Oturum açOturum aç / Parola hatırlat Üye olÜye ol

  
Editörler : ergunHunnes.Künnes
19 Temmuz 2010 20:47  


Uydurma(Mevzu) Hadisleri Tanıma Yolları-İbni Kayyım

Uydurma Hadis Üzerine

1. Mevzu' (Uydurma) Kelimesinin Sözlük Ve Terim Anlamı:

Hadis Usûlü kitapları, uydurma (mevzu) hadisin izahına çoğunlukla "Mevzu"' kelimesini, sözlük ve terim bakımından tanıtarak başlarlar.

Hadisçilerin ıstılahında, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ağzından uydurulan ve iftira edilerek ona nisbet edilen söz mânasında me­cazî olarak kullanılan "Mevzu"' ifadesi, Muhtelak" (icat edilmiş) ve "Masnû uydurulmuş) kelimeleriyle izah edilmektedir.

Ashâb-ı Kirama ve daha sonraki kimselere aitmiş gibi göste­rilen birtakım sözler de "mevzu" kelimesinin kapsamına girmekte­dir.

Yalnız mevzu kelimesi, mutlak olarak kullanıldığı zaman Hz. Peygamber (s.a.v) adına uydurulan sözleri ifâde etmektedir.

Başkaları hakkında uydurulmuş sözler için de çoğu zaman ?bu falan adına uydurulmuş" ifâdesi kullanıl­maktadır.

Hadis çeşitleri arasında, mevzu hadîsin, müstakil bir yeri olup olmadığı da söz konusu edilmiştir. İbnu's-Salâh (ö. 643/ 1245), onun, "zayıf hadislerin en fenası" olduğunu söylemiş, daha sonraki hadisçiler de bunu aşağı yukarı benimsemişlerdir. Yalnız San'ânî (ö. 1182/1768), Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadisleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan uydurma hadis hakkında böyle bir ifade kullanılmasını yadırgamış ve onu zayıf hadislerin en fenası sayabilmek için en azından ikisi arasında bir münasebet bulmak gerekeceğini söylemiştir.

Bu husustaki açıklamasıyla meseleyi açıklığa kavuşturan Safevî (ö,18/1512)'de diyor ki:

"Uydurma sözleri hadis sanan­ların yanlış kanaatlerine bakarak onlara hadîs" denmiştir veya sözlük mânasına itibar edilmiştir. Diğer taraftan mevzu hadislerin zayıf hadisin bölümlerinden sayılması da böyledir; yoksa bu uydurmaların söz olarak hiçbir değeri yoktur."

Usûl-u hadis kitabı yazan birçok müellifin temas etmeme­sine, rağmen, bazıları mevzu hadîs ile zayıf hadîs arasında bir de "matrûh hadis" adıyla yeni bir çeşit daha kabul etmişlerdir. Böy­lece hadis diye uydurulmuş sözlerin son derece seviyesiz olup, Peygamber sözüyle hiçbir ilgisi bulunmadığı iyice götserilmek is­tenmiştir. [6]

2. Hadis Uydurma Hareketi Ve Sebepleri

Hadis uydurma işinin ne zaman başladığı meselesi, hadis il­miyle meşgul olan bâzı âlimler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Bu husustaki görüşler şunlardır:

1. Uydurma Hadis Hareketinin, Hz. Peygamber (s.a.v) Zamanında Başladığı Görüşü:

Hz. Peygamber (s.a.v) henüz hayatta iken, Medine civarın­daki bir kabile halkını, Rasûlullah tarafından tâyin edilmiş bir me­mur olduğunu söyleyerek aldatmak isteyen şahsın durumunu ele alan ve hadîs uydurma faaliyetinin bu suretle başlamış olduğunu söyleyen İbn Hazm (ö. 456/1063), Ahmed Emin (ö. 1374/ 1954), Sıddiki, Ebu Zchv ve Edlebî gibi müellifler vardır. [7]

Bu görüşte olan kimseler, "men kezebe" hadisini kendilerine dayanak almakta ve bunun, -hadisin bazı geliş yollarında da geç­tiği üzere Resululah (s.a.v) zamanında uydurulan hadis sebebiy­le söylendiğini ileri sürmektedirler. [8]

2. Hadis Uydurma Faaliyetinin Çok Sonraları Başladığı Görüşü:

a. Hz. Osman'ın Hilafetinin İkinci Döneminde Başladığı Görüşü:

Ekrem Ziya el-Umerî, uydurma hadis faaliyetlerinin, Hz. Os­man'ın hilafetinin ikinci döneminde 29/650-35/655 yılları ara­sında başladığını söylemektedir. Çünkü bu dönemde büyük karı­şıklıklar meydana gelmiş, fitne alevlenmiş, insanların bir kısmı Hz. Osman'a karşı cephe almıştır.

el-Umerî, Hz. Osman'ın bu döneminde hadis uydurulduğu­na dair rivayetler olduğunu belirtmiştir.

b. Hadis Uydurma Faaliyetinin H. 40/660'da Başladığı Görüşü:

Bazı alimler, hadis uydurma faaliyetinin başlangıcı olarak h. 40/660'ı göstermişlerdir.

Örneğin, Accâc el-Hatîb, fitnelerle ilgili genel bilgileri arz et­tikten sonra, hadis uydurma faaliyetinin ilk asrın ilk yarısından bir müddet önce başladığını belirtirken, Sıbâî ise sünnetin safiyetini koruduğu dönemin son bulduğu ve uydurma hadis faaliyetlerinin başladığı yılın h. 40/660 olduğuna işaret etmiştir. A'zamî'de, uy­durma hadis faaliyetinin daha ziyade h. 40/660'lı yıllarda başla­dığını söyler. Ebu Guddede, hadis uydurma faaliyetinin başlangıcını h. 40/660 yılı olarak gösterir ve uydurma hadis faaliyetinin Hz. Osman'ın şehadetiyle ortaya çıkan fitneden zuhur ettiğini be­lirtir. Ebu Şehbe'de, hadis uydurma faaliyetinin h. 40/660 yılı ci­varında başladığını belirtir.

Görüldüğü üzere h. 40/660 yılını başlangıç olarak verenlerin bir kısmı, kesin olarak bu tarihten itibaren başladığını söylerken, bir kısmı da Hz. Osman dönemindeki fitne devrinde çok az hadis uydurulduğunu ancak işin asıl boyutunun h. 40/660'da arttığını ifade ederler.

c. Hadis Uydurma Faaliyetinin H. 41/661'da Başladığı Görüşü:

Ebu Zehv'in, hadis uydurma faaliyetinin Resulullah (s.a.v) zamanında belirtmesinin yanı sıra Hz. Osman zamanında İbn Sebe taraftarlarınca hadis uydurulduğunu ve bunların fitne ateşini yaktığını, halifenin katline karar varan karışıklıklara neden oldu­ğunu belirtir. Daha sonra Hz. Ali'nin hilafeti ele aldığını, onunla Muaviye arasında olanların çoğunu, insanların Şiî, Haricî ve bunların dışında kalan cumhur şeklinde gruplara ayrıldıklarını be­lirtir.

İşte bu noktada Resulullah (s.a.v) adına yalan uydurma ola­yının net olarak ortaya çıktığını belirterek h. 41/661 yılını uy­durma rivayetin başlangıcı olarak kabul ettiklerini söyler. Bunun ise hadis uydurmanın açıkça ortaya çıktığı tarih olduğunu belirtir.

d. Hadis Uydurma Faaliyetinin Birinci Asrın Son Üçte Birlik Döneminde Başladığı Görüşü:

Hadis uydurma faaliyetinin ne zaman başladığını genişçe iş­leyen Fellâte, bunun, birinci asrın son üçte birlik diliminde yani h. 66/685'den sonra başladığını ve delillerin, bu faaliyetin bu dö­nemde ortaya çıktığını gösterdiğini söyler. Bundan önceki karışıklıkların ise yalan hadis uydurma döneminin bir çeşit "hazırlık şaması" olduğunu belirtip bu karışıklıkları şu şekilde sıralar:

1. Ashabın tenkit edilmeye başlanması.

2. Bazılarının, halkı, imamlara ve halifelere karşı kışkırtması.

3. Hz. Osman ile Hz. Ali'nin şehid edilmesi.

4. Müslümanların gruplara bölünmesi.

5. Bazı insanların, kabul ettikleri görüşlere ilgi gösterilmesi için sahabe adını kullanarak yalanlar uydurması.

Sonuç olarak; eldeki bilgilere baktığımızda, bazılarınca h. 40/660-41/661 yılları hadis uydurma faaliyetinin başlangıcı ola­rak kabul edilmesine rağmen, h. 34/654/-35/655 tarihleri bizlere daha ma'kul gelmektedir. Çünkü bu tarihler, fitnenin patlak ver­diği yıllardır. Fitnenin hazırlık safhası diyebileceğimiz Hz. Os­man'ın hilafetinin ikinci döneminde, özellikle İbn Sebe'nin hadis uydurma faaliyetlerinde bulunduğu söylenebilir.

Ancak, onun hadis uydurma faaliyetini insanların Mısır'dan Medine'ye yürümesi dönemine yakın bir zamana hasretmek ma­kul olacaktır. Zira bu zatin hadis uydurmaya daha baştan başla­dığı kabul edilecek olursa, fazla karışıklıkların olmadığı Hz. Os­man'ın hilafetinin ikinci diliminin (29-35 yılları) ilk yıllarında böyle bir şeye tevessül etmesi durumunda bunun ashaba intikal edece­ği, çeşitli bölgelere dağılmış sahâbîlerin onu engelleyeceği aşikar­dır. Bu sebeple karışıklıkların arttığı son yıllar hadis uydurmaya daha münasip görünmektedir.

Kaynaklar onun faaliyetlerini hızlandırmasını ve insanların etrafında toplanmasını Mısır'a gittiği dönem olarak gösterirler, çünkü daha önce dolaştığı bölgelerde başarılı olamamıştı. Mısır'a yerleşmesi ise Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarına tekabül et­mektedir. Mısır'daki insanları birden Hz. Osman'a karşı ayaklandıramayacağı da düşünülürse, bunu son iki yıla tahsis etmek en uygunu gözükmektedir.

San'a'lı bir yahudi olan Abdullah b. Sebe'nin bu dönemde hadis uydurduğunu gösteren en güzel delil; Hz. Ali'nin, Rasûlullah tarafından vasî ilan edildiğini iddia etmesidir. Taberî'nin (ö. 310/922) verdiği bilgiye göre; bu zat, Hz. Osman zamanında za­hiren Müslüman olmuş, daha sonra İslam beldelerinde dolaşarak inananları ifsad etmeye gayret etmiştir. İlk önce Hicaz, Basra, Küfe, Şam bölgelerinde dolaşmış, Şam'daki fesadlarında başarılı olamayıp buradan kovulunca Mısır'a yerleşmiştir. Burada, Hz. Peygamberin dünyaya dönmeye Hz. İsa'dan daha layık oldu­ğunu yaymışır. İnsanlar ona inanmışlar ve yaydığı görüşleri sağda solda konuşmaya başlamışlardır. Bunun ardından, Hz. Ali'nin Rasûlullah tarafından vasî tayin edildiğini yaymıştır.

Ardından da Hz. Osman'ın hilafeti gasp ettiğini ortaya atmış ve halkı Hz. Osman'a ve valilerine karşı kışkırtmıştır. Bu olayların olduğu tarih h. 34-35'tir. Hz. Peygamberin geri döneceği inancını ve Hz. Ali'nin Rasûlullah tarafından vasî ilan edildiği yalanını ortaya atan İbn Sebe'nin bu dönemde hadis uydurduğu anlaşılmaktadır.

Kaynaklarda İbn Sebe'nin bu faaliyetlerine 35'den sonra, Hz. Ali döneminde de devam ettiği zikredilmektedir: Hz. Ali min­berde iken Museyyeb b. Necbe, İbn Sebe'yi yaka paça halifenin huzuruna getirir. Hz. Ali ne yaptığını sorunca, "Allah ve Rasûlü adına yalan söylüyor" cevabını verir.

İbn Şîrîn (ö. 110/728)'in yukarıda zikredilen "önceleri isnad sormuyorlardı, ne zaman ki (Hz. Osman'ın katliyle neticelenen) fitne zuhur etti, bize ravilerinizin isimlerini söyleyin' demeye baş­ladılar. Böylece ehl-i sünnet olanlara bakılıp hadisleri alınır, ehl-i bidat olanlara bakılıp hadisleri alınmaz oldu" sözü, o dönemde hadis uydurma işinin ortaya çıktığını, uydurma faaliyetinde bulu­nulduğunu, bunun da insanları hadis alırken temkinli davran­maya mecbur ettiğini göstermektedir. Ayrıca yine yukanda ge­çen, İbn Abbas'ın, "insanlar ne zaman ki hırçın develerle uysal develere binmeye başladı, sadece tanıdığımız kimselerden hadis alır olduk" sözü de, aynı endişe ile söylenmiş bir serzeniştir.

İbn Sebe? yanında hadis uydurma faaliyetinin h. 40'a var­madan başladığını gösteren başka deliller de vardır:

Hz. Ali'nin Siffîh savaşında (36/657) söylediği söz bunlardan birisidir:

Allah belalarını versin! Güzelim topluluğu karaladılar, (r.a.) sûlullah'ın o güzelim hadislerini ifsad ettiler." Ayrıca gerek Hz. Ali'yi ve gerekse Hz. Muâviye'yi desteklemek için uydurulan ha­dislerin en azından bir kısmının, Sıffîn savaşının ardından ortaya çıkmış olabileceği de ihtimal dışı tutulmamalıdır.

Yine tâbiûnun büyüklerinden Ribî b. Hirâş'ın (ö. 101/719), Hz. Ali'nin hutbesinde, Rasûlullah'ın kendisi adına yalan uydu­rulmasından men eden hadisi naklettiğini söylemesi, uydurma fa­aliyetinin o hengâmeli dönemde var olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak, uydurma faaliyetinin h. 34-35 yıllarında baş­ladığını söyleyebiliriz. [9]

Ayrıca genel olarak hadis uydurulma faaliyetinin Hz. Pey­gamber (s.a.v)'den sonra başladığını eden bu kimselerin; Hz. Peygamber zamanında hadis uydurulmaya başlandığını kabul et­tikleri takdirde, sahabîlerin töhmet altnda bırakılmış olacağı endi­şesini taşıdıkları dikkati çekmektedir. [10]

19 Temmuz 2010 20:49

Ebu Hanife

3. Hadîs Uydurmanın Sebepleri:

Kim olursa olsun hadis uyduranları bu kötü işi yapmaya sevkeden bazı sebepler vardır. Bunlara "esbâbu'l-vaz'" denir. Hadis uydurma sebeplerinin belli başlıları şunlardır:

1. İslâm Düşmanlığı:

Hz. Peygamber (s.a.v)'in Medine'ye hicretinden sonra kuru­lan İslâm Devleti kısa bir zamanda çok güçlenmişti. Bu devlet onun vefatı üzerinden çok geçmeden bulun Arabistanı kapladığı gibi İran ve Horasan içlerine kadar yayıldı. Yıkılan imparatorluk­lar, devrilen saltanatlar, bozulan menfaatlar kısa bîr süre sonra İslâm düşmanlığına döndü. Öte yandan İslamiyeti yıkamayanlar, kuvvetlenmesine engel olamadıkları gibi onu içinden yıkmak için inanç esaslarına fesad sokmak; böylece, İslâm birliğini parçala­mak yoluna gittiler. Çoğu müslüman olmuş gibi görünerek bir çok yabana fikir ve hurafeleri hadis kılığında İslâm Dini'ne sok­tular.

