara en büyük zalim diyor: ?Artık, Allah?a karşı yalan uydurandan veya O?nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.? (Yunus Suresi, 10:17)

? Bence Muhammed üç şeyden biri olabilir. Ya peygamberdir, ya yalancıdır ya da mecnundur. Ben peygamber olduğuna, henüz kanaat getirmedim. Yalancı olduğuna da pek ihtimal vermiyorum. Bence o sonradan mecnun olmuştu. Bilerek kimseyi kandırmadı. Kendisinin peygamber olduğuna inandı. İnsanlara kendi bilinçaltındaki bilgilerini aktardı.

? İlginçtir, Peygamber (a.s.m.) zamanında müşrikler de ona yalancı dememişlerdi. Peygamberliğin gelişine kadar, O?nu Muhammedü?l-Emin diye çağırıyorlardı. Çünkü ondan hiçbir şekilde yalan ve hile görmemişlerdi. Merak ediyorum, sen hangi gerekçeyle onun yalancı olmadığı kanaatine vardın?

? Ben hapishanede yıllarca çalıştım. Yalanı kendine meslek edinen birçok insanla görüştüm orada. Yalan söyleyenlerle birkaç defa konuştuğumda yalanlarını ortaya çıkarıyordum. Bir yerde mutlaka bir açık veriyorlardı. Yalancının sözlerinde tutarsızlık olur. Kendini ele verir. Ben Kur?an?ın üçte ikisini okudum; şimdiye değin. Bu anlamda bir tutarsızlık görmedim. Eğer bilerek uydurulmuş olsaydı mutlaka bir yerde kendini belli ederdi. Rasyonel biri olarak Muhammed?in kim olabileceğine ilişkin üç seçeneği değerlendirdiğimde bana en makul olanı mecnun olmasıdır.

? Senin bu rasyonel seçeneklerini, Allah, Kur?an?da tek tek sayıyor ve hepsini reddedip onun peygamber olduğunu ifade ediyor. Senin kısıtlı aklınla ifade ettiğin üç seçeneğe iki tane daha ekliyor.

? Neymiş o iki seçenek? Gerçekten merak ettim.

? Kur?an, Hz. Muhammed?in (a.s.m.) peygamberliğini kabul etmeyenlerin, ona, hâşâ, ya kâhin, ya mecnun, ya şair ya da yalancı olduğunu söyleyebileceklerini Tur Suresi?nde ifade ediyor:6 ?Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için sen ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Yoksa onlar ?O bir şairdir, biz onun başına gelecek felaketi bekliyoruz? mu diyorlar? Sen ?Bekleyedurun,? de. ?Ben de sizinle beraber bekliyorum.? Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar, yoksa onlar sırf bir azgınlar güruhu mudur? Yahut ?Kur?an?ı kendisi mi uydurdu? diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur. Eğer doğru söylüyorlarsa Kur?an?ın benzeri bir söz getirsinler.? (Tur Suresi, 52:29-34)

? Niye şair diyebileceklerini anlıyorum; ama niye kâhin desinler ki?

? Çünkü Kur?an geçmiş ve gelecekle ilgili gaybî haberleri bize aktarıyor. O hâlde Kur?an ya geçmiş ve geleceği her an nazarında bulunduran Allah?ın eseridir yahut kehanette bulunan bir kâhinin eseridir. Kâhinin eseri olamaz; çünkü kâhinin sözleri karışık ve tahminidir. Tahminlerin bir kısmı doğru çıksa da bir kısmı yalanlanır. Oysa Hz. Muhammed?in (a.s.m.) haber verdiği her şey aynen çıkmıştır. Onun hiçbir sözünde yalan ve karışıklık yoktur. O hak ve hakikati, hiç şüphe edilmeyecek kesinlikte söylüyor.

Şair de olamaz. Çünkü şiirin hayalî ve süslü laflarına karşılık, Kur?an?ın söyledikleri hep hakikattir. Hem de şair olsaydı başka şairler de onun yazdığı eser gibi eser yazabilirdi. Fakat Kur?an bütün şair ve ediplere meydan okuyor, benzer bir kitap getirmelerini istiyor. Kur?an, ?Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar? ayetinden sonra aklen muhtemel bütün yolları sıralayarak hepsini çürütüyor. Sağlıklı düşünen her aklın Hz. Muhammed?in (a.s.m.) peygamberliğini kabul ve tasdik etmesi gerektiğine işaret ediyor. Çünkü onun söylediği her şey makuldür. Fakat onun getirdiği yüksek hakikatlere bütün akıllar ulaşamaz.

? Yaratıcı?nın varlığına inanmayanlar için bir insanın peygamber olduğunu kabul etmek çok zordur. Sen inanan biri olarak biraz önceki ayetleri okuduğunda tatmin olabilirsin, ancak benim gibi ateist biri için bunlar tatmin edici olamaz. Bir nevi totolojiktir. Yani Allah varsa ben de O?nun peygamberiyim, diyor. Hâlbuki ateist birinci koşulun varlığını kabul etmiyor.

? Kur?an senin aklınla yapacağın bu itiraza da cevap vermiş. Biraz önce paylaştığım ayetlerin devamındaki on ayet, bütün inkâr yollarını kapatarak, Allah?ın varlığını ispat ediyor. Süremizin sonuna geldiğimiz için, bu konuyu haftaya bırakalım istersen.

? Olur.

* * *

Sohbetimiz bitip ayrılırken, Thomas?ın peygamberliğe yaptığı itirazlar Mevlana?nın Mesnevi?sinde Sebalıların peygamberlere yaptığı itirazları hatırlattı bana. Peygamberler getirdikleri elmas hakikatleri görmeyip kendilerini sıradan gören muterizlere şöyle cevap vermişti:

?Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün! İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi fışkıyla dolu olursa.

Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz, örneksiz Âdem?i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Âdem?in baharını kış gösterdi. Nice devletler vardır ki bazen devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!

Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelir de o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.?7

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 ?Kur?an, bu kâinat Halık-ı Zülcelâl?inin kelamı olarak rububiyetinin mertebe-i azamından (idareciliğinin en yüksek mertebesinden) çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek o mertebelere çıkanları irşat ederek, yetmiş bin perdelerden geçerek o perdelere bakıp tenvir ederek (aydınlatarak), fehm (anlayış) ve zekâca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek (yayarak) kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar (devirler) üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle (çoklukla) manalarını ortaya saçmış olduğu halde, kemal-i şebabetinden, gençliğinden zerre kadar zayi etmeyerek, gayet taravette (taze), nihayet letafette kalarak; gayet suhuletli (kolay) bir tarzda, sehl-i mümteni (kolay görünmesine rağmen taklidi imkânsız) bir surette, her âmiye (okuma yazması olmayana) anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste, aynı sözlerle fehimleri (anlayışları) muhtelif ve dereceleri mütebayin (birbirine uymayan) pek çok tabakalara dahi ders verip iknâ eden, işbâ eden (doyuran) bir kitab-ı mu?ciznümânın hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem?a-i i?caz (mucize parıltısı) görülebilir.? (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta)

2 ?Bütün müçtehidîn (müçtehitler) ve sıddıkîn (doğruluktan sapmayanlar) ve hükemâ-i İslâmiye (İslam filozofları) ve muhakkikîn (hakikati bulan âlimler) ve ulema-i usulü?l-fıkıh (fıkıh âlimleri) ve mütekellimîn (kelam âlimleri) ve evliya-i ârifîn (ilim erbabı evliyalar) ve aktâb-ı âşıkîn (Allah aşkıyla yanan kutuplar) ve müdakkikîn-i ulemâ (âlimlerin en ince eleyip sık dokuyanları) ve avâm-ı müslimîn (pek ilmi olmayan sıradan Müslümanlar) gibi Kur?an?ın tilmizleri (talebeleri) ve dersini dinleyenleri müttefikan (hepsi birlikte) diyorlar ki: ?Dersimizi güzelce anlıyoruz.?? (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta)

3 Sachiko Murata ve William C.Chittick, The Vision of İslam, (Paragon House, 1994), s. 58.

4 Bediüzzaman?ın tabiriyle, ?Sure-i İhlas?ta, otuz Sure-i İhlas kadar, muntazam, birbirini ispat eder delillerden mürekkep (oluşmuş) sureler vardır.? (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Birinci Nokta)

5 Bediüzzaman Said Nursî, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, Üçüncü Cilve.

6 Hz. Ömer (r.a.) Müslüman olmadan önceki bir hatırasını şöyle anlatır:

?Bir gün Resulullah ile muaraza için evden çıktım. Onu Mescid-i Haram?da buldum. Benden evvel oraya varmıştı. Arkasında durdum. Resulullah, el-Hakka Suresi?ni okumaya başladı. Ben Kur?an?ın belagatine, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayran kaldım ve ?Vallahi, Kureyş?in dediği gibi bu bir şairdir? diye düşünüyordum ki Resulullah hemen:

?Muhakkak o (Kur?an) Allah indinde çok şerefli bir peygamberin Allah?tan getirdiği kati sözdür. O bir şair sözü değildir. Ne az inanırsınız (adamlarsınız)?? ayetlerini okudu. O zaman ben, ?Bu bir kâhindir? diye düşündüm ki Resulullah:

?O bir kâhin sözü de değildir. Siz ne az düşünürsünüz (adamlarsınız)? O Âlemlerin Rabbinden indirilmedir. ?Eğer (Peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik. Sonra da şüphesiz onun kalp damarını koparırdık. O vakit sizden hiçbiriniz buna mani de olamazdınız? ayetlerini okudu. İşte o gün kalbim İslam?a karşı iyice yumuşamıştı.? (Dr. Abdülaziz Hatip, Kur?an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, Nesil Yayınları, s. 337)

7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 151.

13 Aralık 2009 16:10

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur?an ya En Harika ya da (Hâşâ) En Hilekâr Kitaptır

?Katındaki en çetin azap ile korkutmak, salih amellerde bulunan müminlere de içinde ebedi kalacakları güzel bir ecri müjdelemek için içinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitabı, kulu (Muhammed) üzerine indiren Allah?a hamd olsun.?

(Kehf Suresi, 18:1)

"Sâir kelâmların (sözlerin) Kur?an?ın ayâtına nispeti (kıyası), şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nispeti (kıyası) gibidir.?

(Bediüzzaman)

Kur?an, Thomas?ın geçen haftaki konuşmamızdaki itirazlarına Tur Suresi?nde cevap veriyor. Bu suredeki ayetler, bütün inkâr yollarını kapatarak Allah?ın varlığını ispat eder. Her bir ayet, ateizmden tabiatperestliğe; Budizm?den Hinduizm?e kadar farklı sapık akımlara işaret ederek onlardaki yanlışlığı gösterir. Böylece dosdoğru yol olan İslam?a girmenin aklen gerekli olduğunu, ikna edici bir üslupla ders veriyor.1Thomas?la ilgili ayetleri müzakere ettik bu haftaki görüşmemizde:

? Geçen hafta, Kur?an?ın birçok inkâr akımının argümanlarına cevap verdiğini söylemiştim. Başka bir deyişle, Kur?an ?dosdoğru yol? olarak tarif ettiği yolun dışındaki yolların eğri olduklarını anlatarak, insanları Kur?anî yolu kullanmaya davet ediyor. Tur Suresi?ninin 35-43 arasındaki ayetleri münhasıran bu konuyu işliyor. Biraz uzun olacak, sence bir mahsuru yoksa, önce ilgili ayetleri kısa yorumlarıyla aktarmak istiyorum. Daha sonra sözü sana vereceğim.

? Olur. Dinliyorum. Bence bir mahsuru yok. Bugün biraz erken ayrılmam gerekiyor. Eğer konuyu bitiremezsek, haftaya devam ederiz.

? Tur Suresi, otuz beşinci ayet,2 ?Yoksa onlar bir Yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar?? diyor. Bu ayet bir Yaratıcı olmadan her şeyin meydana geldiğini iddia eden dinsiz felsefeye işaret ediyor. İnsanın bir Yaratıcı tarafından kasıt ve hikmetle yaratıldığını inkâr edip doğal seleksiyon sonunda hayvandan türediğini söyleyen Darvinci görüşü reddediyor. ?Kâinatta her şey bir gaye, bir vazife ve bir hikmet için yaratıldığına göre insan nasıl başıboş, gayesiz, maksatsız, tesadüfî meydana gelmiş olabilir? diyerek inkâr edenlerin içine düştüğü hatayı, akıl gözlerine gösteriyor.

Aynı ayette geçen ?Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?? sorusuyla da sadece maddenin varlığını kabul eden ve bir yaratıcının müdahalesi olmadan maddenin kendiliğinden oluştuğunu iddia eden materyalist düşünceye işaret ediliyor. Ayet, Yaratıcı?yı kabul etmeyenin, her şeyin kendi kendini yarattığına inanmak zorunda kalacağını ifade ediyor. Yani bir yaratıcıyı reddetmekle, ateist birinin her şeyi yaratıcı yaptığını ima ediyor. Kur?an, her şeyin, her şeyle ilişkisini nazara vererek ?Bir tek şeyi yaratan; ancak her şeyi yaratandır? diyor.

Otuz altıncı ayette, ?Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Doğrusu onların düşünüp iman etmeye niyetleri yoktur? ifadesiyle, temel bir dayanakları olmadığı hâlde, Allah?ın varlığını reddeden ateist düşünceye işaret ediliyor. Ayet, Allah?ın varlığını inkâr edenlere soruyor: ?Gözünüz önündeki gökleri ve gezegenimizi kim yarattı? Madem bir iğne bile ustasız meydana gelemez, nasıl olur da bu kadar büyük ve kompleks nesneler ustasız meydana gelir?? Ayet, ateistlere, göklerin ve yerin ustası olduklarını ispat etmelerini yahut onların ustası olan Yaratıcı?yı kabul etmelerinin gereğini ifade ediyor.

Otuz yedinci ayet, ?Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı?? diyor. Yani kâinatın tedbiri ve idaresini onlar mı ele geçirdi, diyor. Böylece peygamberlik müessesesini inkâr eden Brehmenlere, ilahî iradeyi reddeden sapkın felsefî akımlara ve aklı esas alıp Kur?an ve sünneti akıllarına uydurmaya çalışan Mutezile gibi akımlara işaret ediyor. Her şeyin hakikatini ancak Allah bilir. Her şeyin hazinesi sadece O?nun yanında bulunur. İşte bu ayetle, Allah, Kur?an?ın hakikatlerine karşı çıkanlara meydan okuyor: ?Peygamberliği inkâr ediyorsanız söylediklerinizin doğru olduğunu ve bunun kaynağını gösterin? diyor. ?Hak peygamberlerin hepsi mucizelerle gelmiştir. O hâlde öncelikle onların mucizelerinin inkâr edilmesi gerekir. Oysa Rabbiniz iradesiyle, bir kısım insanları peygamber yapıp onlara hakikatin hazinesini göstermiştir. Sizin hakikat diye iddia ettikleriniz; ancak şahsî kuruntularınızdır. Beşer olarak, kendi başınıza, mutlak hakikate sahip olamazsınız. Hakikatinizin semavî kaynaklı olduğunu iddia ediyorsanız hakikat hazinemize ulaştığınızı ispat etmeniz gerekir. Nitekim peygamberler, gösterdikleri mucizelerle Rahman?ın hazinesine mazhar olduklarını göstermişlerdir.?

Otuz sekizinci ayet, ?Yoksa göklere çıkıp da haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, işittiklerine dair açık bir delil getirsin? diyor. Yani Allah?tan gelen gaybî haberleri dinlemeyip kâhinlik, ispritizmacılık gibi yollarla gaybî haberlere ulaştığını iddia edenlere işaret ediyor. ?İddia ettiğiniz gibi hakikate giden bir yol bulmuş iseniz açık bir delil gösteriniz. Aksi halde yalancılardan olduğunuz ortaya çıkacak? diyor. Ayet, açık delil istemekle, insanların her söylenilene inanmamalarını ve akıllarını kullanarak kendilerine sunulan delilleri incelemelerini ders veriyor.

Otuz dokuzuncu ayet der: ?Yoksa kız çocukları O?nun, erkek çocukları da sizin mi?? Burada ayet, Allah?a ortak koşan müşrik felsefeye ve yıldızlara tapanlara ve Allah?a çocuk isnat edenlere işaret ediyor. İnsan gibi aciz, bağımlı ve fani bir varlığın, neslini devam ettirmesi için muhtaç olduğu üremeyi; hiçbir şeye muhtaç olmayan, vücudu vacip ve devamlı, varlığı ezeli ve ebedi, zatı cismaniyetten arınmış, yüce ve mahiyeti artıp çoğalmaktan münezzeh ve kudreti her türlü acizlikten beri olan Zat-ı Zülcelal?e isnat ederek O?na evlat sahibi olduğunu söylemek, bir safsata ve hezeyandır.

Kırkıncı ayet, ?Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir şey altına mı girdiler?? der. Bununla zalim ve azgın dünyaperestlere (kapitalistlere) işaret etmiş olur. Peygamber?i dinlemeyen dünyaperestleri uyarır: ?Sizden bir ücret mi isteniyor ki geri kalıyorsunuz? Oysa peygamber sizden hiçbir şahsî beklenti içinde değildir. Yaptığı hizmetin ecrini ve ücretini yalnızca Cenab-ı Hak?tan istiyor.?

Kırk birinci ayet, ?Yoksa gaybın ilmi, onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar?? diyor. Yani bu ayet de ölümden sonra insana neler olacağını bildiğini iddia eden Budistlere ve gayba ilişkin tahminlerini mutlak hakikat sanan aklını beğenmişlere işaret ediyor: ?Gaybî kitapları mı var ki gaybtan haber veren Kur?an?ı dinlemiyorlar. İnsanın ölümden sonra başka bir varlık suretinde dünyaya geleceğini nereden biliyorlar? Yoksa vahye mazhar peygamberlerden başka kimseye açılmayan ve kendi başına ona girmeye kimsenin haddi olmayan gayb âlemine mi girdiler? Öyleyse peygamber olduklarını, Kur?an gibi, tahrip olmamış semavî bir kitaba sahip olduklarını ispat etmeleri gerekir. Aksi hâlde, onların sözleri hakikat değil, hayal ve hezeyandır.?

Kırk ikinci ayette, ?Yoksa sana tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların ta kendileridir? ifadesiyle, semavî mesaja tabi olmayıp hile ve tuzakla hidayete erenleri dalalette sevk etmeye çalışan şarlatan münafıklara ve dessas zındıklara işaret ediliyor. Bu insanlar, Hz. Muhammed?e (a.s.m.) bazen kâhin, bazen mecnun bazen de sihirbaz deyip insanları ondan uzaklaştırmak istiyorlar. Oysa kendilerinin dahi inanmadıkları suçlamalara, başkalarını inandırmaları mümkün değildir. Onlar aslında kendi nefislerine hile yapıp kendilerini aldatıyorlar.

Kırk üçüncü ayet ise, ?Yoksa onların Allah?tan başka bir ilahı mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir? diyor. Bununla iyilik ve kötülük tanrılarına inanan Mecusilere ve ayrı ayrı sebeplere bir nevi ilahlık veren esbapperestlere işaret ediliyor. ?Eğer göklerde ve yerde, Allah?tan başka ilahlar olsaydı ikisi de harap olup giderdi? (Enbiya Suresi, 21:22) ayeti de Yaratıcı?nın ilahlık vasfını ortaya koyuyor. Yani matematiksel olarak her vasfın sonsuz derecesine sahip iki yaratıcı olamaz. Örneğin, iki sonsuz kudret sahibi yaratıcı mantıken var olamaz. O hâlde iki sonlu kudret sahibi yaratıcı olabilir. Kudreti sınırlı olan, varlığını sonsuz zamanlarda devam ettiremez. İkisi de mutlaka bir gün harap olup giderdi. Oysa, Allah ezeli ve ebedidir.3

? Yukarıda aktardığın bütün manaların söz konusu ayetlerde olduğunu zannetmiyorum.

? Senin zannını değil, Kur?an uzmanlarının görüşlerini esas almak gerekir. Aktardığım yorumlar benim şahsi görüşüm değil, en büyük Kur?an yorumcularından biri kabul ettiğim Said Nursî?nin görüşü?

? Bence insanlar, Kur?an?ı ilahî kelam kabul edip iman ettikten sonra onun kelimelerine istediği manaları yüklüyorlar.

? Böyle bir iddiayla, şimdiye kadar gelip geçmiş yüz binlerce Kur?an uzmanlarınalarına hakaret ediyorsun. Hayatı, Kur?an?ı anlamaya ve yaşamaya adayan binlerce büyük zekâlar ve ulvi dehalar, ciddiyet, samimiyet ve ihlasla Kur?an rahlesinin önünde diz çöküp ders almışlar. Kur?an?ın, okuma yazması bile olmayan birinin eseri olduğunu fark etmemişler. Ondaki taklidi ve sahtekârlığı görmemişler.

? ?Kur?an yalan ve hileyle dolu bir kitaptır? demiyorum. Aksine içinde birçok yararlı bilgiler olduğunu kabul ediyorum. Ancak bu, onun semavî olduğuna delil olamaz.

? On dört asırdır milyarlarca insana rehberlik yapan, onların hayatlarını şekillendiren, kalplerine ve ruhlarına gıda olan, yüzlerce devletin kanun ve nizamına ilham kaynağı olan Kur?an?ı, semavî kitap değil, Hz. Muhammed (a.s.m.) tarafından, şu veya bu şekilde yazılmış, beşerî bir kitap olarak algıladığımızda, onu en yüce seviyeden en alçak bir seviyeye düşürmüş oluyoruz. Bu seviyeden bakarsak ?Kur?an medeniyeti?ne kaynaklık eden ve milyonlarca doğru sözlü, adil, âlim ve fazıl insanı yetiştiren Kur?an?ı, cahil ve hilekâr bir insanın sahte sözleri olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Çünkü ?Kur?an kelamullah olmazsa Arş?tan zemine (yere) düşer gibi sukut eder (alçalır), ortada kalmaz. Mecmâ-ı hakâik (hakikatleri toplayan bir eser) iken menba-ı hurafat (hurafeler kaynağı) olur. Ve o harika fermanı gösteren zat (hâşâ, sümme hâşâ) eğer Resulullah olmazsa, âlâ-yı illiyyinden (en yüce mertebeden) esfel-i safiline (en aşağı merteb) sukut etmek (düşmek) ve menba-ı kemalat (mükemmel sıfatların kaynağı) derecesinden maden-i desais (hilelerin kaynağı) makamına düşmek lazım gelir; ortada kalmaz. Zira, Allah namına iftira eden, yalan söyleyen, en edna (aşağı) bir dereceye düşer. Bir sineği daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük evsafını (vasıflarını) onda her vakit müşahede etmek (görmek) ne kadar muhal (imkânsız) ise şu mesele de öyle muhaldir (imkânsızdır).?4

? Tarihteki gelmiş geçmiş İslam devletlerindeki bütün iyilikleri Kur?an?a veremezsin. O iyiliği, önder konumunda olup toplumlarını ileriye götüren bireylere vermen lazım. Meşhur deyimle, Sezar?ın hakkını, Sezar?a vermelisin.

? Kanaatimce sen Kur?an?ın hakkını da Sezar?a veriyorsun. Kur?an, insanlık tarihinde benzersiz bir inkılap yapmıştır. Vahşi, cahil, inatçı bir kavmi, medeni, âlim ve fazıl bir kavme dönüştürerek bir asır gibi kısa bir sürede birkaç kıtada hükümran kılmıştır. Tarihteki bütün Müslümanları tek bir ordu gibi düşünsek Kur?an, kuvvetli kanunlarıyla, sağlam prensipleriyle, tesirli emirleriyle o büyük orduyu iki dünyayı fethedecek şekilde talim ve terbiye eden mukaddes bir kumandan hükmünde olur. İslam ümmetinin kumandan-ı azamı olan Kur?an-ı Azimüşşan, ordunun her bir ferdini derecelerine göre akıllarını aydınlatıp, kalplerini nurlandırıp, nefislerini terbiye edip, ruhlarını besleyip, vicdanlarını temizleyip, bütün manevî latifelerini inkişaf ettirerek ?insan-ı kâmil? yapmış ve fazilette insanlığa örnek olacak muhteşem bir medeniyeti inşa etmiştir. Bundandır ki Atlantic Monthly Press yayınevi yakın zamanda başlattığı ?Dünyayı Değiştiren Kitaplar? dizisi içinde Kur?an?ı da yayınladı.

? Sen Muhammed?e bile hiç kredi vermiyorsun, her şeyi Kur?an?a veriyorsun galiba.

? Hz. Muhammed?i (a.s.m.) Kur?an?dan ayrı düşünmüyorum. O ?yaşayan Kur?an?dır. Dolayısıyla, Kur?an dediğimizde, kitap olarak kastettiğimiz; 6666 ayetlik mukaddes bir eser akla gelir. Aynı zamanda, bu ayetlerle hayatının her anını şekillendiren en kâmil insan olarak da Hz. Muhammed (a.s.m.) akla gelir. Kur?an?a beşer kelamı dediğimizde, onu hâşâ kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme kitap farz edip yazarı sandığımız ve düşmanının bile tasdikiyle Muhammedü?l-Emin olduğu sabit olan zatı da hâşâ, sahtekâr, hilekâr, düzenbaz ve yalancı kabul etmemiz gerekir. Kısacası, Kur?an ya sonsuz ilim ve hikmet sahibi Allah?ın kelamıdır ve şimdiye kadar yazılmış bütün beşerî kitapların üstünde bir makama sahiptir ya da Allah adına uydurulmuş bir kitaptır ve insanlık tarihinde yazılmış en asılsız, düzmece kitaptır.5Saate baktığına göre birazdan ayrılacaksın galiba.

? Evet. Ayrılmam gerekiyor.

? Son olarak Duke Üniversitesi?nde İslamî Araştırmalar Merkezi başkanı Bruce Lawrence?ın Kur?an ve Hz. Muhammed (a.s.m.) ile ilgili orijinal bir tespitini seninle paylaşmak istiyorum.

? Buyur, seni dinliyorum.

? Lawrence?e göre, İslam?a karşı olanların argümanları şöyledir: ?Birinci mesele, onların Muhammed?in gerçek peygamber olmadığını düşünmeleridir. Muhammed hayatta iken Ebu Lehep ve Ebu Cehil gibi kişiler, onun peygamber olduğuna inanmadılar. Onu, bazı parlak fikirleri olan Kureyşli bir tüccar olarak bildiler. Onun yaşadığı hadiseler, özellikle Medine?de meydana getirdiği yeni ve sebatlı topluluk, onu ve mesajını teyit etti. Birileri hâlen Muhammed?in Allah?ın elçisi olduğu konusunda şüphe edebilir, ancak ona verilen hidayet, ümit ve şifa kaynağı olan semavî mesaj, onun rehber olarak otoritesini kuvvetlendirdiği gibi yaşamıyla ilgili bilgiler de Kur?an?ın yüce bir eser olduğunu teyit etti. Hakikatlerin ümmete tatbik edilmesi konusunda görüş ayrılıkları olduğunda bile Kur?an ve Peygamber bütün samimi Müslümanlar için iki önemli kaynak oldu.?6

* * *

Kur?an?ın en kıymetli cevherlerinden biri de sadece iman yolunu değil, aynı zamanda inkâr yollarını çok iyi tarif etmesidir. Gözünü ve gönlünü açan insanlara bütün yolları gösteriyor. Ebedi saadet yolundaki güzelliği çok güzel tasvir ettiği gibi, ebedi azaba götüren yolu da çok açık bir şekilde beyan ediyor. Thomas?la bu haftaki görüşmemizde de müşahede ettiğim gibi, Kur?an?ın bu tespitleri hak ve hakikattır. Ancak, Peygambere iman edip, elindeki mücevherlerin kıymetini takdir edenler istifade ediyorlar. Mevlana?nın hikayesindeki Seba halkı gibi sorgulayanlar ise bu eşsiz hazineden mahrum kalıyorlar:

?Sebalılar ?Ey davaya girişenler! Doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize deliliniz nerede? Siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz. Bu su toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz? Fakat mevki ve reislik sevdası sizi peygamberlik davasına salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz. Bu çeşit laflar, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyi, ayran kâsesine düşmek dilemeyiz? dediler.

Peygamberler dediler ki: ?Bu da o illetten, körlüğünüzden? Söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz. Davamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz. Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız. Kim ?Nerede mücevher?? derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir. Güneş söze gelse de ?Kalk, gündüz oldu yatıp durma? dese sen de ?A güneş, şahidin nerede?? desen güneş, ?Kör herif, Allah?tan kendine göz iste! Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir delildir. Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı sanıyorsan, sus bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma. Allah?ın ihsanını bekle!? der. Gündüzün ?Gündüz nerede?? demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan!??7

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Rabbini Arayan Thomas kitabının dördüncü bölümünde kâinatın varlığını açıklayan dört temel hipotezi (ihtimali) ayrıntılı olarak tartışmıştık. Şunu itiraf edeyim ki Kur?an?ın bu muhtemel ihtimalleri tartıştığını bilmiyordum. Thomas?la birlikte Kur?an?ı tetkik ederken Tur Suresi?nin 29-43. ayetlerinin inkâr yollarının hepsini ifade ederek çürüttüğünü görünce hayretler içinde kalmıştım. Bediüzzaman, Yirmi Beşinci Söz adlı eserinde söz konusu ayetlerdeki elmas hakikatleri ortaya çıkardıktan sonra şunu söylüyor: ?Eğer iktidarım olsaydı birkaç cevherlerini daha gösterseydim ?Şu ayetler tek başıyla bir mucizedir?, sen dahi diyecektin.?

2 Sahabeden Cübeyr bin Müt?im, bir akşam namazında Hz. Peygamber?in (a.s.m.) arkasında namaz kılarken Tur Suresi?nin 35-37. ayetleri okununca duyduğu hayranlığı ?Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu? şeklinde ifade eder. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11:189)

3 Yukarıda açıkladığımız on ayetin de tefsiri Yirmi Beşinci Söz?den alınmıştır.

4 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, On Beşinci Söz?ün Zeyli.

5 Bediüzzaman?a göre, Kur?an?ın manasını bilmeyen biri bile onun tilavetine kulak verdiğinde, farklı olduğunu anlayacak ve şöyle diyecektir: ?Kur?an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcut kitaplara kıyas edilse hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur?an umumunun altındadır veya umumunun fevkinde (üstünde) bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise muhal (imkânsız) olmakla beraber, hiçbir düşman, hatta Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur?an umum kitapların fevkindedir (üstündedir); öyle ise mu?cizedir.? (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, On Sekizinci İşaret)

6 Bruce Lawrence, The Qur?an: A Biograhphy, (Atlantic Monthly Pres: 2007), s. 193-194.

7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 148-149.

13 Aralık 2009 16:12

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur?an Köleliği Tasvip Ediyor mu?

?Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? O tutsak bir boynu çözmektir (köle azat etmektir).?

(Beled Suresi, 90:12-13)

?Kim Müslüman bir köleyi azat ederse onun her uzvuna karşılık azat edenin bir uzvunu, Allah Teala cehennem ateşinden kurtarır...?

(Hadis-i Şerif)

Thomas?la bu hafta kölelik konusunu konuşacaktık. Kur?an?ın herbir ayetini büyük dikkatle inceleyen Thomas, problemli gibi gördüğü herbir ayeti tespit edip gündeme getiriyordu. Onları bir nevi kusur görüyordu. Oysa semavî bir kitapta hiçbir kusur olmamalıydı. Kısa bir hal hatırdan sonra, Thomas hemen konuya giriş yaptı:

? Bu hafta Kur?an?da problemli gördüğüm başka bir konuyu müzakere edelim istersen. Daha önce kısaca söz etmiştim. Kur?an köleliğe izin veriyor. Oysa semavî olan bir mesajın köleliği yasaklaması gerekir.