2. Fırka, Mezhep, Kabile, Dil Yada Beldeyi Veya Mezhep İmamlarını Savunma İsteği:

Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra ortaya çıkan çeşitli fırkalar, fikirlerin yayabilmek için iki kaynağa başvurdular:

Kur'ân-ı Kerim ve hadisler... Yaptıkları iş şöyleydi:

Kur'ân-ı Kerim'i kendi fikirleri doğrultusunda te'vil etmek; görüşlerini destekleyen hadisleri yaymak; görüşlerine uymayan hadisleri zoraki te'vil et­mek; Nihayet fikirlerine uygun hadis yoksa uydurmak... Tevbe etmiş bir ihtiyar haricinin şu sözü bunu gösterir:

"Dininizi kim­lerden aldığınıza dikkat edin, çünkü biz bir şey istedik mi onu hadis şekline koyuverirdik. [11]

3. İslâm Dini'ne Hizmet Etme Arzusu:

Müslümanları iyiye, doğruya, güzele yöneltmek; kötülükler­den uzaklaştırmak, böylece güya İslâm'a hizmet etmiş olmak için binlerce hadis uydurulmuştur. Amellerin faziletlerine, Kur'ân oku­maya, nafile ibadete teşvik maksadıyla uydurulan sözler bu ko­nuda tipik örnekler verir. Bir tanesini görmek yeterli bilgi verecek­tir.

"Her kim pazartesi günü dört rekat namaz kılar ve her re­katta Fatiha, Ayetu'l kursî, Kul huvallahu ahad, Kul e'ûzu bi'rabbi'l felak, kul e'ûzu bi'rabbi'n-nâs'ı birer defa okur; selam verdiğinde on defa istiğfar eder; on defa da salavât getirirse, bütün günahları affolunur. Allah Te'âlâ ona Cennette beyaz in­ciden yapılmış on odalı bir köşk verir. Her odanın uzunluğu ve genişliği üçer bin arşındır. Birinci oda beyaz gümüşten, ikin­cisi altından, üçüncüsü inciden, dördüncüsü zümrütten, beşin­cisi zebercetten, altıncısı iri incilerden, yedincisi parlayan bîr nurdandır. Odaların kapıları amberden yapılmış olup her kapı­nın önünde zaferandan bin tane örtü vardır. Her odada kâfur­dan yapılmış bir karyola: her karyolanın üzerinde bin yatak vardır."

Bu maksatla hadis uyduranlar, gariptir ki, Müslümanlara hiz­met ettikleri inanç içindeydiler. Böyleleri yaptıkları işi mazur gös­termek için de. Hz. Peygamber aleyhine, ona isnad ederek yalan uydurduklarını değil, lehine yalan söylediklerini iddia ediyorlardı.

4. Şahsî Menfaat Kaygısı:

Vaizlerin cami ve mesddlerde yaptıkları va'zları daha tesirli bir hale getirmek için baş vurdukları yollardan birisi halkı heye­canlandıracak hadisler uydurmaktır. Böyleleri halka hitaplarında onların dini duygularını ve heyecanlarını kabartarak dine karşı il­gilerini artırmak gayesi güderler. İçlerinde bu yolla meşhur olup şöhret ve servet elde etmek peşinde olanlar da vardır. Bunlara, kıssacı anlamında "kassâs" denilir. Çoğulu, kussas gelir. Kıssacı va'izlerden birinin meşhur iki muhaddis, Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Ma'in ile olan macerası bu konuda önemli bir misal teş­kil eder, Özellikle halkın dinî duygularını istismar ederek dünyalık elde etmek uğruna hadis uyduranların halini çok güzel belirten meşhur olay Kussas başlığı altında nakledilmiştir.

5. Halîfe ve Emirlere Yaklaşmak Arzusu:

Kendisine bir çıkar sağlamak ümidiyle meşhur veya zengin adamlara yaklaşan onların arzularına göre hareket edenler her devirde bulunur. Hadis uydurmaya başlanmasından itibaren müslümanlar arasında da böyleleri çıkmıştır. Halife veya emirle­rin heveslerine göre fetva verenler, gerektiğinde hadis uydurmak­tan çekinmemişlerdir. Bu konuda Gıyâs b. İbrahim'in sahtekârlığı çok meşhurdur. Gıyâs bir gün Halife Mehdînin yanına girer. Onun güvercin yarıştırdığını görünce, hemen Hz. Peygamber?e kadar ulaşan bir sened söyler ve arkasından Peygamberimizin "Ok, deve, at ve kuş yarışlarından başkası için ödül alması helâl olmaz" dediğini rivayet eder. Mehdî, Gıyâs'a hemen on bin dir­hem verir, fakat hadisin aslında olmayan "kuş" kısmını uydurduğunu anlayınca "Senin şu kafan yok mu? O bir yalancı kafasıdır!" diyerek huzurundan kovar. Hadis uydurmaya sebep oldukları için de güvercinleri kestirir.

İslâm Tarihi'nin ilk devirlerinde başlayan hadis uydurma ha­reketi muhaddisleri hadis uyduranlarla mücadele etmek zorunda bırakmıştır. Kasten yahut bilmede yada iyilik yapıyorum düşün­cesiyle uydurma söyleri hadis diye yayanlara karşı ciddî bir mü­cadele verilmiştir. Bu mücadele aynı zamanda Hz. Peygamber'e gerçekten ait olan hadislerin korunması için ne derece titiz davranıldığını da gösterir. Hadis vaz'ına karşı alimlerin aldıkları tedbir­leri dört grupta incelemek mümkündür. [12]

6. Milliyetçilik Duygusunun Etkileri:

Emevî idaresi zamanında, birçok ülkelerin kısa bir zaman zarfında fethedildiğini ve muhtelif milletlerin İslâm bayrağı altında toplandığını görmekteyiz. Muazzam imparatorluklarını kaybetmiş olan İranlı?lar eski saltanatlarını unutamıyorlar, ellerinden kaçan devlet kuşunun yeniden hâkim olması için çareler arıyorlardı.

Emevîlerin bu konuda takip ettikleri yanlış politika, İranlı­?larda olduğu kadar, İslâm'ı henüz kabul etmiş olan diğer bazı milletlerde de milliyetçilik duygusunun gelişmesine sebep olmuş­tur. Zira Emevîler, muazzam imparatorluğu meydana getiren di­ğer unsurları -İslâm'ın kati surette yasak etmesine rağmen- Arap­larla eşit saymıyorlardı.

İşte bu durumlardan faydalanmasını bilen hâl-i hâzır idare­nin rakibi Abbasîler, Arap olmayan unsurların yardımıyla iktidar mevkiini elde ettiler. Çeşitli unsurlara dayanan yeni devletin, kendine, canları bahasma iktidar imkânlarını temin edenlere karşı milliyetçilik konusunda son derece müsamahakâr davranması icap edecekti. Abbasi?lerin bu tutumu, "Emevîler devrindeki Arap­lık asabiyetini ve Arapların siyasî tahakkümünü izale etmişti. Bu serbest hava içinde başka unsurlara mensup adamlar, Araplara karşı kendi kavmî an'anelerini, tarihî şereflerini, dillerini açıkça müdâfaaya kalktılar ve münâkaşalar her iki tarafın birbirini tahkîr ve tezyif etmelerini de intaç etti... Her iki taraf da dâvalarını isbat için bir çok hadîsler uydurdular."

Gerek Arapların diğer milletlerden üstün sayıldığı cağlarda ve gerekse Araplarla öteki unsurlar arasında herhangi bir fark gözetilmediği devirlerde, Araplık dâvası güden kimselerce uydurul­muş hadisler vardır. Meselâ, "Arapların, insanların en hayırlısı olduğu"nu beyân eden ve "Hz. Peygamber'in Arap, Kurân-ı Kerîm'in ve cennet dilinin de arapca olması sebebiyle Arapların sevilmesini" emreden hadîsler bu kabildendir.

Arapçayı medheden uydurma hadîslerin imalcileri, bunun yanında, diğer dilleri yeren bir dize hazırlamayı da ihmâl etme­mişlerdir. Bunlardan birine göre; "Allah Teala, lisanlar içinde en çok Farsça'dan nefret eder; şeytanlar, Hıristanlıların diliyle, cehennemlikler Buharalıların diliyle, cennetlikler de Arapların diliyle konuşurlar."

İranlılar da buna derhal cevap vermekten geri durmayacak­lardı. Nitekim şu uydurma onun karşılığıdır:

"Arş'ın etrafındaki melekler Farsça konuşurlar. Yüce Allah, içinde mülayemet bu­lunan bir şey vahyedeceği zaman, onu Farsça olarak vahyeder. İçinde şiddet bulunan bir şey vahyedeceği zaman da onu Arap­ça olarak inzal eder."

Netice itibariyle şunu söylemek gerekir ki; muhtelif memle­ketler ve kabileler hakkında uydurulmuş hesapsız bir mevzuat yı­ğını dışında, Hz. Peygamber'in övgüsüne mazhar olmuş şehirlere dair hadisi şerifler de mevcuttur. Bunlar mukayese edildiği zaman bile, bu konuda gelen hadislerle olmayanlar hakkında muayyen bir ölçü, hiç değilse sağlam bir fikir elde etmek mümkün olacak­tır. [13]

7. Kelâm Ve Fıkıh Mezhepleri Ve Hadîs Uydurmadaki Yerleri.

Aralarında Hz. Peygamber (s.a.v)'in bulunduğu devirlerde daha çok İslâm dininin esas ve teferruatını öğrenmekle meşgul olan sahâbîler, problem sayılabilecek meselelerle pek fazla karşı­laşmıyorlardı. Daha sonra ki devirlerin en mühim problemleri hâline gelen meseleler, onları ilgilendirmemişti. Bu tür meseleler hakkında Kur'ân ve hadislerde verilmiş olan bilgilerden fazlasını aramamışlardı.

Bununla beraber herhangi bir problemle karşılaşınca da problemlerini derhâl halledebilecek bir imkâna sahiptiler. Lâkin İslâm'ın hudutları genişleyip muhtelif din ve mezhep sâliklerinin çeşitli fikir ve felsefeleriyle karşılaşıldığında ortaya birtakım yeni meseleler çıktı: Allah'ın sıfatları zâtının aynı mıdır, değil midir?, Kur'ân mahlûk mudur?, insan fiilinin halikı mıdır? gibi husus­lar.

Bu suretle meydana gelen kelâm mezheplerinden örneğin, Mu'tezile gibi- bazıları, zaman zaman hükümetlerce resmen des­teklenmiş, daha yaygın, daha müessir bir durum kazanmış, netice itibariyle de diğer mezheplerle aralarında zaten mevcut olan ihti­lâf daha büyümüştür.

Bütün bu anlaşmazlıklar ve rekabetler sebebiyledir ki, her mezhep -siyasî fırkaların yaptığı gibi- kendi fikirlerini Peygamber sözüyle desteklemek yoluna gitmiştir. Söz gelimi, kader veya ce­bir ve ihtiyar meselelerinde ihtilâfa düşen kelâmcılardan bazıları, mezhebini takviye eden hadîsler uydurmayı mubah saymışlardır. O hususta Peygamber hiç bir şey söylememiş olsa bile-imâmlarının adına varıncaya kadar-kendilerini tebcîl eden, muhaliflerine de lanet yağdıran sözlerine nebevî bir mâhiyet vermişlerdir.

Hulefâ-i Râşidîn devrinin sonlarına doğru ve bilhassa Emevîler zamanında kaza ve kader münâkaşaları artmış, ashâb-ı kiram­dan Abdullah b. Abbâs (ö. 68/687), Abdullah b. Ömer (ö. 74/693), Câbir b. Abdullah (ö. 74/693) ve Vasile b. el- Eska1 (ö. 83/ 702) gibilerinin ve tâbiûn büyüklerinin şiddetle karşı koymalarına rağmen, kaderiye ve mürcie mezhepleri teşekkül etmiştir.

Kaderiye mezhebi müntesiplerinin, mezheplerinin propagan­dasını yapmak gayesiyle birçok hadîs uydurdukları bilinmektedir. Nitekim kaderiye mezhebinde iken tevbe ederek onlardan ayrılan Ebû Recâ' Muhriz (II/VIII. asır)'in şöyle söylediği rivayet edilmek­tedir:

"Kaderiyecilerden katiyen bir şey rivayet etmeyiniz; vallahi biz, insanları mezhebimize çekebilmek için hadîsler uydurur ve bu hareketimizle de sevap kazanacağımızı umardık; ben -bu su­retle- kaderiye mezhebine dört bin kişi kattım."

Demek oluyor ki, -bir başka kaderiyecinin de söylediği gibi-kendilerinden olmayanlar aleyhinde hadîs uydurmak ve onları sapıtmakla Allah katında makbul olan bir hareket yaptıklarını zannediyorlardı.

Mürcie mezhebinde olanlar da aynı usûle baş vurarak mez­hepleri lehinde hadîsler uydurmuşlardır. Uydurmacılıktaki mahâretiyle bilinen Muhammed b. Kasım et-Tâykânî, Mürcie mezhebi reislerindendi. Mürcie mezhebi taraftarları îmânın artıp eksilme­yeceği görüşünü müdafaa ederler.

Kelâm mezheplerinde olduğu gibi fıkıh mezheplerinde de muhtelif tesirlerle hizipleşmeler olagelmiştir. Bu mezheplerin imamları dine ve sünnete ne kadar bağlı ve hizipleşme fikrinden ne derece uzak olurlarsa olsunlar, müntesipleri arasında tarafgirlik unsuruyla uydurmacılık cereyanına kapılanlar çıkmıştır. Bu cere­yan, mezheplerin teşekkül ettiği çağlarda ve bilhassa imâm Ebû Hanîfe (ö. 150/767) zamanında korkunç derecede yaygın bir hâl almıştı.

Mezheplerin bu konudaki durumlarına temas eden âlimlerin müştereken iktibas ettikleri bir örnek vardır ki, Hanefî ve Şafiî mezhebi taraftan bazı câhil ve cüretkâr guruplar arasında bir za­manlar bütün şiddetiyle hüküm sürmüş rekabetin izlerini taşı­maktadır. Bu uydurma haber, Hanefî olduğu muhtemel bulunan Me'mûn b. Ahmed el-Herevî (ö. 250/864'den sonra)'ye aittir. Buna göre Hz. Peygamber, Ebû Hanîfe'nin geleceğini müjdele­yecek ve diyecektir ki:

"Ümmetimde Muhammed b. İdrîs (eş-Şâfi'î) adında bir şahıs zuhur edecektir; o ümmetime şeytan­dan daha zararlı olacaktır. Ve yine ümmetim arasından adına Ebû Hanîfe denecek bîr zât gelecektir ki, o ümmetimin ışığıdır.

Mevzuat kitaplarında Ebû Hanîfe'nin ve diğer mezhep imamlarının menkıbelerine dâir icat edilmiş başka misâller de bulmak mümkündür. Muhtelif mezheplerin abdest, namaz ve bu­nun gibi ibadetlerin îfâ şekilleri üzerinde ve tamamen teferruata dâir birbirinden farklı bazı görüşleri vardır. Mezheplerin mutaas­sıp taraftarlarından bir kısmı, bu nevî basit ayrılıkları büyüterek ana meseleler hâline getirmiş ve mezheplerinin tatbikatını tasvîp edecek olan hadîsler uydurmaktan çekinmemişlerdir. İşte misal­leri: "Rükû'da ellerini kaldıran kimsenin namazı sahîh olma­mıştır", "ağza ve buruna üç kere su vermek farzdır." İbn Ömer de demiştir ki:

"Ben Hz. Peygamber'in, Ebu Bekr'in ve Ömer'in arkasında namaz kıldım. Onlar, besmeleyi cehri okudular."

Diğer taraftan Ehl-i hadis ve Ehl-i rey fıkıhçılarmın da bu fasid daireye girdiklerinin misâllerine rastlamak mümkündür. Mu'âz b. Cebel (ö. 18/639)'i Yemen'e vali olarak gönderirken, onun Kur'ân ve hadîste bulamayacağı şeyleri re'yi ile halledeceğini söy­lemesini tasvip eden Hz. Peygamber'in, "dinde reyine dayana­rak kim konuşursa, onu derhal öldürünüz" diyebileceği söz ko­nusu olamaz.

İmâm Ebû Yûsuf (ö. 182/798)'un, Hârûn er-Reşîd (ö. 170-193/786-808)'in arzularına muvafık fetvalar verdiğine dâir muh­telif haberler rivayet edilmektedir. Bütün bunların İmâm Ebû Yûsuf'un aleyhtarlarınca ortaya atılmış olabileceği ihtimâline Goldziher'in şu sözleri uygun düşmektedir:

"Her taraftarıyla bu hikâye­ler, reyci fakîh Ebû Yûsuf?a karşı duyulan kin sebebiyle, Ashâb-ı hadîs tarafından uydurulmuş olmayacaklarmıdır?"

Buraya kadar gördüğümüz uydurmaların daha çok bir fırka veya mezhebe körü körüne bağlanan bazı câhil ve taklitçi taraf­tarların eserleri olduğunu dâima göz önünde bulundurmak gere­kir. Demek oluyor ki, aşırı bir tarafgirlik, fırkacılık ve gurupçuluk zihniyeti, bazı kimselerde dinî şuuru imha ederek onun yerini al­mış ve bu hırs onları, Peygamberlerine iftira edecek kadar seviye­siz yapmıştır. [14]

19 Temmuz 2010 20:51

Ebu Hanife

4. Hadis Uydurmasına Karşı Alınan Tedbirler:

1. İsnad ve Sened Tenkidi:

Muhammed b. Sirîn'in şöyle bir sözü vardır:

"İlk zamanlar kimse isnad sormuyordu; fakat müslümanlar arasına fitne girince o zaman isnad sorulmaya başlandı, Ehl-i sünnetten olanların ha­disleri alınma; bid'atçılarin hadisleri terkedilme yoluna gidildi." Bu söz bize uydurma hadislerin ortaya çıkması üzerine hadisçilerin sahih hadisleri toplayabilmek için onları rivayet eden kimse­lere isnad sorduklarını gösterir.

Gerçekten Hz. Osman'ın şehit edilmesi, Bunu takip eden Cemel ve Sıffîn harpleri, Abdullah İbnu'z-Zubeyr'in halifeliğini ilan etmesi, Velid b.Yezîd'in öldürülmesi gibi olaylar özerine or­taya bazı siyasî karışıklıklar çıktı. Bu karışıklıklar, hadis uydurma hareketini alabildiğine körükledi. Böyle bir ortamda meydana gelen fikir ayrılıkları zamanla siyasi ve itikadı mezhepleri oluştur­du. Bunlara daha sonraları amelî mezhepler de eklendi.

Bu fırka ve mezhepler her biri kendi görüşlerine uygun ha­dîsleri yaymaya başlayınca hadislerin sayısı bir hayli arttı. Bir yandan mevzu hadislerin sayıca çoğalması öte yandan her önü­ne gelenin her duyduğunu rivayet etmesi karsısında ise isnad mecburiyeti konuldu. Böylece hadis uydurmanın önüne az da olsa geçmek imkanı doğdu.

Bir hadisi değerlendirmek isteyen ilkin onun senedine bakar. Hadisin sahih veya zayıf oluşu konusunda ilk bilgiyi sened verir. Eğer hadisin senedinde hadis uydurmakla tenkid edilen biri varsa senedlerin eleştirilip sağlam olanların açığa çıkarılması aynı za­manda uydurma hadislerin tanınmasına yardım eder. İsnaddaki kusurlar da böyledir. "Eğer isnad olmasaydı isteyen istediği sözü hadis diye rivayet ediverirdi. Böyle birine "Sana bunu kim rivayet etti?" diye sorulacak olsa şaşırıp kalır sözü bunu gösterir.

İlerde göreceğimiz gibi isnad ve sened tenkidi, İslâm âlimle­rinin eseri olan Cerh ve Ta'dil, Târîhu'r-Ruvât gibi hadisle ilgili ilimlerin oluşmasını sağlamıştır.

2. Metin Tenkidi:

Tamamen Müslüman alimlerin icadı olan hadisle ilgili ilimle­rin bir tek hedefi ve gayesi vardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'e ger­çekten ait olan hadisten tespit etmek.

Bu hedefe varmak için konuları isnad ve ravileri eleştirmek gibi tedbirlerle yetinmeyen muhaddisler, elde edilen hadis metin­lerini de eleştirmek yoluna gitmişlerdir; çünkü hadis uyduranlar uydurdukları hadislere en sağlam isnadları eklemekten çekinme­mişlerdir. Bu durumda bir hadisin sahih ve makbul sayılabilmesi için yalnızca isnad yeterli olmamıştır.

Bir başka deyişle muhaddisler bir hadisi sahih kabul etmek sadece isnadın ve senedin sahih oluşuyla yetinmişler; hadisini bir de akıl süzgecinden geçirme yoluna gitmişlerdir.

İbnül-Cevzî (ö. 597/1200)'nin, "Allah atı yarattı, sonra koş­turdu uydurmasını tenkid ederken söyledikleri bunu gösterir. Diyor ki:

Böyle bir hadisin ravilerini araştırmaya hiç gerek yoktur; çünkü sika raviler imkânsız bir şey rivayet edip devenin iğne deli­ğinden geçtiğini haber verseler, sikalıklarının bir faydası olmaz. Eğer sen bir hadisi akla ve dini prensiplere aykırı bulursan, bil ki o hadis uydurmadır. [15]

3. Muhaddislerin Mücadelesi:

Yukarıda da geçtiği üzere, hadis uyduranlara karşı girişilen mücadele sahih hadisleri toplamak için yapılmıştır. Böyle bir maksatla yapılan mücadele sahih hadisleri toplayıp yaymak on­ları sahih olmayanlardan ayırmayı sağlayacak kaideler koymak ve hadis rivayet esaslarını tesbit etmek şeklinde yapılmıştır, ayrıca muhaddisler hadis uyduranlara karşı durmuşlardır.

Meşhur muhaddis Buhari, uydurma hadis rivayet edenlerin iyice dövülüp uzun süre hapsedilmesi (darb-ı şedîd, habs-i medîd) gerektiğine fetva vermiştir.

Muhaddislere ve mezhep imamlarına göre uydurma hadis rivayet eden kimse, başkalarının ibret alacağı bir şekilde cezalandırılır. Rezil edilir ve azarlanır. Yüzüne bakılmaz, selam verilmez. Kendisiyle bütün ilişkiler kesilir. Sufyân b. Uyeyne, böylesinin boynunun vurulması gerektiğini, Yahya b. Maîn ise kanının helal olduğunu söylemişlerdir.

Demek oluyor ki hadisçiler, sünnetin koruyucusu olarak ya­lancıların karşısına çıkmışlar, onları yollarından çevirmek ve za­rarsız hale getirmek için maddî mukavemet usullerine baş vur­muşlar; bazen de bir takım tehdit vasıtaları denemişlerdir. Şurası muhakkak ki, Sünnetin müdafaası uğruna yapılan mücadelede büyük bir başarı elde edilmiştir.

4. Mevzu Hadislerin Teşhiri:

Muhaddislerce, bir hadisin uydurma olduğuna çeşitli şekil­lerde hükmedilir. Ancak onu uyduran raviye nispetle verilecek hüküm, insanda hasıl olan galib zan yolu iledir. Kesin değildir; çünkü çok yalancı olan bir kimsenin bazen doğru söylemiş olması mümkündür. Böyle bir kimse tarafından rivayet edilen hadis hak­kında mevzu hükmünü vermek, o kimsenin rivayetinde doğru olabileceği ihtimali dolayısıyla zanna dayanır.

Ancak bu zan, ravinin yalancı olarak bilinmesi dolayısıyla da gerçeğe yakındır ve hadis hakkında sahih hükmünden ziyade uydurma hükmünün verilmesini sağlar, diğer taraftan, bu hükmü verecek olan hadis imamları sahip oldukları kuvvetli me­leke, parlak zihin, geniş anlayış ve hükme kaynak teşkil eden ka­rinelere derin vukuf sayesinde, hadislerin mevzu olanlarını diğer­lerinden ayırt etmekte güçlük çekmezler.

Bazen de bir uydurma hadisin uydurma olduğu, onu uydu­ranın itiraf etmesiyle anlaşılır. Hadis uyduranların bir kısmı son­radan yaptıklarını itiraf etmişler; bir kısmı zor karşısında bir kısmı da pişmanlık duyarak yaptıklarını kendi ağızlarıyla söylemişlerdir. Buna dair pek çok misal vardır. Örneğin, Meysere, Kur'ân'ın fa­ziletleri konusundaki hadisi uydurduğunu bizzat kendisi itiraf et­miştir. Ömer b. Subh'un Hz. Peygamber (s.a.v)'in bir hutbesini uydurduğunu itiraf etmesi de bu konuda misal verilebilir.

Bununla birlikte hadisin uydurma olduğuna delâlet eden ba­zı karineler vardır. Bu karineler bazen ravide olur, bazen de hadi­sin kendisinde bulunur.

Ravide bulunan karinelerin önemlileri, ravisinin hadis uydur­makla tanınan bir kimse olması, hali, aşırı mezhep taraftarı oluşu gibi hususlardır. Bunlar hakkında kısa bilgiler verelim.

Uydurma hadisin ravilerinden biri, en ağır cerh sebebi olan hadis uydurmakla tanınan birisi ise isnadında onun yer aldığı hadisin uydurma olduğuna kolayca hükmedilebilir. Örneğin,

"Al­lah için ilmi talep eden biri ilmin herhangi bir babına (konusuna) göz atar atmaz alçak gönüllülüğü artar, insanlara karşı tevazuu, Allah korkusu, dünya işlerine gayreti fazlalaşır. İl­minden faydalanan ilim öğrenmek için müracaat edilecek kim­se olur. İlmi dünya menfaati ve insanlar nazarında yüksek mevkii sahibi olmak sultanlara yakınlık kurmak için öğrenen kimse ise onun herhangi bir konusuna gelince nefsinde büyük­lük duygusu, Allah'a karşı gururu; dinînde cefası artar. İşte böylesi ilimden hiç bir fayda görmez. İlmi kendine hüccet ol­maktan çıkar. Kıyamet günü ise pişmanlık ve aşağılık verir.? [16]

Hadisinin ravisi Ömer b. Subh aşı­rı yalancı ve hadis uydurmakla bilinen biridir. [17] Bu hadisin isnadında onun ismine rastlanması onun uydurma oldu­ğunun açığa çıkmasına yardım eder.

Bazen hadisin uydurma olduğu, ravisinin halinden anlaşı­lır. Buna misal olarak; Me'mun b. Ahmed'in, Hasenu'l-Basrî ile ilgili bir sözü verilebilir:

Bir gün bu şahsın yanında Hasen'in, Ebu Hureyre'den hadis işitip işitmediği konusunda ihtilaf söz konusu edilince, Me'mun, hemen Hz. Peygamber (s.a.v)'e ulaşan bir isnad söyleyerek şöyle demiştir:

"Hasenul-Basrî, Ebu Hurey­re'den hadis işitti. [18]

Ravînin aşırı mezhep taraftarı oluşu da, uydurma hadisin tanınmasında önemli bir karinedir. Böyle bir ravi, mezhep veya mezhep imamı, yahut mezhebin görüşü ile ilgili bir hadis rivayet ederse, bu, hadisin uydurma olduğunu delâlet eden karine sayı­lır.

Yukarıda geçen Me'mun b. Ahmed'in, Şafiî'lerin, Horasan'da yayıldıklarının söylenmesi üzerine hemen İmam Şafii'yi yeren buna karşılık İmam-ı A'zam'ı öven hadis rivayet edişi buna da mi­saldir. Me'mun'un mutaassıp bir Hanefî oluşu rivayetinin uy­durma oluşuna ayrı bir karine olmuştur,

Bir hadisin mevzu olduğuna delâlet eden karinelerden; ha­disin metninde bulunanlara gelince, bunlar sırasıyla; hadislerin lafzında ve manasında bozukluk olması; akla ve tecrübe ile ka­panılmış bilgilere aykırı olması; Kur'ân-ı Kerime ve sahih ha­dislere aykırılık; târihî olaylara aykırılık; elde mevcut güvenilir hadis kaynaklarında bulunmamak; bir çok kimsenin görmesi gereken bir olayı bir kişinin rivayet etmesi gibi hususlardır.

Hz. Peygamber, Arapların en güzel konuşanıydı. Bundan dolayı onun sözlerinde ölçülü bir ifade güzelliği, açıklık, akıcılık, belagat gibi Arap dilinin kaidelerine uygun bir güzellik vardır. İşte bu noktadan hareket eden muhaddisler, sözünde veya mana­sında ölçüsüzlük, dil kaidelerine aykırılık bulunan hadislerin uy­durma olduğunu söylemişlerdir. Gerçek de öyledir. Meselâ, halkı hayırlı işlere teşvik etmek için uydurulan hadislerde aşırılık, özel­likle sevap ve cezada ölçüsüzlük vardır.