? Önceki konularda söylediklerimiz kölelik için de geçerli. İslam, köleliği getirmemiştir. İnsanların, köle ve hür, diye ayrı iki kategoride yaratıldığını söylememiştir. İslam, var olan bir uygulamayı, aşamalı olarak kaldırmayı hedeflemiştir. Köle dahi olsa herkese insan gibi muamele etmenin faziletini kalplere yerleştirmiştir. ABD gibi köleliğin geçen asrın ortalarına kadar devam ettiği bir ülkede, İslam?a böyle bir suçlama getirmek büyük bir haksızlıktır. Aksine akıllı insanların asırlar sonra gördüğü şeyi, İslam semavî olduğu için çok önceden getirmiştir. Kur?an?ın genel olarak insanla ve özelde kölelikle ilgili ayetlerini dikkatle okuyup insafla değerlendirdiğinde, onların semavî kaynaklı olduğunu tasdik edeceksin.

? Bence kölelikle ilgili semavî bir hüküm, radikal değişimi öngörürdü. Mutlak adalet sahibi Yaratıcı hiçbir şekilde yapılan bir haksızlığa onay vermezdi.

? İslam?ın kölelik hakkındaki uygulamasının ne derece doğru ve etkin olduğunu anlamak için kölelik tarihine bakmak gerekir. Kölelik, İslam?la başlamadı. İslam?dan binlerce yıl önce başladı. Çinlilerden Asurlulara, Babillilere ve Romalılara kadar birçok toplumda kölelik, asırlarca tatbik edildi. Savaşlarda esir olanlar, borçlarını ödeyemeyenler, sahipsiz kalan çocuklar, köle tacirlerinin eline geçenler köleleştirilip bir mal gibi piyasada alınıp satılıyordu. Onlara aşağılık mahlûklar gibi muamele ediliyordu. Kölelerin evcil hayvanlardan farklı bir yanı yoktu. Karın tokluğuna efendilerine hizmet edip verdiği her türlü emri yerine getirmekten başka alternatifleri bulunmuyordu. Aslında, kâinat içinde en şerefli mahlûk olan insanı, köle diye hayvandan bile aşağı konuma indirmişlerdi. Doğrusu insanı insaniyetten çıkaran (dehumanization) bu uygulamayı kim nasıl başlatmış ben de senin gibi çok merak ediyorum. Binlerce asır böyle bir yanlış uygulama nasıl devam edebilmiş diye şaşkınlık içindeyim. Daha da garibi, kölelik şekil değiştirerek bir anlamda devam ediyor. Çok az ücretle her türlü işlerde çalıştırılanlar ?ücretli köleler?dir. Teninin renginden, kafasının şeklinden veya inancından dolayı birçok insan, geçmişte kölelere yapılan muamelelere maruz kalıyor. Kısacası, kölelik neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan bir müessese. İslam geldiğinde, hatta sonrasında Avrupa ve Amerika?da kölelere akla gelebilecek her türlü muamele yapılıyordu. Kökleri çok derinlere dayanan ve bütün toplumları salgın bir hastalık gibi saran kölelik müessesesinin Hz. Muhammed (a.s.m.) tarafından tedrici olarak kaldırılması bile onun peygamberliğine ve getirdiği mesajın semavî olduğuna parlak bir delildir.

? İlginç, ben de tam tersini düşünüyorum. Bu kadar iddialı konuştuğuna göre bir bildiğin vardır herhalde.

? Bildiğimi sana da bildireceğim. İslam?ın kölelik konusundaki uygulamalarını insaflı olarak yargılamak için birkaç noktayı nazara almak lazım. Birincisi, kölelik, yukarıda açıkladığım tarihî koşullar dâhilinde değerlendirmeli. İkincisi, Kur?an ve diğer semavî kitapların konuyla ilgili ayetlerini kıyaslamalı. Üçüncüsü, nihai maksada ulaşma açısından hangisinin daha etkin olduğunu anlamak için köleliği kaldırmaya yönelik İslam?ın metoduyla diğer metotları mukayese etmeli. Birinci noktayı konuştuğumuza göre, ikincisinden devam edebiliriz. Sen eskiden Hıristiyan olduğun için İncil ve Tevrat?ı, benden daha iyi biliyorsun. Onlardaki kölelikle ilgili hükümleri senden dinlemek istiyorum.

? Biliyorsun, ben İncil ve Tevrat?ı savunmuyorum. Bu konu da dâhil olmak üzere birçok konuda akla aykırı ve çelişkili hükümler içerdiği için o kitapların semavî olamayacağı kanaatine ulaşmıştım. Tevrat?ta kölelikle ilgili birçok ayet var. Birkaçını örnek olarak paylaşmak istiyorum: ?Eğer biri kölesinin gözünü kör ederse gözünün bedeli olarak ona özgürlüğünü vermeli. Eğer biri kölesinin dişini kırarsa dişine bedel onu serbest bırakmalı.? [Exodus (Mısır?dan Çıkış), 21:26-27.] İlginçtir, bir sonraki ayet yukarıdakilerin aksine köleyi ölesiye dövmeye bile izin veriyor: ?Eğer bir erkek veya kadın, kölesini döverse ve kölesi hemen ölürse öldüren kişi cezalandırılmalı. Ancak köle bir-iki gün hayatta kaldıktan sonra ölürse efendisine ceza yoktur. Çünkü köle efendisinin malıdır.? (Exodus, 21:20-21) Bir başka ayet ise köleliğin temelde Yahudi olmayan milletlerden olması gerektiğini beyan ediyor: ?Sizin erkek ve kadın köleleriniz etrafınızdaki milletlerden gelmeli. Onları köle olarak satın alabilirsiniz. Aranızda geçici olarak ikamet edenlerden ve onların evlatlarından köle edinebilirsiniz. Köle aldıklarınız sizin malınız olur. Onları çocuklarınıza köle olarak miras bırakabilirsiniz ve onları bütün hayatları boyunca köle yapabilirsiniz. Ama Yahudilere karşı zalimce muamele etmekten men edilmişsiniz.? (Leviticus, 25:44-46) Tevrat?a göre kadınlar köle olduklarında bir daha hürriyetlerine kavuşamazlar: ?Eğer bir adam kızını köle olarak satarsa kızı artık ebediyen köle kalmalı.? (Exodus, 21:7) Daha da ilginç olanı, Yahudi şeriatına göre çaldığının karşılığını veremeyen veya borcunu geri ödeyemeyenler de köle olarak alınıp satılır: ?... Eğer hırsız çaldığının karşılığını tamamıyla ödeyemezse ve buna maddi olarak gücü yetmiyorsa o zaman hısızlığı karşılığında köle olarak satılmalı.? (Exodus, 22:3) ?Peygamber oğullarının eşleri Elişa?ya gelip ağladılar ve dediler ki senin kölen olan eşim öldü. Biliyorsun ki senin kölen Rabbinden korkardı. Alacaklılar gelip onun iki oğlunu köle olarak almak istiyorlar.? (II Kings, 4:1)

? Aktardığın ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, Yahudilikte kölelik çok meşru bir olgu olarak karşılanıyor. Köleliği düzenleyen birçok hüküm var. Birinin babası bile kızını köle olarak satabildiği gibi, borcunu ödeyemeyen, çaldığının karşılığını veremeyen de köle oluyordu. Efendisinin dediğini yapmayan köle ölesiye dövülebilirdi. Kısacası, köle insan değil, efendisine hizmet için yaratılan evcil bir hayvan gibi algılanıyordu. İstersen bir de İncil?deki ayetleri konuşalım.

? Biliyorsun, Hıristiyanlar Eski Ahit?teki hükümleri de kabul ediyorlar. Yani yukarıdaki ayetler Hıristiyanlar için de geçerli. Yeni Ahit?te konuyla ilgili birkaç ayet şöyle diyor: ?Efendi gecenin ister ikinci, ister üçüncü nöbetinde gelsin, uyanık bulacağı kölelere ne mutlu!? (Luka, 12:38) ?Efendisi eve döndüğünde işinin başında bulacağı o köleye ne mutlu!? (Luka, 12:43) ?Ama o köle içinden, efendim gecikiyor, der, kendisinden istenileni yapmazsa efendisi, onun beklemediği günde, ummadığı saatte gelecek, onu şiddetle cezalandırıp imansızlarla bir tutacaktır. Efendisinin isteğini bilip de hazırlık yapmayan, onun isteğini yerine getirmeyen köle çok dayak yiyecek. Oysa bilmeden dayağı hak eden davranışlarda bulunan, az dayak yiyecek.? (Luka, 12:45-48) ?Kim borcunu ödeyemezse Rabbi emrediyor ki o, eşi ve çocukları köle olarak satılsın ve elde edilen parayla borcu ödensin.? (Matthew, 18:25)

? Anlaşılan, tahrif edilmiş Hıristiyanlık, kölelik müessesesini aynen devam ettirmiş. Ne ıslahına ne de kaldırılmasına yönelik bir hüküm getirmemiş. Bir de İslamiyet?in konuyla ilgili hükümlerine bakalım. Birincisi, daha önce de aktardığım gibi İslamiyet öncelikle insanı köleleştirmenin, biri hariç, bütün yollarını kapatmıştır. Sadece savaş esirlerini köle yapma yolunu kısmen açık bırakmıştır. Birçok İslam âlimine göre o günün şartlarına mahsus bir istisna olarak böyle bir cevaz verilmişti. İkincisi, birçok vesilelerle, Kur?an, mevcut kölelerini azat etmeleri için müminleri teşvik etmiştir. Örneğin, Beled Suresi?nde, Allah, insana verdiği nimetleri saydıktan sonra ondan nefsine, sarp yokuş gibi ağır gelen bir şükür istediğini ifade ediyor: ?Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? O tutsak bir boynu çözmektir (köle azat etmektir).? (Beled Suresi, 90:12-13) Sarp yokuştan kasıt, kamil mümin olmak demektir. Allah, insanlara, nimetleri, keremiyle ihsan ettiği gibi müminlerin de kölelere hürriyet nimetini vermekle kemale ermesini teşvik ediyor. Hz. Muhammed (a.s.m.) köle azat etmenin sevabını şöyle ifade etmiştir: ?Kim Müslüman bir köleyi azat ederse onun her uzvuna karşılık azat edenin bir uzvunu, Allah Teala cehennem ateşinden kurtarır...?1

? Bunlar güzel tavsiyeler. İnsanları köle azat etmeye teşvik eder. Benim buna itirazım yok. Sadece teşvikle yetinilmesini doğru bulmuyorum.

? Kur?an sadece sözlü olarak müminleri köle azat etmek için teşvik etmekle kalmamıştır. Daha da ileri gidip köleleri azat için kapılar açmıştır. Örneğin, nisab kadarı malı olan herkese farz olan zekâtın köle azadı için kullanılabileceğini söylemiştir: ?İyilik, yüzlerinizi Doğu ve Batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah?a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; ... tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah?a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.? (Bakara Suresi, 2:177) ?Sadakalar (zekâtlar), Allah?tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam?a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.? (Tevbe Suresi, 9:60) Bu ilahî emirleri dinleyen müminler, zekâtlarıyla başkasından köleler satın alarak onları hürriyetlerine kavuşturmuşlar.

? Güzel bir teşvik. Ancak köle sahiplerine para verip köleleri özgürlüğüne kavuşturmak pek iyi bir yol değil. Kölelik yasaklansaydı mesele kökten çözülmüş olurdu.

? Başkaları böyle düşünebilir. Ancak senin gibi Amerikan tarihini bilen biri, insafla düşündüğünde, Kur?an?ın köleliği kaldırma yöntemini daha etkin ve başarılı bulmalı. Bildiğin gibi, 1861-1865 yılları arasındaki Amerikan Sivil Savaşı?nın en temel gerekçesi, güney eyaletlerinde geniş arazilere sahip Beyazların zencilere özgürlük vermeye yanaşmamalarıydı. Çünkü güneydekiler kölelik üzerine kurulu ekonomilerinin çökeceğinden korkuyordu. Kuzey eyaletleri sanayileşmeyle köleye ihtiyaç duymayıp onları özgürlüklerine kavuşturunca büyük sorun olmuştu. Neticede patlak veren savaşta 620 bin insan hayatını kaybetmişti. Bir o kadarı da yaralanmıştı. Diyebilirim ki o zamanın idarecileri Kur?anî metodu uygulayıp köleliği kaldırsalardı belki de sivil savaş yaşanmayacaktı.

? İlginç bir yorum. Benim yapılanlara itirazım yok. Sadece eksik buluyorum. Köle azat etme müminlerin tercihine bırakılmış. Kur?an, tavsiye niteliğinde bir hüküm getirmiş. Oysa köleleri, kesin olarak azat etme yönünde bağlayıcı bir hüküm de getirebilirdi.

? Aslında bazı kişiler için bağlayıcı hükümler de getirmişti. Örneğin, ?Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azat etmelidirler.? (Mücadele Suresi, 58:3) Başka bir ayette ise yanlışlıkla adam öldürmenin cezası olarak köle azat etme şartı getirilmiş: ?... Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir mümin köleyi azat etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mümin olursa ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa mümin bir köle azat etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mümin bir köle azat etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay art arda oruç tutması gerekir...? (Nisa Suresi, 4:92)

? Son okuduğun ayet, mümin köle ayırımı yapıyor. Demek ki mümin olmayan köleler insan yerine konulmuyor!

? İnsaf doğrusu. Sana kölelerle ilgili birçok ayet okudum, hiçbirinde mümin ve gayri mümin köle diye bir ayrım yapılmıyor. Bu ayette, mümini yanlışlıkla öldürenin mümin bir köleyi topluma kazandırmaya mecbur edilmesi, ayrımcılık değil, sadece istisnai bir durumda, mümin köleye öncelik tanımadır. Kur?an?da hiçbir ayette, mümin olmayan köleler insan değil, onları hürriyetine kavuşturmayın diyen bir ayet yok. Kur?an kölelerin azat edilmesi için birçok yol göstermiştir. Örneğin, Kur?an sıklıkla işlenebilecek bir günahın affı için üç kefaret yolu öneriyor. Bu yollardan biri de köle azat etmektir: ?Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz; ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa onun kefareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit, yeminlerinizin kefareti budur...? (Maide Suresi, 5:89)

? İslam?ın köleliği getirmediğine ve köleliğe taraftar olmadığını kabul ediyorum. Bana göre mutlak iyilik sahibi bir Yaratıcı?dan gelen bir mesaj insanların birbirine köle olamayacağını, herkesin olsa olsa Yaratıcı?ya köle olabileceğini söylemeliydi.

? Şaşıracaksın belki. Hıristiyanların Hz. İsa?yı, tanrı edinmelerinin yanlış olduğunu bildirmek için inen bir ayet, senin istediğin mesajı da kapsayacak şekilde, çok geniş bir hüküm içeriyor. Bu ayet hem Hz. İsa?nın (a.s.) hem de hiçbir kimsenin ilahlık iddia edip diğer insanları kendine kul veya köle olarak bağlayamayacağını ifade eder: ?Allah?ın kendisine kitap, hüküm (yasamayı yürütmek) ve peygamberlik verdiği hiçbir beşer için (insanlardan hiçbir kimse için), insanlara; ?Allah?ın astlarından bana kul, köle olun? demek yakışmaz. Fakat ?Öğrettiğiniz ve ders aldığınız (okuduğunuz) kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz? (demesi yaraşır).? (Al-i İmran Suresi, 79-80) Müslümanlar, günde beş defa namaza gittiklerinde, Hz. Muhammed?in (a.s.m.) Allah?ın kulu (kölesi) ve peygamberi olduğunu hatırlar. Nitekim Hz. Muhammed (a.s.m.), kendi kölesine, oğlum, diye hitap etmiş ve müminlere de aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmiştir: ?Sizden hiçbir kimse ?kölem, cariyem? diye hitap etmesin. Hepiniz Allah?ın kullarısınız. Kadınlarınızın da her biri Allah?ın kullarıdır. Onlara hitap edecek olan kimse; ?oğlum, kızım, yiğidim? diye seslensin.?2

? İyi ki hatırlattın. Neredeyse unutacaktım. Muhammed?in kölesi olduğunu bir kitapta okumuştum. Doğru olup olmadığını bilmiyordum. Biraz önce kullandığın bir ifadeye göre okuduğum doğruymuş. Bence bir peygamber asla köle edinemez. Muhammed?in kölesinin olması, aslında peygamber olmadığına delildir. Çünkü sonsuz iyilik sahibi bir Yaratıcı yaratmış olduğu kullarını asla köle ve efendi diye iki kategoriye ayırmaz. Aksine peygamber olarak seçtiği kişinin köle edinmesi şöyle dursun, bütün köleleri hürriyetine kavuşturmak için görevli kılar.

? Haklısın. Peygamber insanları köleleştirmek için değil, köleleri hürriyetine kavuşturup kâmil insan yapmak için gönderilmeli. Hz. Muhammed (a.s.m.) de böyle yapmıştır.

? O hâlde niye kendisi para verip köle almıştır. Bu davranışıyla, insanın bir meta olduğunu söylemiştir.

? Biraz acele hüküm veriyorsun. Acele verilen hükümlerin yanlış olması kuvvetle muhtemeldir. İstersen, önce konuyu bütün yönleriyle müzakere edelim. Daha sonra bir yargıda bulunursun. Bence Hz. Muhammed?in (a.s.m.) köleliği en etkin bir yöntemle kaldırmak için bizatihi köle edinmiş olması gerekirdi.

? Samimi misin bu görüşünde? Çok ilginç bir görüş. Nasıl izah edeceğini çok merak ediyorum.

? Seni biraz daha merakta bırakayım. Çok az süremiz kaldı. İstersen burada kesip haftaya kaldığımız yerden devam edelim.

? Tamam, olur.

* * *

Thomas?ın sorularının ardı arkası kesilmiyordu. Sorduklarını cevap verince, bir sonraki hafta başka sorularla geliyordu. Verdiğim cevaplar Thomas?ın kalbinde nasıl tesir yaptığını biliyorum. Ancak, bu vesileyle araştırma ve okumalarım benim imanımı daha da artırıyordu. Hem kendim istifade ettiğim için hem de Thomas?ı sorularında samimi bulduğum için görüşmeye devam ediyordum. Thomas?ın bitmeyen soruları Mevlana?nın bir hikâyesini hatırlattı bana:

?Musa dedi ki: ?Ey soru hesap gününün sahibi Allah, yapıp düzdün, neden yine bozar yıkarsın? Cana, canlar katan erler, dişiler yaratırsın. Sonra bunları yıkar, mahvedersin; neden??

Allah dedi ki: ?Bu suali inkâr yüzünden yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun, biliyorum. Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni incitirdim. Fakat bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun. Bunu bilip sonra da halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun. Sen bunu biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.?

Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu soramaz. Sual de bilgiden doğar, cevap da... Nitekim diken de toprakla sudan biter, gül de! Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş... Nitekim acı da rutubetten hâsıl olur, tatlı da! Bu nefret ve sevgi, aşinalıktan gelir. Hastalık da iyi gıdadan olur, kuvvet de!?3

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Buhari, Keffârât 6; Müslim, Itk 22-23.

2 Müslim, Elfâz 13.

3 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 4, s. 165.

13 Aralık 2009 16:14

Caferi Tayyar
Kapalı

Peygamberin Kölesi Olabilir mi?

?Allah?ın kendisine kitap, hüküm (yasamayı yürütmek) ve peygamberlik verdiği hiçbir beşer için (insanlardan hiçbir kimse için), insanlara; ?Allah?ın astlarından bana kul, köle olun? demek yakışmaz. Fakat ?Öğrettiğiniz ve ders aldığınız (okuduğunuz) kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz? (demesi yaraşır).?

(Al-i İmran Suresi, 79-80)

?Sizden hiçbir kimse ?Kölem, cariyem? diye hitap etmesin. Hepiniz Allah?ın kullarısınız. Kadınlarınızın da her biri Allah?ın kullarıdır. Onlara hitap edecek olan kimse; ?Oğlum, kızım, yiğidim? diye sesleansin.?

(Hadis-i Şerif)

Bu hafta da kölelik konusuna devam edecektik. Geçen hafta çok heyecanlı bir noktada bitirmiştik sohbetimizi. Thomas Peygamberimizin kölesi olduğunu öğrenmiş ve bunu bir soruyla gündeme getirmişti:

?En son sorduğum soruya ne cevap vereceğini çok merak ediyorum. Doğrusu benim aklım bir türlü almıyor. Nasıl olur da tüm insanlığa rehber olması gereken biri, kendisi gibi başka bir insanı köle yapar?

? Bu sorunun izahı çok müşkül değil. Öncelikle şunu ifade edeyim ki Hz. Muhammed (a.s.m.) para vererek köle almamıştı. Zeyd, İslam?dan önce Hz. Hatice tarafından satın alınmış ve Hz. Muhammed?in (a.s.m.) hizmetine verilmişti. Hz. Muhammed?in (a.s.m.) köle edinmesinin hikmetine gelince: Sonsuz ilim sahibi olan Allah, kölelik gibi asırlarca zihinlerde kök salmış bir olguyu en etkin metotla kaldırmayı murat etmiştir. Yani her konuda olduğu gibi, köleleri hürriyetine kavuşturma konusunda da Hz. Muhammed?i (a.s.m.) tüm insanlığa model yapmıştır. Allah?a iman edip O?nu sevdiğini söyleyen müminlerin Allah?ın Resulü?ne uymaları gerektiğini bildirmiştir. O hâlde, Hz. Muhammed?in (a.s.m.) bu konuda nasıl bir model olduğuna bakmak lazım.

Hz. Muhammed (a.s.m.) kimseyi köle olarak satın almamıştır. Kölesi Zeyd?i, İslam?dan önce eşi Hz. Hatice almış ve onun hizmetine vermiştir. Hz. Muhammed, Zeyd?e bir köle gibi değil, bir evlat gibi muamele etmiştir. Çünkü ilahî emir müminlerin herkese iyi davranmasını şart koşuyordu: ?Ellerinizin altında bulunanlara (sahip olduğunuz kölelere) iyi davranın!? (Nisa Suresi, 4:36) Hz. Muhammed (a.s.m.) bu emre büyük bir titizlikle ittiba etmiştir. Kölesine insan gibi muamele etmeyen bir sahabeyi gördüğünde şu sözleriyle uyarmıştır: ?Sen, kendisinde Cahiliye huyu bulunan bir kimsesin. Onlar sizin hizmetçileriniz ve aynı zamanda kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Kimin himayesinde bir kardeşi varsa kendi yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de giydirsin. Onlara üstesinden gelemeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şayet yükleyecek olursanız kendilerine yardım ediniz.?1

? Köleye, evladım demesi, kendi yediğinden yedirmesi, köle hakikatini değiştirmiyor. Neticede o insan hürriyetini elde etseydi istediği şekilde bir hayat yaşardı. Oysa köle olduğu için hayatını efendisinin hayatına feda etmiş oluyor. Muhammed?in kölesi hürriyetine kavuşsaydı başka türlü bir hayat yaşardı.

? Hz. Muhammed?in (a.s.m.) kölesi Zeyd?in hikâyesi, senin soruna çok güzel bir cevap, aslında. Zeyd çok küçük yaşta köle tacirlerinin eline düşmüştü. Birçok pazar dolaşmış, en son Hz. Hatice?ye satılmıştı. Zeyd?in babası oğlunun nerede olduğunu bile bilmiyordu. Yıllarca para biriktirip evladını hürriyetine kavuşturmak için aramaya çıktı. Birçok beldeyi dolaştıktan sonra Zeyd?in peygamber olduğunu iddia eden birinin kölesi olduğunu öğrendi. Doğruca Hz. Muhammed?in (a.s.m.) evine gitti. Bin bir zorlukla biriktiği parayı ona uzatarak evladını hürriyetine kavuşturmak istediğini söyledi. Hz. Muhammed (a.s.m.) parayı geri vererek kararı Zeyd?e bıraktığını söyledi. Zeyd?in babası büyük bir sevinçle oğluna dönüp kararını sordu. Yıllardır köle olarak muamele eden oğlunun hürriyeti tercih edeceğine hiçbir şüphesi yoktu. Oysa Zeyd, Hz. Muhammed?in (a.s.m.) yanında kalacağını söyledi. Çünkü kendi babasında görmediği iyiliği ve şefkati Efendisi?nden (a.s.m.) görmüştü. Hz. Muhammed (a.s.m.) de bu karar üzerine Zeyd?i azat ettiğini ve onu kendisine evlatlık aldığını ifade etti. Bu davranışıyla, Hz. Muhammed (a.s.m.) ümmetine köleye nasıl muamele etmeleri gerektiğini göstermiştir. Böylece köleliği kâğıt üzerinde kaldırmak yerine, kalplerden silerek kaldırmıştır.

? Öyle anlattın ki insanın köle olası geliyor. Sence Müslümanlar kölelerini gerçekten insan yerine koydular mı? Mesela hiç dövmediler mi?

? Kur?an?ın en temel gayelerinden biri de adalettir. Yani insanlığı her türlü zulümden kurtarıp hakiki adalete mazhar kılmaktır. Üstelik Hz. Muhammed (a.s.m.) ölüm döşeğinde bile köleleri unutmamıştır: ?Namaza, özellikle namaza dikkat ediniz. Elinizin altında bulunanlar (köle ve cariyeleriniz) hakkında da Allah?tan korkunuz.?2 Tevrat ve İncil?in aksine, köleleri dövmeye cevaz vermediği gibi haksız yere kölesine ceza verenin onu azat etmesi gerektiğini bildirmiştir: ?Kim, işlemediği bir suçtan ötürü cezalandırmak maksadıyla kölesini döver veya sebepsiz yere tokatlarsa bunun kefareti o köleyi azat etmesidir.?3 İbn-i Ömer (r.a.) bir kölesini dövdükten sonra bu hadisi hatırlayarak kölesine ?Canını acıttım mı?? diye sormuştu. Kölesi ?Hayır? demişti. Buna rağmen içi rahat etmeyen İbn-i Ömer, köleyi azat ettikten sonra yerden bir çöp alıp ?Benim için bu işte şu kadar bile bir ecir yoktur? dedi, sonra da yukarıdaki hadisi zikretti.4

Başka bir sahabe, Ebu Ali Süveyd bin Mukarrin (r.a.) diyor ki: ?Ben, Mukarrin oğullarının yedinci çocuğu idim. Hepimizin sadece bir kölesi vardı. Bir gün en küçüğümüz onu tokatladı. Bunun üzerine Resulullah (a.s.m.) bize o köleyi azat etmemizi emretti.?5 Bir başka dövme vakası da Ebu Mesud isimli sahabenin kölesini dövmesidir. Hz. Muhammed (a.s.m.) bu olayı görünce şöyle seslenir: ?Ey Ebu Mesud! Bilesin ki Allah?ın gücü sana, senin bu köleye gücünün yettiğinden çok daha fazla yeter!? Bunun üzerine Ebu Mesud şöyle cevap verir: ?Ey Allah?ın Resulü! Allah rızası için bu köleyi azat ettim? der; Resul-i Ekrem (a.s.m.) de ?Beri bak! Eğer böyle yapmasaydın seni mutlaka ateş yakardı yahut cehennem ateşi seni sarardı? buyurur.6

? Bugün anlattıklarınla beni epey ikna ettin. Doğrusu, Kur?an?ı okumama rağmen bütüncül olarak bakmadığım için bu meseleyi tam anlamamışım. Ancak ilahî bir mesajda olmasını beklediğim yüksek standardı henüz görmedim. Yani Kur?an açıkça kölelik yasak deseydi mesele biterdi.

? Anlaşılan sen yasaklarla her şeyin çözüleceğini sanıyorsun. Ama biliyoruz ki insanların akıllarını ve kalplerini ikna etmeden, bir şeyi yasaklamak hiçbir zaman daimi çözüm olamamıştır. Amerika?da geçen asrın ortalarında kölelik kâğıt üstünde yasaklanmasına rağmen henüz tam anlamıyla kalktığını söylemek çok zor.7 Gerçi köle kavramı kullanılmıyor. Fakat zencilerin önemli bir kısmı köleyken yaptıkları işlere aynen devam ediyor. Kölelik hâlen devam etseydi sanırım birçok zenci için değişen pek bir şey olmayacaktı. Martin Luther King?in önderliğindeki ?Sivil Haklar Hareketi? 1964?te başarıya ulaşana kadar, zencilere aleni olarak köpek muamelesi yapılıyordu. Zenciler, beyazlarla aynı lokantada yemek yiyemiyor, aynı okulda ders göremiyor, aynı otobüse binemiyor, aynı üniversiteye gidemiyor, hatta aynı sokakta bile yürüyemiyordu.

Örneğin, 1955 yılının Aralık ayında Rosa Park isimli zenci bir bayan halk otobüsünde otururken sonradan binen beyaz birine yerini vermediği için tutuklanıp hapse konulmuştu. Beyazlara ait işyerleri ve üniversitelerde ?Buraya köpek ve zenci giremez? diye ilanlar asılmıştı. Daha da kötüsü, zenciler, çeşitli bahanelerle işkenceye maruz kalıyordu. Hatta bazen barbarca linç ediliyordu. Aslında yapılan şey tam bir ?zenci katliamı? idi. İlginçtir, Amerika?da kimse böyle bir katliamdan bahsetmiyor. Fakat Hitler?in Yahudilere yaptığı katliam Amerika?da her türlü ortamda sürekli işleniyor. Tarihi bilgisi olmayan biri, Yahudi katliamının Amerika?da olduğunu sanır. Amerika?da birçok şehirde, Yahudi katliamındaki vahşeti gösteren müzeler olmasına rağmen sadece Wisconsin eyaletinin Milwaukee şehrinde Zenci Katliamı Müzesi bulunuyor.

Bir vesileyle Milwaukee?ye gittiğimde bu müzeyi ziyaret etmiştim. Doğrusu, gördüklerim ve okuduklarım karşısında tüylerim ürpermişti. Bir insan nasıl hemcinsine böyle muamele edebilirdi; aklım kavramakta güçlük çekmişti. Satılık köle olduğunu bildiren gazete ilanlarından, kalabalıklar tarafından linç edilen zencilere kadar birçok vahşet tablosunu görmüştüm. Kısacası, köleliğin en dehşetli şekilde yaşandığı bu topraklarda, bir buçuk asır önce kölelik yasaklanmasına rağmen henüz tam olarak kalkmış değil. Bu konuda senin fikrini merak ediyorum. Sence zenciler tam hürriyetlerine kavuştular mı?

? Köleliğin hâlen devam ettiğini kabul etmiyorum. Ancak ayrımcılık kısmen devam ediyor.

? Haklısın, kölelik ismen devam etmiyor. Ancak kölelik uygulamasına benzer ayrımcılık kısmen dahi olsa devam ediyor. Henüz beyazlar zencilerin de kendileri gibi insan olduğunu ve aynı haklara sahip olduğunu özümsemiş değil. Amerikan toplumu henüz zenci birini kendine başkan olarak seçmekten çok uzak. Sanırım bir asır daha geçmesi gerekecek; toplumun o seviyeye gelmesi için. 2008 başkanlık seçimlerinde aday olan zenci-beyaz karışımı Barack Obama?ya sırf derisinin renginden dolayı kimse şans tanımıyor.

? Haklısın! Köle damgasını yiyen insanları topluma kazandırmak kolay değil. Bir defa bu damgayı yiyen pek kolay kendine gelemez. Doğru söylüyorsun, Amerika?da köleliğin kanunla kalkması bir asrı geçmesine rağmen insanlar hâlen kölelik anlayışını tam olarak aşmış değil. İslam, Muhammed zamanında, bunu aşabildi mi?

? Evet, hem de en güzel bir şekilde. İslam?dan önce köle kökenliler ?mevaliye? olarak anılırdı. Hürriyetlerine kavuşmalarına rağmen hürlerle eşit haklara sahip değillerdi. Hz. Muhammed (a.s.m.) bu uygulamayı ortadan kaldırmak için azat ettiği kölesi Zeyd?i halasının kızı Zeyneb bint-i Cahş ile evlendirmiştir.8Yine Zeyd?in oğlu Üsame?nin de Kureyşli bir ailenin kızı Fatıma bint-i Kays ile evlenmesine vesile olmuştur. Bununla da kalmamış, mevaliye, devlet kademelerinde görevler vermiştir. Örneğin, Zeyd?i sahabelerin başına komutan yapmıştır. Hatta ölüm döşeğindeyken Zeyd?in 20 yaşlarındaki genç oğlu Usame?yi, içinde daha sonra halife olacak tecrübeli ve saygın sahabilerin de bulunduğu orduya komutan tayin etmişti. Müşriklerin fitnesiyle bazı sahabiler komutanın değiştirilmesini istediği hâlde, Hz. Muhammed (a.s.m.) kararını değiştirmemişti.