Dinsizlerin ve İslâm düşmanlarının uydurdukları hadisler ise Müslümanlığın temel ölçülerine sığmayan bayağı ifadeler taşır. Bu belirtiler onların uydurma olduğunu hemen belli eder. Me­selâ, "Kim (he) harfini tek gözlü yapmadan besmele yazarsa Al­lah ona bir milyon iyilik yazar; derecesini bîr milyon kere yük­seltir. [19]

"Kim helâlinden kazandığı bir hurma île iftar ederse kıldığı namaza 400 namaz ilave edilir.? [20]

"Nisan ayının çıktığını bana müjdeleyenin Cennet'e girmesine kefil olurum.? [21]

Hz. Peygamber (s.a.v)'e gerçekten ait olan sözler âkla, sağ­duyuya, tecrübe ile elde edilmiş bilgilere tamamen uygundur. Dolayısıyla bunlara aykırı olan sözler ona ait değildir. Meselâ, "Nuh'un gemisi Kabe'yi yedi kere tavaf etti; İbrahim makamı­nın arkasında iki rekât namaz kıldı.. Ana babasına iyilik et­mek isteyenler şairlere para versin... İnsanoğlunun kalbi kışın yumuşar. Bunun sebebi, Allah'ın Adem'i çamurdan yaratmış olmasıdır; çünkü çamur kışın yumuşak olur" uydurmaları gibi. [22]

Allah Resulü Kur'ân-ı Kerim'i Müslümanlara tebliğ etmekle kalmamış; aynı zamanda onu açıklamış ve uygulamıştır. Onun her sözü ve davranışı, Kur'ân-ı Kerim'e uygundur. Buna göre eğer bir rivayet, Kur'ân-ı Kerim'e ve onun doğrultusundaki sahih hadislere aykırı ise onun uydurma olduğuna hükmedilir. Meselâ, "Kötü ahlaklı olmak affedilmeyecek bir günahtır" uydurması, "Allah kendisine şirk koşulmasını asla affetmez. Bunun dı­şında dilediğini affeder..." mealindeki âyete [23] aykı­rıdır. Allah'ın, adı Ahmed veya Muhammed olanları Cehennem'e koymayacağına; güzel yüzlü ve siyah gözlülere azap etmeyeceği­ne dair olan uydurma da öyledir: "Allah sizin vücutlarınıza ve yüzlerinize değil, kalplerinize bakar" sahih hadisine aykırıdır. [24]

Uydurma hadislerin uydurma olduklarını gösteren karineler­den birisi de, hadiste anlatılanların tarihî olaylara aykırı olmasıdır. Buna göre, bir hadiste anlatılan olaylar tarihî gerçeklere uymu­yorsa, o hadis uydurmadır.

"Soğuktan sakının. Çünkü kardeşiniz Ebu'd-Derdâ'yı so­ğuk öldürdü [25] sözü gibi. Hz. Pey­gamber (s.a.v)'in böyle bir söz söylemesi mümkün değildir; çünkü Ebu'd-Derdâ Hz. Peygamber (s.a.v)'in vefatından 22 yıl sonra hicretin 32. yılında ölmüştür.

Şu uydurmada aynı şekildedir:

"Hz, Aişe söylüyor:

"Pey'gamber (s.a.v)'in Fatıma'nın boynunu bir çok defalar öptüğünü gördüm, Bunun sebebini öğrenmek istedim. Buyurdular kî, yâ Humeyrâ! Bilmezmisin ki, Mi'raca çıktığımda Allah'ın emriyle Cebrail beni Cennefe götürdü. Bir benzerini görmediğim ko­kusu hoş; mevyesi nefis bir ağacın yanında durduk. Cebrail'in soyarak bana ikram ettiği meyveleri yedim. Allah onlardan bende bir su yarattı. Dünyaya dönünce Hatice ile beraber oldum; sonunda Fatıma'ya hamile kaldı. İşte ben Cennetteki o ağacın kokusunu özledikçe Fatıma'nın boynunu! öper; o ko­kuyu alırım.

Bu hadisin uydurma olduğu da tarihî olaylara aykırı oluşun­dan bellidir; çünkü Hz. Farıma, Hz. Peygamber (s.a.v)'e pey­gamberlik verilmeden 5 yıl önce doğmuştur. Ayrıca Mi'rac, Pey­gamberliğin 12. yılında ve hicretten bir; Hz. Hatice'nin ölümün­den iki yıl sonra olmuştur. Halbuki hadise göre, Peygamberlikten önce doğan Hz. Fatıma'nın, Hz. Hatice'nin ölümünden iki yıl sonra dünyaya gelmiş olması gerekir. Böyle bîr şey olmayacağına göre hadisin uydurma olduğu kendiliğinden açığa çıkar. Nitekim İbnu'l-Cevzî, bu hadisi tenkit ederken surdan söylemiştir:

"Bu sözlerin uydurma olduğunda hadîs mütehassısları bir yana, acemi hadisçiler bile şüpheye düşmez. Bu sözleri uyduran kimse­nin zerre kadar tarih bilgisine sahip olmadığı meydandadır; çünkü Hz. Fatma, Hz, Peygamber (s.a.v)'e Peygamberlik veril­mezden önce dünyaya gelmiştir. Burada mi'ractan bahsedilmesi ise ayrı bir rezalettir; çünkü mi'rac, Hz. Hatice'nin ölümünden sonra ve hicretten bir yıl önce olmuştur. [26]

Hz. Peygamber (s'.a.v)'den rivayet edilen hadisler, genellikle, birinci hicri asrın sonlarından başlamak üzere derlenmiş, çeşitli metodlarla muteber eserlere geçirilmiştir. Öyle ki bu eserlere gir­meyen hiç bir sahih hadis kalmamıştır. Bu yüzden elde mevcut güvenilir hadis kitaplarında bulunmayan hadislerin uydurma ol­duğuna kanaat getirilir.

Suyûtî bu konuda der ki:

"Hadis kitaplarında yer almayan, muttasıl bir isnadı da olmayan hadislere yalnız bazı va'z, tefsir, si­yer ve tarih kitaplarında rastlamaktayız. İlk devirlerdeki hadis imamları zamanında mevcut olmayan bu sözlerin çoğu sonradan uydurulmuştur. [27]

Ne maksatla uydurulmuş olurlarsa olsunlar, uydurma ha­dislerin İslâm Dinin?e ve Müslümanlara çok büyük zararları ol­muştur.

19 Temmuz 2010 20:53

Ebu Hanife

5. Mevzu Hadisler Sahasında Yazılan Belli Başlı Eserler

Bu bölümde belli başlı bazı uydurma hadis kitapları tanıtıla­caktır:

1- el-Makbisî, Muhammed b. Tâhir b. Alî b. Ahmed eş-Şeybânî, Ebul-Fadl (ö. 507/1113)'ın "Tezkirâtul-Mevzûat"ı Makdisî, eserine şu kısa mukaddime ile başlamaktadır:

"Ya­lancıların, muhanderin, zayıf ve metruk râvîlerin rivayet ermekte, halkın da hasıdarına karşı delil olarak öne sürmekte olduğu bu hadîsleri tanıma iteyenlerin kolayca faydalanabilmelerini temin etmek maksadıyla onları alfabetik olarak sıraladım."

Bu sözlerden hemen sonra müellif, her harfe bir hâb ayır­mak ve hadisen senedlerini düşürmek suretiyle tenkitlerine başlamaktadır.

Makdisî, kısa hadisleri tam metinleriyle nakletmekte ve uzun hadîslerin de baş taraflarından bir miktarını alıp sened zincirin­deki zayıf ve edilmiş râvîlerin adlarını zikretmektedir; sonra onlar hakkındaki hükmünü, ya bizzat veya diğer büyük münekkidlerin kritikleri klişe hâlindeki bazı cerh ifadeleriyle kısaca vermekle iktifa etmektedir. Bunlardan başka Hz. Peygamber (s.a.v)'e izafe eden birtakım haberlerin asıl sahiplerine de işaret ederek, kaillerinin sahâbî mi, tabiî veya meşhur bir hakîm mi ol­duğunu belirtmeye çalışmaktadır.

Mücteba Uğur. Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, T.D.V. yayınları, Ank Makdisînin, bu eseri hazırlarken kendilerinden en çok fayda­landığı ve yer yer adlarını zikrettiği münekkidlerden İbnu Hibbân (ö. 354/965) ve İbn Adiyy (ö. 365/975) başta olmak üzere Yahya b. Saîd el-Kattân (ö. 198/813), Abdurrahmân b. Mehdi (ö. 198/813), Yahya b. Maîn (ö. 233/847), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Buhârî (ö. 256/869) ve Nesefi (ö. 303/915)'yi görmekteyiz.

2. İbnül-Cevzî, Abdurrahmân b. Ebu'i-Hasen Alî b. Mu­hammed b. Ömer, Ebu'l-Ferec (ö. 597/1200)'in "Kitâbu'l-Mevzûâtminel-Ahâdisil-Merfûât"ı

Talebelerinin uydurma haberleri bir kitapta toplanmasını ıs­rarla istemeleri üzerine bu eseri yazmaya karar verdiğini söyleyen müellif, diğer taraftan o devir fukahâsının dinî hükümlerde uy­durma haberlere yer vermelerinin, kıssacıların bu uydurmaları hadismiş gibi rivayet etmelerinin ve dindar halkın onlarla amel etmelerinin de bu karara müessir olduğunu ifade etmektedir.

İbnü'l-Cevzî daha önceki devirleri anarak eski ulemânın ev­velâ sahih ve zayıf haberleri birbirinden çok iyi ayırdıklarını, sonra da buna dayanarak hükümler çıkardıklarını belirtmektedir; ne var ki, araştırma imkânlarının biraz daha güçleşmesi karşı­sında yeni nesillerin, gayretli ve uyanık seleflerinin eserleriyle yetinen birer mukallid olarak kaldıklarını ifade etmektedir. Daha sonraki devirlerin hazîn durumuna da temas eden Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, artık dini asıl kaynaklarından alamayan, doğruyu yanlıştan ayıramayan ve "eğer ilmin kokusunu almış olsa bu kabil uydurmaları söylemeyecek olan" birtakım zavallı­ların bu devirde çoğaldığı ve onlara îtimad eden halkın, dinden olmayan şeyleri dinin birer emri imiş gibi yaptıklarını söyle­mektedir.

Bu mevzuda dikkate alınması gereken bazı bilgiler vereceğini ifâde eden müellif, eserin varakları arasında, hadislerin sıhhat itibariyle derecelerinden, hadis uyduranların muhtelif hallerinden, yalan söylemenin fenalığından bahsetmekte ve özellikle de mukaddimenin yarısını işgal eden varakları arasında "men kezebe aleyye" hadîsinin râvîsi olan 61 sahabenin bu ha­dîs hakkındaki, rivayetlerini birer birer zikretmektedir.

Mukaddimenin sonunda kitabın bir fihristini veren İbnü'l-Cevzî, "eserin tamamı 50 bölüm olup, her bölüm muhtelif bâbları ihtiva etmektedir" dedikten sonra, "Tevhîd Bölümü" ile tenkidlerine başlamaktadır.

Müellif, kitabı daha istifâde edilir bir hâle getirmek düşünce­siyle, fıkıh bâblarına göre tertib ettiğini söylemektedir. Bâblar; "Namaz Bolümü", İlim Bölümü", "Mubteda' Bölümü", "İman Bölümü" gibi başlıklar altında sıralanmıştır.

İbnü'l-Cevzî, tenkîd edeceği haberin senedini ve metnini zik­rettikten sonra, haberin kusurunu ve seneddeki müttehem râvînin hâlini göstermekte ve münekkidlerin bu husustaki kanâatlarını aksettirmektedir; ayrıca uydurma olduğu aşikâr olan bazı ha­berlerin senedini kısaca tetkik ettikten sonra metin tenkidi üze­rinde durduğu da yer yer müşahede edilmektedir.

Şuna da işaret edelim ki, İbnü'l-Cevzî'nin metnini tenkîd et­tiği haberler, uyduranların cehalet ve hamâkatini gösterecek tipik misâllerdir; yoksa müellif; -kendinin de söylediği üzere- uydurma olduğu ilk nazarda belli olan bir çok haberleri kitabına kasten al­mamıştır.

Bu böyle iken, İbnu Hacer'in onu tenkîd sadedinde, "Kitâbu'l-Mevzûât"da tenkide tâbi tutulmayan uydurma haberlere nispetle tenkîd edilenlerin çok az olduğunu söylemesi, gereksiz bir tenkîddir.

İbn Arrâk, İbnü'1-Cevzînin, "Mevzûâf'ına aldığı haberlerin çoğunu şu kaynaklardan topladığını söylemektedir: Ukaylî (ö. 323/934)'nin "ed-Duâfâ"sı, İbn Hibbân (ö. 354/965)'ın "ed-Duâfâ"sı, Taberânî (ö. 360/970)'in "Mu'cem"leri, İbn Adiyy (ö. 365/975)'nin "el-Kâmil'i, Ezdî (ö. 374/984)'nin "ed-Duâfâ"sı, Hâkim (ö. 378/988)'in "Târîh-u Nîsâbûr"u ve diğer eserleri, Dârekutnî (ö. 385/995)'nin "el-Efrâd"ı İbn Şâhîn (ö. 385/995)'in "Musannaf'i, İbn Merdeveyh (ö. 416/1025)'in "Tefsîr"i, Ebû Nuaym (ö. 430/1038)'in "el-Hilye", "Târîh-u İsfahan" ve diğer eserleri ve Hatibul-Bağdâdî (ö. 463/1 070)'nin "Musannef'i.

İbnü'l-Cevzî, tenkîdlerinde en çok şu münekkidlerin görüşle­rinden faydalanmıştır:

Yahya b. Maîn (ö. 233/847), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Nesâî (ö. 303/915), Ebu Hatim İbn Hibbân (ö. 354/965), İbn Adiyy (ö. 365/975) ve Darekutnî (ö. 385/995).

Çok zayıf olan bazı haberler hakkında âlimlerin ihtilâfa düştüğünü, onları, bir kısmının hasen, bir kısmının da mevzu ka­bul ettiğini söyleyen müellif, bu kabil haberleri Melilelü'l-Mütenâhiye fî'1-Ahâdîsi'l-Vâhîye" adlı kitabında topladığını söy­lemekte, "Kitâbu'I-Mevzûâf'ına ise, uydurma olduğunda şüphe edilmeyen haberleri aldığını bildirmektedir. Buna rağmen "Kitâbu'l-Mevzûât", birçok münekkidlerin tenkidine hedef teşkil edegelmiştir.

Nitekim onu, uydurma olduğu kesinlikle bilinmeyen, aksine zayıf olarak kabul edilmesi icap eden hadîsleri kitabına almakla -bildiğime göre ilk olarak- suçlayan İbn Salâh'dır. Onun bu görü­şüne iştirak edenler arasında İbn Cemâa (ö. 733/1332), İbn Kesîr (ö. 774/1372), İbn Mulakkin (ö. 804/1401) ve Bulkînî (ö. 805/ 1402) gibi hadisçiler bulunmaktadır. Bunun sebebini, İbnü'l-Cev­zî'nin, seneddeki râvîlerden zayıf veya yalanla itham edilen biri­nin durumuna aldanıp ayrıca o hadisin başka bir yoldan gelip gelmediğini araştırmasıyla izah edenler olmuştur.

İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1448), "Kitâbul-Mevzûât"ı tenkit ederken şöyle demektedir:

"Hâkim'in "Müstedrek"inin za­rarı, sahih olmayan hadîsleri sahih olarak takdim etmesi olduğu gibi, İbnü'l-Cevzî'nin "el-Mevzûât"ının zararı da, bunun aksine, uydurma olmayan hadisi mevzu saymaşıdır."

Suyûtî (ö. 911/1505), uydurma sayılmaması icap eden üç yüz kadar hadîsin "Kitâbul-Mevzûâf'ta bulunduğunu söyle­mektedir.

İbn Hacer el-Askâlânî de, "Sahîh-u Müslim"de bulunan bir hadîs müstesna, İbnü'l-Cevzî'nin "Sahîhayn" hadislerinden uy­durma kabul ettiği bir başka hadîse rastlamadığını, Müslim hadî­sine uydurma deyişinin de büyük bir gaflet eseri olduğunu söy­lemektedir.

Bundan başka müellifin, "el-İlelü'1-Mütenâhiye fî'1-Ahâdîsi'l-Vâhiye" adlı kitabına aldığı bazı haberleri, aynı zamanda "Kitâbul-Mevzûâf'ına da almakla tenakuza düştüğü ifâde edilmek­tedir. Yalnız bu hâlin diğer münekkidlerde de görülebilen bir ku­sur olduğu unutulmamalıdır.

İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzûâf'ını tenkit maksadıyla yazılan eser­ler bir hayli yekûn tutmaktadır. Bunların ilki; İbn Hacer el-Askalânînin, "Kitâbu'l-Mevzuat"ta uydurulmuş olarak gösterilmekle beraber, Ahmed b. Hanbel'in "Müsned"in de bulunan 15 hadîsin mevzu olmadığını ispat etmek maksadıyla yazdığı "el-Kavlu'l-Müsedded fî'z-Zebbi ani'l-Müsned"dir.

Suyûtî'de, bu esere, "el-Kavlu'1-Müsedded ve Zeyluhu aley­hi" adıyla yazdığı zeylde Ahmed b. Hanbel'in "Müsned"inde bulunduğu halde İbnü'l-Cevzî'nin uydurma olarak gösterdiği ikinci bir hadîsi tetkik etmiştir. Daha sonra Suyûtî, bu iki kitaba, "el-Kavlu'1-Hasen fî'z-Zebbi ani's-Sünen" adıyla bir başka zeyl yazmış ve eserde 120 küsur hadîsin uydurma olmadığını ispata çalışmıştır.

Suyûtînin "Kitâbu'l-Mevzûât"ı tenkit maksadıyla daha geniş çapta kaleme aldığı eserleri vardır. Bunlar; "el-Leâli'1-Masnûa fi'l-Ahâdîsi'l-Masnûa", "et-Teakkubâtu alâ'l-Masnûât", "en-Nüketu'l-Bedîâtu alâ'l-Mevzûât"tir.

Ayrıca Suyûtî, İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzûât'ında bulunmayan uydurma haberleri "Zeylu'l-Leâlî'l-Masnûa" adını verdiği bir ki­tapta toplamıştır.

İbn Arrâk (ö. 963/1555), hem İbnül-Cevzî'nin "Kitâbul-Mevzûât'ını ve hem de Suyûtî'nin "el-Leâli'1-Masnûa "sını ihtisar etmek gayesiyle "Tenzîhu'ş-Şerîati'l-Merfû' ani'l-Ahbâri'Şenîati'I-Mevzû" adlı bir eser yazmıştır.

Muhamrned b. Ahmed es-Seffârînî (ö.1188/1774)'de, "ed-Dürerü'l-Masnûât fî'l-Ahâdîsi'l-Mevzûât"ında, Suyûti'nin söz ko­nusu eserini ihtisar etmiştir.

Ayrıca "Kitabu'l-Mevzûât'ın, İbrâhîm b. Hasan el-Kûrânî (ö. 1101/1689) tarafından yapılan bir şerhi bulunduğu söylenmekte­dir.

3. el-Mevsilî, Ömer b. Bedr b. Saîd b. Muhammed el-Hanefî Ziyâuddîn Ebû Hafs (ö. 622/1225)'m "el-Muğnî Ani'l-Hıfz Vel-Kitâb Bi Kavlihim Lem Yasıhha Şeyun Fi Hâze'l-Bab'ı Müellif, "Mevzuat" sahasında birkaç eser verdiğini, bunların en mükemmelinin de "el-Muğnî" olduğunu söylemektedir. Ese­rinin mükemmel oluşunu, içinde metin ve senedin bulunmayışı ve hadîslerin tekrarlanmayışı ile izah etmektedir; zira Mevsilî, ki­tabını birçok bâblara ayırmış ve bu bâblarda sahîh hadîslerin bulunmadığını veya vârid olmuş bir hadîsin yer almadığını sâ­dece bildirmekle iktifa etmiş, başka tafsilât vermemiştir. Bu tarz tasnifin faydalarını açıklayan müellif, eserde bu usûlü takip edişi­nin sebeplerini üç madde hâlinde zikretmektedir.

a. İlmi, talihlerine daha süratle götürmek,

b. Emîrler, vezirler, kadılar ve zanaat erbabı gibi muhtelif mesleklerde bulunmaları sebebiyle ilimle iştigal etmeye pek fırsat bulamayanları nazar itibara almak,

c. İnsanın az miktardaki bir şeyin zevkine vardığında, onun bol miktarda bulunduğu kaynağa koşma hevesini göz önünde bulundurmak.

Mevsilî'nin gayet kısa hükümlerle değerlendirdiği küçücük bâbların arasında, görüşlerinden faydalandığı münekkidleri de bulmaktayız:

Bunlar, başta Ukaylî (ö. 323/934) olmak üzere, Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Tirmizî (ö. 275/888), Dârekutnî (ö. 385/995) ve İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1200) gibi münekkidlerdir.

Birçok bâblarda ise "Lâ yesihhu fi hâze'1-bâbi şey'un" for­mülü altındaki hükümleri bizzat müellifin verdiğini görmekteyiz. Şunu hemen belirtmek gerekir ki, bu kabil hükümlerinde pek cü­retli ve acelecidir.

Mevsilî'yi hadis tenkidîndeki ehliyeti bakımından beğenme­yen müteaddit hadisçilerin başında İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1447) gelir. İbn Hacer, ona, münekkidler arasında bir mevki tanımadığı gibi, eserini İbnü'l-Cevzî'nin kitabından aynen alıp kendinden hiç bir şey katmadığını da söylemektedir.

4. es-Sâgânî, el-Hasen b. Muhammed b. Hasen b. Hay­dar b. Alî b. İsmâîl el-Hindî Radıyyuddîn Ebu'l-Fadâ'il (ö. 650/ 1252)'in "Risale Fil-Ahâdîsil-Mevzûa'sı.

Hz. Peygamber adına birtakım sözler uydurmayı men eden bazı hadisleri zikrederek risalesine başlayan Sâğânî, te'lif sebebini şu sözlerle anlatır:

"Kıssacıların minber ve meclislerde rivayet ettiği, mutasavvıf ve fakîhlerin tekke ve medreselerde söyleyip durduğu, dilden dile dolaşan hadîs diye uydurulmuş sözler, zamanımızda pek çoğal­mış ve yaygın bir hâl almıştır. Bunun sebebi de, halkın sünnete tam manasıyla vâkıf olmayıp doğru yoldan ayrılması ve hayatta kalan hadîs âlimlerinin de mesleklerinde pek kuvvetli olmayışı­dır."

Rasûlullah'ın ve selef ulemâsının gün be gün daha kötüye doğru gidileceğini haber veren beyânlarını zikrettikten sonra mü­ellif, risalesinde topladığı bu haberleri, hadîsle iştigâl eden bazı kimselerin, mâhiyetlerini açıklamadan kitaplarına aldıklarını ve daha sonra gelenlerin ise bunları hadîs zannederek naklettiklerini ve böylece dinin zedelendiğini söyler.

Sâğânî, mukaddimede, ayrıca birkaç meşhur uydurma ha­beri ve bunların bol miktarda bulunduğu bazı nüshaları zikrettik­ten başka, birtakım şöhretli yalancıları da saymaktadır.

Eserde her hangi bir sıranın takip edilmediğini ve sadece her madde için "onların (şu) sözüdür" ve "bunlardan birisi de, onların şu sözüdür" diye başlayarak pek meşhur olan uydurma haberlerin zikredilmesiyle iktifa edildiğini görmekteyiz.

Müellif, haberleri tenkit ederken her hangi bir münekkidin veya kitabın adını zikretmediği için kimlerin fikirlerinden fayda­landığını da öğrenemiyoruz.

Aralarında Sahâvî (ö. 902/1496)'nin de bulunduğu bazı âlimler, uydurma derecesine inmeyen birtakım sahîh, hasen ve zayıf hadîsleri "Mevzuat'ına aldığını söyleyerek, Sâğânî'yi müfrit bir münekkit olarak kabul etmişlerdir.

5. es-Sâgâni'nin "ed-Dürrü?l-Multakât Fi Tebyî-Nil-Galât Ve Nefyil-Lagât'ı.

"Kudâî (ö. 454/1062)'nin "eş-Şihâb" adlı eserinde uydurma haberler bulunmaktadır" cümlesiyle bu bir buçuk varaklık eserine başlayan Sâğânî müteakiben söz konusu kitaptan tespit ettiği uy­durma haberleri, -Risâle'sinde takip ettiği metotla- hiç bir tenkit ifâdesi kullanmadan birbiri ardına zikretmektedir.

Tenkide, uydurma ikinci eser olarak, Ebu'l-'Abbâs el-Uklîşî (ö. 548/1153)'nin "en-Necmu'1-Müzeyyel alâ'ş-Şihâb"ını ele alan Sâğânî, bu eserde gördüğü uydurma haberleri de yine alt alta sıralamaktadır

Bu iki kitapta bulunan mevzu haberleri böylece tespit ettiğini ifâde eden müellif, daha sonra, tamamı uydurma haberlerle dolu olan kitapları tanıtmaya geçmekte ve bunlardaki uydurma ha­berlerin sâdece ilk ve sonuncusunu vermekle iktifa etmektedir. Bu doğrultuda zikredilen kitaplar şunlardır:

İbn Vad'ân (ö. 494/1101 )'ın "el-Erbaûnui-Vad'âniye"si, Muhammed b. Serî el-Belhî (ö. 206/822)'nin "Kitâbu Fazâili'l-A'mâl"i, Hz. 'Alîye nisbet edilen "el-Vasâvâ", Ebu'd-Derdâ (ö. 32/652)'dan rivayet edildiği iddia edilen "Bâbu'n-Nebî" adında bir cüz ve nihayet Sem'ânül-Mehdî rivayet ettiği "Musnedu Enes.

Risalenin sonunda müellif, meşhur birkaç uydurmacının ad­larını vererek onlara nisbet edilen haberlerden sakındırmaktadır.

6. İbn Teymiye, Ahmed b. Abdilhalîm b. Abdisselâm b. Abdillâh b. Muhammed Takıyyuddîn Ebu'l-Abbâs (ö. 728/ 1328)ın "Risale Fî Ahâdisi'l-Mevzûâ"sı.

Risalenin baş tarafında bulunan, "bu risale, yalan ve zayıf hadisler hakkındaki bir soruya Şeyh Takıyyuddîn İbn Teymiye'nin verdiği cevaplardan ibarettir" tarzındaki takdimden ve ki­taptaki muhtelif ifâdelerden, onun İbn Teymiye tarafından müs­takil bir eser olarak yazılmadığı sezilmektedir. Binâenaleyh İbn Teymiyye'nin, muhtelif hadîsler hakkında, kendine sorulan sual­lere verdiği cevapların bir talebesi tarafından not alınmasıyla veya bu konudaki görüşlerinin derlenmesiyle bu eserin meydana getirilmiş olması mümkündür.

İbn Teymiyye, tenkitleri sırasında, görüşlerini gayet açık ve sert bir ifâdeyle belirtmektedir. Bu tutumu sebebiyle, daha son­raki âlimler tarafından müfrit bir tenkidçi olarak vasıflandırılmış­tır. Nitekim Abdulhay el-Leknevî, "İbnü'l-Cevzî'nin ve diğer mü­nekkitlerin tesiriyle onun, bir kısmı hasen ve çoğu zayıf olan ha­dîsleri mevzu saydığını, hatta uydurma olduğu hususunda ihtilâf edilen ve za'fında ittifak hâsıl olan birçok hadîsleri de, uydurma olduğunda ittifak edilmiştir" diye tanıttığını söylemektedir.

Leknevî (ö. 1304/1886)?nin bu sözlerine mukabil İbnu Hacer'in, "hıfzının çok geniş olması sebebiyle ezberindekilere gü­vendiği için" yanıldığını ve "birçok ceyyid hadisi reddettiğini" be­yân etmesi, daha mâkul bir tenkiddir.

İbnu Teymiyye, tenkit söz konusu olan madde hakkında sa­dece kendi kanaatini söylemekte ve diğer münekkitlerin fikirlerine temas etmemektedir. Mevzuat dışında kalan haberleri de değer­lendirerek, bunların kime ait olduğunu söylemektedir.

7. İbn Teymiyyenin, "Risale Fîl-Ahâdîsil-Letî Yervîhâl Kussâs"ı.

İbn Teymiyye'nin "Mecmûatu'r-Resâili'l-Kübrâ"sı içinde bulunan bu eser, "Risâletun tedammenu ecvibete Şeyhi'I-İslam Hafız İbn Teymiyye ani'1-Ahâdîsi'l-letî Yervîhâ'l-Kussâs" adiyle ve "Şeyh Takıyyuddîn İbn Teymiyye, kıssacıların ve diğer kim­selerin yollarda ve başka yerlerde Rasûlullah'a nisbet ederek rivayet ettikleri hadîsler hakkındaki suallere şöyle cevap verdi" cümlesiyle takdim edilmektedir.

Risalenin adı ve bir cümlelik mukaddimesi, tenkitte takip edilen metodun önce tanıttığımız risale ile benzer oluşu ve ten­kide konu olan hadîslerin bir çoğunun her iki risalede de bulu­nuşu, ilk bakışta bu risalenin bundan önce tanıttığımız eserin bir başka tertibi olduğu hissini uyandırmaktadır. Bu düşünce ile ikisi arasında yapılan mukayese sonunda şu farkların bulunduğu gö­rüldü:

a. Yazma nüshada 66, bu risalede ise 43 haber tenkit edil­miştir.

b. Her iki risalede müşterek 34 hadis bulunmaktadır.

c. Yazma nüshada bulunmayan 8 hadîs bu risalede tenkit edilmektedir.

d. Her iki risalenin de hadîsleri sıralamadaki tertipleri farklıdır.

Tenkit konusu olan her madde zikredilmeden önce, "ve mîmmâ yervûne anhu sallâllahu aleyhi ve selem ennehu kale" şeklinde bir ifâde kullanılmaktadır. O madde hakkında verilecek hükme de "Ecâbe'l-Hamdu lillâhi hâze" diye başlanmaktadır.

43 haberin tenkit edildiği bu risale, zikredilen farklar dışında her haliyle birinci risaleye benzemektedir.