Yine Hz. Muhammed (a.s.m.), köle azatlısı Bilal-i Habeşi?yi hem müezzin hem de çoğu zaman devlet hazinesi sorumlusu yapmıştı.9 Hz. Muhammed (a.s.m.), makam, servet, ırk, cinsiyet, hatta inanç gibi insanlar nazarında ehemmiyetli olan kıstaslara bakmaksızın her insana, insan olduğu için büyük saygı göstermiştir. Gerçi kendi dininin mensuplarına daha çok kıymet vermiştir. Ancak, dini ne olursa olsun, herbir insanı, insaniyet noktasında, diğer varlıklardan daha üstün bilmiş ve hürmet göstermiştir. Örneğin, bir Yahudi cenazesi yanından geçtiğinde hürmeten ayağa kalkmıştır. Camide temizlik yapan kendi hâlinde zenci bir kadının vefatı kendisine bildirilmediği için kızmış ve mezarına giderek cenaze namazını kılmıştır.10 Kısacası, İslamiyet eskiden köle muamelesi gören insanları en şerefli makamlara getirerek her insanın eşrefü?l-mahlûkat olduğunu bütün insanlığa göstermiştir.

? Doğrusu yapılanları, tarihsel olarak önemli bir ilerleme görüyorum. Muhammed getirdiği ahlak sistemiyle kölelerin durumunu iyileştirmiştir; ama yine bazı insanlar köle olarak kalmaya devam etmiştir.

? Aslında tarihî bağlamda bakarsan bu bir ıslah değil, bir devrimdir. İslamiyet, insanı hayvan derecesine indiren kölelik anlayışını kesin olarak ortadan kaldırmıştır. İstisnai olarak izin verdiği kölelik ise Batılıların anladığı anlamda kölelik değildir. Seninle paylaştığım Zeyd örneğinde olduğu gibi şeklen köle olarak yaşayanların, günümüzdeki ücretli aile hizmetçilerinden hiçbir farkı yoktur. Dünyanın her yerinde, ücret karşılığından, zengin insanlar fakirleri çalıştırıp her türlü işlerini yaptırıyorlar. Gerçi modern ?ücretli köleler? kâğıt üstünde efendilerini terk edip başka efendi arayışına girebilir. Pratik olarak bu özgürlüklerinin pek anlamı yok. Çoğu için gidip başka yerde iş bulmak kolay olmadığı için aslında efendisine (patronuna) bağlı bir köle gibidir. Kısacası, isme değil, öze bakmak gerekir. İslamiyet, ismen köleliğinin devamına bir süre cevaz vermesine rağmen özü itibariyle köleliği kaldırmıştır. İnsanlara köle olarak muamele etmeye hiçbir şekilde izin vermemiştir. Tekrar ediyorum, savaşlar dışında, köle edinmenin bütün yollarını kapamıştır.

? Bence savaş gerekçesi dahi olsa, köleliğe kapı açmak doğru değildir. Bir örnekle izah edeyim müsaade edersen. Diyelim ki Usame bin Ladin?in adamları seni yakaladılar. Amerika?da yaşadığın ve vergi vererek Amerikan ordusuna destek olduğun için seni düşman kabul edip esir aldılar. Sonra İslam?ın verdiği ruhsata binaen, seni kendilerine köle yaptılar. Sen buna razı olur musun? Sence bu doğru bir uygulama olur mu?

?Bu örnekle itiraz ettiğin noktayı anlıyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim, İslam savaş esirlerinin mutlaka köle yapılmasını emretmiyor. Kölelik o zaman için ?savaş esirlerine? yapılan yaygın bir uygulamaydı. Bu anlamda, İslam?da savaş esirlerinin köle olması, kölelik bağlamında değil, savaş esirlerine muamele bağlamında değerlendirilmeli. O zamanlar savaş esirlerine köle muamelesi yapıldığı hâlde, Müslümanlar esirlere bile evlatlarına muamele eder gibi davranmış ve onları toplumla bütünleştirmişlerdi.

Günümüzde ülkeler savaş esirlerine muameleyi ?Cenevre Konvansiyonu? adındaki uluslararası anlaşmayla düzenliyor. Savaş esirlerine daha insancıl muamele uygun görülüyor. Kanaatimce, böyle bir antlaşma insanlık için önemli bir ilerlemedir. İslam?ın buna hiçbir itirazı olmaz. Hatta diyebilirim ki İslam bundan da ötesini emrediyor. Hz. Muhammed?in (a.s.m.) müşriklerle yaptığı Bedir Savaşı?ndan sonra savaş esirlerine yaptığı muamele, bunun en güzel örneğidir. Düşman son derece güçlüydü ve İslam ordusu yeni şekilleniyordu. Hz. Muhammed (a.s.m.) savaş esirlerinden fidye ödeyip özgürlüğünü kazanamayanlar içinde okuma-yazma bilen birçok kişi olduğunu fark etmiş ve on Müslüman?a okuma-yazma öğreten herkesin serbest bırakılacağını emretmişti. O zamanın genel uygulamasının bütün bütün aksine, savaş esirlerine özgürlük yolunu açmış ve aynı zamanda esirleri hapse tıkıp hem onlara gayri insanî muamele etmeyi hem de kaynak israfı yapmayı önlemiştir. Hz. Muhammed?in (a.s.m.) getirdiği uygulamadan sonuçta herkes kazançlı çıkmıştır.

? Yani günümüzde Müslüman bir ülke, eski uygulamaya dayanarak savaş esirlerini köleleştirse sence yanlış olur mu?

? Aynen öyle. Çünkü İslam?da savaş esirleri mutlaka köle yapılacak, diye bir hüküm yok. Aksine savaş esirlerine köle olma dışında bir seçeneğin sunulmadığı zamanlarda bile İslam onlara köle muamelesi yapmamış ve özgürlükleri için kapılar açmıştı. Kanaatimce, Kur?an?ın mesajını doğru anlayan biri, Allah?ın indinde her bir insanın, potansiyel olarak, bütün kâinat kadar kıymete sahip olduğunu ve ölümüne kadar bu potansiyelini kullanma ihtimali olduğunu kabul eder. Bu anlamda, İslam, insanı hayvanlıktan çıkarıp insanî potansiyellerini kullanmaya yönelik olan her türlü uygulamayı takdirle karşılar. Zaten ilahî mesajın bir gayesi de insanı başka insanların ve nefsinin esiri olmaktan kurtarıp sadece sonsuz kudret sahibi olan Allah?a kul yapmaktır. Kamil anlamda kulluğun yapılması için öncelikle insanların herkesten ve her şeyden özgürlüğünü kazanması, yani onlara kulluk yapmayı bırakması gerekir. Kelime-i tevhit dediğimiz Allah?a imanı ifade eden kelimenin ilk kısmında ?la ilahe? denilmesinin de sırrı budur.

? Senin İslam?da kölelikle ilgili anlattığın şeylere esasta bir itirazım yok. Sadece kökten değişimin aşamalı değil, birden yapılmış olmasının hakkaniyet açısından daha uygun olacağını düşünüyorum. Tam adalet açısından bakınca geçici olarak bile bazı yanlışlıkların devamına izin verilmesini doğru bulmuyorum.

? Senin şimdiye kadar itiraz ettiğin bütün hususlarda, nihai hükümde tam adalet öngörülüyor. Ancak zalim bir toplumu adil hâle getirirken aşamalı bir değişim amaçlanıyor. Seninle adalet konusunda bir anlaşmazlığımız yok. Sen bir anda adil bir toplum sağlanmalıydı, diyorsun. Oysa İlahî hikmet aşamalı değişimi uygun görmüş. Hiçbir toplumda insanların bir gecede değişmesini bekleyemeyiz. Bu Allah?ın koyduğu fıtrat kanunlarına aykırıdır. Değişim devamlı zaman alır. Örneğin İslam?ın geldiği zamanda insanlar alkolü, su gibi tüketiyorlardı. Kur?an, öncelikle içkinin zararlarının daha çok olduğunu beyan ederek insanları zihnen ikna edip ilerideki içki yasağına hazırladı: ?Sana içkiyi ve kumarı sorarlar; de ki: Onlarda hem günah hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.? (Bakara Suresi, 2:219) Bir süre sonra inen başka bir ayet ise içki tüketimine kısmî sınırlama getirdi: ?Ey iman edenler! Siz, sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.? (Nisa Suresi, 4:43)

Bazı Müslümanlar alkol tüketimine devam ediyordu; ancak namaza sarhoş olarak gitmiyordu. Daha sonra inen ayet, kesin olarak alkol kullanımını yasakladı: ?Ey İman edenler içki, kumar, tapmaya mahsus dikili taşlar, fal okları; ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki murada eresiniz.? (Maide Suresi, 5:90) Kesin yasaklayıcı emir geldiğinde, insanlar evlerindeki tüm içkileri sokağa döktüler. Sokak içki ırmağına dönüştü.11 Oysa içkiyi kesin yasaklayan ayet ilk başta da gelebilirdi. Yani birden içki tüketimi yasaklanabilirdi. Öyle yapılmamış, insanlar bu değişime hazırlanmış, daha sonra yasaklayıcı hüküm inmiştir. Kur?an?ın bir anda nüzul olmamasının ve 23 sene gibi bir süreçte tamamlamasının sırlarından biri budur. Eğer Kur?an bir anda indirilmiş olsaydı insanların bütün hükümleri bir anda yerine getirmeleri istenecekti. Oysa Kur?an 23 senede indirilmiş ki insanlar hükümlerini hayata geçirmekte zorlanmasınlar.

? Anlaşılan senin Rabbin aşamalı değişim taraftarı. Ben ise haksızlık varsa hemen giderilmeli diye düşünüyorum.

? Bütün anlatmalarıma rağmen itirazına kısmen devam etmen, bu konuda zihninde büyük bir önyargı olduğuna işaret ediyor. Sanırım, sen Kur?an?ın tamamına bakıp içindeki parlak hakikatleri görerek tasdik etmek yerine, bazı kısımlarına çok takılıyorsun. Daha önce söylediğim gibi İslam bin kapılı bir saraya benzer. Sana bir kapı kapalı gibi görünüyorsa orada çok takılıp kalma. Başka kapıları denemelisin.

? Eğer Kur?an ilahî kitapsa bütün meseleleri hak ve hakikat olmak zorundadır. Bu nedenle Kur?an?daki bütün konuları bu gözle mercek altına yatırıyorum.

? Senin durumun şuna benzer: Muhteşem bir saraya misafir olarak gidiyorsun. Her yerde harikulade eserler var ve muhteşem sofralar kurulmuş. Sen sarayı dolaşıp güzelliklerini temaşa ediyor ve nimetlerinden faydalanıyorsun. Sarayın sahibi ortalıkta gözükmüyor. Ancak etrafta saray sahibinden bir ferman var. Fermanda saray sahibi kendisinden haber veriyor. Sarayın ustası olduğunu anlatıyor. Aynı zamanda sarayda nasıl muamele etmen gerektiğini de bildiriyor. Sen ise aklı başında bir misafir olduğundan, sarayın sahibini merakla arıyorsun. Fermanı gördüğünde heyecanla okumaya başlıyorsun. Senin için önemli olan fermanın sarayın ustasından haber veren kısmıdır. Öncelikle ve özellikle bu kısımla ilgilenmen gerekiyor. Muamelatla ilgili kısımlar senin için ikinci derecede önemlidir. Aynı bu örnekteki gibi Kur?an?ı okuduktan sonra problemli gördüğün hususların hepsi muamelata ilişkindir. Hiçbiri itikadî mesele değildir. Senin maksadın saray sahibini tanımaksa öncelikle itikadî meseleleri konuşman gerekir. Onları hallettikten sonra muamelata geçmelisin.

? Biraz önce söylediğin bir hususa dönmek istiyorum. Sana hak veriyorum. Bundan sonra itikadî meselelere öncelik verelim. Bugün için sana son bir sorum var. Biraz önce tartıştığımız muamelata ilişkin meseleler sende şüphe uyandırmıyor mu? Bu tarz hükümleri içeren bir kitap semavî olmayabilir diye düşündün mü hiç?

? İyi ki sordun bu soruyu. Şimdiye kadar Kur?an?ı defalarca okudum. Seninle Kur?an üzerine konuşmaya başladığımızdan beri, yeniden okumaya başladım. Şunu itiraf edeyim ki senin sorularından dolayı, daha dikkatle okudum Kur?an?ı. Kur?an?ın hakkaniyetine ilişkin kalbime zerre kadar şüphe gelmediği gibi, tam aksine, Kur?an?a olan imanım daha da arttı. Bu sabah Kur?an?ı dikkatle okurken öyle bir yakine ulaştım ki keşke mümkün olsaydı da Kur?an?ın ne büyük bir hakikat ve saadet hazinesi olduğunu bütün insanlığa duyursaydım, dedim. Kur?an?ı okurken kendimi içi eşsiz hazinelerle dolu muhteşem bir sarayda hissediyorum. Altın, zümrüt, yakut ve elmas gibi bütün kıymetli mücevherler var bu hazinenin içinde. Senin gibi bu saraya girip mücevherleri göremiyorum, diyenlere hayret ediyorum. Doğrusu gözünü açsan ve birazcık dikkatle baksan her taraftaki altınları ve elmasları göreceksin.

? Ben de girdim aynı saraya; fakat altın falan göremedim.

? Çünkü sarayın içinde gözün kapalı geziyorsun. Daha doğrusu, şimdiye kadar öğrendiklerin gözüne kalın bir perde olmuş. Tabiat, sebepler ve tesadüften örülmüş kalın perdeler gözünü kapatmış. Hiçbir şeyi göremiyorsun. Bazen kendini zorlayıp gözündeki perdeyi azıcık aralıyorsun, ancak altını, bakır gibi görüyorsun.

? Bence senin gözlerin kamaşmış. Altın ve elmasların parıltısından, saraydaki kömürleri fark edemiyorsun.

? Hayır, yanılıyorsun. Bu sarayda kömür yok. Senin gibi dikkatli bakmayanlar, üzeri toz kaplamış bir elması kömür sanıyor. Oysa gözünü ve gönlünü tam açabilsen inan ki dünyanın en büyük hazinesinin içinde olduğunu görecek ve anlayacaksın.

? O hâlde bana yardım et. Ben de mücevherleri görmek istiyorum.

? Elimden gelen yardımı yapmaya çalışıyorum. Sana hazineyi verdim. Biraz da senden gayret gerekir. Sen gözünü açmazsan hazinedeki mücevherleri göremezsin.

? Ben gözümü dört açtım. Öyle mücevher falan görmüyorum. Kur?an, kötü bir kitaptır, demiyorum. İçinde güzel şeyler bulunduğunu kabul ediyorum. Ama bu güzel şeyleri Muhammed başka insanlardan öğrenmiş olabilir. Kur?an?ı yazmaya kırk yaşında başlamıştı. Demek ki o zamana kadar bu konularda bilgi edindi. Kendi toplumunun sorunlarına çözüm üretecek böyle bir kitap yazdı. Senin iddia ettiğin gibi, olağanüstü bir şey göremedim Kur?an?da.

? Kur?an, hiçbir insanın yazamayacağı, harikulade meziyetlere sahip bir kitaptır. Bu nedenle ?yaşayan bir mucizedir.?

? Ben de pekâlâ böyle bir kitap yazabilirim. Bence sen çok abartıyorsun.

? Kur?an, bütün insanlığa meydan okuyor. Hepiniz bir araya gelseniz bile Kur?an?ın bir benzerini getiremezsiniz, diyor. Bu hafta zamanımız kalmadı. Gelecek hafta sana Kur?an?ın mucize olduğunu ve hiçbir insan tarafından yazılamayacağını ispat edeceğim.

? Böyle bir şeyi ispat edebileceğini sanmıyorum. Eğer gerçekten dediğini yaparsan çok enteresan olur. Gelecek haftayı iple çekeceğim. Senin anlatacaklarını büyük bir merakla bekliyorum.

* * *

Thomas, başlangıçta kölelik konusunu Kur?an sarayının en büyük gediği olarak görmüştü. Oysa iki haftalık görüşmemiz sonunda bu gediğin önyargı ve cehaletten kaynaklandığını anladı. Kur?an?ın temelde köleliği tasvip etmediğini, aksine kaldırmaya çalıştığını kabul etti. Thomas, ısrarla niye Kur?an sarayındaki cevherleri göremediğini soruyordu. Mevlana, asırlar öncesinden bu soruya şöyle cevap veriyor: ?Sen güneşi gören gözü bul da sonra bak! Bütün cihan, gece içinde kalmış, karanlıklara mıhlanmış, güneşi ve gündüzü bekleyip durmakta. İşte sana zerrede gizli güneş, işte sana kuzu postuna bürünmüş erkek aslan. İşte sana saman altında gizli bir deniz! Kendine gel, o samana şüphe ile ayak basma! Ama yol gösterici hakkında içe gelen şüphe, Allah rahmetidir.?12

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Buhari, Itk, 15; Müslim, Eymân 40.

2 İbn-i Hacer, el-İsabe, I, 564, İbn Hacer, el-İsabe, I, 165, Buhari, Cenaiz 5; Ebu Davud, Edeb 123-124; İbn-i Mace, Vasaya 1.

3 Müslim, Eyman 30.

4 Müslim, Eyman 30.

5 Müslim, Eyman 32.

6 Müslim, Eyman 35.

7 Bu bölümün sonundaki yazıda Kuzey Amerika?da kölelik tarihi, ne kadar Afrikalının köle yapıldığı ve ne kadarının yollarda telef olduğu ayrıntılı anlatılıyor.

8 İbn-i Hacer, el-İsabe, I, 564.

9 İbn-i Hacer, el-İsabe, I, 165.

10 Buhari, Cenaiz 5.

11 Sahabelerden Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: ?Biz içki âlemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi, ?İçki haram edildi? dedi. Arkadaşlar derhâl ?Şu içki kaplarını dök, temizle? emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı.? (Nesaî, Eşribe 51/2)

12 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 1, s. 131

13 Aralık 2009 16:16

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur?an?ın Benzeri Yazılabilir mi?

?De ki: And olsun, eğer bu Kur?an?ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.?

(İsra Suresi, 17:88)

?Hem, basiresinde (kalbinde) selim (sağlam) bir gözü olan görür ki; Kur?an?da öyle bir göz vardır ki, o göz, bütün kâinatı zahir (dışı) ve batını (içi) ile vazıh (açık), göz önünde bir sayfa gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sayfanın manalarını söyler.?

(Bediüzzaman)

Thomas, Kur?an mealini okuduktan sonra Kur?an?ı ilginç bulduğunu, ancak Allah?a atfedilecek kadar olağanüstü görmediğini söylemişti. Geçen haftaki görüşmemizde daha da ileri giderek ?Ben de pekâlâ böyle bir kitap yazabilirim? demişti. Bu hafta, Kur?an?ın hiçbir şekilde benzerinin yazılamayacağını ispat edecektim. Öncelikle, hayalen altıncı asırdaki Arap yarımadasına gidip niye Kur?an?ın böyle bir meydan okumayla ortaya çıktığını anlamaya çalıştık:

? Geçen hafta, sana ?Kur?an?ın bir benzeri yazılamaz? derken kendi fikrimi söylemedim. Kur?an, böyle bir iddiayla ortaya çıkmış. Senin gibi Kur?an?ı Hz. Muhammed?in (a.s.m.) yazdığını düşünenlere karşı müthiş bir meydan okuyor. ?Eğer dediğiniz doğruysa o hâlde, siz de Kur?an gibi bir kitap yazın? diyor. Kur?an?ın neden bu şekilde bir meydan okuduğunu anlamak için o zamanki tarihî koşulları hatırlamakta yarar var. Kur?an?ın yazıldığı dönemdeki Arap toplumu hakkında bilgin var mı?

? Çok az şey biliyorum. Birazcık anlatırsan iyi olur.

? O zamanki Arap toplumunda okuma yazma bilen çok nadirdi. Bu nedenle sözlü edebiyat çok gelişmişti. İnsanlar tarihî kıymeti olan sevinç ve üzüntülerini şiir ve belagatle, yani güzel sözlerle, hafızalara kaydederek sonraki nesillere aktarıyordu. Dolayısıyla, şiir ve belagat çok gelişmişti. Şimdilerde futbol yıldızlarının gördüğü rağbeti o zamanlar, şairler görürdü. ?Hatta bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millisi (milli kahramanı) gibiydi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı.?1

Her sene şiir müsabakası düzenleyerek, en güzel yedi şiiri Kâbe?nin duvarına altınla yazıyorlardı. Amerikalı iki üniversite hocası o zamandaki belagatin önemini şöyle anlatıyor: ?Gerçek savaş kahramanı kılıcı keskin olan değil, sözü keskin olan şairlerdi. Rivayete göre bazen iki kabile savaşırken bir şairin onları hicvetmesi savaşa son verirdi.?2

Sözlü edebiyatın ve şiirin çok rağbette olduğu bir zamanda inen Kur?an?a karşı itiraz yükselince, Allah da onlara en kuvvetli oldukları alanda meydan okudu. Şiir olmadığı halde, onların en harika şiirlerini belagatte geride bırakan Kur?an ayetlerini okuma yazma bilmeyen birine söylettirdi. ?Şiirin kılıçtan bile daha keskin olduğu bir toplumda Kur?an?ın harika belagati gerçekten de çok etkiliydi. Birçok suresi hayli şiirsel olmakla beraber, Kur?an bir şiir kitabı değildi. Ancak, onu duyan herkes sözlerinin harikulade bir kuvvete sahip olduğunu kabul ediyordu. Özellikle Mekkî sureler için böyle bir kanaat vardı. Kur?an, Muhammed?in en büyük deliliydi. Çünkü o gerçekten yaşayan bir mucizeydi... Gerçi dürüstlük ve itimadı ona el-emin sıfatını kazandırmıştı, ancak Muhammed sıradan bir kabile mensubuydu. Kabilesinin konuştuğu gibi konuşurdu. Ancak, bu olağan insan, olağanüstü kuvvet ve güzelliğe sahip ayetler okumaya başladı. Belagat ve gücün hamuruyla yoğrulan bu toplumda bu sözler o güne kadar duyulan bütün sözlerden farklı olmakla beraber, geçmişte gelen bir mesajı teyit ediyordu.?3

Kur?an?ın sözlerindeki harikulade güzellik, edipleriyle iftihar eden Arap toplumuna fiili bir meydan okumaydı. ?Madem, söz ustası olmakla iftihar ediyorsunuz, hiç okuma yazması olmayan bir insanın size getirdiği sözlerin benzerini söyleyin. Eğer o sözlerin benzerini getirmekten aciz iseniz onların sahibine iman edin.? O zamanki şartlar içinde son derece adil bir meydan okumaydı. Aslında onların ?güzel şiir söyleme? yarışmasına Hz. Muhammed (a.s.m.) de getirdiği Kur?an?la katılmış oluyordu. Sen o zamanda bulunsaydın ve yarışmanın hakemi olsaydın, ne tür koşullar ön görürdün?

? Bireylerarası yarışma olduğuna göre, yarışmaya katılmak isteyen her birey kendi başına bir eser hazırlayıp takdim etsin derdim. Bu eserleri değerlendirecek bir jüri oluştururdum. Sonra da yarışmacıların adlarını gizli tutarak jüriye eserleri değerlendirmelerini isterdim.

? Çok doğru söyledin. Hakkaniyetli bir yarışma böyle olur. Ayrıca yarışmacıların da benzer vasıflara sahip olması lazım. Örneğin, ilkokul mezunu biriyle üniversite profesörünü yarıştırmak da hakkaniyete uygun değil.

? Haklısın. Farklı yarışmacıların seviyesine göre farklı gruplara ayırırdım.

? Meydan okumanın adil olması için, Hz. Muhammed (a.s.m.) gibi, yarışmaya katılacakların da ümmi olması gerekirdi. Oysa Allah diğer yarışmacıların lehine olacak şekilde şartlarda değişiklik yapmış. Yarışmacı ümmi olmasın, en büyük bir âlim ve hatta dâhi olsun, diyor. Bir âlimle olmuyorsa, binlerce, yüz binlerce âlim bir araya gelsin: ?Eğer kulumuz Muhammed?e indirdiğimiz Kur?an?dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sure getirin. Allah?tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın?eğer iddianızda doğru iseniz.? (Bakara Suresi, 2:23) Bütün bunlarla birlikte Kur?an gibi bir eser yazamıyorlarsa, ölmüş bütün âlimlerden de yardım alsınlar, yani onların eserlerini getirip yarışmaya soksunlar. Bu da olmuyorsa, cinlerle irtibat kurup, cinlerin bütün âlimlerini de yanlarına alsınlar: ?De ki: And olsun, eğer bu Kur?an?ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.? (İsrâ Suresi, 17:88.)

Kur?an?ın semavî olmadığını iddia edenlere Kur?an şöyle meydan okuyor:4 ?Yoksa, ?O Kur?an?ı kendisi uydurup söyledi? mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar. Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!? (Tur Suresi, 52:33-34) Bütün insanlar ve cinler de Kur?an gibi bir kitap yazamıyorlarsa, o halde sadece Kur?an?ın on bölümüne denk gelecek bir kitapçık yazsınlar: ?Ve düzme ve uydurma da olsa onun gibi on tane sure getirin.? (Hûd Suresi, 11:13) Bunu da yapamıyorlarsa, bir bölümlük bir şey yazsınlar. Bakara gibi uzun bir bölüm de yazamıyorlarsa, İhlas Suresi gibi, birkaç ayetten oluşan küçücük bir sure yazsınlar.

Bütün bunları da yapamıyorlarsa, manadan vazgeçtim, sadece belagatine denk gelecek, manasız bir sure yazsınlar. Bunu da getiremezlerse, o zaman ya Kur?an?ın semavî olduğunu kabul edip, iman etsinler. Veya ebediyen cehennemde yanmaya hazır olsunlar: ?Bunu yapamazsanız ?ki hiçbir zaman yapamayacaksınız? çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının.? (Tur Suresi, 52:24)

? Kimsenin bu meydan okuyuşa cevap vermediğini nereden biliyoruz?

? Böyle bir hadisenin olup olmadığını tarihten öğrenebiliriz. Allah, İslam?ı imha etmeyi gaye edinenlere daha kısa ve selametli bir yol gösteriyor(du): Eğer gücünüz varsa, İslam?ı kılıçla değil kalemle imha ediniz. Yani bir kitap yazarak, Kur?an?ın insan eseri olduğunu ispat ediniz. Müşriklerin, kalem yerine kılıca sarılıp, Hz. Muhammed (a.s.m.) ve sahabeleriyle savaşması, kalemle Kur?an?ı imha etmenin mümkün olmadığını gösteriyor.

?İşte, eğer muaraza (sözle yarışmak) mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla muaraza edip davasını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülatlı (en zor) muharebe (savaş) tarikı (yolu) ihtiyar (tercih) edilsin. Evet o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin, en tehlikeli ve bütün mal ve canını belaya atacak uzun bir yolu ihtiyar (tercih) etsin; hiç kâbil (mümkün) midir? Çünkü edipleri birkaç hurufatla (harfle) muaraza edebilseydi, Kur?an davasından vazgeçerdi. Onlar da maddi ve manevi helaketten (mahvolmaktan) kurtulurlardı. Hâlbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar (tercih) ettiler. Demek, muaraza-i bilhuruf (harflerle karşı koymak) mümkün değildi, muhaldi (imkânsızdı); onun için muharebe-i bissüyufa (kılıçla savaşa) mecbur oldular.?5

Eğer Kur?an?ın benzeri bir kitap yazılsaydı, İslam?ı imha etmeyi gaye edinenler, onu öne çıkararak Kur?an?ın Allah kelamı olmadığını ispat edeceklerdi. Tarihte İslam?a karşı olanlar daima sayı olarak çoğunlukta idiler. Günümüze kadar mümin ve gayrı müminler arasında birçok belagat ustaları gelip geçti. Eğer birisinin eseri Kur?an kadar beliğ olsaydı, inkâr edenler onu Kur?an?ın ilahî olmadığına delil olarak öne çıkarırlardı.

? Acaba hiç mi Kur?an?ın benzerini yazmaya çalışan olmamış?

? Elbette teşebbüs eden olmuş. Ancak, muvaffak olamamışlar. Örneğin, tarihlerin kaydettiğine göre, Peygamber (a.s.m.) zamanında Müseylime diye büyük bir edip, Kur?an?ın Fil Suresi?ne benzer bir sure getirmeye çalışmış. Ancak, Kur?an?ın harika sözlerinin yanında Müseylime?nin sözleri çok yavan kaldığı için, millete maskara olmuş. Müseylime-i Kezzab diye nam salmış. ?Kur?an, o asırdan ta şimdiye kadar öyle bir belagat göstermiş ki, Kâbe?nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediplerin Muallakât-ı Seb?a (yedi meşhur kaside) namıyla şöhretşiar (şöhret bulmuş) kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid?in kızı babasının kasidesini Kâbe?den indirirken demiş: ?Ayâta karşı bunun kıymeti kalmadı.? ... Hem, ilm-i belagatin (güzel söz söyleme ilminin) dâhilerinden Abdulkâhir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin (edebi konularda uzman) edipler icma ve ittifakla karar vermişler ki: ?Kur?an?ın belagatı, takat-ı beşerin (insan gücünün) fevkindedir (ötesindedir); yetişilmez.??6

? Sen Kur?an?ın hükmünün dünyanın ömrü sona erene kadar devam edeceğine inanıyorsun. O hâlde bu meydan okuma hâlen devam ediyor. Geçmişte birileri Kur?an?ın bir benzerini getirmemişse, şimdi veya gelecekte de birileri bir benzerini yazamaz diyemezsin. Şu anda insanlığın ürettiği eserlerin birçoğu on dört asır önce olmuş olsaydı ?mucize? sayılacaktı. Aynı şekilde, geçmişte benzerini yazamadıkları için mucize dedikleri bir kitabı insanlar şimdi yazsa senin davanı çürütmüş olur.

? Haklısın. Kur?an?ın meydan okuyuşu zamanla sınırlı değildir. Kıyamete kadar devam edecektir. Birkaç ay önceki bir tartışmamızda, canlıların ilahî eser olduğunu inkâr edenlere, Kur?an?ın, ?Öyleyse siz de bir tek sinek yapın? diye meydan okuduğunu söylemiştim. İnsanlık, Allah?ın kevnî (yaratılışa ilişkin) ayetlerinin bir benzerini yapmaktan aciz olduğu gibi kelamî ayetlerinin de benzerini yapamamıştır ve yapamaz. İlginçtir, kâinatı muhteşem bir kitab-ı kebir olarak yaratan Allah, bu kitabın ayetlerinin semavî oluşuna inanmayanlara, ?O hâlde bir benzerini getirin? diye meydan okuyor. Aynı şekilde, kâinat kitabının tercümanı olan Kur?an-ı Kerim?in ayetlerinin semaviliğini kabul etmeyenleri nazire yapmaya çağırıyor. On dört asırdır, inkâr edenlerin, bu iki müsabakayı da kaybetmesi, bu işin pek de kolay olmadığını gösteriyor.

? Kolay olmaması, mümkün olmadığına delil olmaz. Tekrar ediyorum, ?Bugüne kadar yapılmayan bir şeye bundan sonra da yapılamaz? denilmez. Bana aklî delillerle, teorik olarak Kur?an?ın benzerinin mümkün olamayacağını ispat etmelisin. Sonra da pratikte seni tasdik eden delilleri göstermelisin. Aksi hâlde, ?Seninki mitolojik bir inançtır? derim.