8. el-Fırüzâbâdi, Muhammed b. Ya'kûb b. Muhammed b. Ömer eş-Şîrâzî, Mecduddîn Ebû Tâhir (ö. 817/1415)'in "Hâtimetu Sifris-Saâde"si.

Bu eser, Rrûzâbâdî'nin, Hz. Peygamber (s.a.v)'in sîreti hak­kında yazdığı "Sifru's-Sa'âde"sinin sonuna eklediği bir hatime­den ibarettir.

Müellif burada, hangi bâblarda sahîh hadîslerin bulunmadı­ğını veya hiç sabit olmadığını beyân etmektedir. Eserde, bu şe­kilde 90 kadar baba Fîrûzâbâdî, kanâatini gayet kısa cümlelerle ve "bu bâbta sahîh bir hadîs yoktur" veya "bu hususta bir hadîs sabit olmamıştır" tarzındaki hükümlerle belirtmektedir.

Ayrıca bazı bâblarda bir kaç sahîh hadîs mevcut olmakla be­raber bir hayli mevzu hadîs varsa veya uydurulan söz meşhur ise, sahîh hadîsleri zikrederek onların bu hükümden müstesna ol­duklarını göstermektedir.

Fıûzâbâdî'nin hangi bâblarda hadîs vârid olmadığını söyler­ken, fikirlerinden faydalandığını îmâ ettiği "hadîs mütehassısları­nın" kimler olduğunu tespit etmek de mümkün değildir.

Hükümlerinde isabetsiz bulunduğunu söyleyerek Firûzâbâdîyi tenkit edenler de vardır. Bunlardan "Sifru's-Sa'âde" sarihi Abdulhak ed-Dihlevî (ö. 1052/1642), onun bu konuda ileri gidenleri taklid etmek suretiyle bazı hadîslerin sahîh veya sabit olmadığını yahut uydurma olduğunu beyân ettiğini, halbuki bunlar arasında muteber kitaplarda mevcut ve büyük âlimlerce makbul olan ha­dîslerin bulunduğunu söylemektedir.

9. es-Suyûtî, Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed, Celâluddîn Ebu'1-Fadl (ö. 911/1505)'ın "el-Leâli'l-Masnûa Fi'l-Ahâdisi'l-Mevzûa"sı.

Uydurma hadisler sahasında çeşit eserler veren Suyûtî, bu konudaki çalışmalarını anlatırken, 870/1465 târihinde bir mev­zuat kitabı yazmaya başladığını, beş sene sonra tamamlamaya muvaffak olduğunu ve fakat 905/1499 senesinde yeni bir uy­durma hadis kitabı yazmak lüzumunu duyduğunu ifâde ederek, ilk yazdığı esere "Mevzûâtu's-Suğrâ" dendiğini, "el-Leâli'l-Masnûa"nın da "Mevzûâtu'l-Kübrâ" adiyle meşhur olduğunu söyler. Sonunda da bu esere ehemmiyet verilmesi gerektiğini be­lirtir.

Tanıtmakta olduğumuz kitabın telif sebebini anlatan Suyûtî der ki:

"Uydurma hadîsler hakkında bir eser yazmış olan Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, -"Ulûmu'l-Hadîs"inde İbnu's-Salâh'ın ve diğer hadis imamlarının da işaret ettiği üzere- eserine, uydurma dere­cesine inmeyen pek çok zayıf hadîsi, hatta hasen ve sahîh olan­ları dahî almıştır, isteyenlerin kolayca faydalanmasını te'min mak­sadıyla bu kitaptaki hadîsleri ayıklayarak tenkit ve ihtisar etmeyi uzun zaman düşündüm."

İşte bu sebeple Suyûtî, "Kitâbu'l-Mevzûât'ın tertibini bozmamıştır. Kendi sözlerine "derim ki:" diye başlamış, "Doğruyu en iyi bilen Allah'tır" diyerek bitirmiştir.

Tenkitleri sırasında Suyûtî'nin, İbnü'l-Cevzî'nin uydurma de­diği haberin öyle olmadığını ispat etmek maksadıyla bazen bir kaç sayfayı bulan mütâbaat ve şevâhid getirdiği veya hiç bir mü­tâlâa beyân etmeyerek İbnü'l-Cevzî'ye muvafakat ettiği görül­mektedir.

Suyûtî'nin, mütâbaat ve şevâhidinden faydalandığı bazı ki­taplara mutlak mânâda itimat etmesi bazı tenkitlere yol açmıştır. Şöyleki:

Abdullah b. Mes'ûd'un, göz ağrısından şikayetçi oldu­ğunu Hz. Peygamber (s.a.v)'e bildirmesi üzerine onun, "mushafa bak!" buyurduğu ifâde edilen bir habere İbnü'l-Cevzî "uydurma­dır" der. Buna mukabil Suyûtî'nin sâdece "münker" demesine hayret eden İbn Arrak (ö. 963/1556), buna itirazını şu sözlerle be­lirtir:

"Suyûti'nin şu hâline şaşmamak elde değil; İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzuatına aldığı haberleri tenkit ederken çoğu zaman -bu­rada olduğu gibi- (uydurma olduğunu bildiği bir hadîsi kitapla­rına almamayı prensip edinmiş olan Beyhakî bu hadîsi "Şuab"ında veya diğer kitaplarında tahrîc etmiştir) şeklinde ifâ­deler kullanıyor, halbuki bunun uydurma olduğu apaçık bir şe­kilde görülmektedir; zira Hz. Peygamber zamanında mushaf yoktu ki, ona bakmasını tavsiye etmiş olsun."

Suyûtî, bu eserinin sonunda, "Kitâbul-Mevzûât'ın mukad­dimesinden uzunca bir kısmı iktibas etmiştir.

10. es-Suyûtînin "Zeylull-Le'âu'l-Masnûa"sı "Zeylu'l-Leâlî" adı, her ne kadar onun tenkit bakımından "el-Leâli'l-Masnu'a"nın bir devamı olduğu zannını uyandırmakta ise de, eserin muhtevası böyle olmadığını göstermektedir. Nite­kim Suyûtî de, eserin üç satırlık gayet kısa mukaddimesinde bunu şu sözlerle ifâde etmektedir:

"Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî'nin "Kitâbul-Mevzûât'ını ihtisar, hadîslerini tashih ve gerektiği şekilde tenkidini yapıp bitirdikten hemen sonra, onun temas etmediği bîr miktar uydurma hadîsi bu "Zeyl'de topladım ve İbnu?1-Cevzî'nin tertibine uygun bir şekilde sıraladım."

Suyûtî, tenkit edeceği haberleri, daha çok târih ve tabakât sahasında eser vermiş olan müelliflerin bu konudaki eserlerinden senedleriyle birlikte iktibas etmektedir. Müteakiben o haberin uy­durma olduğunu, ya bizzat beyân etmekte veya diğer münekkit­lerin kanâatlerini nakletmektedir. Bu arada, sâdece iktibas et­mekle yetinerek hakkında hiç bir tenkit ifâdesi kullanmadığı haberler de bir hayli yekûn tutmaktadır. Tenkitlerinden en çok faydalandığı münekkitler arasında; Buhârî (ö. 256/869), Nesâî (ö. 303/ 915), Ukaylî (ö. 323/934), İbn Hibbân (ö. 354/965), Dârekutnî (ö. 385/995), Haübu'l-Bağdâdî (ö. 463/1070), İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1200), Zehebî (ö. 748/1347) ve İbn Hacer Askalânî (ö. 852/1448) bulunmaktadır.

Kitabın son altı sayfasında uydurma olan birkaç nüsha ve kitap hakkında bilgi verilmektedir.

11. es-Suyûtînin "Et-Taakkubât Alel-Mevzûât"ı

Bu kitap, Suyûtî'nin uydurma hadis sahasındaki en hacimli eseri olan "en-Nuketu'1-Bedîât aIe'l-Mevzûât"ının muhtasarın­dan ibarettir. "en-Nüket"te, Suyûti'nin bir çok eserlerinde olduğu gibi, İbnü'l-Cevzî'nin "Kitâbu'l-Mevzûât"ını tenkit maksadıyla kaleme alınmıştır. Suyûtî, burada, uydurma sayılmasını doğru bulmadığı, mükerrerleriyle birlikte üç yüz kadar hadîsin tenkit ve müdâfaasını yapmaktadır.

Tenkide söz konusu olarak aldığı hadîslerin senedlerini düşü­rerek sâdece sahâbîden râvîsinin adını söylemekle iktifa eden müellif, uzun hadîslerin baş tarafından bir kısmını vermekte, pe­şinden de hadîs hakkında yapılan tenkitleri ve buna mukabil kendi müdâfaalarını zikretmektedir.

"Derim ki:" kelimesiyle söze başlayan Suyûtî, burada hadîsi güvenilir kabul eden muhaddisleri, hadîsin mütâbaat veya şahi­dinin kimler tarafından tahrîc edildiğini belirtmektedir.

Üzerinde uzun zaman çalışması sebebiyle eserine büyük bir ehemmiyet verdiğini ifâde eden Suyûti, onunla iftihar ederek der ki:

"Bu kitap, râvînin altın suyu ile yazmasına lâyık olan eşsiz bir kitaptır. Daha önce onun ne bir benzeri, ne de seviyesine yakın olanı yazılmıştır."

12. İbn Arrâk, Alî b. Muhamrned b. Alî el-Hicâzî (ö. 963/ 1556)'nin "Tenzîhu'ş-Şerî Ati'l-Merfûa Anil Ahbâ-Ri'ş-Şenî Ati'l-Mevzûa"sı.

Bu eser, İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzûât"ı ile onu tenkit ve özet­lemek maksadıyla Suyûti'nin yazdığı "el-Le'âli'1-Masnûa", "en-Nuketul-Bedîât'ın ve "Kitâbu'l-Mevzûât"ta bulunmayan uydur­ma hadîsleri topladığı "Zeyiu'l-Leâli'l-Masnûa"sının bir muhtasa­rıdır. Eserin bu hususiyetini bizzat belirttikten sonra müellif, "elinde bu kitap bulunan kimsenin bir başka mevzuat kitabına bakmaya ihtiyaç duymayacağını" söyleyerek onunla iftihar etmektedir.

İbn Arrâk, Kanunî Sultan Süleyman'a takdim ettiği eserinin bâblarını, "el-Leâli'l-Masnûa"nın tertibine uygun olarak sırala­makla beraber, her babı kendi arasında şu üç esâsa uygun olarak tanzim etmiştir:

a) Birinci Fasıl: İbnü'l-Cevzî'nin uydurma saydığı, Su­yûtî'nin de ona itiraz etmediği haberler.

b) İkinci Fasıl: İbnu 1-Cevzî'nin uydurma kabul ettiği ve fakat Suyûtî'nin aksini iddia ederek İbnü'l-Cevzî'ye muhalefet et­tiği haberler.

c) Üçüncü Fasıl: İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzûât'ında bu­lunmamakla beraber Suyûtî'nin tespit ettiği uydurma haberler.

Müellif, tenkit söz konusu olan haberlerin senedlerini zikretmemişfir. Merfû olduğu iddia edilenlere "hadîs", mevkuf olanlara da "eser" kelimesiyle başlayıp ilk râvîlerini veya görüşlerini gös­termiştir.

Kendi görüşlerini ve faydalandığı kitaplardan naklettiği bilgi­leri, çoğunlukla "derim ki:"

Diye başlayıp "Doğruyu en iyi bilen Allah'tır" sözüyle bitirdiği yerlerde bulmaktayız. Suyûtî'nin İb­nü'l-Cevzî'ye karşı yaptığı tenkitleri ise "tuukkibe" kelimesiyle göstermiştir.

Uydurma haberi iktibas ettikten sonra İbn Arrâk, onu kimle­rin tahrîc etmiş olduğunu -mukaddimede de gösterdiği- rumuz­larla ifâde etmiştir. Bunlar, İbnü'l-Cevzî'nin "Mevzuat"ındaki ha­berleri kimlerden aldığını söz konusu ederken isimlerini zikretti­ğimiz müellif ve münekkitlerdir.

İbn Arrâk, İbnü'l-Cevzî'nin tenkit edilen haber hakkında kul­landığı "Sahih değildir "Münkerdir" gibi tabirleri aynen naklettiğini; fakat uydurmadır Yalandır Bu hadisin aslı yoktur" şeklindeki hükümlerini -eserin, uydurma hadis kitabı olması itibariyle- icap etmedikçe zikretme­diğini, ayrıca İbnü'l-Cevzî'den sonraki münekkitlerden o sözün uydurma, bâtıl ve yalan olduğunu ifade edenler varsa, o görüşleri de belirttiğini söylemektedir.

İbn Arrâk'ın, "Tenzîhu'ş-Şerîa"yı hazırlarken -adları zikredi­len eserlerin dışında- başlıca şu kitaplara müracaat ettiğini yine kendinden öğrenmekteyiz. Bu eserler; İbnü'l-Cevzî (ö. 597/ 1200)'nin "el-İlelul-Mütenâhiye"si; Zehebî (ö. 748/1347)'nin "Mîzân"ı ve İbnü'l-Cevzî'nin adı geçen eseri ile "Kitâbu'l-Mevzûât'ına yaptığı telhisi ve "Telhîsu Mevzûâti'l-Cevzekânî"si; Irâkî (ö. 806/1403)'nin "Tahrîcu'1-İhyâ" ve "Emâlî"si; İbn Hacer Askalânî (ö. 852/1448)'nin "Lisânu'l-Mîzân", "el-Matâlibu'I-Âliye' "Tahrîcu Ahâdîsir-Râfiî", "Tahrîcu Ahâdîsi'l-Keşşâf", "Tesdîdul-Kavs ve Zehru'l-Firdevs"i ve İbn Dirbâs'ın "Teîhîsu'l-Mevzûât'ıdır.

Müellif, mukaddimede, ayrıca uydurma haberlerin alâmet­leri, "men kezebe aleyye" ( Kim benim üzerime yalan söz söylerse) hadisini rivayet eden sahâbîlerin adları ve hangi mak­satlarla hadis uydurulduğu hakkında da bilgi vermiştir.

Mukaddimenin sonunda bulunan ve 19-133. sayfalar ara­sında yer alan hadis uyduranların adlarını ihtiva eden liste, diğer mevzuat kitaplarında bulunmayan oldukça faydalı bir bölüm­dür. [28]

13. Fetteni, Muhammed b. Tâhir b. Alî es-Sıddîkî, Cemâluddîn (ö.986/1578)'in "Tezkirâtu'l-Mevzûât Fî'l-Ahâdîsi'l-Merfûât'ı insanların uydurma haberler hakkında birbirinden çok farklı görüşlere sahip olduklarını söyleyen müellif, her hangi bîr kusu­runu duyduğu hadis için "uydurmadır" diyecek kadar müfrit olanlar bulunmakla beraber, bu tür bir hükmü terbiyesizlik diye vasıflandıran câhillerin de mevcut olduğunu ifade etmektedir.

Bu ifrat ve tefrit durumunu dikkate alan Fettenî, Sâğânî ve İbnü'l-Cevzî gibi daha uydurma derecesine inmeyen bir çok ha­dise uydurmadır diyerek ifrata sapan münekkitlerin "Mevzuatı­nın meşhur olduğunu söyleyerek, bu eserlerin, bazı anlayışsız ve tembel kimselere zarar vereceği düşüncesiyle "Tezkirâtu'1-Mevzûât'ı yazmaya başladığını belirtmektedir.

Bâblara göre tasnif edilmiş olan eserdeki haberlerin senedleri tamamen atılmıştır. Fettenînin burada yaptığı çalışma, münekkit­lerin uydurma veya zayıf olduğunda ittifak ettikleri veya hangi se­beple makbul olmadığını söyledikleri haberler hakkındaki fikirle­rini nakletmek ve zaman zaman da kendi kanaatlerini belirtmek­ten ibarettir.

Fettenî, tenkit esnasında en çok Sâğânî (ö. 650/1252), Irâkî (ö. 806/1403), Rrûzâbâdî (ö. 817/1414), Sehâvî (ö. 902/1496) ve Suyûtî (ö. 911/1505)'nin "Mevzuat" hakkındaki eserlerinden faydalanmıştır.

Mukaddimede bazı hadis ıstılahları, hadis uyduranlar ve için­de uydurma haberler bulunan bazı kitaplar hakkında kısa bilgiler de bulunmaktadır.

Fetteni'nin, zayıf ve yalancı râvîlere dair "Kânunu'l-Mevzûât ve'd-Duafâ" adlı bir eseri daha vardır. Bu eserde, tenkide uğra­yan isimler alfabetik olarak dizilmiş, her biri gayet kısa ve kesin hükümlerle tanıtılmıştır. [29]

14. Aliyyu'l-Kârî, Ali b. Sultan Muhammed el-Herevî (ö.l014/1605Vnin "el-Mevzûât"ı.

17 sayfayı bulan uzun mukaddimesinde, "men kezebe aleyye" (Kim benim üzerime yalan söz söylerse? hadisinin çe­şitli yollarından, kıssacıların ve vaizlerin durumlarından, zındıkla­rın hadis uydurmadaki faaliyetlerinden ve İslâm alimlerinin bun­lara karşı açtığı mücadeleden bahsettikten sonra Aliyyu'1-Kârî, eserini şu sözlerle tanıtmaktadır:

"Halk arasında yaygın olan hadisleri derleyerek sahih, hasen ve zayıf olanlarını beyân edip, mevkuf, merfû' ve uydurma olan­larını da belirten hadis hafızlarının çalışmalarını gördükten sonra -sahîh hadislerin sayılamayacak kadar çok olduğu düşüncesiyle onları bir tarafa bırakarak- sadece uydurma ve asılsız olanları bir araya getirmeyi arzu ettim; zira onlardan bu suretle daha kolay istifade edilmiş olacaktı. Muhaddislerin uydurma olduğunda ihtilâf ettikleri hadisleri -her ne kadar bir geliş yolundan uydurma ise de diğer bir geliş yolundan sahîh olabileceğini hesaba katarak-buraya almadım."

Bu sözlerden, müellifin sâdece uydurma haberleri bir araya getirdiğini anlamak kabilse de, onun yer yer uydurma olduğu sa­nılan çeşitli mertebelerdeki bazı hadis ve haberlerin öyle olmadığını ispata çalıştığı da görülmektedir. Bu haliyle kitap, halk dilinde meşhur olan hadisleri tenkit etmeyi hedef alan eserlere benzemektedir.

Aliyyu'1-Kârî, alfabetik olarak tertib ettiği "Mevzûât'ında en fazla Sehâvî (ö. 902/1496)'nin tenkitlerinden faydalanmıştır.

Onun dışında, fikirlerinden istifâde ettiği diğer münekkitleri şöyle sıralamak mümkündür:

İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1200), Sağânî (ö. 650/1252), Zerkeşî (ö. 794/1391), Irâkî (ö. 806/1403), İbn Hacer Askalânî (ö. 852/1448), Suyûti (ö. 911/1505) ve İbn Deyba1 (ö. 944/1537).

Kitabın 97-103. sayfaları arasında, -mukaddimede olduğu üzere- uydurma hadisle ilgili teknik bilgiler verilmektedir. Bu bil­gilerin bir kısmının muhtelif kitaplardan derlendiği ve bazen önemli bir kısmının aynen alıntılandığı görülmektedir. [30]

15. eş-Şevkânî Muhammed b. Alî b. Muhammed b. Ab­dullah (ö. 1250/1832)'ın "el-Fevâidul-Mecmûa Fil-Ahâdisi'l-Mevzûa"sı.

Bir hayli son devir alimlerinden oluşunun sağladığı imkân dolayısıyla Sevkanî, İslâm alimlerinin uydurma hadislere karşı açtıkları çetin savaşların semeresi olarak vücut bulan eserlerin hemen hepsinden faydalanmıştır.

Kitabının mukaddimesinde adlarını saydığı bu eserler, aşağı-yukarı daha önce tanıttığımız münekkitlerin kaynakları olarak söz konusu edildiği için burada tekrar zikredilmeyecektir.

Bunlardan başka Şevkânî, cerh ve ta'dîl, biyografiler, tahriçler ile ilgili kitaplarda ve muhakkiklerin diğer eserlerinde gördüğü uydurma hadislere de eserinde yer verdiğini söylemektedir.

Tenkit edilen haberler, 1500 kadardır. Eserinin bu geniş muhtevasıyla iftihar eden müellif, "Kendinde bu kitap bulunan kimse, mevzuat sahasında yazılmış olan bütün kitapları yanında bulunduruyor sayılır" demektedir.

Şevkânî bu eserde takip ettiği tenkit usûlü hakkında şöyle bilgi vermektedir:

"Hadisi uyduran kimse onun merfü olduğunu iddia ediyorsa, hadis hakkındaki hükmümü kısaca söylemekle yetindim; böyle değil de hadisi bir sahâbîye veya daha sonraki birine nispet ediyorsa, onun kimin sözü olduğunu gösterdim. Bunlardan sonra da o uydurma sözü kitaplarına alan cerh ve tadîi ve târih yazarlarının, bunlarda yoksa mevzuat sahiplerinden o sözü eserlerine alanların adlarını beyân ettim."

Kitabı bâblara göre tanzim etmiş olan müellif, kendinin de söylediği üzere "ilk önce fıkıhla alâkalı olan uydurma hadisleri, sonra da hulefâ-i râşidîn, diğer sahâbîler ve daha sonra gelenler hakkında uydurulanları" sıralamaktadır. [31]

16. el-Leknevî, Muhammed Abdulhay b. Muhammed Abdulhalîm, Ebu'l-Hasenât (ö. 1304/1886)'ın "el-Âsâru'l-Merfûa Fi'l-Ahbârl'l-Mevzûa"sı.

Bu kitap, mübarek gün ve gecelerde kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki uydurma haberleri tenkit etmeyi hedef al­maktadır.

Leknevî, mukaddimede, bazı tanıdıklarının, âşûra günü kılı­nan namazların kemiyet ve keyfiyetleri hakkında kendinden bilgi istediklerini, sorulan mesele hakkında muteber hadis kitaplarında bir rivayet bulunmadığını, mevcut olduğu söylenen rivayetlerin de aslı olmadığını bildirmesi üzerine, muhatabıyla aralarında ga­yet hararetli bir konuşmanın başladığını söylemektedir.

Halkın bu konudaki kanaatini belirtmesi itibariyle öneme hâiz olan söz konusu konuşmanın bir kısmını buraya almakta fayda vardır.

Leknevî'nin cevabını beğenmeyen zât, büyük mutasavvıfla­rın kitaplannda, mübarek günlerde kılınacak namazlar hakkında rivayet bulunduğunu söyleyerek itiraz ediyor. Müellif, bu muhte­rem kişilerin hadisçi olmadıklarını ve kitaplarına aldıkları hadisleri tahrîc edenleri de göstermediklerini, her ilimde salahiyetli âlimle­rin bulunduğunu ve ancak onların söylediklerine inanmak lâzım geldiğini beyânla, mutasavvıfların hadis sahasındaki nakillerine itibâr etmenin doğru olmayacağını sözlerine ilâve ediyor.

Sufîlerin bütün sözlerini hüccet telakki eden bazı kimselerin tipik örneği olarak görünen bu şahsın, müellifimizin cevabı karşı­sında hayli şaşırıp, "bu sözün, İmâm Gazzâlî (ö. 505/1111), Abdulkâdir Geylânî (ö. 561/1165) ve Ebû Tâlib Mekkî (ö. 386/ 996) gibi evliyâullahdan oldukları kabul edilen büyükleri hadis uydur­makla itham etmek mânasına geleceğini" söylemesi üzerine Leknevî, onların eserlerinde görülen uydurma haberleri kendilerinin değil, bazı câhil zâhidlerin veya din düşmanlarının uydurduğunu izah etmektedir.

Kitabın devamında müellif, hadis uyduranların gayelerini, "men kezebe aleyye" (Kim benim üzerime yalan söz söylerse hadisinin geliş yollarını, bu hadisin tahrîcini yapan kimseleri göstermekte ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in fezâili hakkında kıssaalar arasında pek yaygın olan uydurma hadisleri de nakletmekte­dir.

Eserin asıl bünyesini teşkil eden kısım, mübarek gün ve ge­celerde kılınacak namazlar hakkında uydurulmuş haberler olup, bunlar iki bölüm hâlinde tenkide tâbi tutulmaktadır.

"Birinci ikaz" diye başlayan birinci bölümde, haftanın gün ve gecelerinde kılınacak namazlar hakkındaki haberler, "ikinci ikaz" başlığı altındaki ikinci bölümde ise, senenin muhtelif gün ve gecelerinde kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki ha­berler bulunmaktadır.

"Hatime" adı verilen son kısımda ise Leknevî, Husâmeddîn el-Mankipûrî'nin "Vesîletu't-tâlibîn ilâ mahabbeti Rabbil-âlemîn? adlı kitabından aldığı meşâyih ve sufiyye arasında meşhur olan muhtelif günlerde kılınacak namazlar hakkındaki merfû ve mevkuf hadisleri bir araya getirmiş, bunların leh ve aleyhindeki sözleri ve kendi görüşlerini belirtmiş ve nihayet kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki güvenilir hadisleri nakletmiştir.

Ebu'l-Hasenât diye de bilinen müellif, tenkit edeceği haberle­rin senedini tamamen alıp metnini aynen almaktadır. Metnin bit­tiği yerde onu tahrîc eden kimsenin ve râvisi olarak gösterilen sahabînin adlarını zikretmekte, müteakiben de haberin tenkidine geçmektedir.

Leknevî, tenkit ettiği haberleri en çok Gazzâlî (öl. 505/1111), Cevzekânî (ö. 543/1148) ve İbnü'l-Cevzî (ö. 597/1200)'nin eserlerinden almıştır. Tenkitlerinde en fazla istifâde ettiği münek­kitler arasında da yine İbnü'l-Cevzî, Zehebî, Irâkî, İbn Hacer el-Askalânî ve Suyûti bulunmaktadır.

17. el-Kâvukcî, Muhammed b. Halîl b. İbrahim el-Meşîşî, Ebu'l-Mahâsin (ö. 1305/1888)'in "el-Lu'luu'l-Marsûa Fî Mâ Kile Lâ Asle Lehû Ev Bi Aslihî Mevzû'u.

Müellif, üç sayfalık müsecca' mukaddimesinde, "men ke­zebe aleyye" Kim benim üzerime yalan söz söylerse? hadisine rağmen zındıklar tarafından uydurulan sözlerin halk arasın­da yayıldığını ve kendisinin de bu sözlerin bir kısmını topladığını belirttikten sonra, yalanın yalancının ve her duyduğunu tahkik etme den rivayet eden kimselerin din karşısındaki durumunu izah etmektedir.

Mukaddimenin sonunda, kitabın tertîb tarzına temasla Kavukcî der ki:

"Halk arasında yaygın olan hadisleri, sahîh, hasen, merfû; zayıf, mevkuf, şaz ve uydurma diye tavsif ederek onları bir araya toplayan hafızların kitaplarını elde ettim. Ben de bunlardan sadece (asılsızdır, tamamen uydurmadır) denen sözleri bir araya getirerek, kolayca istifâde edilmesini temin maksadıyla alfabetik olarak sıraladım."

Ebu'l-Mahâsin Kâvukcî, bu konuda küçük hacimli eser veren münekkitler gibi hadislerin senedlerini atmakta ve daha çok kısa haberleri tenkidine konu olarak seçmektedir. Bu haberler hak­kındaki kanaatini çoğu zaman "Uydurmadır "Batıldır" "Bu hadisin bir aslı yoktur" gibi tabirlerle belirtmekte, bazen de en çok istifade ettiği şu münekkitlerin hükümle­rini ve görüşlerini nakletmektedir:

İbnü'l-Cevzî, Sâğânî, İbn Kayyim el-Cevziyye, İrâkî, İbn Hacer el-Askalânî, Sehâvî, Suyûtî ve Aliyyu'1-Kârî. Müellif bazen, hadis olarak bilinen bazı sahabî veya hukemâ sözlerini, asıl sahiplerine izafe etmektedir.

Kitabın sonuna ilâve ettiği hatimede Kâvukcî, uydurma ile il­gili bazı pratik bilgilere de yer vermiştir.

18. Muhammed El-Beşîr Zâfir El-Ezherî (ö. 1325/ 1907)'nin "Tahzîru'l-Müslimîn Minel-Ahâdîsil-Mevzûa Alâ Seyyidil-Mürselîn"i.

Beşîr Zâtir, eserin telif sebebini açıklarken, zamanımızdaki in­sanların uydurma haberlere pek rağbet ederek, bât), münker ve hurafe sözleri benimsediklerini; kıssacıların vaazlarında isrâiliyyatı yaydıklarını; hatiplerin halkı, günâh işlemeye sevk edip doğru yoldan alıkoyacak yaları haberlerle iğfal ettiklerini müşahede etti­ğini söylüyor.

Halkı irşat etme durumunda olan kimselerin bu konuda son derece hatalı bir yolda olduklarına işaret eden müellif, onları ikâz etmek isteyen biri kalkıp da söylediklerinin birer uydurulmuş ya­landan ibaret olduğunu açıklarsa, son derece sert ve soğuk bir ifâdeyle "bu uydurmalar, fezâil-i a'mâl (amellerin faziletleri) hakkındadır" gibi dindar kimselerin derilerini ürpertecek cevaplar vereceklerini belirtiyor.

Müteakiben müellif, zamanımızda hadise gereken ehemmi­yet verilmediği konusunda gazetelerde yayınlanmış üç makalesini alıntılamıştır.

Eserin 12-46. sayfaları arasında, uydurma hadisler hakkında bazı teknik bilgilerin verildiği bir kısım bulunmaktadır. Burada daha çok uydurma hadis kitaplarından, hadis uydurmanın sebeplerinden, uydurma hadisin alâmetlerinden, içinde uydurma haberler bulunan bazı eserlerden bahsedilmektedir.