? Anlaşıldı. Sana Kur?an?ın benzerinin hiçbir şekilde yazılamayacağını ispat edeceğim. Ancak sabır ve dikkatle dinlemeni istiyorum. Matematikteki ileri seviye bir denklemin ispatı için öncelikle temel kavramların bilinmesi gerekli. Aynen öyle de ?Allah?ın insanlara (ve cinlere) gönderdiği Kur?an?ın benzeri yazılamaz? önergesinin ispatı da temel bazı kavramların bilinmesiyle anlaşılabilir. Allah, Kur?an ve insan kavramlarının manalarını bilmek gerekir.

Benim inandığım Allah, her şeyin, her şeyini bilen, yaratan ve idare eden, sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi sonsuz vasıfların sahibi; Rabbü?l-Âlemin?dir. Allah, bütün Âlemlerin Rabbi?dir. Bütün varlıkların ilahıdır. O, her şeyin yaratıcısıdır. Allah, bütün bu sıfatlarla insanlarla ve cinlerle konuşur. Kur?an, O?nun ilahî kelamıdır. Kelimelere yüklediği manalarla gönderdiği mesajıdır.

İnsan, bütün varlıkların en şereflisi ve en üstünü olarak yaratılmıştır. Bu özelliğine rağmen Kâinat Sultanı?na kıyasla, son derece sınırlı anlama yeteneğine ve belirli bir ilim seviyesine sahiptir. Bu kavramsal tanımdan sonra senden soruyorum: ?Sonsuz ilim ve hikmet sahibi, sonsuz kudretiyle, sınırlı ilim sahibi bütün insanların bir araya gelse bile yazamayacakları derinlikte ve yoğunlukta mesajlarını kelimelere yükleyip bir kitap yazamaz mı? Mikroskopla birçok defa büyütülerek ancak görülen bir DNA?ya bir kütüphane dolusu bilgiyi dört harfle yazan (AGCT), Arapça?nın 28 harfini kullanarak, Kur?an gibi benzersiz bir kitabı yazamaz mı??

? Doğrusu çok makul bir izah yaptın. Senin söylediğin vasıflara sahip bir Yaratıcı, benzersiz bir kitap yazabilir. Teorik olarak bunun mümkün olduğuna beni ikna ettin. Sıklıkla tekrarladığın bir prensibi hatırlatıyorum: Her mümkün vaki olamaz.

? Unutmadım söz konusu prensibi. Benim iman ettiğim Allah, benzersiz bir kitap yazabilir. Bütün mesele O?nun, bunu dilemesine bağlıdır. Yani Allah dilerse hiç kimsenin benzerini yazamayacağı bir kitap gönderebilir. Allah, Kur?an?ın böyle bir kitap olduğunu açıkça beyan ettiğine göre demek ki dilemiştir.

? Sen Kur?an?ın semavî kitap olduğuna inandığın için böyle diyorsun. Oysa benim için bu söz konusu değil, ben Allah?ın böyle bir dilekte bulunup bulunmadığını bilmiyorum.

? Senin öncelikle Kur?an?ın semavî olduğuna ilişkin delilleri görmen lazım. Bunun yolu da Kur?an?ın beşer sözü olamayacağına, yani hiçbir insan tarafından yazılamayacağına ilişkin müşahhas delillere bakmaktan geçer.

? Daha önce de söyledim, okuduğum Kur?an mealinde olağanüstü bir delil göremedim; bana insan sözü gibi geldi.

? Haklısın. Okuduğun meal ?İlahî kelam? değil, beşer sözüdür. Hiçbir meal ?Allah?ın kelamı? değildir ve olamaz. Çünkü sonsuz ilim, sonsuz hikmet ve sonsuz kudretten gelen bir Kitabı, sınırlı ilim, sınırlı hikmet ve sınırlı kudret sahibi hiçbir insan tam olarak çeviremez. Tercümanlar, Kur?an?dan anladıklarını, kendi beşerî sözleriyle ifade ediyorlar. Gerçi çok az da olsa İlahî Kelam?ın güzellikleri ve derin manaları tercümelerine yansır, ancak bu tercümelere kesinlikle Kur?an?ın aynısıdır, diyemeyiz. Tıpkı güneş ile bir damla suya yansıyan güneşin parıltısı arasındaki fark gibi. Yani tercümeler bir damla suya yansıyan parıltı gibidir. İnsanın bir damla su kadar olan dağarcığıyla anlayıp ifade ettiği manalar ancak sermedi güneşin küçücük bir parıltısı olabilir. Başka bir örnek verirsek: İki yaşındaki bir çocuğun kâinatla ilgili yazdığı bir kitapla Einstein?ın yazdığı bir kitap aynı olabilir mi?

? Elbette aynı olmaz. İki yaşındaki bir çocuk kitap bile yazamaz.

? Böyle bir çocuğun ağzından çıkan kelimeleri kaleme alıp kitaplaştırsak Einstein?ın sözleriyle kıyaslanamaz. Çünkü aralarında müthiş bir ilim ve hikmet farkı vardır. İki yaşındaki bütün çocuklar bir araya gelseler yine Einstein?ın tarif ettiği derinlik ve doğrulukta, kâinatı anlatan bir kitap yazamazlar. Allah ile insan arasındaki ilim, hikmet ve kudret farkı, iki yaşındaki çocukla bir deha arasındaki seviye farkından sonsuz derece daha fazladır. O hâlde, semavî ilim Sahibiyle, sınırlı ilim sahibi kıyaslanamaz. İnsanoğlunun kısıtlı kabiliyetiyle yazdıkları İlahî Kelam?ın dengi olamaz.

Kur?an, görünürde tek bir kitap olmasına rağmen meslek ve meşrepleri birbirinden çok farklı yüz binlerce evliya, sıddıkin, arif ve âlime kaynaklık etmiş, onları beslemiştir. O, mukaddes bir kütüphane hükmünde, Kitab-ı Semavî?dir (Semavî Kitap?tır).7Birileri çıkıp dünyanın en büyük kütüphanesi olan Library of Congress?taki 30 milyon kitaptaki bilgilerin hepsini bir tek kitaba yazsa böyle bir kitabın benzeri meydana gelir mi? İşte Kur?an, o kitaptan daha harikadır. Kur?an?ın her satırına, belki her kelimesine milyonlarca kitaptaki bilgi yerleştirilmiştir. ?Bir denizi bir ibrikte gösterir gibi pek çok geniş ve çok uzun ve çok külli (kapsamlı) düsturları (prensipleri) ve umumi kanunları?8 herkesin anlayacağı basit bir hadisenin içinde ders veriyor.

? Kur?an uzmanı değilim. Tamamı hakkında bir hüküm veremem. Senin iddiana göre, Kur?an?ın kısa bir suresindeki ifadelerin bile benzerini kimse söyleyemez. Oysa şimdiye kadarki okumalarımdan hareketle Kur?an?ın birkaç ayetine ve kısa bir suresine benzer getirmenin hiç de zor olmadığını düşünüyorum. Kur?an?ın birçok ayetinin benzerini bir insan da pekâlâ söyleyebilir.

? Haklısın. İnsan da şeklen Kur?an?ın sözlerine benzer şeyler söyleyebilir. Ancak, Kur?an?ın sözlerindeki mana derinliği, ifade güzelliği, diğer sözlerle irtibatı gibi birçok özelliklerini düşündüğümüzde ilahî sözlerin beşerî sözlerden sonsuz derece üstün olacağını anlarız. Tıpkı küçük bir cam parçasında yansıyan güneş ile gerçek güneş arasındaki fark gibi. Evet, camda yansıyan da güneşe benziyor. Ancak, bu benzerlik sadece şekil itibariyledir. Gerçi, güneşin ışık, renk gibi özelliklerini de bir derece yansıtır. Ancak, hakiki güneşle kıyaslayınca şişede yansıyan güneşçiğin söz konusu özellikleri hiç hükmündedir.

? Beşerî sözlerle ilahî sözler arasında her konuda böyle bir fark olduğunu söyleyemeyiz. Faraza Kur?an ilahî kelam dahi olsa, içindeki bazı sözleri birçok insan da söyleyebilir.

? Bence sen sadece lafza bakarak değerlendirme yaptığın için Kur?an?daki sözlerin harikuladeliğini göremiyorsun. Oysa bir sözün gerçek kıymetini anlamak için dört şeye birden bakmak gerekir: 1) Kim söylemiş? 2) Kime söylemiş? 3) Ne için söylemiş? 4) Ne makamda söylemiş?

? Söylediklerine katılmıyorum. Söyleyene değil, söylenene bakmak gerekir.

? Müsaade edersen, bir örnekle ne demek istediğimi açıklamak istiyorum. Amerikan ordusunda ?onbaşı? rütbesi olan birinin tüm askerlere hitaben düşmana ?hücum? emri vermesiyle başkomutan olan ABD Başkanı?nın ?hücum? emri vermesi arasında bir askerle bir ordu kadar fark var. Birincisi, ancak birkaç askeri harekete geçirir, ikincisi yüz binlerce askeri harekete geçirir. Aynı şekilde, kâinattaki bütün varlıklara hükmü geçen bir sultan olarak Allah?ın verdiği emirlerle kendi idaresini dahi yapamayacak kadar aciz bir insanın verdiği emirler arasında dağlar kadar fark var.

Bu anlamda Kur?an?da birçok ilahî söz var ki, her şeye kudreti yeten ve her şeyin her şeyini kontrolü altında tutan Âlemlerin Rabbinden geldiği için büyük bir kıymete haizdir. Oysa aynı sözleri bir insan söylerse âleme maskara olmaktan öteye gidemez. Örneğin, bir insan, yere, göğe, bulutlara emir yağdıran sözler sarf etse kendini gülünç duruma düşürür. Oysa yerlerin ve göklerin sahibi onlara, ?Ya arz! Vazifen bitti, suyunu yut. Ya sema! Hacet kalmadı, yağmuru kes? (Hud Suresi, 11:44) dediğinde onlar başkomutandan doğrudan emir alan bir erin emirber olması gibi söylenilenleri yerine getirir.

Kısacası, sınırsız ilim, sınırsız irade ve sınırsız kudretten gelen sözlerle son derece sınırlı ilim, sınırlı kudret ve sınırlı irade sahibi insandan gelen sözler asla bir olmaz. Şeklen aynı olsa bile mana, tesir ve kıymet cihetinde aralarında sonsuz fark var.

? Bence her kitabın benzeri yazılabilir. Edebî yönü kuvvetli olan biri Kur?an?ı inceleyip, ondaki konuları taklit ederek, kendisi de bir Kur?an yazabilir. Bence çok daha iyisini bile yazabilir. Çünkü 14 asır önce söylenilen sözlerdeki yanlışlıkları düzeltip, aklen daha makul olan bir eser ortaya çıkarabilir.

? Bence Kur?an?ı 23 yıl boyunca farklı konularda Hz. Muhammed?in (a.s.m.) sarf ettiği sözlerin toplandığı bir kitap olarak düşündüğün için böyle bir yargıda bulunuyorsun. Bir insanın 28 harfi kullanarak söylediği sözlerin elbette benzeri yazılabilir. Tamamının olmasa bile, bir bölümünün benzerini getirmek mümkün olur. Ancak, şimdiye kadar hiç kimsenin Kur?an?a benzer getirememesi kesin olarak ispat eder ki, Kur?an beşer sözü değildir. Âlemlerin Rabbinin sözleridir. Kur?an farklı, elmas, altın, zümrüt gibi kıymetli cevherlerle inşa edilen bir saraya benzer.9 Hem de bu öyle nakışlı bir saray ki, her bir taşı saraydaki bütün taşlarla irtibatı düşünülerek yerli yerine yerleştirilmiş. Öyle hikmetli bir saray ki, her bir bölmesi birçok maksatlar için hazırlanmış. Öyle hassas bir saray ki, bir tek taşını bile çektiğinizde sarayı yerle bir edersiniz. Şimdi, saraydaki hadsiz sanatları ve hikmetleri anlamaktan dahi aciz olan biri içeri girse, sarayı dolaşıp, ?Bu da neymiş ben de benzerini yaparım? derse çok gülünç olmaz mı? Aynı adam misaldeki sarayı yıkıp, kendi daracık ilmine ve kısır fehmine göre bir kulübe yapsa, içini de çocuklara hoş gelecek boncuklarla süslese ve sonra da ?Bakınız, önceki sarayın ustasından çok daha şahane bir saray yaptım. Benim maharet ve servetim daha fazla. Taktığım süsler daha kıymetli? derse kendini âleme maskara yapmaz mı?

? Kur?an?ın misaldeki saray gibi olduğunu ispatlaman gerekir öncelikle. Ben Kur?an sarayının insan yapımı evlerden farkını göremiyorum.

? Sen gerçek saraya değil, onun başkası tarafından inşa edilen maketini gördüğün için böyle düşünüyorsun. Oysa beden, akıl ve kalp gözlerin açık olarak hakiki Kur?an sarayına girsen, hayret ve hayranlıkla secdeye kapanırsın. Nitekim Kur?an yeni nazil olduğunda, ?Bedevî bir edip, ?Artık emrolunduğun şeyi açıkla!? (Hicr Suresi, 15:94) âyetini işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: ?Sen Müslüman mı oldun?? O dedi: ?Yok, ben bu ayetin belagatine secde ettim.??10

? Doğrusu insanı secdeye götüren Kur?an?ın belagatli sözlerini merak ediyorum. Birkaç misal versen çok iyi. Bakarsın ben de secdeye kapanırım!

? İnsanlar arzu ettiklerini hemen elde edince kıymetini takdir etmiyorlar. Çoğu zaman sıradan görüyorlar. Seni biraz daha merak içinde bırakayım. Haftaya kaldığımız yerden devam ederiz.

* * *

Bu haftaki görüşmemiz bittiğinde gönlüm son derece ferahlamıştı. Gerçi, Thomas Kur?an hakikatlerine tam teslim olmamıştı. Ancak, sonsuz ilim sahibinden gelen bir eserin benzersiz olabileceğini kabul etmişti. Paylaştığım argümanlara aklen itiraz edecek bir şey bulamamıştı. Sohbet dönüşü eve dönerken bir daha anladım ki, Kur?an?ın elmas hakikatleri sadece akıl gözüyle görülmez. Belki akıl nurundan istifade eden kalbin gözüyle onları görmek mümkündür. Mevlana?nın dediği gibi, önemli olan insanın aklını Kur?an?ın inci hazinesinden istifade için kullanması ve gönül midesini semadan inen vahyin suyuyla doldurmasıdır:

?Akılsız kişileri her türlü yel kapıp gider. Çünkü onların kuvvetleri sağlam değildir. Kötü ve hayırsız adam lengersiz gemidir. Ne demir atmıştır ne bir yere bağlıdır. Deli rüzgârlardan kurtulamaz ki. Akıllıya emniyet ve huzur veren akıl lengeridir. Akıllılardan bir lenger dilen. İnsan o cömertlik denizinin inci hazinesinden akıl fikir kazanırsa bunların yardımıyla gönlü marifetler elde eder. Gönüllükten çıkar, yücelir, gözleri de nurlanır. Çünkü nur gönülden doğar da bu göze vurur. Gönül olmasa gözün hiç bir şey göremez. Gönül akıl nurlarıyla nurlanırsa o nurlardan göze de bir pay verir.

Bil ki gökten inen mübarek su gönüllere gelen vahiydir. Dillere gelen doğru sözdür. Biz de tay gibi ırmaktan su içelim de bizi kınayan vesveseciye bakmayalım, aldırış etmeyelim. Peygamberlerin izini izliyorsan yola düş. Halkın bütün kınamalarını hava say. Yol aşan, menzil alan yol erleri ne vakit köpeklerin havlamasına kulak astılar.?11

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua.

2 Sachiko Murata ve William C. Chittick, The Vision of İslam, Paragon House: 1994, s. XX.

3 a.g.e., s. XXI.

4 Bediüzzaman, İşaratü?l-İ?caz isimli eserinde, Kur?an?ın dokuz ayrı mertebede inkâr edenleri muarazaya çağırdığını beyan eder.

5 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua.

6 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Zeyl, Üçüncü Nokta.

7 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Mukaddime.

8 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şua, Dördüncü Işık.

9 Muhteşem saray benzetmesi, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule, Üçüncü Nur?da geçiyor.

10 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Zeyl, Üçüncü Nokta.

11 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 39.

13 Aralık 2009 16:18

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur?an?ın harikuladeliği: İlkokul mezunundan üniversite hocasına kadar herkese ders veren bir kitap

?Yahut ?Kur?an?ı kendisi mi uydurdu? diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur. Eğer doğru söylüyorlarsa Kur?an?ın benzeri bir söz getirsinler.?

(Tur Suresi, 52: 34)

?Üslub-u Kur?an?ın (Kur?an?ın tarzı) o kadar acip bir cemiyeti (toplayıcılığı) var ki, bir tek sure, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur?anîyi (sınırsız Kur?an denizini) içine alır; bir tek ayet, o surenin hazinesini içine alır. Ayetlerin çoğu, her birisi birer küçük sure; surelerin çoğu, her birisi birer küçük Kur?an?dır.?

(Bediüzzaman)

Geçen hafta konuştuğumuz konu Thomas?a çok ilginç gelmişti. Çünkü benzersiz bir kitabın olabileceğini akıl erdiremiyordu. Kısmen dahi olsa bir kitabın taklidinin mümkün olabileceğini düşünüyordu. Gerçi, kuramsal boyutta semavî bir kitabın benzersiz olabileceğini kabul etmişti. Ancak, delil istiyordu:

? Sen, Kur?an?a harikulade bir kitap nazarıyla bakıyorsun. Sen, böyle bir sonuca nasıl ulaştın? Bütün kitapları okumadığına göre Kur?an?ın en yüce kitap olduğunu nasıl söyleyebilirsin?

? Kur?an gibi harikulade ifade ve mana güzelliğine sahip bir kitabın okuma yazması olmayan birinden gelmiş olması mucize olduğunu gösteriyor. İlkokulu bile bitirmeyen biri çıkıp bir kitap yazsa ve asırlarca üniversite hocalarına bile ilham kaynağı olsa elbette harikulade olur. Aynen öyle de Kur?an ümmi bir zattan gelmesine rağmen 14 asırdır her seviyedeki milyarlarca insanın başucu kitabı olmuştur. Demek ki beşerî bir eser değildir, semavîdir.

? Kur?an?ın manasındaki harikuladeliğe bir örnek verebilir misin?

? Memnuniyetle. Kur?an?ın tevhit inancıyla ilgili kısa bir suresini örnek alalım. Bu surenin manasını, derinliğini ve belâgatinin üstünlüğünü tam olarak anlayan, kaynağının semavî olduğunu kolaylıkla kabul eder. İhlas Suresi?nden bahsediyorum. En kısa surelerden bir tanesidir. Bütün Müslümanların ezbere bildiği ve sıklıkla okuduğu bir suredir. Kur?an bu sureyle muhatabı olan tüm insanlığa bir mesaj veriyor. Yani Allah Hz. Muhammed?den (a.s.m.) kıyamete kadar gelip geçecek farklı seviyedeki bütün insanlığa bu kısa sureyle bir hakikati ders veriyor.

Muhatap bütün insanlık olduğu için verilecek mesajda iki önemli nitelik olmalı: Birincisi, herkesin anlayacağı kadar basit olmalı; idrakleri, eğitimleri, asırları farklı olan bütün herkese hitap edecek şekilde açık ve anlaşılır olmalı. İkincisi, basitlikle beraber, yüksek zekâ ve eğitim seviyesine sahip insanları sıkmayacak ve onların idrak seviyelerine hitap edecek derinlikte olmalı. Yani hem çok basit olmalı hem de çok derin hakikatler içermeli. Hiç eğitim görmemiş insanlara hitap ederken aynı zamanda ilmin zirvesine tırmanmış olanlara ders vermeli.

Öyle bir ders kitabı düşün ki hem ilkokuldakiler hem de doktora yapanlar kendilerine ders kitabı yapsınlar.1 İşte Kur?an, böyle bir kitaptır. Geçenlerde çok düşük eğitim seviyesi olan ve birkaç ay önce Müslüman olan bir mahkûmla konuştum. Kur?an?dan büyük bir hayranlıkla söz ediyordu. Amerikan hapishanelerinde her sene birçok insan Kur?an?ın tercümesini okuyarak Müslüman oluyor. Hatırladığım kadarıyla, sen de Kur?an?ı okumaya başladığında anlaşılması kolay bir kitap olarak tanımlamıştın. Öte yandan bütün ömrünü Kur?an?ı anlamaya adayan İmam Gazali, Abdulkadir Geylani ve Bediüzzaman Said Nursî gibi binlerce büyük İslam âlimi, Kur?an?ın çok derin hakikatler içeren mucize bir kitap olduğunu söylemişler.2 Kur?an?ın kendileri için hakikî üstat ve hiç şaşmaz bir rehber olduğunu ifade etmişler.

? Bence sözünü ettiğin kişiler Kur?an?a, Allah?ın kitabı diye inandıkları için çok methetmişler. Rasyonel bir insan olarak ben başkalarının söylediğine körü körüne tabi olmam. Kendim Kur?an?ın harikulade olduğuna ilişkin deliller görmek isterim.

? Yaşadığımız asırda çoğu zaman ?uzman görüşüne? dayanarak hayatımızı şekillendiriyoruz. Hasta olduğumuzda bir doktora gidip tavsiyelerini alıyoruz. Kendimiz doktor olmaya çalışmıyoruz. Ancak itibar edeceğimiz bir doktor yoksa kendimiz tıp ilmini öğrenip doktor olabiliriz. Sana saydığım isimler de Kur?an?ın en meşhur mütehassısları. Onlara Batılı olmadıkları için itimat etmiyorsan Amerikalı iki bilim adamının konuyla ilgili tespitlerine kulak verebilirsin: ?Kur?an, yaşantısı çok farklı olan, her türden insanı etkiliyor. Bunun da ötesinde, onun sayısız filozof, din âlimi, yargıç, şair ve sanatçıya asırlar boyu ilham kaynağı olması ne kadar harikulade zenginlikte bir kitap olduğunu gösterir; bunu unutmamalıyız.?3

? Hepimiz doktor olalım, uzman görüşlerini kabul etmeyelim, demiyorum. Piyasada birçok sahte doktor var. Her doktorum diyenin sözüne itimat etmeyelim, diyorum. Doktorluk iddiasında bulunan kişinin yazdığı reçetelerin işe yaradığını gösteren delillere bakmalıyız.

? Kur?an reçetesinin tüm dertlere tam bir şifa olduğunu ve Şafi-i Hakiki olan Allah?tan geldiğini gösteren birçok delil vardır. Onlardan bir tanesini seninle paylaşayım. Kur?an?ın en büyük davası, insanlara Allah?ın var ve bir olduğunu anlatmaktır. Kur?an, bu temel mesajını neredeyse her bir bölümde, her bir sayfada, hatta her bir ayette ya açıktan, ya işareten ya da imaen ders veriyor. Hemen her Müslüman?ın ezbere bildiği kısa bir sure var ki Kur?an?ın tevhit mesajını harikulade ifadelerle herkese ders veriyor. Kur?an bu kısa surede tevhit dersini verirken hem herkesin anlayacağı kadar basit hem de her seviyeden insanın istifade edeceği kadar derin hakikatleri birkaç cümlede topluyor. Doğrusu, sadece bu surenin harikulade belâgatini anlayan, onun ancak sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi olan Allah?tan geldiğine şüphesi kalmaz. Şimdi seninle bu sureye yakından bakalım. Önce mealine okuyalım: ?De ki: O Allah birdir. O Samed?dir, yani hiçbir şeye muhtaç değildir ve her şey O?na muhtaçtır. O doğurmamıştır. O doğmamıştır. O?na denk olacak hiçbir şey yoktur.? (İhlas Suresi) Bu ayetlerden neler anlıyorsun?

? Kısaca, Yaratıcı?nın bir ve tek olduğunu anlatıyor. Daha önce ifade ettiğim gibi, benzer düşünceyi söyleyenler, Muhammed?den önce de vardı.

? Haklısın, en cahilden, en büyük dehaya kadar her kim bu sureyi okursa Allah?ın bir ve tek olduğu mesajının verildiğini anlar. Kur?an?ın harikalığı, bu tevhit hakikatini nasıl anlattığında saklıdır. Seninle bu ayetleri derinlemesine incelemeye çalışalım. İhlas Suresi?nde altı ayrı hüküm var. Üçü olumlu ve üçü olumsuz yargıda bulunuyor. İlk üç ayet, Allah?ın kim olduğunu anlatıyor: 1) Allah birdir. 2) Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. 3) Her şey Allah?a muhtaçtır. Son üç ayet ise Allah hakkında uydurulan yanlış şeyleri reddediyor: 1) Allah doğmamıştır. 2) Allah doğurmamıştır. 3) Allah?ın dengi ve benzeri yoktur. Kur?an bu özlü ayetleriyle hem tevhit mertebelerini ispat ediyor hem de şirkin altı çeşidini reddediyor. Yani Allah var ve birdir derken delillerini de gösteriyor. Her bir cümle ötekine hem delil hem de netice oluyor.4

Sure ?De ki O Allah?tır? diye başlıyor. Buna karşı rasyonel insan hemen şu soruyu sorar: ?Delilin nedir?? Kur?an, bu gizli soruya devamındaki ayetlerle cevap veriyor. Bu anlamda İhlas Suresi?nin şöyle bir manası vardır: ?De ki: O Allah?tır. Çünkü O birdir. (Yani, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz hikmet gibi ilahî vasıflar; ancak bir zatta bulunur. İlmen iki sonsuz olamaz. İki ayrı sonsuz kudret sahibi yaratıcı olsaydı, biri kudretiyle diğerinin sonsuz kudretine bir sınır getirirdi. O zaman kudret sınırsız olamazdı. O hâlde, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi her bir vasfın sonsuz derecesine sahip olan tek bir zat, Allah olabilir. Demek ki Allah bir olur; birden fazla olamaz.)

Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. (Yani başkasına muhtaç ve bağımlı olanlar, asla ilah olamazlar. Çünkü böyleleri kendi varlıklarını daimi olarak devam ettiremezler. Oysa trenin lokomotifi, nasıl vagonlara muhtaç olmadan, sahip olduğu özelliğiyle kendini çekiyorsa ?teşbihte hata olmasın? Allah da hiçbir şeye muhtaç olmaksızın kendi varlığını devam ettiriyor. Başkasına muhtaç olanlar daimi uluhiyet iddia edemezler. Ezeli ve ebedi ilahlık ancak samed olmakla mümkündür.)

Çünkü her şey O?na muhtaçtır. (Yani ilah olan Zat her şeyin sahibi, yaratıcısı ve idare edicisi olmalıdır. Yoksa kuru bir laftan ibaret ilahlık iddiasının bir hükmü yoktur. Nasıl ki ilahlık iddia eden Firavun ve Nemrut gibi zatlar, sonunda helak olup gittiler, her şeye hükmünü geçirmeyen ve her şeyi her an tasarrufunda tutmayan biri de daimi ilah olamaz.)

Çünkü O doğurmamıştır. (Yani doğuran hiçbir varlık ilah olamaz. Doğuran bütün canlılar kendine benzer bir şey doğuruyorlar. Oysa Allah?a benzer bir şey olmaz. Çünkü O?nun benzeri olduğunda O ilah olamaz. İki sonsuz kudret sahibi mantıken var olamaz. O hâlde, doğuran hiçbir varlık ilah olma liyakatine sahip olamaz. Onları, ilah yapmayın.)

Çünkü O doğmamıştır. (Yani doğanlar başkasına bağımlı olduğu için asla ilah olamaz. Hem de doğanların bir başlangıcı ve sonu vardır. Çünkü her doğan mutlaka ölür. Ama ilah olan ezeli ve ebedi olmalıdır. Varlığı hiçbir şeye bağımlı olmamalıdır. Kısacası Vacibü?l- Vücud olmalıdır. Yani Hıristiyanların iddia ettiği gibi Meryem oğlu İsa, ilah olamaz. Çünkü o doğmuştur. Varlığı başka bir varlığa bağlı olan, başlangıcı ve sonu olan varlıklara değil, hiç doğmamış ve doğurmamış, vücudu vacip olan Zat?a tapınız.)

Çünkü O?na denk olacak hiçbir şey yoktur. (Yani ilah olan benzersiz olmalıdır. O?nun ne bir dengi ne bir ortağı ne de bir yardımcısı olmamalıdır. Herhangi bir yaratığa benzemekten münezzeh olmalı, hepsinden farklı olmalıdır. Yaratıklarla bağı sadece ?yaratıcılık? noktasındadır. Onlara bağımlı olmaktan, onlara muhtaç olmaktan veya onlara mecbur olmaktan sonsuz derece münezzehtir.)

O hâlde, Cenab-ı Hak ezelidir, ebedidir, evvel ve ahirdir. Hiçbir cihette ne zatında ne sıfatında ne de efalinde (fiillerinde), naziri (benzeri), küfvü (dengi), şebihi (benzeri), misli, misali, meseli (eşi) yoktur.?5

? Bu manalar senin kendi çıkarımların mı yoksa İhlas Suresi?nde kodlanan bilgiler mi?

? Bunlar benim çıkarımlarım değil. İlgili ayetlerin kelime ve cümlelerine yüklenen bilginin deşifre edilmesidir. Sonsuz ilim ve kudret sahibi Zat?tan gelen bu sözler elbette ki bizim sözlerimiz gibi sınırlı mana içermezler. İhlas Suresi?ndeki manaları keşfetmeye çalışan Kur?an mütehassısları ciltlerle kitap yazmışlar. İlahi sözlerdeki derinliği göstermek için bu sure üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Sureyi son ayetten başlayarak başa doğru okuduğumuzda yine her bir ayet diğerini ispat ediyor: ?Hiçbir şey O?nun dengi değildir. (Bu genel argümandır. Buna delilin nedir, sorusuna diğer ayetler sırasıyla cevap oluyor.)

Çünkü O doğrulmamıştır. (Yani doğrulanın kardeşleri ve ebeveyni bir nevi onun dengi olur. Allah?ın hiçbir dengi yoktur; çünkü ebeveyni ve kardeşleri yoktur.)

Çünkü O doğurmamıştır. (Yani her doğuran kendine denk bir şeyler doğurur. O doğurmadığı için dengi olamaz.)

Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. (Yani, O?nun dışında her şey bir şeye muhtaç. O hiçbir şeye muhtaç değil. Hiçbir şeye bağımlı değil. O halde O?nun dengi yoktur.)

Çünkü her şey O?na muhtaçtır. (Eğer O?nun dengi olsaydı varlıklar başka şeylere de muhtaç olurdu. O?nun dengi olmadığı için her şey, sadece O?na dayanıyor ve O?ndan yardım alıyor. Başka hiçbir dayanakları yoktur.)

Çünkü O birdir. (O birden fazla olsaydı O?nun dengi olabilirdi; ancak bir ve tek olanın dengi olamaz.)

Çünkü O Allah?tır. (Allah dışında her şeyin, eşi ve benzeri olabilir. Ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet gibi her türlü vasfın sonsuz derecesine sahip olan Zat?ın dengi olamaz. Çünkü iki sonsuz olamaz.)?

İhlas Suresi?ndeki her bir ayet aynı zamanda ilk ayete netice oluyor. İlk ayet ?De ki: O Allah?tır? diyor. Diğer ayetler, Allah olmanın neticesi olarak O?nda bulunması gereken vasıfları sayıyor: ?O Allah?tır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Samed?dir. Öyle ise O doğurmamıştır. Öyle ise O doğrulmamıştır. Öyle ise O?nun hiçbir dengi yoktur.?

Aynı şekilde sureyi sondan başa doğru okuduğumuzda, son ayet Allah?ın denginin olmadığını söyler. Diğer ayetler ise dengi olmayan Allah?ın nasıl olması gerektiğini anlatır: ?O?nun dengi yoktur. Öyle ise O doğrulmamıştır. Öyle ise O doğurmaktan münezzehtir. Öyle ise O hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyle ise her şey O?na muhtaçtır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Allah?tır.? Şimdi sana sormak istiyorum: Hiç okuma-yazma bilmeyen biri böyle beliğ ifadelerle, bu kadar derin hakikatleri, çok basit bir üslupla izah edebilir mi?

? Muhammed?in yaşadığı devirde yazılı kültürden ziyade sözlü kültür yaygındı. Hiç okuma-yazma bilmeden de bir insan çok şeyler öğrenebilirdi. Bence Muhammed küçüklüğünden beri kâinatın sırlarını merak etmiş. Bu konuda ilim sahibi insanlarla konuşmuş ve bir kısım bilgiler edinmiş. Edindiği bilgileri öyle içselleştirmiş ve bilinçaltına nakşetmiş ki o bilgilerin semavî kaynaktan gelen bir vahiy olduğu vehmine kapılmış.

? Kur?an Allah?ın kelamı değilse o zaman peygamberin sözleridir. Yani o, hâşâ, kendi sözlerini Allah?ın kelamı diye insanlara yutturmuş. Peki, Kur?an, Allah adına yalan uyduranlara en büyük zalim diyor: ?Artık, Allah?a karşı yalan uydurandan veya O?nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.? (Yunus Suresi, 10:17)

? Bence Muhammed üç şeyden biri olabilir. Ya peygamberdir, ya yalancıdır ya da mecnundur. Ben peygamber olduğuna, henüz kanaat getirmedim. Yalancı olduğuna da pek ihtimal vermiyorum. Bence o sonradan mecnun olmuştu. Bilerek kimseyi kandırmadı. Kendisinin peygamber olduğuna inandı. İnsanlara kendi bilinçaltındaki bilgilerini aktardı.

? İlginçtir, Peygamber (a.s.m.) zamanında müşrikler de ona yalancı dememişlerdi. Peygamberliğin gelişine kadar, O?nu Muhammedü?l-Emin diye çağırıyorlardı. Çünkü ondan hiçbir şekilde yalan ve hile görmemişlerdi. Merak ediyorum, sen hangi gerekçeyle onun yalancı olmadığı kanaatine vardın?

? Ben hapishanede yıllarca çalıştım. Yalanı kendine meslek edinen birçok insanla görüştüm orada. Yalan söyleyenlerle birkaç defa konuştuğumda yalanlarını ortaya çıkarıyordum. Bir yerde mutlaka bir açık veriyorlardı. Yalancının sözlerinde tutarsızlık olur. Kendini ele verir. Ben Kur?an?ın üçte ikisini okudum; şimdiye değin. Bu anlamda bir tutarsızlık görmedim. Eğer bilerek uydurulmuş olsaydı mutlaka bir yerde kendini belli ederdi. Rasyonel biri olarak Muhammed?in kim olabileceğine ilişkin üç seçeneği değerlendirdiğimde bana en makul olanı mecnun olmasıdır.

? Senin bu rasyonel seçeneklerini, Allah, Kur?an?da tek tek sayıyor ve hepsini reddedip onun peygamber olduğunu ifade ediyor. Senin kısıtlı aklınla ifade ettiğin üç seçeneğe iki tane daha ekliyor.

? Neymiş o iki seçenek? Gerçekten merak ettim.

? Kur?an, Hz. Muhammed?in (a.s.m.) peygamberliğini kabul etmeyenlerin, ona, hâşâ, ya kâhin, ya mecnun, ya şair ya da yalancı olduğunu söyleyebileceklerini Tur Suresi?nde ifade ediyor:6?Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için sen ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Yoksa onlar ?O bir şairdir, biz onun başına gelecek felaketi bekliyoruz? mu diyorlar? Sen ?Bekleyedurun,? de. ?Ben de sizinle beraber bekliyorum.? Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar, yoksa onlar sırf bir azgınlar güruhu mudur? Yahut ?Kur?an?ı kendisi mi uydurdu? diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur. Eğer doğru söylüyorlarsa Kur?an?ın benzeri bir söz getirsinler.? (Tur Suresi, 52:29-34)

? Niye şair diyebileceklerini anlıyorum; ama niye kâhin desinler ki?

? Çünkü Kur?an geçmiş ve gelecekle ilgili gaybî haberleri bize aktarıyor. O hâlde Kur?an ya geçmiş ve geleceği her an nazarında bulunduran Allah?ın eseridir yahut kehanette bulunan bir kâhinin eseridir. Kâhinin eseri olamaz; çünkü kâhinin sözleri karışık ve tahminidir. Tahminlerin bir kısmı doğru çıksa da bir kısmı yalanlanır. Oysa Hz. Muhammed?in (a.s.m.) haber verdiği her şey aynen çıkmıştır. Onun hiçbir sözünde yalan ve karışıklık yoktur. O hak ve hakikati, hiç şüphe edilmeyecek kesinlikte söylüyor.

Şair de olamaz. Çünkü şiirin hayalî ve süslü laflarına karşılık, Kur?an?ın söyledikleri hep hakikattir. Hem de şair olsaydı başka şairler de onun yazdığı eser gibi eser yazabilirdi. Fakat Kur?an bütün şair ve ediplere meydan okuyor, benzer bir kitap getirmelerini istiyor. Kur?an, ?Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar? ayetinden sonra aklen muhtemel bütün yolları sıralayarak hepsini çürütüyor. Sağlıklı düşünen her aklın Hz. Muhammed?in (a.s.m.) peygamberliğini kabul ve tasdik etmesi gerektiğine işaret ediyor. Çünkü onun söylediği her şey makuldür. Fakat onun getirdiği yüksek hakikatlere bütün akıllar ulaşamaz.

? Yaratıcı?nın varlığına inanmayanlar için bir insanın peygamber olduğunu kabul etmek çok zordur. Sen inanan biri olarak biraz önceki ayetleri okuduğunda tatmin olabilirsin, ancak benim gibi ateist biri için bunlar tatmin edici olamaz. Bir nevi totolojiktir. Yani Allah varsa ben de O?nun peygamberiyim, diyor. Hâlbuki ateist birinci koşulun varlığını kabul etmiyor.

? Kur?an senin aklınla yapacağın bu itiraza da cevap vermiş. Biraz önce paylaştığım ayetlerin devamındaki on ayet, bütün inkâr yollarını kapatarak, Allah?ın varlığını ispat ediyor. Süremizin sonuna geldiğimiz için, bu konuyu haftaya bırakalım istersen.

? Olur.

* * *

Sohbetimiz bitip ayrılırken, Thomas?ın peygamberliğe yaptığı itirazlar Mevlana?nın Mesnevi?sinde Sebalıların peygamberlere yaptığı itirazları hatırlattı bana. Peygamberler getirdikleri elmas hakikatleri görmeyip kendilerini sıradan gören muterizlere şöyle cevap vermişti:

?Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün! İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi fışkıyla dolu olursa.

Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz, örneksiz Âdem?i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Âdem?in baharını kış gösterdi. Nice devletler vardır ki bazen devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!

Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelir de o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.?7

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 ?Kur?an, bu kâinat Halık-ı Zülcelâl?inin kelamı olarak rububiyetinin mertebe-i azamından (idareciliğinin en yüksek mertebesinden) çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek o mertebelere çıkanları irşat ederek, yetmiş bin perdelerden geçerek o perdelere bakıp tenvir ederek (aydınlatarak), fehm (anlayış) ve zekâca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek (yayarak) kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar (devirler) üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle (çoklukla) manalarını ortaya saçmış olduğu halde, kemal-i şebabetinden, gençliğinden zerre kadar zayi etmeyerek, gayet taravette (taze), nihayet letafette kalarak; gayet suhuletli (kolay) bir tarzda, sehl-i mümteni (kolay görünmesine rağmen taklidi imkânsız) bir surette, her âmiye (okuma yazması olmayana) anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste, aynı sözlerle fehimleri (anlayışları) muhtelif ve dereceleri mütebayin (birbirine uymayan) pek çok tabakalara dahi ders verip iknâ eden, işbâ eden (doyuran) bir kitab-ı mu?ciznümânın hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem?a-i i?caz (mucize parıltısı) görülebilir.? (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta)

2 ?Bütün müçtehidîn (müçtehitler) ve sıddıkîn (doğruluktan sapmayanlar) ve hükemâ-i İslâmiye (İslam filozofları) ve muhakkikîn (hakikati bulan âlimler) ve ulema-i usulü?l-fıkıh (fıkıh âlimleri) ve mütekellimîn (kelam âlimleri) ve evliya-i ârifîn (ilim erbabı evliyalar) ve aktâb-ı âşıkîn (Allah aşkıyla yanan kutuplar) ve müdakkikîn-i ulemâ (âlimlerin en ince eleyip sık dokuyanları) ve avâm-ı müslimîn (pek ilmi olmayan sıradan Müslümanlar) gibi Kur?an?ın tilmizleri (talebeleri) ve dersini dinleyenleri müttefikan (hepsi birlikte) diyorlar ki: ?Dersimizi güzelce anlıyoruz.?? (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta)

3 Sachiko Murata ve William C.Chittick, The Vision of İslam, (Paragon House, 1994), s. 58.

4 Bediüzzaman?ın tabiriyle, ?Sure-i İhlas?ta, otuz Sure-i İhlas kadar, muntazam, birbirini ispat eder delillerden mürekkep (oluşmuş) sureler vardır.? (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Birinci Nokta)

5 Bediüzzaman Said Nursî, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, Üçüncü Cilve.

6 Hz. Ömer (r.a.) Müslüman olmadan önceki bir hatırasını şöyle anlatır:

?Bir gün Resulullah ile muaraza için evden çıktım. Onu Mescid-i Haram?da buldum. Benden evvel oraya varmıştı. Arkasında durdum. Resulullah, el-Hakka Suresi?ni okumaya başladı. Ben Kur?an?ın belagatine, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayran kaldım ve ?Vallahi, Kureyş?in dediği gibi bu bir şairdir? diye düşünüyordum ki Resulullah hemen:

?Muhakkak o (Kur?an) Allah indinde çok şerefli bir peygamberin Allah?tan getirdiği kati sözdür. O bir şair sözü değildir. Ne az inanırsınız (adamlarsınız)?? ayetlerini okudu. O zaman ben, ?Bu bir kâhindir? diye düşündüm ki Resulullah:

?O bir kâhin sözü de değildir. Siz ne az düşünürsünüz (adamlarsınız)? O Âlemlerin Rabbinden indirilmedir. ?Eğer (Peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı elbette onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik. Sonra da şüphesiz onun kalp damarını koparırdık. O vakit sizden hiçbiriniz buna mani de olamazdınız? ayetlerini okudu. İşte o gün kalbim İslam?a karşı iyice yumuşamıştı.? (Dr. Abdülaziz Hatip, Kur?an ve Hz. Peygamber Aleyhindeki İddialara Cevaplar, Nesil Yayınları, s. 337)

7 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 151.

13 Aralık 2009 16:20

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur?anın mucize olduğunu gösteren ayetlerden örnekler

?Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur?an) geldi.?

(Yunus Suresi, 10:57)

?Acz ve fakr tezkeresiyle girmeye muvaffak olduğunuz saray-ı Kur?an?ın (Kur?an sarayının) has hazinesinden, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve mezun olduğunuz miktarını necim necim çıkartarak evvela kendiniz bakıyor (sonra da bize) o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakikati anlatıp yolumuzu doğrultmaya vesile oldunuz.?

(Hulusi Bey?in Bediüzzaman?a yazdığı bir mektuptan)

Bu haftaki görüşmemizde Kur?an sarayını birlikte dolaşacaktık. İçindeki harikulade tablolara bakıp, beşerî olmadıklarını ve olamayacaklarını Thomas?a gösterecektim. Kendi başına sarayda uzun süredir tur atmaya çalışan Thomas, saraydaki harikulade eserleri fark etmemişti. Bugünkü turda kendisine rehberlik yapıp söz konusu eserleri göstermeye çalışacaktım. Tur isteği Thomas?tan gelmişti:

? Geçen hafta teorik olarak, semavî bir kitabın insanlar tarafından taklidinin mümkün olmadığı konusunda beni ikna ettin. Ancak, Kur?an?ın böyle bir özelliğe sahip olduğunu gösteren somut deliller göstermedin. Madem, Kur?an?ın benzersiz bir kitap olduğunu iddia ediyorsun, bu iddianı somut delillerle ispat etmelisin. Hem madem Kur?an sarayını eşsiz bir şaheser görüyorsun, o halde, beni de bu sarayda dolaştırıp içindeki harikuladelikleri göstermelisin.

? Aklını da beraberine alarak beni takip edersen, seni hayretler içinde bırakacak bir saray gezintisine çıkaracağım. Kalbini açık tutarsan, eminim onlara hayran kalacaksın.

? Bana inancını değil, bildiğin delilleri göster. Kur?an?da olağanüstü gördüğün şeyler nelerdir? Kısaca açıklayabilir misin?

? Memnuniyetle. Kur?an?ı eşsiz kılan birçok özelliği vardır. Bu konuda uzmanlaşan âlimler, ciltlerle kitap yazmışlar. Örnek kabilinden birkaç tanesini seninle paylaşacağım. Birincisi, Kur?an?ın harikulade belagatidir. Yani hiçbir insan sözüne benzemez. Sözleri, düzgün, anlaşılır, yerli yerinde ve kusursuzdur. Yani Kur?an?ın ifadeleri olağanüstü bir güzelliktedir. İkincisi, Kur?an?ın harikulade kapsayıcı olmasıdır. Üçüncüsü, Kur?an?ın geçmiş ve istikbale ilişkin gaybî haberler vermesidir. Yani kâinatla ilgili bilimin sonradan keşfettiği hakikatleri içermesidir. Dördüncüsü, on dört asır önce gelmesine rağmen yeni nazil olmuş gibi tazeliğini koruması ve her asırdaki her insan tabakasına, belki her bir insana hususi hitap ediyor gibi ders vermesidir. Beşincisi, dünya ve ahirete, ezel ve ebede uzanan birçok hakikati görür gibi tarif etmesidir.

? İstersen bunların her birini teker teker müzakere edelim. Benim gibi Kur?an?ı Arapça aslından okuma imkânı bulamayan birinin Kur?an?ın belagatini, yani güzel söz söyleme meziyetini anlaması hayli zor. Senin yardımınla anlamaya çalışacağım. Öncelikle Kur?an?ın belagati deyince ne demek istediğini açıklar mısın?

? Kur?an?ın belagatini birkaç noktada özetleyebiliriz:11) Şiir olmamakla beraber, şiirden daha güzel bir vezinle yazılmış gibi akıcı olması. 2) Benzersiz, garip (hayret uyandıran) ve son derece güzel bir üsluba, yani anlatım tarzına sahip olması. 3) Açıklamalarının harika, üstün ve berrak (açık) olması. 4) Manalarının derin ve doğru olması. 5) Kelimelerinin (lafızlarının), anlaşılır (fesahat) ve akıcı (selaset) olması.

? Kur?an?ın şiirsel yönünü benim anlamam hayli zor sanırım. Bunun için Arapça bilmek gerekir.

? Haklısın. Kur?an?ın şiir tadındaki tatlılığını tam anlamak için Arapça bilmen gerekir. Ancak, ilginç olan şu ki, Arapça bilmedikleri halde milyonlarca Müslüman Kur?an?ı dinleyip hayran kalıyorlar. Binlerce defa tekrarladıkları halde, usanmadan, büyük bir lezzetle okumaya ve dinlemeye devam ediyorlar. Hâlbuki insan aynı eseri iki defa okuduğunda sıkılır. Aynı sözü birkaç defa duyduğunda gına gelir. Oysa Fatiha gibi bir sureyi birçok Müslüman günde en az 40 defa tekrar eder. Ayda 1200 defa. Yılda ise 26400 defa. Buna rağmen her seferinde sanki ilk defa okumuş gibi keyif ve lezzet veriyor.2

Micheal Sells, Kur?an?a Yaklaşırken (Approaching the Qur?an) isimli eserinde Kur?an?a sadece yazılı bir kitap olarak değil, aynı zamanda sözlü bir hitap olarak yaklaşmamız gerektiğini söylüyor: ?Arap dünyası dışında yaşayanlar da dahil olmak üzere, Müslümanların büyük çoğunluğu Kur?an?ı Arapça olarak okumayı öğrenir. Bu şekilde, Kur?an?ın belagatindeki olağanüstü gücü ve güzelliği anlamaları mümkün olur. Kur?an?ın tilaveti, İslam?ın kudretli ikinci halifesi Ömer?den tut, bir çiftçiye, bir köylüye, bir şehirliye, hatta İslam?ın emrettiklerini tam olarak yerine getirmeyenlere varıncaya kadar herkesi gözyaşına boğabilir. Ancak, Arapça okumasını ve konuşmasını bilmeyen Batılılar için Kur?an?ın ne olduğunu bir derece anlamaları bile çok zordur.?3 Sells, kitabına farklı hafızlardan Kur?an tilavetinin olduğu bir CD de ekleyerek, Batılı okuyucularını Kur?an?daki belagati koklamaya davet eder.

Yakın zamanda piyasaya çıkan kitabında Dr. Bruce Lawrence de Kur?an hakkında şöyle diyor: ?Kur?an bütün kitaplardan farklı bir özelliğe sahip: O sessizce okunmaktan ziyade sesli okununca daha da güzel olan sözlü bir kitaptır. Ancak, aynı zamanda yazılı olan sözlü bir kitap. Sesindeki güzellik, yazısındaki güzellikten daha fazla olduğu için Kur?an?ı bütün olarak görmek ancak dinlemekle mümkün olur. Müslümanlar için Kur?an?ı dinlemek başka hiçbir şeyle kıyas kabul etmez. Onu dinlemek, insanı titreten gaybî ses olarak kudsî vahyin gücünü yaşamaktır. İnsanı harekete geçiren, coşturan, uçuran, şevke getiren bir sestir.

Kur?an yedinci asrın başlarında Arabistan?da Cebrail tarafından Hz. Muhammed?e okundu ilk defa. Muhammed?in duyduğunu insanlar da o günden kıyamete kadar duyagelecekti. Kur?an?ı dinlemek Müslümanlar için ruhsal bir pusula ve ahlakî bir rehberdir. Katışık, pür bir mesaj. İlk indiği gibi pür ve canlı.?4

? Ben pek şair ruhlu biri değilim. Benim için önemli olan manasındaki güzelliktir. Biraz önce Kur?an?ın kelimelerinin manasındaki derinlik ve harikalıktan bahsetmiştin. Bu konuda bir iki örnek verebilir misin?

? Memnuniyetle. Kur?an, kelimelere, hatta harflere öyle manalar yüklemiş ki, anlayanları hayret ve hayranlık içinde bırakıyor. Örneğin, cehennem azabının dehşetini bildiren bir ayette şöyle deniyor: ?And olsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak ?Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik? diyeceklerdir.? (Enbiya Suresi, 21:46) Bu ayet ilahî azabın dehşetini anlatıyor. Hafif bir esinti bile dokununca, insana eyvah dedirtiyor. Ancak, ayet bu mesajı öyle bir tarzda beyan ediyor ki, her bir kelimesi, hatta her bir bağlacı bile asıl mesaja destek verecek şekilde seçilmiş.5

Yani, cehennem azabı öyle dehşetli ki, en azı bile dokunsa insana eyvah dedirtir. İşte, azabın dehşetini göstermek için ayette kullanılan bütün kelimeler ?azıcık? manasına kuvvet veriyor. Örneğin, ayet, ?lein? kelimesiyle başlıyor. Yani, kesin değil, bir ihtimal azap dokunsa diyor. ?Messe? kelimesi, azıcık dokunmaktır. Yine azabın azlığını ifade eder. ?Nefhatün? kelimesi, miktarı bir kokucuk kadar, yani sadece bir birimi dokunsa diyor. Kullanılan mastar, söz konusu dokundurma fiilinin sadece bir defa olduğuna işaret ediyor. Kısacası, sıfırdan büyük en küçük bir birim kadar azap dokunsa bile dehşetli olur. ?Nefhatün?deki imla işareti, azlığı ifade ediyor. O kadar küçük ki, bilinemiyor demektir. ?Min? ibaresi, azabın tamamı değil, bir parçası manasına gelir. Söz konusu azabın dehşetli olmadığını göstermek için ?azabi? kelimesi, Arapça?daki şiddetli azap manasına gelen nekal ve ikâb kavramlarına tercih edilmiş. Çok daha dehşetlisi var. Ancak, en hafifi dokunsa bile insana dehşet verir. ?Rabbike? Kahhar, Cebbar, Müntakim gibi dehşetli azap veren manasına gelen ilahî isimler yerine Rab ismi kullanılmış. Yani, şefkatiyle sadece azıcık bir azap dokundursa bile, eyvah deyip inleyeceksiniz. Kısacası, söz konusu ayette kullanılan bütün kelimeler, bağlaçlar, hatta imla işaretleri bile asıl maksat olan azabın ne kadar dehşetli olduğuna işaret ediyor. Aynı manaya kuvvet veriyor. Öyle, rast gele söylenmemiş. Her bir kelimesi ve harfi seçilerek, ilahî mesaj verilmiş.

Bir misal daha vermek istiyorum. Bakara Suresi?nin üçüncü ayetinde müminlerin şöyle bir hasletinden söz edilir:6 ?Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar.? Ayetin mealini okuduğumuzda, müminlerin bağışta bulunan (sadaka veren) kimseler olduğu anlaşılır. Oysa ayetin her bir kelimesini dikkatle inceleyince, çok harika bir şekilde sadakanın beş şartını da ifade ettiği ortaya çıkar. Birinci şart, ?ve mimmâ? (kendilerine verdiğimiz o şeyden) kelimesiyle ifade edilmiş. Yani, ?size verdiğimiz her şeyi sadaka olarak verip kendiniz muhtaç konuma düşmeyin. Sadakaya muhtaç olmayacak şekilde sadaka veriniz.? İkinci şart, ?razeknâ? kelimesiyle ifade edilmiş. Yani, ?başkasının malını değil, size rızık olarak verdiğimizden sadaka veriniz.? Üçüncü şart, ?razeknâ? kelimesindeki ?nâ? ibaresiyle ifade edilmiş. Yani, ?sadaka verdiğiniz kişiyi minnet altında bırakmayınız. Çünkü verdiğiniz şey hakikatte size ait değil. Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.? Dördüncü şart, ?yünfikûn? kelimesiyle ifade edilmiş. Yani, ?zaruri ihtiyacı olana veriniz. Eğlencelere sarf edip keyif satacak kişilere vermeyiniz. Çünkü sadaka sadece zaruri ihtiyaçları olanlara makbuldür.? Beşinci şart, ?razeknâ? kelimesiyle ima edilmiş. Yani, ?Rezzak benim. Size sahip olduklarınızı veren benim. O halde, benim namımla vermelisiniz. Kendi malınızı verir gibi bir hissiyata kapılıp, nefsinize pay almayın.?

İşte çok kısa bir cümleyle sadakanın şartlarını ifade eden ayet, aynı zamanda, sadakanın sadece mal ile sınırlı olmadığını da ima ediyor. Çünkü ayet sadakayı mal ile sınırlamıyor, rızık olarak verilen her şeyi kapsıyor. Yani, sadaka mal ile olduğu gibi, ilim ile de olur. Söz, fiil ve nasihatle de olur.

? Kur?an?ın her bir harfinin bile birçok manaları var gibi anlattın. Bir konuyla ilgili kelimelere böyle bir mana yükleyebilirsin. Ancak, hiçbir mana ifade etmeyen harflere ne diyeceksin? Kur?an?da birçok surenin başında geçen harflerden söz ediyorum.

? Onlara huruf-u mukattaa deniyor. Arap alfabesindeki 28 harfin yarısı 29 surenin başında zikredilmiştir. Kur?an uzmanları bu harflerin rast gele zikredilmediğini ve 504 ihtimalden birinin kasıtla seçildiğini tespit etmişler.7 Yani, Kur?an, Arap dilinin kurallarına göre harfleri ve heceleri tasnif ederek, belirli özelliklere sahip olanların yarısını almıştır. Kur?an?ın sırlarına nüfuz edenler, söz konusu harflerin ?ilahî şifre? olduğuna hükmetmişler. Hatta bu alanda uzmanlaşan âlimler, söz konusu harflerde birçok sırları keşfetmişler. İbni Arabî gibi Kur?an?ın sırlarını keşfetmekte derinleşen evliyalar için, bu harfler tek başına Kur?an?ın ilahî kelam olduğuna parlak bir delil olmuş. İmam-ı Rabbanî gibi büyük İslam âlimleri söz konusu harflerde birçok gaybî haberleri keşfedip ortaya çıkarmış.

? Anladığım kadarıyla, Kur?an?ın ilahî kelam olduğuna iman edenler, onun her bir harfinde bile bir keramet aramışlar. Merak ediyorum, Kur?an niye güneşi tarif ederken, bir ?lamba? tabiri kullanmış. Senin iddia ettiğin gibi, harflerin seçimini özenle yapan Kur?an, kelimeleri daha büyük bir özenle seçmeliydi. Niye modern bilimin anlattığı gibi, güneşi anlatmıyor. Hidrojen ve helyumdan oluşan bir yıldız şeklinde tarif etmiyor. Çok daha basit bir kavramla güneşi tasvir ediyor. Oysa eğer Kur?an ilahî bir kelam olsaydı, bilimsel bir tanımlama yapardı. Güneşten bahsederken, kimsenin o zamanlar bilmediği mahiyetini anlatırdı.

? Kur?an?ın güneşi bir lamba diye tarif etmesi birçok açıdan harikuladedir.8Birincisi, bu tasvirle, dünyanın bizim için muhteşem bir saray olarak hazırlandığını ve güneşin ise bu sarayı aydınlatan bir lamba olduğunu ders veriyor. İkincisi, güneş gibi çok büyük bir cismin Allah?ın mülkünde bir lamba olduğunu ders vermekle ilahî azamete ve haşmete dikkatimizi çekiyor. Üçüncüsü, güneş kadar büyük bir cismin bize lamba yapıldığını söylemekle, Allah?ın bize ne kadar büyük bir ihsanda bulunduğunu hatırlatıyor. Dördüncüsü, güneşin hizmetkâr bir lamba olduğunu söylemekle, güneş gibi büyük cisimlere tapmanın ne kadar yanlış olduğunu ders veriyor. Beşincisi, güneş dahil her şeyin Allah?ın emri altında olduğunu ve bir kısım maksatlar için çalıştırıldığını söylemekle tevhidi ilan ediyor.

Kur?an, bilim adamlarının yaptığı gibi, güneşin mahiyetinden bahsetmez. Çünkü Kur?an güneşi anlatan bir astronomi kitabı değil. ?Kur?an, güneşten güneş için bahsetmiyor. Belki onun ışıklandıran Zat için bahsediyor.?9Yani, Allah?ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetine delil olması cihetiyle güneşi anlatıyor. Kısacası, sonsuz ilim sahibi olan Rabbimiz Kur?an?da her bir kelimeye binlerce manalar yüklemiştir. Kur?an uzmanları, her bir kelimeyi çok derin hakikat hazinelerini açan birer ?hazine anahtarı? şeklinde görmüşler. Bize sıradan gelen kavramların arkasında birçok manalar keşfetmişler.

? Bence Kur?an bir ayna rolü oynuyor. Her bakan kişi görmek istediğini yansıtıyor aynada. Söylediğin manalar, kişilerin şahsî yorumları; Kur?an?ın içinde var olan şeyler değil. İnsanlar, Kur?an?ı semavî düşündükleri için kendi hakikatlerini Kur?an?a yansıtıp orada görüyorlar.

? Hayır. Sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibinden geldiği için Kur?an söz konusu meziyetlere sahip. Kur?an, sadece 14 asır önce Arap yarımadasındaki bedevi bir kavme gönderilmedi. O asırdan günümüze değin gelip geçmiş ve kıyamete kadar gelecek bütün kavimlere de gönderilmiş. Her kavmin içinde en cahilinden en âlimine, en kısır fehimlisinden, en zekisine kadar, her seviye insana hitap ediyor.

?Bir lafz-ı Kur?anî okunduğu zaman dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi, aynı lafız (kelime), sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir. Aynen öyle de, Kur?an?ın manaları, dağ gibi akılları işba ettiği (doyurduğu) gibi, sinek gibi küçücük, basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder. Zira Kur?an bütün ins (insanların) ve cinin (cinlerin) bütün tabakalarını imana davet eder. Hem, umumuna imanın ulûmunu (ilimlerini) talim eder, ispat eder. Öyle ise, avamın (sıradan insanların) en ümmisi (cahili) havâssın (âlimlerin) en ehassına (zirvedekilerine) omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur?anîyi dinleyip istifade edecekler...?10

Kısacası, Kur?an?da verilen temel mesaj aynı olmakla beraber, muhataplar farklı olduğu için her seviyedeki insanı tatmin edecek şekilde ders veriliyor. Kur?an?ın herkese seviyesine göre mesajını vermesi herkese yönelik umumi ders olmasının gereğidir. Aksi halde, herkese rehber olamazdı. Örneğin, üniversite mezunlarının anlayacağı seviyede konularını anlatsaydı, daha düşük seviyede eğitim alanlar, hatta hiç eğitimi olmayanlar nasipsiz kalacaktı. Eğer ilkokul mezununa göre anlatılsaydı, üniversite mezunları için çok basit ve sıkıcı olurdu. O halde, her asra ve her seviyedeki insana umumi rehber olarak gönderilen semavî bir kitabın hem son derece basit, hem de son derece ileri düzeyde olması gerekir. Tabir yerindeyse, hem ilkokul mezunu hem de üniversite hocasının anlayıp tam istifade ettiği bir kitap olması lazım.

Kur?an?daki mana derinliğini Dr. Bruce Lawrence kitabında şöyle açıklıyor: ?Kur?an birçok manaları içeren Arabî bir kitap. Onu Arapça okuyup anlayanlar bile, birçok farklı manalar çıkarıyor. Bazen birbirinden farklı bile oluyor bu manalar. Arapça bilmeyenler ise, Kur?an?ın kastedilen mesajının ancak çok küçük bir kısmına mazhar olabiliyor. İnsan tecrübesinin sınırları bizim Kur?an?a yaklaşımımızı da sınırlıyor. Hz. Muhammed?e doğrudan gelen mesajla, kitaba aktarılmış mesaj arasında fark vardır. Arapça Kur?an semavî mesajın ikinci halkasını oluşturuyor. Kur?an?ın İngilizce meali ise yeni bir halka daha ekliyor. Asıl kaynaktan uzaklaştıkça, mesajdan tam istifademiz azalıyor. Ancak, bütün bu handikaplara rağmen, Kur?an?ın mealini okuyarak istifade edebiliriz.

Kur?an, İngilizce?ye İslam?ın canlı ruhsal özünün sesli bir ekosu olarak yansır. Onu Arapça veya başka dilde okuyan biri, onun ?Ayetler (İşaretler) Kitabı? olduğunu anlayacaktır. Çünkü binlerce ayetinin her birinin çok ince işlenmiş nakış gibi olduğunu görecektir. Kelimeden öte bir şeyler onlar da? Arapça?da Kur?an?ın en küçük anlamlı parçalarına ?ayet? deniliyor. Ancak ?ayet? aynı zamanda ?işaret? veya ?mucize? manasına da geliyor. Müşahhas işaretler olarak Kur?anî ayetler tükenmez bir hakikatin süzmeleridir. Mana içinde mana bulundurur. Nur içinde nur. Mucize içinde mucize.?11

? Söylediklerini prensipte katılıyorum. Her asra ve her asırdaki her seviye insana hitap eden bir semavî kitabın senin sözünü ettiğin meziyetleri bulunmalı. Ancak Kur?an?ın da öyle olduğunu düşünmüyorum.

? Senin bu konuda ne düşündüğün çok da önemli değil. Çünkü Kur?an uzmanı değilsin. Ancak, önyargılarını aştığında Kur?an?ın bir kısım harikulade özelliklerini takdir edebilirsin. Her şeyin uzmanına kulak verdiğimiz gibi, Kur?an?ın meziyetlerini de uzmanlarından dinlemeliyiz. Şimdiye kadar gelip geçmiş milyonlarca Kur?an uzmanı senin dediğinin tam aksini söylemişler. Hatta daha da ileri gidip ?İstediğin her şey için, Kur?an?dan her ne istersen al? demişler. Kur?an?ı her derde deva, her ihtiyaca gıda görmüşler. Daha da ilginci, uzmanlık alanları, zekâ ve anlama seviyeleri birbirinden çok farklı olan yüz binlerce farklı seviyedeki Kur?an muhataplarının her birisi Kur?an?ı okuyunca sanki yalnızca kendileri için yazılmış gibi bir hisse kapılmışlar.12 Doğrusu, Kur?an?ın bu özelliği bile tek başına bir mucizedir. Çünkü bu şekilde on dört asırda her seviye insana hitap eden, onlara aynı dersi verip ikna eden ve hepsini tatmin eden başka bir eser yoktur.

Âlemlerin Rabbi, Kur?an?ı herkese her vakit rehber yapmak için bir başka meziyetle daha donatmış. Meşguliyet veya gafletinden Kur?an?ın tamamını okuyup, ondaki mesajı hatırında tutmakta zorlanan insanlara her bir sureyi küçük bir Kur?an suretine çevirmiş. ?Bir tek ayet, o surenin hazinesini içine alır. Ayetlerin çoğu, her birisi birer küçük sure; surelerin çoğu, her birisi birer küçük Kur?an?dır... Hatta Kur?an Fatiha?da, Fatiha dahi besmelede münderiç (yerleştirilmiş) olduğuna, ehl-i keşif (Kur?an hakikatlerini keşfedenler) müttefiktirler (hemfikirdir).?13

Bu sırdandır ki, şuurlu bir Müslüman her hayırlı işe besmele ile başlar. Kur?anî mesajı bu kısa ibareyle hatırlayıp hayatına şekil verir. Yani, besmele çekmekle, her şeyin sadece Rabbinin kontrolünde olduğunu düşünür. Sebepler dairesinde üzerine düşeni yaptıktan sonra tevekkül eder. Kendisine verilen sıkıntıların imtihan için olduğunu bilir, sabreder. Nimetlerin ise şükür için olduğunu bilir, hamd eder.

? Bence çok abartıyorsun. Senin dediğin özelliklerde hiçbir eser yazılmamış ve yazılamaz. Önce Kur?an?ı her asırda ve her seviyedeki insana hitap eden bir kitap olarak tanımladın. Sonra da, Kur?an?ın her bir suresi hatta her bir ayeti bir küçük Kur?an dedin. Rasyonel bir insan böyle bir iddiayı kabul edemez. Çünkü aklen kabulü imkânsız bir şey.

? Bence Kur?an?ın tarif ettiği manada Rabbini tanıyan biri için söylediklerim son derece makul şeyler. Akıl, onları reddetmez. Aksine, sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz rahmetin gereği olduğunu bilir ve kabul eder.

? Aynı akıldan bahsetmiyoruz galiba. Benim aklıma göre söylediklerin çok saçma. Seninkine göre ise çok makul. Akıl niye ikimize farklı sonuç gösteriyor anlamıyorum?

? Sorun akıldan kaynaklanmıyor. Sorun aklın kullandığı aydınlatıcı aracın farkından kaynaklanıyor. Akıl bir göz gibidir. Görme kabiliyeti var, ancak kendi başına göremez. Işığa ihtiyacı var. Gerçi kendisinin çok sönük bir ışığı var. Ancak, kapkaranlık kâinatı aydınlatmak için yeterli değil. Aklın kendi ışığı ateşböceğinin ışığına benzer. Oysa Kur?an güneş gibidir. Her tarafı aydınlatır. Aklın sönük ışığına güvenip bakanlar veya başka akılların bir araya gelerek oluşturduğu el fenerini (semavî mesaja dayanmayan dinsiz felsefeyi) kullananlar hakikati görmekte zorlanır. Onun için Kur?an güneşinin altına girip, akıl gözüyle her şeye bakmak gerekir. Seninle aynı aklı kullandığımız halde farklı şeyler görmemizin sırrı budur.

? Biraz önce iddia ettiğin şeyin aklen nasıl makul olduğunu izah edebilir misin?

? Elbette. Sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi bir ilah için hiçbir şey zor değildir. Yani O?nunla her şey mümkündür. Bir canlının vücudunu, bütün programını gözle görülmeyecek kadar küçük genlerine yazan, yani vücudunun tamamını küçük bir minyatür halinde onu her bir hücreye yerleştiren sonsuz kudret için Kur?an?ın tamamını her bir sureye ve her bir ayete yerleştirmek hiçbir şekilde zor olmaz. Hem de, her bir ayeti küçük bir Kur?an şekline sokmak, sonsuz rahmetiyle insanı sapıklıktan koruyup hidayete erdirmek Rabbimizin rahmetinin gereğidir.

Sen Kur?an?a beşerî bir kitap olarak baktığın için ayetlerindeki harikuladeliği göremiyorsun. Kur?an?ın asıl davasının tevhit ve nübüvvet olması bu sırdandır. Çünkü harikulade ayetleri görüp, Allah?a ve peygambere iman eden için Kur?an bir güneş olur. Yani, imanla gözünü açan için Kur?an güneşi fayda verir. İnatla gözünü kapatana hiçbir güneş fayda vermez. Seninle Allah?ın varlığı ve Kur?an?ın semaviliği etrafında dönüp dolaşmamız bu sırdandır. Çünkü bu iki meseleyi halletmedikten sonra sana ne anlatırsam manasız olur. Ancak, Allah?ın kâinattaki ve Kur?an?daki ayetlerinin semavî olduğunu gördükten sonra senin nazarında onlar milyarlarca kat değer kazanır. Tıpkı, sıradan gördüğün ve 5 dolar değer biçtiğin bir tablonun üzerinde Picasso?nun imzasını fark edince değerinin aniden 5 milyon dolara çıkması gibi.14

Kur?an?ın semaviliğini gören biri için ?her bir kelimesi bir mucize olur. Çünkü o vakit bir tek kelime bir çekirdek gibi bir şecere-i hakâiki (hakikat ağacını) manen tazammun edebilir (içine alabilir). Hem, merkez-i kalp (kalbin merkezi) gibi hakikat-i uzmanın (en büyük hakikatin) bütün azasına (parçalarına) münasebettar olabilir. Hem, bir ilm-i muhite (sınırsız ilme) ve nihayetsiz bir iradeye istinat ettiği (dayandığı) için, hurûfuyla (harfleriyle), heyetiyle, vaziyetiyle, mevkiiyle hadsiz eşyaya bakabilir. İşte, şu sırdandır ki, ulema-i ilm-i huruf (harf ilminin inceliklerini bilen âlimler), Kur?an?ın bir harfinden bir sayfa kadar esrar (sırlar) bulduklarını iddia ederler ve davalarını, o fennin (ilmin) ehline ispat ediyorlar.?15

? Biraz önce söylediğim gibi, âlimler pekâlâ kendi düşüncelerini Kur?an?a yansıtabilirler. İnsanların kutsal gördükleri bir eserle bağlantı kurarak kendi fikirlerini pazarlayabilirler. Âlimlerin yaptıkları farklı yorumların hepsinin Kur?an?da olduğuna kim karar verecek?

? Kur?an soyut bir tablo değil ki, her bakan kafasına göre yorumlasın. Kur?an, Arapça dil kurallarına göre kelime ve harflere yüklenen ilahî bir mesajdır. Ancak, söz konusu harfleri ve kelimeleri kullanan sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi olunca, o kelime ve harflere açıktan, imayla, işaretle yüklenebilecek bütün manaları bilir. Farklı asırlarda farklı seviyedeki muhataplarına göre farklı manalar yükleyerek mesajını gönderebilir ve göndermiştir. Hz. Peygamber (a.s.m.) bir hadisinde işaret ettiği gibi ?elfaz-ı Kur?aniye (Kur?an?ın sözleri) öyle bir tarzda vazedilmiş (yerleştirilmiş) ki, her bir kelamın (sözün), hatta her bir kelimenin, hatta her bir harfin, hatta bazen bir sükûnun (harfin harekesiz okunması) çok vücuhu (cihetleri) bulunuyor, her bir muhatabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.?16

Öyle herkesin kafasına göre yaptığı yorum Kur?anî kabul edilmiyor. Ancak, ?ulûm-u Arabiyece (Arapça dilinin kurallarına göre) sahih (doğru) ve usul-ü diniyece (dinin esaslarına göre) hak olmak şartıyla ve fenn-i maanice (mana ilmine göre) makbul ve ilm-i beyanca (belagat ilminin hakikat, teşbih, istiare, mecaz ve kinaye kurallarına göre) münasip ve belagatçe müstahsen (beğenilen) olan bütün vücuh (cihetler) ve maani (manalar), ehl-i içtihat (müçtehitler) ve ehl-i tefsir (müfessirler) ve ehl-i usulüddin (kelam âlimleri) ve ehl-i usulü?l-fıkhın (fıkıh âlimlerinin) icmaıyla (ortak kararıyla) ve ihtilaflarının (ayrıldıkları konulardaki) şehadetiyle, Kur?an?ın manalarındandırlar.?17

? Kur?an?ın üç önemli vasfını saydın. İlk iki vasfı, ifadesindeki güzellik ve manasındaki derinlikti. Arapça bilmediğim için bu iki noktayı tam anlamam mümkün değil. Gerçi, bu kadar güzelliğin bir nebzesi tercümeye de yansımış olmalı. Merak ediyorum, bugüne kadar Kur?an meali okuyarak senin söylediğin harikuladelikleri gören olmuş mu acaba? Saydığın güzellikleri içeren bir kitabın çevirisi dahi birilerini büyülemeli diye düşünüyorum. Bana bu şekilde etkilenen tek bir kişi gösterebilir misin?

? Evet, gösterebilirim, hem de bir değil, binlercesini. Çok uzaklara gitmeye gerek yok, bulunduğumuz şehirde ikamet eden Mike adında bir dostum var. Birkaç sene önce camide kelime-i şehadet getirirken onun imanına şahitlik edenler arasındaydım. O günden beri, çok samimi arkadaş, candan kardeş olduk. Bana inanmıyorsan sana Mike?ın cep telefonunu vereyim, hemen şimdi ara, sana nasıl Müslüman olduğunu anlatsın.

? Gerek yok aramama. Sana güveniyorum. Sen anlat onun nasıl Müslüman olduğunu.

? Mike?ın Rabbini arama serüveni seninkine çok benzer. Doğrusu tek başına bir kitaba konu olacak kadar ilginç bir hidayet öyküsü var. Gözyaşlarına boğularak anlatmıştı bana. Mike, Hıristiyan bir ailede doğduğu için önceleri Hıristiyan olur. Ancak üniversite yıllarında, okuduklarının tesiriyle, Hıristiyanlığın pek de akla makul gelmediğini anlar. Özellikle teslis inancını kabullenmekte zorluk çeker. İçine düşen şüpheleri gidermek için yardım istediği din görevlilerinin çaresizliğini anlar. Sonunda Hıristiyanlığı terk ederek ateist olur. Fakat kâinatın gizemli hadiseleri ve mükemmel eserleri üzerinde düşündükçe bir yaratıcı olabilir ihtimali tekrar aklına ve kalbine yerleşir. Ama yaratıcıyı doğru şekilde tanıtan ilahî mesajdan habersiz olduğu için ?agnostik? olmaya karar verir. Yani yaratıcının bilinmezliğine inanır.

Derken tanıştığı ve sonradan eşi olacak bir Müslüman vesilesiyle internet üzerinden İslam?ı araştırmaya karar verir. Google?a (arama motoru) gidip İslam kelimesini yazar, karşısına Kur?an?ın ilk suresi olan Fatiha?nın tercümesi çıkar: ?Rahman ve Rahim olan Allah?ın adıyla. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah?a mahsustur. O, Rahman Rahim?dir ve Din gününün sahibidir.? Bu ilk dört ayeti okuyunca şimşek çarpmış gibi bir şok geçirir. Ayetlerin ifade ettiği manalar aklından girip kalbinin derinliklerine kadar işler. İçini müthiş bir heyecan, helecan kaplar. Vücudu tir tir titremeye başlar. Oturduğu yerden kalkar, evin içinde divaneler gibi tur atmaya başlar. Derken biraz durulunca tekrar yerine gelip oturur.

Sureyi baştan alarak tekrar okumaya başlar ve beşinci ayetin sonuna kadar okur: ?Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen?den yardım dileriz.? İlk yaşadığı şoku bir daha yaşar. Bir türlü surenin sonunu getiremez. Beşinci ayette çakılıp kalır. Yine müthiş bir heyecan ve titremeyle yerinden fırlar, odada dolaşmaya başlar. Okuduğu ayetlerden aldığı şevkle vecde gelir, Mevleviler gibi döner odada. Bir daha oturur, bu sefer bir ayet daha okur. Yine aynı haleti yaşar. Derken son bir hamle yapıp dördüncüde surenin tamamını okur: ?Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.? Surenin sonuna gelince Rabbinin bu sözlerle kendisiyle konuştuğunu hisseder. Mike, bir tek surenin mealindeki mana güzelliğiyle Rabbinin yolunu bulur ve Müslüman olmaya karar verir.

? Pek de çabuk dönüş yapmış. Ben öyle değilim. Yıllarca inandığım doğruları bir çırpıda terk etmem mümkün olmaz. Okuduğum Kur?an mealinde Mike?ın gördüğü gibi harikulade bir şey görmedim. En iyisi, sen bana öncelikle Kur?an?daki bilimsel gerçeklerden bahset. Eğer son birkaç asırda keşfedilen bilimsel hakikatlerin bazıları Kur?an?da varsa Kur?an?ın semavî kaynaklı olduğuna ilişkin kuvvetli delil olur. Bu delilleri görüp tatmin olursam ilk iki delil olan belagat ve mana derinliğinin var olup olmadığını anlamak için Arapça?yı bile öğrenirim.

? Kur?an?ın semavî olduğunu kanaat getirince Arapça öğrenip belagatindeki güzelliği görmek istemen takdire şayan. Ancak öncelikle Kur?an?ın diğer mucizevî özelliklerine bakmak istiyorsun. Seni anlıyorum. Kur?an?ın belagati, Kur?an sarayının harikulade dizayn, dekorasyon ve düzenine benziyorsa, içindeki bilimsel ve gaybî mucizeler ise, on dört asır önce hiçbir yerde olmayan harika ve benzersiz eserlere benzer. Hiçbir çarşıda satılmayan ve hiçbir kimseye malum olmayan söz konusu eserlerin Kur?an sarayında bulunuyor olması, Kur?an?ın semavî olduğunu gösteriyor.

? Biliyor musun iki haftadır senin bilimsel mucizelerini heyecanla bekliyorum. Henüz bir şey duymadım senden. Şimdiye kadar iddia ettiklerini Kur?an?dan göstereceğin örneklerle ispatlamanı bekliyorum.

? Bu hafta da görüşmemizin sonuna geldik. Biraz daha sabretmeni diliyorum. İnşaallah gelecek haftadan itibaren bu konuyu müzakere ederiz. Anladığım kadarıyla, Kur?an?daki bilimsel mucizelere çok büyük önem veriyorsun.

? Haklısın. Çünkü eğer iddia ettiğin gibi Kur?an semavî bir kitapsa Yaratıcı ona koyduğu bilimsel hakikatlerle insan eseri olmadığını gösterecektir. Yani bilimsel mucizeler bir nevi içsel ?ilahî imza? mahiyetinde. Bu nedenle, ısrarla söz konusu imzaları göstermeni istiyorum.

? Biliyorsun Kur?an, bilim kitabı değil. Bu nedenle bilimsel gerçekleri içerme oranı ve ifade tarzı farklıdır. Asıl bakman gereken, mutlak anlamda doğrulanmış bilimsel hakikatlere aykırı görüşler içermemesidir. Çünkü eğer senin iddia ettiğin gibi Kur?an beşerî kitapsa ve kâinatla ilgili ayetler içeriyorsa yazdıklarının birçoğunun yanlış olması gerekir. Çünkü on dört asırlık bilim tarihinde, insanların kâinat anlayışı çok büyük oranda değişime uğradı. O zamanlar mutlak hakikat gibi inanılan birçok şeyin yanlış olduğu ortaya çıktı. Biliyorsun, çok gerilerde değil, 17. yüzyılda, dünyanın döndüğünü söylediği için, Galileo kilise tarafından yargılanmış ve ömrünün son yıllarını evde hapis geçirmeye mahkûm edilmiştir. Merak ettiğim için sormak istiyorum: Ne tür bilimsel gerçekleri Kur?an?da bulsan semavî olduğunu kabul edeceksin?

? Özellikle son asırlarda keşfettiğimiz bilimsel gerçekleri, mesela izafiyet teorisini, Kur?an?da bulursam hayli ilginç olur. Ben de bir şey sormak istiyorum. Kur?an?da bilimsel mucize varsa ve gösterirsen bu senin argümanını desteklediği gibi, aksi durumun olması da benim argümanımı destekler. Ben de bilimle çelişen ayetleri bulup sana göstermeye çalışacağım. Sen ne tür çelişkileri, Kur?an?ın semavî olmadığına delil olarak kabul edersin?

? Darvin?in evrim teorisi gibi insanlığın en büyük yalanı dediğim sözde bilimsel gerçeklere aykırı şeyler bulabilirsin. Bu durumda, bilim değil, Kur?an doğruyu söylüyor, derim. Ancak bizim için neredeyse kesin doğrulanmış bilgi olan konularda açıkça çelişen ayetler göstermen gerekir. Örneğin, dünyanın yuvarlak olduğu fikri herkesçe kabul edilen bir gerçek. Uzaydan çekilmiş resimler var elimizde. Kimse buna itiraz edemez. Eğer ?Dünya yuvarlak değil, düzdür? diyen bir ayet gösterirsen sen davanı ispat edersin. Son bir soru da benden: ?İncil?i daha önce defalarca okuyan eski bir Hıristiyan olarak, Kur?an?ı nasıl buldun? Rasyonel prensiplerine göre, hangisi daha makul sence??

? Hiç kuşkusuz Kur?an daha makul geliyor. 10 puan üzerinden değerlendirme yaparsak şimdiye kadar öğrendiklerime göre İncil?e 1 puan, Kur?an?a ise 4 puan veririm. Kur?an?ın hem insanı düşünmeye, akıl etmeye çağırması hem de İncil?e kıyasla aklen kabul edilebilir olmasını beğendiğim için şimdiye değin okudum. Yoksa çabuk sıkılıp bir kenara koyardım.

? İslam?ı kısmen tanımakla, Hıristiyanlıktan daha makul olduğunu anladığına göre senin gibi rasyonel insanlar doğru İslamiyet?i tanıdıklarında benzer şeyi düşünecekler. Asırlarca kilisenin baskısı ve oryantalistlerin çarpıtmasıyla doğru İslam?dan habersiz kaldılar. Bugün, bilgi ve iletişim çağındayız. Bu çağda doğru İslam?ı öğrenenlerin çoğu ona dâhil olacaklardır.

? Bence bir dine tabi olmak isteyen biri İslam ve Hıristiyanlığı tarafsızca incelerse İslam lehine karar verecektir. Her neyse. Ayrılmam gerekiyor. Eğer sözünü ettiğin gibi gaybî ve bilimsel bilgiler (eserler) Kur?an?da varsa, semaviliğini gösterir. Ancak, Kur?an beşerî bir kitap ise sadece kendi zamanındaki bilimsel bilgileri içeriyordur. Gelecek hafta anlatacaklarını merakla bekliyorum.

? Merak ilmin hocasıdır derler. Aslında insana verilen merak duygusu insanı hakikate sevk etmek içindir. İnşaallah, gelecek hafta turumuza kaldığımız yerden devam ederiz. Sana Kur?an sarayındaki harikulade birçok eseri göstermeye çalışacağım.

* * *

Bu haftaki görüşmemizde açıkça anlaşıldı ki Kur?an?ın her bir ayeti, her bir kelimesi, hatta her bir harfi birçok hakikatleri içeren elmas hazinelerine benzer. Bediüzzaman?ın yardımıyla bu hazineden çıkardığımız bir iki elmas bile Thomas?ın tenkitlerini kesmek için yeterli olmuştu. Thomas, hazinenin varlığına inandığında, Arapça?yı öğrenerek elmasları çıkaracağını ifade etmesi hayli ibretli. Doğrusu, hazinenin varlığından zerre kadar şüphem olmamasına rağmen, cevherlerini çıkarmak için çok gayret göstermediğime hayıflandım. Kur?an ırmağına testimi daldırıp kana kana içmediğime üzüldüm. Mevlana?nın şu hikayesi beni teselli etti:

?Hakim-i Gaznevi buyurmuştur ki: Tayla anası su içerken seyisler, ?atlar gelsinler, su içsinler? diye ıslık çalıyorlardı. Tay ıslık sesini duyunca başını kaldırdı, ürküp su içmekten vazgeçti. Anası ?Yavrucuğum niye ürküyorsun, su içmiyorsun?? diye sordu. Tay dedi ki: ?Bunlar ıslık çalıyorlar, hep birden ıslık çalmalarından korktum. Yüreğim titredi, yerinden oynadı. Hep birden ıslık çalıp bağırmaları beni korkuttu.?

Anası: ?Dünya kurulalı beri abes işlerde bulunanlar vardı. Bu dünya böyle kurulmuş böyle gider! Benim akıllı yavrucuğum, onların kendi saçlarını sakallarını yolmaları yakındır. Vakit var, tertemiz ve gür su da akıp gidiyor. Sudan ayrılırsan ayrılık seni şahrem şahrem eder. Bundan önce davran da ab-ı hayatla dolu olan ırmaktan su içmeye bak.?

Ey gafil susuz! Biz velilerin sözlerinden Hızır?ın ab-ı hayatını içmekteyiz, gel. Bu gür suyu görmüyorsan bari körler gibi gel de testini suya daldır. Bu ırmakta su var, bunu duydun ya, köre taklitle iş yapmak gerek. Suyu sayıklayıp duran testini ırmağa daldır, daldırınca ağırlaştığını anlarsın. Anlarsın da su olduğuna inanırsın. Gönlün o zaman bu kuru taklitten kurtulur. Kör, ırmak suyunu açıkça göremez, ama testinin ağırlaştığını anlayınca su olduğunu bilir. Çünkü testi önce hafif idi, ırmağa daldırınca ağırlaştı. İçi hayli suyla doldu. Evvelce her yel beni kapıp götürürdü. Fakat şimdi ağırlaştım, beni yel kapamaz artık.?18

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua.

2 İnsan, ihtiyaç duyduğu şeyi aldığında büyük lezzet duyar. İhtiyaç tekrarlandığında onu tatmin edecek gıdayı almak insana bıkkınlık vermez. Örneğin, ihtiyaca binaen her dakika oksijen, her gün su ve ekmek tüketmemize rağmen, yine bıkmıyoruz. Aksine, her defasında ihtiyacımıza kâfi gelecek miktarını büyük bir iştahla tüketiyoruz. Allah, su ve oksijeni bedenimize gıda yaptığı gibi, Kur?an?ı da ruhumuz için gıda yapmıştır. Bediüzzaman?ın tabiriyle: ?Kur?an, kulûba (kalplere) kut (azık) ve gıda ve ukûle (akıllara) kuvvet ve gınadır (zenginliktir) ve ruha mâ (su) ve ziya (ışık) ve nüfûsa (cana) deva ve şifa olduğundan, usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız; fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandıracak. Demek, Kur?an, hak ve hakikat ve sıdk (doğruluk) ve hidayet ve harika bir fesahat (güzel söz) olduğundandır ki, usandırmıyor. Daima gençliğini muhafaza ettiği gibi, taravetini (tazeliğini), halavetini (tatlılığını) de muhafaza ediyor.? (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Dördüncü Nokta)

3 Micheal Sells, Approaching The Qur?an, White Cloude Press, Second Edition, 2007, s. 3-4.

4 Bruce Lawrence, The Qur?an: A Biograhphy, Atlantic Monthly Press, 2007, s. 7.

5 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Birinci Nokta.

6 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Birinci Nokta.

7 Huruf-u Mukattaa?nın sırlarını Bediüzzaman İşaratü?l-İ?caz isimli eserinin Hurûf-u Mukattat kısmında özetle anlatmıştır.

8 Nuh Suresi?nin ?Güneşi bir lamba yaptı? mealindeki 16. ayetini, Bediüzzaman Yirmi Beşinci Söz?ün Birinci Şule, İkinci Suret, Üçüncü Noktası?nda tefsir ediyor.

9 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Üçüncü Nokta.

10 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Suret, Beşinci Nokta

11 Bruce Lawrence, The Qur?an: A Biograhphy, Atlantic Monthly Press, 2007, s.8.

12 ?Kur?an-ı Hakîm, her asırdaki tabakat-ı beşerin (insan sınıfının) her bir tabakasına, güya doğrudan doğruya o tabakaya hususi müteveccihtir (yöneliktir), hitap ediyor. Evet, bütün benî Âdem?e (insanlığa) bütün tabakatıyla (sınıflarıyla) en yüksek ve en dakik ilim olan imana ve en geniş ve nurani fen olan marifetullaha ve en ehemmiyetli ve mütenevvi maarif olan ahkâm-ı İslamiyeye davet eden, ders veren Kur?an ise, her neve, her tâifeye muvafık gelecek bir ders vermek elzemdir.? (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Üçüncü Şua, Üçüncü Cilve) ?Hem o Kur?an, mütebaid (geniş), müteaddit (çok sayıda) muhatabin (muhataplar) esnâfına (grubuna) müteveccihen (yönelik) mütekellim olduğu (konuştuğu) halde; öyle bir suhulet-i beyanı (açıklama kolaylığı), bir cezalet-i nizamı (ahekli anlatışı), bir vuzuh-u ifhamı (açık anlatımı) var ki, güya muhatabı bir sınıftır. Hatta, her bir sınıf zanneder ki, bilasale (bizzat) muhatap yalnız kendisidir.? (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Birinci Nur)

13 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şua, Beşinci Lem?a, Birinci Işık.

14 Jackson Pollock?un 1948 yılında yaptığı soyut bir tablo 2006 yılında yaklaşık 143 milyon dolara satılmıştı. Kuşkusuz soyut sanattan anlamayanlar ve Pollock?un imzasını tanımayanlar için söz konusu tablo 143 dolar bile etmez.

15 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şua, Beşinci Lem?a, İkinci Işık.

16 Keşfü?l-Hafa?da (1/189) geçen bir hadisin Bediüzzaman tarafından Yirmi Beşinci Söz?de yapılan yorumu.

17 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şua, Beşinci Lem?a.

18 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 237.

13 Aralık 2009 16:22

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur?an?ın Semavat Ayetleri Semaviliğine Delildir

?O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahman?ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) aciz ve bitkin halde sana dönecektir.?

(Mülk Suresi, 67:3-4)

?Hem, basiresinde (kalbinde) selim (sağlam) bir gözü olan görür ki; Kur?an?da öyle bir göz vardır ki, o göz, bütün kâinatı zahir (dış) ve batını (içi) ile vazıh (açık), göz önünde bir sayfa gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sayfanın manalarını söyler.?

(Bediüzzaman)

Bu haftaki görüşmemizde Kur?an?daki bilimsel mucizeleri ele alacaktık. Thomas, birçok Batılı aydın gibi bilimi, kendisine bir nevi din yapmış. Meşhur bilim adamlarının kâinatla ilgili hipotezlerini mutlak hakikat gibi kabul ediyor. Bu nedenle, ısrarla Kur?an?da bilimsel gerçeklere uygun ve aykırı olan şeyleri öğrenmek istiyordu. Bu nedenle bilimin sonradan keşfettiği bir kısım hakikatlerin, 14 asır önce Kur?an?da yazılı olduğunu söyleyince çok heyecanlanmıştı.

? Bildiğin gibi Kur?an?ın tamamını yakın zamanda okudum. Senin dediğin bilimsel mucizeler niye benim dikkatimi çekmedi acaba? Yoksa sendeki Kur?an farklı mı?

? Elbette değil. Dünyada bir tek ayeti bile farklı olan ikinci bir otantik Kur?an bulamazsın. Kur?an, bir bilim kitabı gibi bilimsel konuları işlemez. Çünkü Kur?an, bilim kitabı değildir. Kur?an?ın temel maksadı, insanları ve cinleri, tek olan Allah?a ve peygamberlere imana davet etmektir. Allah?a ibadet, güzel ahlak ve adalet konularında insanları eğitmektir. Dünyayı idamlıkların bulunduğu hapishaneye benzetirsek burada yaşayanlar da ?idam mahkûmları? olurlar. İşte bu mahkûmlara gerçek kurtuluş yolunu anlatan Kur?an?dır. Onun gayesi, o mahkûmları ebedi saadetle müjdelemektir. Kur?an?ın temel maksatları arasında bilimsel konuları ders vermek gibi bir şey yoktur.

? Anlıyorum. Kur?an?ın birinci gayesi bilimsel gerçekleri anlatmak değil; ancak Kur?an?da bilimsel gerçekler varsa saydığın temel gayeleri destekleyici olur. Bir nevi Kur?an?a vurulan mühür veya imza gibi olur. Kur?an, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı?dan gelmişse açıkça bilimsel gerçekleri anlatması gerekir.

? ?Mühür? ve ?imza? benzetmen hoşuma gitti. Evet, Kur?an?ın semavî olduğunu gösteren hadsiz mühürler ve imzalar var. Bilimsel mucizeler de bunlardan birisi. Mührün gerekliliği noktasında sana katılıyorum. Ayrıldığımız nokta bilimsel mucizeler mührünün ne derece ?aleni? olması gerektiğidir. Kur?an, sadece 21. asırdaki insanlara değil, 7. asırdaki insanlara da hitap ediyor. Sen asrımızdaki bilimsel gerçekleri kıstas alarak Kur?an?ın semavî olup olmadığını anlamaya çalıştığın gibi daha önceki asırlarda gelenler de kendi asırlarındaki gerçeklere göre değerlendirme yapıyorlardı. Demek ki Kur?an bilimsel hakikatleri anlatırken tüm asırlardaki insanların kavrayışlarını dikkate almalı. Senin gibi nispeten ileri seviyedeki bilimsel hakikatlere sahip birinin aklını hayrette bırakırken ötekilerin aklını kavramaktan aciz bırakmamalı. Bu sırdandır ki Kur?an?da bilimsel hakikatler, umumiyetle, geniş yorumlanabilecek kavramlarla ifade edilmiş veya peygamber kıssalarında işareten haber verilmiştir. Böylece hem avam hem de eğitimli insanlar okuduğunda zorlanmadan istifade ediyorlar. Örneğin, kuantum fiziğinden bahsederken bize kuantum teorisini isim vererek anlatmasını bekleyemeyiz; ancak yeri geldiğinde söz konusu teoriye işaret edebilir. Bu yüzden de bilimsel hakikatler ortaya çıktıktan sonra o hakikatlerin Kur?an?da var olduğu anlaşılır. Dolayısıyla, söz konusu ayetleri göremedim, diye üzülmene gerek yok.

? Bence Kur?an bilimsel gerçeklerden açıktan bahsetmeliydi. Böylece insanlar da Kur?an?ın semavî olduğunu tasdik ederdi.

? Allah?ın gayesi herkesi imana getirmek olsaydı dediğin doğru olurdu. Oysa ilahî maksat bu dünyada insanları ve cinleri imtihan etmektir. İmtihanın gereği olarak soruların önceden verilmemesi gerekir. Allah, insanları sınamak için yaratıyor. İman edip daha güzel amel işleyenleri ortaya çıkarmak istiyor. Tercihi de bize bırakıyor: ?O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.? (Mülk Suresi, 67:2) Aksi hâlde, Allah isterse gökyüzünde ?La ilahe illallah? yazarak herkesi iman etmeye bir nevi mecbur edebilirdi. Oysa bu imtihan sırrına aykırı olurdu. Şu anda dünyanın her tarafında gökyüzünde ?Allah vardır? yazısı yazılsa insanların çoğu, ister istemez imana gelir. Ama Allah insana özgür irade vermiştir. O yüzden de herkesin kendi iradesiyle karar vermesini istiyor.

? Tam aksini düşünüyorum. Allah iman etmemizi istiyorsa her yerde açıkça ?La ilahe illallah? yazmalıydı.

? Sen hiç eğitmenlik yaptın mı?

? Evet.

? Sınav yaparken tahtanın bir yarısına soruları, öbür yarısına da cevapları yazsan olur mu? Sınav yapmanın mantığına uygun düşer mi?

? Elbette, hayır. Sınavın hiçbir anlamı kalmaz.

? Aynen öyle de Allah gönderdiği Kitap?ta, bu dünyada biz insanları sınava tabi tuttuğunu söylüyor. Sınavın en birinci sorusu da Allah?ın varlığıyla ilgili. Buna kesin cevap olacak bir şeyi sema tahtasında yazması, kudretine zor gelmediği hâlde, hikmetine uygun düşmez.

? Cevabını bulamayacağımız ve kendi imkânlarımızla bilemeyeceğimiz bir soru da sormamalı.

? Haklısın. Bu sırdandır ki Allah bize yardımcı olacak ayetleri hem Kur?an?da hem de kâinat kitabında gösteriyor. Ancak insanın iradesini devre dışı bırakmamak için bu ayetlerin önüne ince ve şeffaf bir perde koyuyor. Örneğin, Allah?ın gökyüzüne koyduğu milyarca yıldız, büyüklüğü, nizamı ve parlaklığı ile insanları kendisine hayran bırakır. Bu yıldızlar, düşünen her insana Allah?ı bildirir. Üstelik Latin veya Arap alfabesiyle gökyüzüne ?La ilahe illallah? yazılmasından daha etkili biçimde, Allah?ın varlığını gösterirler. Önemli olan, insanın ?akıl gözünü? ve kalp gözünü kullanarak o ince perdeyi aralamasıdır. O gözle uzaydaki muhteşem sistemlerin, sadece sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibinden geldiğini idrak etmelidir.

Ancak gökyüzüne çıplak gözle bakıp oradaki muazzam yıldızları, küçük gece lambası gibi görenler, elbette oradaki harikuladeliği takdir edemezler. Maddî teleskop, gökyüzündeki haşmeti görmemize yardımcı olduğu gibi ?manevî teleskop? olan Kur?an da onlardaki manayı bize gösteriyor. Kur?an?ın teleskopuyla baktığımızda, gökyüzü sayfası, Allah?ı bildiren en muhteşem ayetlerle dolu gözükür. Allah bin bir ismini insana okutur. Oysa bu teleskopu kullanmayanlar, orada divane gibi dönen, ateş kütleleri dışında bir şey göremez. Aynı şekilde, Kur?an?da da hem bilimsel hakikatler, hem geçmiş ve gelecekle ilgili gaybî haberler hem de yüksek ahlakî prensipler, Allah?ı bize güneş gibi gösteriyor. Kur?an?ı üstünkörü okuyanlar bunları göremezler. Kur?an?ın ısrarla bizi düşünmeye ve akıl etmeye davet etmesi bu sırdandır. Dikkatli bir insan, ?akıl teleskopuyla? her bir ayeti yakından müşahede ettiğinde semavî olduğunu görecektir.

? Senin teleskopla da bakacağız. Umarım gördüklerin serap değil, hakikattir. Anlaşılan, sen Kur?an?ı farklı bir gözle okuyorsun. Teleskop dediğin aslında bir bakış açısı demek. Sence, Kur?an?ın semavî olduğunu anlamak için nelere dikkat etmem gerekir?

? Güzel bir soru. Kur?an?ın yüksek hakikatlerini görüp takdir etmek için birkaç noktayı sürekli hatırda tutmalısın: 1) Kur?an, tarihî kayıtlarla sabit olduğu gibi okuma yazması olmayan bir insanın eliyle gelmiştir. Ümmi biri bu bilgilere sahip olabilir miydi, diye kendine sorman lazım. 2) Kur?an?ın indirildiği zamanda insanların kâinat anlayışını ve bilimde ulaştıkları noktayı bilmen gerekir. İnsanlığın kâinat anlayışı o zamandan beri muazzam bir değişime uğradı. Kesin doğru olarak bilinen birçok şeyin yanlış olduğu ortaya çıktı. Örneğin, insanlar dünyanın düz olduğuna ve dağların da dünyaya direk olduğuna inanıyordu. Kur?an, onların bu yanlışını düzeltip dünyayı ve gökteki cisimleri direksiz durduran kudreti nazara veriyor. 3) Kur?an?ın her asra ve her seviyedeki insana hitap eden umumî bir mesaj olduğunu hatırdan çıkarmamalısın. Dolayısıyla, Kur?an, senin istediğin mucizevî bilimsel gerçeklerden bahseder; ama bunu yaparken bu gerçeklerden haberi olmayan avamın idrakini zorlamaz. Öyle kavramlar ve örneklerle mesajını verir ki herkes kendi ufkunca ondan istifade eder.

? Ne demek yani? Herkes Kur?an?dan farklı bir şeyler mi anlıyor, demek istiyorsun. Bence herkes anlamak istediğini Kur?an?da görüyor. Kur?an bir nevi ayna oluyor insanların düşüncesine.

? Hayır. Kur?an?da hemen her şey var. Herkes kendi kabiliyetince bir şeyler anlar. İlkokul öğrencisinden üniversite hocasına kadar farklı seviyedeki insanların Kur?an?ı okurken istifade etmesi ve hayrette kalması bu sırdandır. Örneğin, ?İşte kurtuluşa erenler onlardır? (Bakara Suresi, 2:5) ayetini okuyan insanlar farklı şekilde istifade ederler. Ayet, iman edip güzel amel işleyenlerin kurtuluşa, felaha, saadete ulaşacağını söylüyor. Ancak kurtuluşun nasıl olduğunu ifade etmiyor. Çünkü muhatapların maksatları başka başkadır. Bir kısmı cehennem ateşinden kurtulmayı ister. Bir kısmı cennete ulaşmayı düşünür. Bir kısmı da yalnızca rıza-yı ilahî?yi gaye edinir. Birçok ayette bu özelliği görmekteyiz. Yani Kur?an bütün muhatapları kapsayacak biçimde birçok manaya gelen, tek bir kavramı kullanır. Bu ayette de bunu yapar ve şu mesajı verir: ?Ey Müslümanlar, müjde size! Ey muttaki (takva sahibi), sen cehennemden felah bulursun! Ey salih, sen cennette felah bulursun! Ey arif, sen rıza-yı ilahî?ye nail olursun! Ey âşık, sen rüyete (Allah?ın cemalini görmeye) mazhar olursun!?1

? Kur?an?daki bilimsel gerçeklerle ilgili beklentimi bir örnekle açıklamak istiyorum. Einstein, 20. yüzyılda izafiyet teorisini ortaya attığında birçok bilim adamı karşı çıktı. Ancak zamanın geçmesiyle, teorinin öngörülerinin doğru olduğu görüldü. Bu sırdandır ki bilim adamları Einstein?a büyük saygı duyuyorlar. Kur?an?dan da benzer bir şey bekliyorum.

? Güzel bir misal. ?Zaman ihtiyarladıkça Kur?an gençleşiyor? diye bir söz var. Yani zamanın geçtikçe ve insanlar Kur?an?daki hakikatleri anladıkça onun hak bir kitap olduğuna daha kuvvetli iman ediyorlar ve edecekler. Fakat fizikten anlamayan biri Einstein?ın katkılarını tam takdir edemez. Kur?an?ı dikkatle okumayanlar da Hz. Muhammed?in (a.s.m.) getirdiği hakikatlerin kıymetini tam olarak idrak edemez.

? Hiç merak etme. Söylediğin gibi harikulade ayetler varsa onları takdir edeceğim.

? Kur?an?da birçok ayet var; hepsini tartışmaya vaktimiz olmayacak. Örnek olması açısından 10-15 tanesini paylaşacağım. Kâinatın yaratılışından başlayıp güneş, güneş sistemi, atmosfer, dünya, deniz, dağ, bitki, hayvan ve insana kadar farklı konulardaki bilimsel mucizeleri anlatacağım. Öncelikle Kur?an?da sözü edilen bilimsel gerçeği ve bu gerçeğin bilim adamları tarafından ne zaman keşfedildiğini konuşmak istiyorum. Daha sonra sana bilimsel mucizenin geçtiği ayet numarasını vereceğim. Elindeki mealden ayeti bulup okuyacaksın ve birlikte manası üzerinde düşüneceğiz.

? Fena bir metot değil. Bence hiçbir mahzuru yok.

? Kâinatın var oluşundan başlayalım. Modern bilim bize bu konuda neler söylüyor? Günümüzde bilim dünyasında, ?Büyük Patlama? teorisi genel kabul görüyor. Buna göre yaklaşık 15 milyar önce kâinat çok yoğun olan küçük bir parçacıktan ibaretti. Büyük bir patlamayla, müthiş bir enerji ortaya çıktı ve parçacıklar etrafa dağıldı. Buna bütün varlıkların doğumu da diyebiliriz. Yıldızlar ve gezegenler bu patlamadan çıkan parçacıkların bir araya gelip oluşturdukları reaksiyonlarla oluştu. Bilim adamları, ?Büyük Patlama?dan öncesini anlamıyorlar, ancak sonrasını çok detaylı olarak anlatıyorlar.

Kısacası bilim adamları, gözümüzün gördüğü ve göremediği bütün cisimlerin bir vakit bitişik olduğunu, büyük bir patlamayla ayrıldığını söylüyorlar. Şimdi Kur?an ayetine kulak verelim: ?O inkâr edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?? (Enbiya Suresi, 21:30) Bilimin geçen asırda keşfettiği bir hakikati, Hz. Muhammed (a.s.m.) gibi ümmi biri 14 asır önce Kur?an?da açıkça haber vermiş. Şimdi soruyorum: Stephen Hawking gibi fizik dehalarının keşfettiği bir hakikati, hiç okuma yazması olmayan bir insanın, 14 asır önce bilmesi mümkün müdür? Bu ayetteki bilgi, Kur?an?ın semavî olduğunu gösteren bir mucize değil midir?

? Bence bu ayet kısmen modern bilimle uyumlu kısmen de çelişiyor. Yer ve gökler başlangıçta iki açıdan bitişiktiler. ?Büyük Patlama?dan önce bitişikti. Patlamadan sonra ise hidrojen formunda yine bitişikti. Bu kısmı doğru; ancak ayetin tamamını düşününce, yer ve gökler de dâhil olmak üzere her şey sudan yaratılmış, diyor gibi. İşte burası yanlıştır. Bilime göre her şey enerjiden ve sonra da hidrojenden meydana gelmiştir.

? Doğrusu zorlama yorumuna hayret ediyorum. Ayette iki ayrı ifade var. Birincisi, yer ve göklerin bitişik olması, ikincisi ise canlıların sudan yaratılması. Aslında bir ayette iki bilimsel mucize var. Bazı mealler bunu iki ayrı cümle olarak vermiş. Kaldı ki tek cümle olarak okuduğumuzda bile senin söylediğin manayı çıkarmak imkânsız.

? Senin dediğin şekilde olsa modern bilimle uyuşuyor. Ama tek başına Kur?an?ın semavî olduğuna delil olmaz. İki ayrı seçenek var, gök ve yerler ayrı ayrı oluştu veya bunlar önce bitişikti, sonra ayrıldı. Muhammed, iki seçenekten birini salt olasılıkla tahmin etseydi yüzde 50 doğru olma ihtimali vardı. Şansı yaver gitmiş, doğru seçeneği seçmiş.

? Kâinattaki harikulade varlıkları anlatan ayetleri, kevnî ayetleri, tesadüfe ve tabiata havale eden biri, Kur?an?daki parlak ayetleri de tesadüfe verir. Bu gayet normal; fakat kıyamete kadar hak olarak devam edecek bir mesaj getirdiğini söyleyen biri, ileride ?yanlışlanacak ifadeler? kullanmaktan çekinir. Böyle biri ?yanlışlanma? ihtimaline binaen emin olmadığı konularda bir şey söylemez.

? Tam aksini düşünüyorum. İnsanları kendi mesajına çekmek için olağandışı bazı söylemler de kullanmalıydı.

? Haklısın. Zaten peygamberlere mucize verilmesinin sırrı da budur. Az önce söylediğim ayeti sıradan görmeni garipsiyorum. Şu örneği düşünürsen ayetin ne kadar muazzam olduğunu daha iyi anlarsın: Diyelim ki ıssız bir adada, çok muhteşem bir sarayda dünyaya geliyorsun. Büyüdüğünde dürbünle uzak yerlere bakıp içinde yaşadığın saraya benzer milyonlarca saray görüyor ve gördüğün her bir sarayın birbirinden ayrı olduğunu düşünüyorsun. Ama birileri gelip birbirinden bağımsız gibi duran sarayların başlangıçta bitişik olduğunu ve bir vakit bitişik olan hammaddelerin daha sonra ayrıştırıldığını söylüyor.

Sence bunu duymak harikulade olmaz mıydı? 14 asır önce ümmi biri geliyor, daha önce hiçbir kitapta yazılmayan ve hiçbir insanın gözüyle ve aklıyla bulamayacağı bir hakikati ifade ediyor. Bu mucize değil midir? ?Büyük Patlama? hakikati insanlık tarihindeki bütün bilgi birikiminin ve modern araçların kullanılarak keşfedilmesiyle ortaya çıkıyor. Ama bu hakikat, 14 asır önce yazılan bir kitapta mevcut. Bu kitabı okuyan her akıl sahibi hayret içinde kalmaz mı?

? Böyle bir hakikati haber vermesinin ehemmiyeti yok demiyorum. Muhammed?in peygamber olma ihtimaline kuvvet verdiğini kabul ediyorum. Ancak tek başına yeterli değil diyorum. Hemen şunu da söyleyeyim, ayetin ikinci yarısı, bilimsel gerçeklere aykırı. Modern bilime göre hayat muhtemelen denizlerde başlamış. Hücre sudan değil, başta karbon olmak üzere bir kısım kimyasal maddelerden yapılmıştır. Bu anlamda canlıların sudan yapıldığını söylemek doğru değildir.

? Doğrusu yine itirazına hayret ediyorum. Herkes arabaların metallerden yapıldığını görüyor ve biliyor. Şimdi birileri çıksa dese ki ?Araba üreticileri sizden sır gibi saklıyor, ancak arabaların yapı malzemesinin büyük çoğunluğu sudur.? Biz de 14 sene sonra araştırmalarımızla aynı hakikati keşfetsek adamın söylediği harikulade olmaz mı?

? Hem de ayet canlılar sudan yapılmış, diyor. Canlıların vücutlarının büyük çoğunluğunun su olması, onların sudan yapıldığını göstermez. Örneğin, şu önümdeki su kabının içinde su var. Biz, bu kap sudan yapılmıştır, demiyoruz.

? Canlıların bedenindeki su, bu kaptaki su gibi değildir. Yani canlılar, su kabı değildir. Su, canlıların temel yapı malzemesidir. Senin örneğinde, su kabının yapı malzemesi plastiktir. Suyu çıkarsan bile kap yine kap olarak oradadır. Oysa canlılar için aynı şeyi söyleyemezsin.

? Dedim ya, canlı sudan değil, başta karbon olmak üzere bir kısım elementlerden yapılmış.

? Bence bu itirazın da pek makul değil. Birincisi, insan dâhil bütün canlı varlıkların, en çok kullanılan ve olmazsa olmaz dediğimiz yapı malzemelerinden biri sudur. Oysa salt gözlemle baktığında hiç de öyle gözükmüyor. Biliyoruz ki bir insanın suyunu sıktığında, ağırlığının dörtte üçü kadar su çıkar. İkincisi, Kur?an, canlılar sadece sudan yaratılmıştır, başka bir şey kullanılmamıştır, demiyor. Yalnızca hayat için zaruri olan bir unsur olarak suyu nazarımıza sunuyor. Üçüncüsü, başka gezegenlerde hayatın olup olmadığını araştıran bilim adamları, ilk önce su olup olmadığını öğrenmek istiyorlar. Çünkü su yoksa hayat da olamaz. Şimdi hayat için bu kadar önemli ve ?su hayattır? deyimiyle meşhur olan bir hakikati, Kur?an, 14 asır önce haber vermişse harikulade değil midir?

? Bence abartıyorsun. Eski Yunan?da bile varlıkların kaynağının su olduğunu söyleyenler vardı. Suyun canlılar için önemli olduğu o kadar da gizli bir şey değil. İnsan su içmeden yaşayamaz. Hele çölde su çok önemlidir. Sırf gözlemle dahi insan böyle bir sonuca ulaşabilir.

? Önce hayatın kaynağı su değil, diyerek itiraz ettin. Oradan bir sonuç alamayınca zaten bilinen bir şeydi, diyerek sıradanlaştırdın. Aslında, hakikati kabul etmekten kaçıyorsun. Bütün canlıların sudan oluştuğu fikrini birileri söylemiş olsa bile herkesin kabul ettiği bir düşünce değildi. Salt gözlemle anlaşılacak bir şey de değil. Doğrusu bazı bitkilerin yüzde 95 oranında sudan oluştuklarını ilk defa öğrendiğimde hayret etmiştim. Üstelik eskiden bir çok yanlış düşünce ortaya atılmıştı. Kur?an?ın yanlışları ayıklayıp doğruları alması da semavîliğine delildir.

? İncil?de de canlıların sudan oluştuğu anlatılıyor. Belki de Muhammed oradan almıştır.

? Hem Kur?an?ı hem de İncil?i okuyan biri olarak senin bunu söylemen doğru olmaz. Biliyorsun ki İncil?de yanlışlanan birçok ayet var. Her nasılsa Kur?an sadece doğruları almış. Niye yanlışları almamış acaba? Kaldı ki Kur?an?ın bir kısım hakikatlerinin İncil?de de bulunması gayet normal. Çünkü iki kitap da aslen semavîdir. Demek ki İncil?deki söz konusu ayetleri tahrif etmemişler.

? Her neyse. Diğer bir ayete geçelim istersen.

? Allah, Kur?an?da sadece kâinatı nasıl yarattığını anlatmaz, aynı zamanda nasıl genişlettiğini bildirir: ?Biz göğü ?büyük bir kudretle? bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz.? (Zariyat Suresi, 51:47) Ayet açıkça göğün (yani uzayın) genişlediğini söylüyor. Bilim adamları büyük teleskopları ve ileri hesaplamaları kullanarak geçen asırda aynı hakikati keşfettiler. Bırakın teleskopu, dürbünün bile olmadığı bir devirde, Hz. Muhammed (a.s.m.) uzayın genişlediğini görmüştür, dersen teleskop gibi gözlerinin olduğunu kabul etmen gerekir.

? Doğrudur. Bilim uzayın genişlediğini geçen asırda keşfetti. Ancak ayetin uzaya işaret ettiğini nereden çıkarıyorsun. Belki de dünya nüfusu ve içindeki canlıların sayısı artacaktır, demek istiyor.

? Bu iddianı, söz konu ayetteki kelimenin dünya anlamında kullanıldığını göstererek ispatlaman gerekir. Belki, diyerek tahmin yürütmekle olmaz. Rasyonel insan, diğer çevirilere bakar veya Arapça bilen birine sorar, sonra böyle bir iddiada bulunur. Benim bildiğim kadarıyla, Kur?an?da dünya ve uzay için iki ayrı kavram kullanılıyor. Bu ayette dünyadan değil, uzaydan bahsediliyor.

? Muhammed Asad?ın çevirisinde, ?Sabit bir hızla genişletiyoruz? manasında bir kavram kullanılmış. Bu doğru değil; çünkü uzayın genişlemesi başlangıçta çok yüksek bir hızla gerçekleşti. Şimdi daha yavaş genişliyor.

? Başka çevirilerde, genişleme hızından bahsedilmiyor. Kaldı ki Asad?ın kullandığı kavram, ?steadily?(sabit oran) değil, sürekli genişleme manasına geliyor.

? Bu kavram çoğunlukla sabit oran manasında kullanılıyor.

? Muhammed Asad, yanlış kavram kullanmış, derim. İncelediğim hiçbir meal genişleme oranıyla ilgili bir kavram kullanmamış.

? Bence eğer Allah dediğin gibi uzayın genişlemesinden bahsediyor olsaydı genişleme hızını bile verirdi. Şu kadar hızla genişler, derdi. Oysa bu ayette çok muğlak bir ifade kullanılmış.

? İnsaf doğrusu. Kur?an?ı fizik kitabı mı sandın! Yok, bir de formülünü verseydi!2 Kur?an, kâinattan bahsederken onları Allah?ın ayetleri olma makamında anlatıyor. Seküler bilim adamlarının yazdığı bir fizik kitabı gibi eşyaya kendi namına bakmıyor. Onlara, onların Sahibi hesabına bakıyor. Bu metotsal farkı dikkate alarak Kur?an?ı değerlendirmelisin. Bir derece muğlak ifadeler kullanması, daha önce ifade ettiğim hikmete binaendir. Yani senin gibi modern bilimleri okumuş biri, bu ayeti okuduğunda açıkça uzayın genişliğinden bahsettiğini anlarken hiç eğitim almamış biri, belki kendince daha farklı bir mana düşünecektir.

? Hem neden ?biz? diyor. Yaratıcı tek ise niye ?ben? zamirini kullanmıyor da ?biz? diyor. Ya birden çok Yaratıcı var, beraber kurmuşlar kâinatı veya yanlış tabir kullanmış. Oysa senin inandığın Yaratıcı her türlü hatadan münezzeh olmalı.

? Bu bir nevi kaçamak soru. Tartıştığımız soruyla doğrudan alâkalı değil. Zaten bu konuyu daha önce müzakere etmiştik; aynı şeyi tekrar etmeye gerek yok sanırım.

? Anlattıklarını doğru kabul etsek bile bu ayetin harikulade olduğunu söyleyemeyiz. Uzay ya genişler, ya daralır ya da olduğu gibi kalır. Üç seçenek var. Muhammed birini seçmiş.

? Ne şanslı biriymiş. Yine şansı yaver gitmiş. Daha önce sana verdiğim saray misalinden giderek bu ayetin kıymetini bir derece anlayabiliriz. Varsayalım ki sen bir sarayda doğdun. Etrafında milyonlarca saray var. Gözle baktığın zaman hepsinin olduğu yerde durduğunu gördün. Sen kehanet gösterip sabit duran saraylar, aslında birbirinden uzaklaşıyor, dersen ve 14 asır sonra bilim adamları senin doğru söylediğini tespit ederse tarihe geçmez misin? Eminim, senin mezarını bulup mezar taşına madalya bile asan olur. Aynen bu misaldeki gibi gözlemiyle uzayın genişlediğini müşahede etme imkânı olmayan Hz. Muhammed (a.s.m.), ya uzayın sahibinden bu hakikati öğrenmiştir ya da öyle bir araç keşfetmiş ki ışık hızını dahi geçerek uzayın dışına çıkmış, bütün galaksileri gözlemlemiş ve uzayın genişlediğini anlamıştır. Sence hangisi daha makul?

? Ben başka bir şık ekliyorum. Üç seçeneği olan bir olguyla ilgili tahminde bulundu, tahmini tuttu, derim.

? Bir insan her zaman şanslı olmaz. Birisine şans, dedin, ikincisine dedin. Daha kaç defa şansa sığınacaksın, bilmiyorum. Talih kuşu hep de Hz. Muhammed?in (a.s.m.) başına konuyor. Daha önce de söyledim, kıyamete kadar hüküm sürecek bir mesajı getirdiğini söyleyen, ileride yanlışlanma ihtimali olan ifadeler kullanmaktan sakınır. Üç seçenek varsa rasgele birini seçtiğinizde, yüzde 66,66 ihtimalle yanlış olabilir, doğru olma ihtimali yüzde 33,33?tür. Yani, yanlışlanma ihtimali, doğru olma ihtimalinden çok daha yüksektir. Çok zeki olduğunu kabul ettiğin bir insan, böyle bir riski almazdı. Uzay genişliyor yerine, Allah çok güzel bir sema yaratmış, demekle yetinirdi. Boşuna davasını riske atmazdı.

? Tamam. Bu ayet için de pozitif puan veriyorum Muhammed?e.

? Gerçi onun davasının hakkaniyeti senin puanına muhtaç değildir; ama senin hakikati bulman ve entelektüel dürüstlüğün pozitif puan vermeni gerektiriyor. Kur?an sadece gök cisimlerinin yaratılışından bahsetmiyor. Aynı zamanda onların nasıl hareket ettiğini de anlatıyor. Bu konudaki ayeti aktarmadan önce seni dinleyelim. Eskiden insanların uzay anlayışları nasıldı, anlat, sonra da Kur?an?ın uzay cisimleriyle ilgili ayetlerini konuşalım.

? Bildiğim kadarıyla, insanoğlunun uzay anlayışı teleskopun bulunmasıyla büyük bir değişime uğradı. Eskiden insanların çok büyük çoğunluğu dünyanın düz olduğuna inanıyorlardı. Dünya merkezli güneş sistemi anlayışı hâkimdi bir aralar. Avrupa?da Orta Çağ boyunca kilisenin dayatmasıyla insanlar dünyanın düz olduğuna inanmaya zorlandı. Aksini söyleyen bilim adamları aforoz edildi.

? Kur?an, gökyüzündeki cisimlerin başıboş hareket etmediğini, hepsinin kendilerine tayin edilen yolları (yörüngeleri) takip ettiğini söylüyor. Daha da ötesi, önemine binaen, bu yollara yemin ediyor. Yani sizin görmediğiniz yollar, üzerine yemin ettiğiniz ekmek kadar sizin hayatınız için önemli. Çünkü o yollar olmasaydı serseri bir yıldız gelip dünyanıza çarpacak ve kıyametiniz kopacaktı, diyor: ?Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe and olsun ki muhakkak siz (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.? (Zariyat Suresi, 51:7) Şimdi sana soruyorum: Hz. Muhammed (a.s.m.), ilk teleskopun icadından bin yıl önce, uzayın yollarını nasıl görebilmişti? Ya onun teleskop gibi gözlere sahip olduğunu iddia edeceksin ya da ondan bize ulaşan ayetlerin, her şeyi, her an, her şeyiyle gören Basîr ve Alîm olan Allah?tan geldiğini kabul edeceksin.

? Ayette yörünge tabiri geçmiyor. Yol, diyor.

? ?Yörünge?, modern bilimin kullandığı bir kavram. Önemli olan bununla ne kastettiğimiz. Otomobil yoluna ?otoban? dediğimiz gibi yıldızların yoluna da ?yıldızban? da diyebilirdik. İsimlerin değişmesi, hakikati değiştirmez. Ayet çok açık bir şekilde gökyüzünde yolların varlığından söz ediyor. Bir başka ayet, aynı manayı şöyle ifade ediyor: ?Ve (görmüyorlar ki,) geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı ?hepsi de uzayda dolaşan (o gök cisimlerini)? yaratan O?dur!? (Enbiya Suresi, 21:33)

? Benim okuduğum mealde gece ve gündüz de yüzüyor gibi bir mana çıkıyor. Bu yanlış bir ifade.

? Sen öyle bir mana çıkarıyorsun. Ayet, ay ve güneş gibi bütün gökcisimlerinin dolaştığını ifade etmek için ?hepsi? tabirini kullanıyor. Kelime oyunlarıyla, kısır tartışmalara girmek yerine, ayetlerin ifade ettiği manalar üzerinde durmalıyız.

? Anlam farkına dikkat çekiyorum. Benim okuduğum mealde, ?yüzüyor? tabiri kullanılmış. Oysa yüzmek sudaki hareket için kullanılır. Gök cisimleri ise sadece kendi yörüngelerinde hareket ederler. Bence Muhammed, cisimlerin su içinde yüzdüğünü, havada uçtuğunu görmüş, güneş ve ay da aynı şekilde hareket eder, diye düşünmüş.

? Yani yine şansı yaver gitmiş; düşündüğü şeyin doğru olduğu asırlar sonra ortaya çıkmış. Oysa insanların büyük çoğunluğu, o zamanlar böyle bir şeyi düşünmüyordu. Nedense, Hz. Muhammed (a.s.m.) herkesten farklı düşünmüş. Ayetteki ifade ?yüzüyor? olarak yorumlansa bile yine doğrudur. Çünkü uzay denizi mutlak anlamda boşluktan oluşmuyor. Bazı bilim adamlarına göre, uzay ?esir? denen bir madde ile doludur. Yıldızlar bu denizin içinde yüzüyor.

Başka bir ayet ise güneş üzerinde düşünmeye davet ediyor. Bizim için hayatî öneme sahip güneşin yaratılmasında ve ona en münasip yolun belirlenip dönmesinin sağlanmasında, düşünen insanlar için ibret verici dersler olduğunu söylüyor: ?Ve güneş (güneşte de onlar için bir işaret vardır), kendine ait bir yörüngede akıp gider; bu, kudret sahibi ve her şeyi bilenin (Allah?ın) iradesinin bir sonucudur.? (Yasin Suresi, 36:38) Yani güneş ve güneş sistemi tesadüfün, tabiatın veya ne yaptığını bilmeyen sebeplerin ortaya çıkardığı eserler değil; bilerek hikmetle kudretini kullanan Rabbimizin, dilemesiyle yarattığı eserlerdir. Aklını kullanan insanlar bu eserlere bakarak Rabbini bulabilir.

? Güneşin yörüngesi olduğu doğrudur; ancak ayetin bu manayı kastettiğini sanmıyorum. Muhtemelen, Muhammed güneşin doğuşunu ve batışını izlemiş, çok etkilenmiş ve güneş bir yol takip ederek doğup batar, demek istemiştir.

? Kur?an ayeti ortadayken zan üzerine hareket etmek ve spekülasyon yapmak doğru olmaz. Senin söylediğin gibi olsaydı güneş doğup batarken bir yol izliyor, derdi. Yörüngeyle ilgili üç ayeti birlikte düşündüğümüzde, Kur?an?ın açıkça gökyüzündeki yolları kastettiğini anlarız. Gökcisimlerinin hareketiyle ilgili ayetlerin kıymetini takdir etmek için şu misali düşün: Bizim içinde bulunduğumuz bina ve etrafımızdaki binalar sabit görünüyor. Hepsi yere çakılmış, öyle duruyorlar. Birileri çıkıp bütün binalar belirli bir yolu takip ederek sürekli dolaşıyorlar, diyor. Aradan binlerce sene geçiyor, insanlar yeni bir alet icat ediyorlar. Bu aletle bakınca bütün binaların sürekli dolaştıklarını anlıyorlar. Böyle bir durumda, eminim, binaların hareket ettiğini önceden haber veren zatı methetmeye başlar, mezarına çelenkler koyarız.

? Bu ayet üzerinde biraz daha düşüneceğim. Diğer bir ayete geçelim.

? Kur?an, yıldızların ve gezegenlerin başlangıçta bir olduğunu, sonradan ayrıştırıldığını, uzayın genişlediğini, gökcisimlerinin belirli bir yörüngeyi takip ettiğini haber veriyor. Aynı zamanda yıldızların ölümünü de haber veriyor: ?Yıldızlar söndüğü zaman.? (Mürselat Suresi, 77:8) Oysa modern bilim yıldızların ölümünü geçen asırda keşfetti.

? Bence Muhammed gökyüzünü merakla gözlemleyen biriydi. Çıplak gözle bakan biri bile gökyüzü manzarasının değiştiğini fark eder. O, bu değişimi yıldızların ölümü olarak yorumlamıştır.

? Eh, ne diyelim, şimdi de Hz. Muhammed?i (a.s.m.) astronomi uzmanı yaptın. Korkarım, ona peygamberlik vermeye yanaşmadığın için bütün meslekî sıfatları vermek zorunda kalacaksın. Uzay ve yıldızlarla ilgili ayetlerden sonra şimdi de gezegenimizle ilgili ayetleri konuşalım. Kur?an, gezegenimizi bir saraya benzetiyor. Güneşi, bu saraya ?... bir kandil olarak asmıştır? (Nuh Suresi, 71:16) diyor. Aynı zamanda güneşi bir soba, ayı gece lambası yapmıştır. Seküler bilim, varlıklara Rablerinden bağımsız bakarken Kur?an onlara Rableri namına bakıyor.

Kur?an?ın dünya sarayıyla ilgili ayetlerini dikkatle incelediğimizde, onların ancak saray sahibinden gelmiş olabileceğine kanaat getiririz. İşte birinci misal: ?Ve göğü güvenli bir kubbe, bir çatı olarak yükselttik. Yine de onlar (yaratılışın) bu açık işaretlerine, inatla, sırt çeviriyorlar.? (Enbiya Suresi, 21:32) Bu ayet gökyüzünün (atmosferin) dünya sarayının çatısı gibi olduğunu söylüyor.

Evlere yaptığımız çatılar, bizi ışıktan, yağmurdan, kardan koruduğu gibi evlerdeki ısının muhafazasına da yardım ediyorlar. Modern bilimin anlattığına göre atmosfer tabakası da tıpkı çatı gibi: 1) Her gün üzerimize yağan binlerce göktaşlarından, 2) Güneşin zararlı ışınlarından koruyor. 3) Aynı zamanda güneşten gelen ısıyı muhafaza edip geceleyin dondurucu soğukların oluşmasına engel oluyor.

Modern bilim bu gerçeği son iki asırda öğrenirken Hz. Muhammed (a.s.m.) bunu asırlar öncesinden nasıl bildi?

? Ben ayeti farklı anlıyorum. Kanaatimce, ayet modern bilimin değil, geldiği zamanın fikrini yansıtıyor. ?Kubbe? kavramı eskiden beri kullanılıyordu gökyüzü için. İnsanlar, dünyayı içinde yaşadıkları evlere benzeterek gökyüzüne de kubbe diyorlardı. Kubbenin direkler üzerinde durduğuna inanıyorlardı. Muhammed de bunu söylüyor.

? Ayetin ikinci kısmı, bu kadar açık olan tevhit delillerine rağmen bir kısım insanların hakikati kabul etmemekte inat ettiklerini de söylüyor. Umarım, sen ayetin işaret ettiği inatçılardan değilsindir. Kubbe kavramına getirdiğin yorum, senin spekülasyonun. Kur?an, direkli bir gök kubbeden bahsetmiyor. Kur?an?ın indiği zamanda insanlar dünyanın direkler üzerine durduğuna inanıyorlardı. Kur?an ise onların bu inanışını açıkça reddediyor.

? Bu konuda ayet varsa öğrenmek isterim.

? Ra?d Suresi?nin ikinci ayeti şöyle diyor: ?Gökleri, görülebilir herhangi bir destek, dayanak olmadan yükselten, sonra da kudret ve hükümranlık tahtına kurulan Allah?tır.? (Ra?d, 13:2)

? İlginç. Bence bu ayet bir öncekinden daha açık ve kuvvetli. Bilimsel gerçeklere mutabık. Bunun için de artı puan verdim Muhammed?e.

? İki ayet birbirine kuvvet veriyor; aynı hakikatin ayrı yönlerini açıklıyor. İnsaflı davranıp asırlar öncesinden bu ayetlerin atmosferle ilgili verdiği hakikatleri takdir etmen güzel bir şey. Peki, bu takdir ettiğin hakikati Hz. Muhammed (a.s.m.) gibi ümmi biri nasıl bilebilmişti? Yine şansı yaver gitmiş, doğru tahmin etmiş mi diyeceksin?

? Bu ayetin üzerinde düşünmek istiyorum. Fakat senin yaptığın gibi mucize olarak algılamıyorum. Muhammed çok zeki biriydi, doğru tahmin etmiş, derim.

? Bence böyle demekle ayetin kıymetini tam takdir etmiş olmuyorsun. Muhteşem bir saray düşün. Çok büyük olduğunu ve çatısının şeffaf camdan oluştuğunu hayal et. Bu sarayda doğan insanlardan biri çıkıp sarayın çatısının olduğunu söylese ve asırlar sonra bilim adamları aynı hakikati keşfetse harikulade olmaz mı? Ya Hz. Muhammed?de (a.s.m.) de böyle bir göz vardı; görünmeyen atmosferi görmüş ve tabakalarıyla doğru olarak tarif etmiştir ya da Muhammed (a.s.m.) (her şeyi gören) Basîr ve (her şeyi bilen) Alîm bir Yaratıcı?nın bildirmesiyle bu hakikati söylemiştir.

? Hem de ayet, ?güvenli bir kubbe? tabirini kullanıyor. Hiç de o kadar güvenli değil. Bizi her türlü zararlı şeylerden korumuyor. Modern teknolojinin atıklarıyla ozon tabakasında delik açıldı. Öyle sağlam olsaydı hemen delinmezdi.

? İnsaf doğrusu. Kusuru kubbeyi delenlerde değil de kubbeyi inşa edende buluyorsun. Oysa atmosfer alanında uzmanlaşan bütün bilim adamları, atmosferin bizim için hayatî olduğunu söylüyorlar. Atmosfer olmadan yeryüzünde hayat olamaz, diyorlar. Buna rağmen sen atmosferin kıymetini takdir etmiyorsan ne diyebilirim ki. Herhâlde bunun için de puan verirsem imana gelmem gerekir, diye korkuyorsun?

? Yok, yok; öyle birkaç ayetle olmaz bu. Hem de ayetlerin beni tam tatmin etmesi gerekir. Ben puan vermiyorum. Söylediğin ayetler, modern bilimin gerçekleriyle uyumlu ise artı, değilse eksi veriyorum. Zaten bu iş öyle puanlamayla olmaz.

? Elhak, doğru söyledin. Ben de senin puan cetvelini tutmuyorum. On değil, belki Kur?an?da yüz tane bilimsel mucize göstersem bile bunların imana gelmen için yeterli olmadığının farkındayım. Kur?an bu hakikati şöyle ifade ediyor: ?Eğer bir kitapla dağlar yürütülecek, yeryüzü parçalanacak veya ölüler konuşturulacak olsa, o elbette Kur?an olurdu. Fakat emir bütünüyle Allah?ındır. İman edenler anlamadı mı ki, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirirdi?? (Ra?d Suresi, 13:31) Dolayısıyla, seni hidayete getirmek ne benim vazifemdir ne de benim gücümün dâhilindedir. Sana hakikati aktarmak noktasında üzerime düşeni yapıp gerisine karışmam.

? Doğrusu seni bu konuda takdir ediyorum. Bana gayet anlayışlı davranıyorsun. Bir şeyler dayatmaya çalışmıyorsun. Bütün Müslümanların senin gibi anlayışlı olduklarını sanmıyorum.

? Benim anlayışım, şahsıma has bir vasıf değil, dinimin bana telkin ettiği bir şeydir. Kur?an?a kulak veren herkes, başkalarının inancına saygılı olmayı öğrenir. Önemli olan dinin bu konudaki emrinin ne olduğudur. Bazı Müslümanların hatasıyla Kur?an?ı sorumlu tutmak doğru değildir.

? Bu hafta da süremizin sonuna geldik. İstersen Kur?an?daki bilimsel mucizelere haftaya da devam edelim.

? Memnuniyetle.

* * *

Bu hafta Kur?an?daki bilimsel mucizeleri müzakereye başladık. Thomas?ın deyimiyle ?içsel imza? olan söz konusu mucizeler, Kur?an?ın semaviliğinin parlak delilleridir. Thomas, önceleri modern bilimle uyum gösteren ve on dört asır önce hiçbir beşerin bilemeyeceği ayetlere puan vereceğini söyledi. Ancak, bu işin puanlama yöntemiyle olmadığını anladı. Çünkü bilimle uyumlu her bir ayete, örneğin 10 puan verse 10 ayetin sonunda 100 puanla imanını deklare etmesi gerekirdi. Oysa hidayet sadece akıl ile puan vererek olmaz. Hidayet, kulun kendi cüzî iradesini sarf ettikten sonra Hadî olan Allah?ın kalbe ihsan ettiği bir nimettir.

Thomas, puanlamayla bu işin gitmeyeceğini söylerken şuurunda olmaksızın şunu söylüyordu: ?Hidayet benim aklımla edineceğim bir şey değildir. Cüzî irademi kullanıp gerçekten hidayeti istedikten sonra, bana Rabbim tarafından ihsan edilecek bir şey olduğu için ne zaman verileceğini bilmiyorum.?

Mevlana?nın dediği gibi, asıl olan gönül gözünün açılmasıdır: ?Kimin kalbinde kapı açılırsa gönül göğünde yüzlerce güneş görür. Yıldızların içinde ay nasıl görünürse başkaları arasında Allah da öyle görünür. Fakat iki parmağını iki gözünün üstüne koy; bir şey görebilir misin? İnsaf et! Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur, ancak şom nefsin parmağında. Kendine gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan gör. Nuh?un ümmeti, Nuh?a nerede sevap dediler. Nuh, ?Duymamak, görmemek için elbisenize büründüğünüz cihette. Elbiselerinizi bürünüp yüzünüzü, başınızı sardınız; ondan dolayı gözünüz olduğu halde görmediniz? dedi. İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de dostu gören göze derler. İnsan dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa karınca ondan yeğdir.?3

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Beşinci Söz.

2 Muhtemeldir ki Kur?an uzayın genişleme hızına ilişkin bilgiyi de içeriyor. Kur?an?ın sonsuz ilim sahibi olan Allah?ın ilminden geldiğini düşündüğümüzde, içinde henüz keşfedilmeyi bekleyen hadsiz hakikatler olduğunu söyleyebiliriz. Bizim bilmememiz, o hakikatlerin yokluğuna değil, bizim cehaletimize işarettir.

3 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 1, s. 75.

Dr. Furkan Aydıner

13 Aralık 2009 16:40

Caferi Tayyar
Kapalı

Kur?an?da Yerküreyle İlgili Mucizevi Ayetler

?O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik. İşte bunlar Allah?ın yarattıklarıdır. Peki, gösterin bakalım O?ndan başkası ne yaratmış! Doğrusu, o zalimler besbelli bir sapıklık içindedirler.?

(Lokman Suresi, 31:10-11)

?Evet, envar-ı hidayeti (hidayet nurlarını) ilham eden ve şems (güneş) ve kamerin (ayın) Hâlık-ı Zülcelâl?inin kelamı (sözü) olan Kur?an?ın melaike-misal (melek gibi) zihayat (canlı) kelimatı (kelimeleri) nerede; beşerin, hevesatını (heveslerini) uyandırmak için, sehhar (aldatıcı) nefisleriyle, müzevver (uydurulmuş) incelikleriyle ısırıcı kelimatı (kelimeleri) nerede??

(Bediüzzaman)

Geçen hafta kâinatın yaratılışından, genişlemesinden, yıldızların yörüngeleri takip etmesinden, yıldızların ölümünden, atmosfer tabakasının koruyucu bir kubbe olmasından bahseden ayetleri müzakere ettik. Bu hafta ise yerküreyi bizim için bir saray gibi hazırlayan Rabbimizin, Kur?an?da küremizi konuşturarak kendini bize nasıl tanıttığını anlatarak başladık sohbetimize.

? Geçen hafta semavatla ilgili mucizevî ayetleri müzakere etmiştik. Bu hafta ise yere ineceğiz ve yerkürenin Rabbimizi nasıl tanıttığını inceleyeceğiz. Kur?an?ın yerküreyi konuşturarak Yaratıcı?sını nasıl anlattığına bakacağız. Yeryüzünde dağların, dolayısıyla kıtaların hareketiyle ilgili bilgileri, Kur?an 14 asır önce haber vermişti. Bilim adamları ise bunu geçen asrın başında keşfettiler. Kur?an şöyle der: ?Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.? (Neml Suresi, 27:88)

Ayet son derece açık bir ifadeyle dağların hareketinden söz ediyor. Bazıları bu hareketi toprak kayması gibi manalara çekebilir. Kur?an, ?bulutların geçişi? tabirini kullanarak muhtemel spekülasyonların önüne set çekmiş. Dağların hareket ettiği gözlemle anlaşılacak bir şey değildir. Bu görüşü ilk defa ortaya atan bilim adamına kimse inanmıyordu. Çünkü kıtaların nasıl hareket ettiğini anlamıyorlardı. Şimdi oturup düşünelim: Dağların görünmeyen ve hissedilmeyen hareketini, 20. yüzyıldaki bilim adamları bile anlayamamıştı. Peki, Hz. Muhammed (a.s.m.) nasıl bilmişti bunu? Yoksa onda 20. yüzyılda bile sahip olmadığımız teknolojik aletler mi vardı? Altıncı hissi çok geliştiği için kıtaların hareketini mi hissediyordu? Yoksa başka gezegenlerden ?yabancılar? mı gelip söylemişlerdi? Şayet öyleyse niye sadece ona söylemişlerdi?

? Ayet, dağlar hareket ediyor, diyor. Oysa bilim, dağ değil, kıtaların hareketinden söz ediyor.

? Dağlar da kıtaların parçası olduğuna göre sonuç değişmez ki. Mantık kurallarına göre bütün için geçerli olan bir önerme, parça için de geçerlidir. Şu mantıksal önermeyi düşün: a) Bütün canlıların yapı taşı hücredir. b) Kedi bir canlıdır. c) O hâlde kedinin de yapı taşı hücredir. Aynı mantıkla bizim önermelerimizi yeniden yazalım: a) Bütün kıtalar hareket ediyor. b) Dağlar da kıtaların bir parçasıdır. c) O hâlde dağlar da kıtalarla beraber hareket ediyor.

? Anladım, haklısın. Geri alıyorum itirazımı. Bu ayet de modern bilimle uyumluluk arz ediyor.

? Şimdi de başka bir hareketi konu eden iki ayet üzerinde konuşalım. Tam da senin istediğin bir mucize bu. ?Kur?an?da ne tür mucizeler istersin?? diye sorduğumda, izafiyet teorisini de listene dâhil etmiştin. Senin görmeyi arzuladığın bu mucizeden bahsetmeden önce bana izafiyet teorisinin temel kanıtını anlatabilir misin?

? İzafiyet teorisi, zamanın izafi olduğunu söylüyor. Işık hızına yaklaştıkça zaman genişler. Yani Contact filminde çok güzel işlenmişti bu konu. Işık hızına yaklaştığımızda yaşadığımız bir ömür bizim içinde bulunduğumuz zaman diliminde bir dakikaya denk geliyor.

? Gayet güzel ifade ettin. Demek ki izafiyet teorisinin en önemli argümanlarından biri zamanın izafi olduğu, yani her şeyin aynı zaman biriminde yaşamadığıdır. Şimdi şu ayetin üzerinde birlikte düşünelim: ?... bilin ki Rabbinin ölçüsüyle bir gün, sizin hesap ettiğiniz bin yıl gibidir.? (Hac Suresi, 22:47)

? Bu ayet izafiyet teorisiyle ilgili değil. Zamanın farklı olduğunu söylüyor; ama hızla zaman arasındaki ilişkiden söz etmiyor. İzafiyet teorisinde ise özde hızın artmasına bağlı olarak zamanın farklılaşması söz konusudur.

? İzafiyet teorisi ortaya atıldığında bile insanlar zamanın izafi olduğunu anlamakta zorluk çektiler. Çünkü bildiğimiz her şey aynı zaman diliminde yaşıyor. Oysa izafiyet teorisi kişinin bulunduğu boyuta göre zamanın farklılık göstereceğini bildiriyor. Ayet, Allah?ın bizim zaman boyutumuzun dışında olduğunu ve O?nun indinde bir günün bizim bin yılımıza denk geldiğini söylüyor. Şükür ki başka bir ayet açıkça hız ve zamanın izafiliğini işliyor. Umarım şu ayet senin için tatmin edici olur: ?Melekler ve Ruh (Cebrail), süresi elli bin yıl tutan bir günde O?na yükselip çıkarlar.? (Mearic Suresi, 70:4)1

? Benim okuduğum mealde, ruh yerine ?ilham? kelimesi kullanılmış. Ayeti hayli muğlak buldum. Diğer ayetlerle birlikte değerlendirince sanki her şeyin bilgisi Allah?a ulaşır, yani O?nun tarafından anlaşılır gibi bir mana çıkıyor. Gerçi niye ?yükselir? kavramı kullanılmış anlamadım. Hem de yükselmek, Allah?ın katına çıkmak gibi anlaşılsa bile niye ilham ve melekler aynı hızda gitsin ki?

? Muhammed Asad, yanlış çevirmiş bu ayeti. Başka Kur?an meallerine baktım, hepsi ruh veya Cebrail olarak çevirmiş. Cebrail de bir melek olduğu için aynı hızda çıkması gayet normaldir.

? Ayet, meleklerin her gün Allah?ın katına sefer yaptığını ve bunun da bir gün sürdüğünü mü söylüyor? Bununla ne kastediyor?

? Biz ayetin tefsirini yapmıyoruz. Bizim açımızdan önemli olan, nurdan yaratılan şuurlu varlık olan meleklerin Allah?ın katına, bizim hesabımızla, elli bin senede ulaştığıdır. Yani melekler varlık olarak bir yere yükseliyorsa demek ki mesafe var. Onların bir günde kat ettiği mesafe bizim hesabımızla elli bin seneye denk geliyor. Demek ki biz gitsek elli bin sene sürecek. Bence ayet son derece açık bir şekilde izafiyet teorisinden söz ediyor. Sadece adını vermemiş. Açıkça zaman görecelidir. Farklı boyutlarda yaşayanlar farklı zaman algısına sahiptir, diyor.

? Bana bir hafta süre ver, bu ayet üzerinde biraz daha düşüneceğim.2

? Şimdi dağlardan denizlere geçelim. Dünyamızın dörtte üçü denizlerle kaplıdır. Kur?an, öncelikle denizlerin tesadüfen oluşmadığını ve onun ilahî bir lütuf olduğunu söylüyor: ?O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi, sizin hizmetinize verendir. Gemilerin, orada, suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O?nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.? (Nahl Suresi, 16:14) Başka bir ayet ise denizlerin derinliklerine inerek oradaki iki hakikati bize haber verir. Oysa insanoğlu 20. asra kadar bunu görememişti. Denizleri yaratanın Allah olduğunu bize ders veren ayet: ?Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse onun için nur diye bir şey yoktur.? (Nur Suresi, 24:40)

? Ayetin, asıl konusu inkâr edenlerin hâlleri. Bilimsel mucize nerede anlayamadım.

? Ayet, inkâr edenlerin hâlini bir teşbihle anlatıyor. Teşbih yaparken de inkâr fikrinin insanı ne kadar dehşetli bir karanlığa mahkûm ettiğini anlatmak için denizlerin dibinden bahsediyor. Bununla hem denizlerin dibinin ne kadar karanlık olduğunu hem de inkâr fikrinin ne kadar dehşetli olduğunu haber veriyor. Denizaltına inmek için gerekli teknolojik aletler icat edilmeden önceleri insanlar en fazla 40 metre derine dalabiliyordu. Oysa 40 metre derinlikte zifiri karanlık yoktur. Denizaltı ve özel dalgıç aletlerinin icadıyla beraber, insanlar denizin yüzlerce, hatta binlerce metre derinliğine inmeye başladılar. Ve gördüler ki güneş ışığı 200 metrenin ötesine ulaşamıyor, denizin dibine zifiri karanlık hâkim. Güneş ışıkları 200 metrenin ötesine pek nüfuz edemiyor. Bin metreyi geçince ise hiç aydınlık yok. Çünkü ışıklar ondan öteye geçemiyor. Her tarafta, mutlak bir karanlık var. Kur?an?ın 1400 sene önce bu hakikati haber vermesi harikulade değil midir? Hiç kimsenin ulaşamadığı denizlerin derinliklerinin nasıl olduğunu doğru tarif etmek onların Yaratıcısından başka kime has olabilir? Her şeyin en derinine nüfuz eden ve her şeyden haberdar olan Zat?tan başka kim bilebilir?

? Bence sen abartıyorsun. Söz konusu ayette verilen bilgi hiç de olağandışı değil. Yüzme bilen herkes benzer bir yargıya ulaşabilir. Birazcık derine dalınca her taraf karanlık gözükür.

? Sen dalınca gözlerini kapattığın için karanlık görebilirsin. Ancak gözünü açan biri için 40 metre derinliğe kadar nispeten aydınlık vardır. Yoğun karanlıklar 200 metreden sonra başlıyor. Ayet, mucizeli bir şekilde denizlerin diplerinde zifiri karanlığın olduğunu haber vermekle kalmıyor, dibe yolculuk esnasında görünen ?iç dalgalar?ı haber veriyor. Oysa deniz diplerinde, yoğunluk farkından dolayı iç dalgaların oluştuğunu bilim adamları geçen asırda keşfettiler. Sanırım bu sefer de Hz. Muhammed?i (a.s.m.) dalgıç yapman gerekir. Bu da yetmez, 21. yüzyılda dalgıçların kullandığı tertibatın 7. yüzyılda da var olduğunu ispat etmen gerekir.

? Söylediklerine katılmıyorum, ilgili ayeti çok enteresan bulmadım. Başkasına geçelim.

? Senin şahsî tercihine diyeceğim yok. Anlattıklarımı kabul edip etmemekte serbestsin. Ancak sözlerimde yanlış veya eksik varsa söylersin düzeltirim. Kur?an?ın bir başka mucizesi, Allah?ın yarattığı varlıkların bilinmeyen özelliklerinden bahsetmesidir. Kur?an, canlı ve cansız varlıkların en temel özelliklerinden birine dikkatimizi çekerek hepsinin Allah?ın eserleri olduğunu bildiriyor: ?Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir.? (Yasin Suresi, 36:36) Ayet, yerin bitirdiği şeyler, yani bitkilerin, insanların ve daha bilemediğimiz birçok şeyin çift yaratıldığını söylüyor.

? ?Çift?ten ne kastediliyor?

? İnsanlar için çift dediğimizde birbirine çekici gelen ve çiftleşmeyle neslini devam ettiren erkek ve kadın anlıyoruz. Dar anlamda çift dediğimizde erkek ve dişilik kastediyoruz. Geniş anlamda, varlıkları birbirine bağımlı olan ikiliden kastediyoruz. Bu tanımlar ışığında ayeti okuduğumuzda, bitkilerin ve insanların erkek ve dişi olarak yaratıldığını anlıyoruz. Daha da ötesi, ayet, o zamanlar bilinmeyen, birçok nesnenin de çift yaratıldığını söylüyor. Hiç şüphe yok ki ayetin son kısmı sonradan keşfettiğimiz atomaltı parçacıklara da işaret ediyor. Modern fizik biliminin bize söylediğine göre her bir parçacığın kendine mahsus bir ?eşi? vardır. Buna ?antimadde? denir. ?Eş parçacıklar?, eşit kütleye, ancak zıt elektrik yüküne sahipler. Biri eksi ise diğeri artıdır. Böylece birbirlerini çekerler. Nobel ödülü alan ve kuantum fiziğinin kurucularından biri olan Paul Dirac 1927 yılında, ilk defa negatif yüklü elektronlara eş olabilecek atomaltında pozitif yüklü parçacıkların bulunması gerektiği fikrini ortaya attı. Pozitron denen elektron eşin varlığı Carl Anderson tarafından, 1932 yılında, laboratuar ortamında doğrulandı. Günümüzde modern fizik ders kitaplarında anlatılan Standart Model?e göre, atomaltındaki her parçacığın dengi bir ?eş parçacık? bulunuyor.

? Bana pek de olağanüstü gelmedi bu ayet. Muhammed, insan ve hayvanların erkek ve dişi olduklarını gözlemleyerek böyle bir şey söylemiş olabilir.

? Ayet, sadece insan ve hayvanla sınırlı olsaydı haklı olurdun. Oysa ayet bitkileri de kapsıyor. Atomaltı parçacıklar da ayetin manasına dâhildir. Eminim şu anda bile çok sayıda insan bitkilerin erkek ve dişi olduklarını bilmiyor. İtiraf edeyim, ilk defa bu bilgiyi edindiğimde hayli şaşırmıştım. Bitkilerin erkek ve dişilikleri öyle gözlemle anlaşılacak bir şey değildir. Kur?an?daki bu bilginin semavî olduğunu kabul etmezsen Hz. Muhammed?in (a.s.m.) mikroskobik gözleri olduğunu kabul etmek zorunda kalırsın. Zira gözleri, atomaltındaki parçacıkları görecek kadar çok ileri seviyedeki elektron mikroskobu gibi olmalı. Kur?an?ın bu ayetinin kıymetini takdir etmek için dünyamızı büyük bir salon gibi hayal et. 14 asır önce bu salonda sadece insan ve hayvanların dişi ve erkek olduğu biliniyordu. Fakat biri çıkıp bitkilerin de dişi ve erkek çiftlerden oluştuğunu söylüyor; hatta daha da ileri gidip bu salonda görünmeyen birçok varlıklar var, onlar da çift yaratılmış, diyor. 13 asır geçtikten sonra o zatın söylediklerinin doğru olduğu anlaşılınca elbette harikulade olur.

? Bitkilerin büyük çoğunluğu klasik anlamda erkeklik ve dişilik tasnifine tabi tutulamaz. Yüzde 90?nında hem dişilik hem de erkeklik organı var.

? Ayeti dikkatle okursan bitkilerin erkek ve dişi olarak yaratıldığından bahsettiğini göreceksin. Yani, ayet bitkilerde de cinsiyetin bulunduğunu söylüyor ki modern bilimle uyumlu bir hakikattir. Önemli olan bitkilerin benzer üreme sistemine sahip olup olmadıklarıdır. İki ayrı üreme organının tek bir bitkide bulunması bitkilerde cinsiyetin olmadığına delil olamaz. Sadece, Rabbimizin hikmet ve rahmetiyle bir kısım bitkilerde yarattığı farklı üreme sistemine işaret eder.

? Bu ayetin modern bilimle uyumlu olduğunu kabul ediyorum. Ama senin iddia ettiğin gibi harikulade olduğunu zannetmiyorum.

? Rasyonel biri olarak ?zanla? hareket etmemelisin. Bu konu üzerine spekülasyon yapmak yerine, bilimsel gerçekleri incelemek gerekir. Küçük bir araştırma yaptım. Öğrendiğime göre Carolus Linnaeus adındaki bilim adamı bitkilerin cinsiyeti konusunda ilk makaleyi 1735 yılında yazmıştır. Kilise 19. yüzyılın başına kadar bitkilerin cinsiyetinin olduğunu şiddetle reddetmişti. İncil?e göre bitkiler 3. günde yaratılmıştı. İnsanlar ve hayvanlar da erkek ve dişi olarak 6. günde yaratılmıştı. Kilisenin etkisinden dolayı, Linnaeus?un çalışmasını yıllarca kimse dikkate bile almamıştı. 1793 yılında Christian Konrad Sprengel polenleşmeyi keşfetti. O da bitkilerin cinsiyetinin anlaşılmasını ?doğanın bir gizeminin? daha ortaya çıkarmak olarak tarif etti.

? Anlattıklarını bilmiyordum. Yine de ayetin söylediklerini insan gözlemleriyle bilebilirdi, diye düşünüyorum.

? Sen istediğin şeyi düşünebilirsin. Hakikat senin farklı düşünmenle değişmez. Gündüz ortasında, bulutsuz bir günde, gözünü kapatıp güneşin olmadığını düşünüyorum demen, güneşin var olduğu hakikatine bir zarar vermez. Gözünü kapatmakla güneşin ışığını yok edemezsin. Sadece kendini o ışıktan mahrum kılıp gündüz ortasında kendini karanlığa mahkûm edersin. Güneş ışığıyla görünen binlerce güzellikleri temaşa etmek yerine, koyu bir karanlığa teslim edersin kendini. Her neyse, özgür iraden olduğu için istediğini yapmakta karar sana aittir. Bana düşen sana güneşi anlatmaktır. Gerisi senin özgür iradene kalmış. Kur?an, bitkilerin erkek ve dişi olduğunu haber verdiği gibi onların nasıl çiftleştiğini de anlatıyor. Bitkilerin birbirinden uzak olduğunu görüp onların nasıl çiftleştiğini merak edenlere şu ayet cevap veriyor: ?Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderip yukarıdan su indirerek sizi onunla suladık.? (Hicr Suresi, 15:22)

? Ayet, rüzgârların aşılayıcı olduğunu söylüyor. Bitkilerden bahsetmiyor.

? Haklısın, ayet ?aşılayıcı rüzgârlar? diyor. Bu kavramla birden fazla mana kastedilmiş. Rüzgârlar sadece bitkiler için değil, aynı zamanda bulutların da oluşumunda aşılayıcı bir rol oynuyor. Bir taşla iki kuş vurmak diye buna derler. Aslında bu ayetin derin manasını keşfetsek belki de binlerce kuşu vurduğunu görmüş olacağız.

? Bilimsel gerçeklerle ilgili başka ayet varsa ona geçelim.

? Daha birçok ayet var.

? Sen insanın kâinatta en önemli yaratık olduğunu söyleyip duruyorsun. Oysa şimdiye kadar insanın yaratılışıyla ilgili bir ayet aktarmadın.

? Sırayla gidiyoruz. Kâinat sarayından bahseden o sarayın sahibi elbette sarayın en has misafiri olan insandan da bahsedecektir. Başka bir programım olduğu için ayrılmak zorundayım. Gelecek haftaya insan yaratılışını mucizevi bir şekilde haber veren ayetleri seninle paylaşacağım.

? Merakla bekliyorum.

* * *

İki haftadır mucizeleri müzakere ederken ilk defa Kur?an?daki bilimsel mucize türleriyle ilgili bir nokta dikkatimi çekti. Kur?an?ın bilimsel hakikatlerle ilgili ayetleri bir iki konuyla sınırlı değil. Neredeyse, her bir bilim alanını ilgilendiren farklı birçok önemli hakikatleri haber veriyor. Kâinatın yaratılışından, uzayın genişlemesinden, güneş sisteminden, dünyadan, güneşten, aydan, atmosferden, rüzgârdan, denizlerden, dağlardan, bitkilerden hayvanlara varıncaya kadar çok geniş yelpazedeki yaratılış ayetlerini ders veriyor. Tabir yerindeyse, kâinat sarayının sadece bir odasını değil, tamamını, bütün yaratılış süreçleriyle beraber anlatıyor.

Bu haftaki görüşmemizde anlaşıldı ki, Thomas sebepler ve tabiat köpüğüne takıldığı için altındaki kudret ve hikmet denizini göremiyor. Mevlana?nın söylediği gibi, karanlıkta fili avucuyla tanımlamak mümkün olmadığı gibi, sadece akıl ile de hakikat denizini görmek mümkün değil. Çünkü ?Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir. Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun. Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak. Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor.?3

Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan Rabbini Arayan Thomas -2- isimli kitabından alınmıştır.

Dipnotlar:

1 Bu ayetteki ruh tabirini Muhammed Asad insanlara verilen ilham olarak çevirmiş. Elmalı?nın meali ve baktığım diğer bütün mealler ruh veya Cebrail diye çevirmiş. Muhtemelen, Muhammed Asad, izafiyet teorisinden habersiz olduğu için bu ayetin ifade ettiği hakikati anlayamamış. Kendince başka mana vermiş. Oysa Kur?an?ın bu ayeti, Einstein?a, bilim adamları arasında zirveye çıkaracak müthiş bir hakikati mucizevari bir tarzda haber veriyor. Kim bilir Kur?an?da daha ne kadar keşfedilmeyi bekleyen hakikatler var.

2 Thomas, bir sonraki hafta ilginç bir hesap ve yorumla geldi: ?Einstein?ın izafiyet teorisindeki formüle göre ?meleklerin günü? ile ?dünya günü? arasında bir kıyaslama yaptım. Melekler ışık hızının 0,999999973 katı bir hızla seyahat ediyorlar. Yani hızları neredeyse ışık hızına yaklaşıyor. Ancak biz meleklerin bu kadar hızla gidip gitmediklerini bilimsel olarak tespit edemiyoruz. Dolayısıyla ayetin modern bilimle alâkası yok.? Ayeti derin tahlilinden dolayı Thomas?ı tebrik ettim. Thomas, farkına varmadan Kur?an?ın başka bir elmasını ortaya çıkarmıştı. Meleklerin hızının ışık hızına yakın olması, onların nurdan yaratılan varlıklar olduğuna bir delildir. Thomas, seküler bilimin ve dinsiz felsefenin kara gözlükleriyle baktığı için kendi çıkardığı elması bile kömür gibi görmüştü. Demek ki elması ortaya çıkarmaktan daha önemli olan, elması tanıyacak bir göze sahip olmaktır.

3 Mevlana, Mesnevi, Cilt: 3, s. 71

Toplam 33 mesaj