Kitabın asıl yapısı üç bölümden meydana gelmektedir:

1. Hadis uyduranların merfû olarak gösterdikleri sözler, hik­metler ve darb-ı meseller. Müellif, bu sözlerin kimlere ait oldu­ğunu göstermiştir.

2. Halk arasında yaygın olup hadis diye bilinen uydurma sözler. Burada da müellif, haberleri tenkîdit edenlerin isim ve ifâ­delerini zikretmiştir.

3. Genel Mahiyetteki Hadisler Hakkında Bir Bölüm" adı­nı verdiği kısımda ise Beşîr Zâfir, "el-Lu'luu'l-Marsû"daki bazı uydurma haberleri tenkitleriyle birlikte alıntılamıştır.

Bu kısımda tanıtılan eserler, sâdece uydurma hadisleri bir araya toplamayı hedef alan kitapların beli başlılarıdır. Diğer ta­raftan, telif sebebi daha farklı olmakla beraber, netice itibariyle uydurma hadislerin tanınması için yazılan eserler de vardır.

Örneğin, Ukaylî (ö. 323/934), İbn Hibbân (ö. 354/965) ve Ezdî (ö. 374/984) "el-Kâimil'inde, Dârakutnî (ö. 385/995) "el-Efrâd"ında, Zehebî (ö. 748/1347) "el-Mîzân"ında gibi çeşitli mertebelerdeki râvîleri ve rivayetlerini tetkik etmişlerdir.

Bunlardan başka halk dilinde meşhur olan hadisleri tenkit etmek düşüncesiyle yazılan ve büyük ölçüde uydurma haber­leri tanıtan eserler de mevcuttur. Örneğin, Zerkeşî (ö. 794/1391)'nîn "et-Tezkira fı'l-Ahâdîsi'l-Müştehira"sı, kendinden sonra yazılan bütün uydurma hadis kitaplarına kaynak olan Sehâvî (ö. 902/1496)'nin "el-Mekasıdu'l-Hasene"si, Aclûnî (ö. 1162/1748)'nin "el-Keşful-Hafâ"sı gibi bu tür eserlerdendir.

19 Temmuz 2010 20:55

Ebu Hanife

Uydurma Hadislere Malzeme Teşkil Eden Kaynaklar:

Pek muhtelif maksatlarla hadis imâline girişen yalancılar, za­man zaman gayelerine uygun malzeme bulmakta sıkıntıya düş­müşler, bu sebeple de aşağıda zikredilen kaynaklara müracaat etmişlerdir. Bu kaynaklardan alınan sözlerin bir kısmı İslâm pren­siplerine uygun olduğu halde bir kısmı tamamen muhaliftir.

1. İsrâilîyât ve diğer Ehl-i kitabın Sözleri:

Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında Ehl-i kitâb, Tevrat'ı İbrânîce olarak okurlar, Arapça olarak da izah ederlerdi. Bu suretle Ashâb-ı kiram onlardan bazı bilgiler öğrenirlerdi. Aynca Ka'bu?l-Ahbâr (ö. 35/655) ve Vehb b. Münebbih (ö. 110/728) gibi Ehl-i kitabın pek çok haberlerini gayet mükemmel bir şekilde bilen ve bu vasıflarıyla meşhur olan bazı âlimler de bu mevzûdaki malû­matın çoğalmasına imkân vermişlerdir.

Müslümanların bu tür rivayetler karşısındaki durumlarını be­lirten Hz. Peygamber, "Ehl-i kitabı ne tasdik edin, ne de yalan­layın; yalnız biz Allah'a ve bize indirdiği şeylere... inandık de­yin" buyurmuştur. Ne var ki, bir kısım hadîs îmâlcileri ve bilhassa halk hikayecileri, İsrâiliyâta ve diğer Ehl-i kitaba ait bazı sözleri, halka daha çok tesir edeceği düşüncesiyle, Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadîsi olarak nakletmişlerdir. Bu rivayetlerin bir kısmı evvelki peygamberlerin, bir kısmı İsrail âlimlerinin sözleri, bazısı da Tevrat veya İncîl de geçen sözlerdir. Meselâ hadis diye rivayet edilen "dünya muhabbeti her günâhın başıdır" sözünün Hz. İsa'ya ait olduğu söylenmektedir. Bu tür uydurmalardan biri olan "Beytu'I-mukaddes, akreplerle dolu altın bir leğendir" sözü Tevrat'ta geçen bir cümledir.

Şurası da muhakkaktır ki, hadis olarak rivayet edilen ve fa­kat bir benzeri Tevrat veya İncil'de mevcut olan bazı haberleri derhal uydurma olarak kabul etmek, -bazılarının yaptığı gibi-doğru olamaz; zira bu kitaplarda bulunan tahrife uğramış bazı sözlerle Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadislerinin aynı mealde olması da mümkündür.

2. Hakim Ve Tabîblerin Sözleri:

Hadîs îmâlcileri ve kıssacılar, Yunan, Hind, İran ve Arap filo­zoflarına ait birtakım hikmetlerin, olduğu gibi söylendiği takdirde halk tarafından rağbet görmeyeceğini biliyorlardı. İşte bu sebeple onlar Haris b. Kelede, Sokrat ve Eflatun gibi tabîb ve filozofların sözlerini birer hadis damgasıyla piyasaya arz etmişlerdir. Haris b. Kelede'ye ait olan "her derdin başı mîde olduğu gibi her ilâcın başı da perhîzdir" sözü ile "gözünü seven kimse ikindiden sonra yazı yazmasın" tavsiyesini, hadis diye rivayet edilen tabîb be­yânlarına misâl olarak zikredebiliriz.

Dört şey, dört şeyden bıkmaz; toprak yağmurdan, dişi er­kekten, göz bakmaktan, kulak da dinlemekten" şeklindeki secîli söz ile, "serde kazançlı olan kaybetmiş sayılır" ifâdesi hadis değil hakimlerin hikmetlerindendir.

3. Acâîb Hikâyeler, Meşhur Sözler Ve Meseller:

Bunlar, İslâmiyet'ten çok önceleri bilinmekte olan meşhur haberler, meseller ve İslâmiyet'ten sonra meşhur olmuş İslâm bü­yüklerine ait sözler olmak üzere iki kısımda mütâlâa edilebilir.

Arapların câhiliye devri edebiyatı arasında, eskilerin haberle­rine ve atasözlerine dâir pek çok bilgi vardır. Kimi gayet cazip olan bu hîkaye, haber ve meseller, İslâmiyet'ten sonra, halkın ce­halet ve saflığını istismar eden bâzı menfaatperestler tarafından hadîs diye nakledilmeye başlanmıştır.

Bu hikâyelerden biri de, "Uc b. Unuk" adındaki mevhum şahsa ait olanıdır. İbn Kuteybe (ö. 276/889)'nin, "bu, ne Hz. Peygamber (s.a.v)'in söylediği bir hadis, ne de ashabı tarafından nakledilen bir haberdir" diyerek reddettiği acâib masal, eski de­virlerden beri nakledile gelmekte olan bir uydurmadır. Buna göre Ûc, Hz. Musa'nın ordusu üzerine fırlatarak onları imha etmek maksadıyla kocaman bir dağı yerinden sökmüş, yukarı kaldırdığı zaman dağ, halka gibi uc'un boynuna geçerek onu öldürmüş. Uc denize girer, fakat su diz kapaklarını bile geçemezmiş; okyanus­lardan yakaladığı balıkları güneşe doğru uzatarak kızartırmış...; zi­ra boyu 3333 zira1 imiş; Nuh tufanı onun topuğuna bile ulaş­mamış.

Hadis diye nakledilen mesellerle, İslâm büyüklerine ait söz­leri kesin olarak birbirinden ayırmak zordur. Mesel tabiriyle, İslâ­miyet'ten önce meşhur olan bazı sözler kastedilmektedir. Bir me­sel, evvelki peygamberlerden öğrenilen güzel bir söz de olabilir. Hasenul-Basrî'nin sözlerini, peygamberlerin sözlerine benzetenler de olmuştur. Hz. Alî (ö. 40/661)'nin, Mâlik b. Dînâr (ö. 131/748), Fudayl b. İyaz (ö. 187/803) ve Cüneydu'l-Bağdâdî (ö. 297/ 910)'nin meşhur sözleri de hadis diye tanıtılmıştır. Bunlara misâl olmak üzere şu sözleri zikredebiliriz:

Söz gümüsse, sükût altındır" meseli, Hz. Süleyman'a veya Lokman hekime aittir.

İyilik yaptığın kimsenin kötülüğünden sakın" sözü de, bîr meseldir.

Yumuşak konuşan sevilir" sözü, Hz. Alîye aittir.

Elin kınamasına tahammül etmek, ateşte yanmaktan ha­yırlıdır" sözü, Hasen b. Alî b. Ebî Tâlib (ö. 50/670)'e aittir.

"Halkın sözü, Hakkın kalemleridir" ve "dosta götüren yol ne kadar da uzundur" sözleri de, mutasavvıfçılardan bir kısmına aittir.

4. Güzel Görülen Bazı Sözler

Hz. Peygamber'in vecîz ve derin manalı birçok hadîsleriyle iktifa etmeyen bazı şahıslar, güzel buldukları her şeyi ona nispet etmekte bir beis görmemişlerdir; hatta iyi bir iş yaptıklarını düşü­nerek bu sözlerin baş tarafına birer sened de uydurmuşlardır. Zındık olduğu için asılarak katledilen Muhammed b. Saîd (ö. 1I/VII1 asır), güzel sözleri hadis olarak tanıtmakta bir mahzur gör­mediğini açıkça söylemiştir.

Bu görüşün taraftarları, tutumlarının dine uygun olduğunu ifâde eden hadîsler bile uydurmuşlardır. Bu sözlerden birine göre güya Hz. Peygamber, "size benim hadisim olarak rivayet edilen doğru bir sözü duyduğunuz zaman, onu ben söylemiş olayım veya olmayayım- kabul ediniz" demiştir.

Hz. Peygamber'in, bahis konusu sözü söyleyerek tenakuza düşemeyeceğini beyan eden İbn Hazm (ö. 456/1063), "böyle bir şeyi, ancak yalana, zındık, kâfir ve ahmak olanlar normal karşı­layabilir" demekte ve bu görüşün taraftarlarından "Rasûlullah'a karşı yalan söylemeyi mubah sayanlar" diye bahsetmektedir.

Kurtubî (ö. 611/1214), bazı rey taraftarlarının da kıyâs-ı ce­liye muvafık olan sözleri hadis diye nakletmeye cevaz verdiklerini söylemektedir.

5. Hadis Uyduranların Kendi Sözleri

Buraya kadar sayılan maddeler, bilhassa kıssacıların ve aşırı olmayan uydurmacıların çalışmalarına malzeme olmuştur. Uydurmacılığı belli bir gurubun dâvasına hizmet etmek gayesiyle yapanlara gelince, bunların muhtaç olduğu malzeme ve hadîs imâline elverişli ham maddenin, elbette daha farklı olması lâ­zımdı. Bunun için de onların, hazır bazı sözleri değil, belli bir dâ­vayı empoze eden, üzerinde iyice düşünülmüş propaganda cümlelerine ihtiyaçları vardı.

Binaenaleyh ihtiyaçlarını en iyi bilenler yine kendileri olduk­larına göre, gayelerine hizmet eden sözleri ancak kendileri hazır­layabilirlerdi. Nitekim öyle olmuş, bugün hadîs diye takdim edi­len uydurmaların çoğunu "vazzâ'"lar icat etmişlerdir. Hadis uy­duranların itiraflarında da görüldüğü üzere on binlerce söz, onlar tarafından belli bir maksadı ifâde etmesi için bilfiil ortaya kon­muştur.[32]

19 Temmuz 2010 20:57

Ebu Hanife

Uydurma Hadisleri Tanıma Yolları:

Hadis uyduran şahısları, ya kendilerinde veya icad ettikleri sözlerde bulunan birtakım kusurlar sebebiyle tanıyıp yakalamakla yetinmeyen muhaddisler, hadisler üzerinde de kapsamlı bir araş­tırmaya girişmişlerdir. Hadis metninin sıhhatini tespit için yaptıklar uzun ve devamlı çalışmalar, diğer mütehassıslar ile yapılan müzâkereler, onlara hadis üzerinde derin bir vukuf ve hassas bir meleke kazandırmıştır.

Buna işaret eden İbnü'l-Cevzî, uydurma bir hadis karşısında muhaddisin derilerinin ürpereceğini ve gönlünün nefretle dolaca­ğını söylemektedir.

Uydurma hadislerde bulunan alametleri muhaddisler tespit etmişlerdir. Aşağıda genişçe olarak zikredilecek bu alâmetlere ge­nel olarak bir ifâdeyle temas eden İbnü'l-Cevzî şöyle demektedir:

"Eğer bir hadîsi, akla veya sağlam olarak bilinen hadîslere veya­hut İslâm prensiplerine aykırı bulursan, onun uydurma olduğunu bilmelisin, diyen kimsenin sözü ne kadar isabetlidir."

1. Hadis Uyduranların İtirafı

Bîr sözün uydurma olduğunu öğrenmenin en tabiî yolu, onu uyduran kimsenin itiraf etmesidir. Hadîs üzerinde derin bir araştırma yapmaya lüzum kalmadan, bu suretle onun mâhiyeti anla­şılmış olur.

Hadis imâlcilerinin bu marifetlerini itiraflarına dâir misâller, "İslâm dinine hizmet etme arzusu" ve "hadis uyduranlar nasıl bilinir?" adlı bahislerde zikredildiği için burada tekrar edilmeye­cektir.

2. Haberin Lâfzında Veya Mânasında Bozukluk Bulunması.

Hadis diye rivayet edilen bir haberin dil kaideleri (sarf-nahiv) bakımından bozuk olması, muhtevasının ise peygamber sözünün münezzeh bulunduğu bir manasızlık ve ölçüsüzlük taşıması onun uydurma olduğunu gösterir, Zira Hz. Peygamber, Arapların en fasîh ve belîğ konuşan adamı olarak kabul edilmekteydi. Bu du­rumda onun sarf ve nahiv kaidelerine uymayan bir söz söylemiş olmasına ihtimâl verilemez.

Hadisleri mâna ile rivayet etmeye salahiyetli olan râvîlerin dahi yapamayacağı derecede büyük gramer hatalarını ihtiva eden bir hadisi Hz. Peygamber'e nispet etmek doğru olamaz. Böyle bir kusuru bulunan hadisi rivayet eden kimse, o lâfzın Rasûl-i Ekrem'e ait olduğunu söylerse, haberin uydurma olduğu anlaşılır.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Hayber halkını cizye vermekten muaf tuttuğuna dâir hadis diye ileri sürülen bir uydurmayı tenkit ederken Zerkeşî (ö. 794/1391), "Peygamber (s.a.v.)'in sözlerinin fesahatini ve sağlamlığını bilen kimse bunun uydurma olduğunu anlar" demektedir.

Halkı hayırlı işlere teşvik etmek düşüncesiyle hadis uydu­ranların sözlerindeki aşırı mübalağa, İslâm prensipleriyle alay ederek Müslümanların imanlarını sarsmak isteyen dinsizlerin uydurmalarındaki acı istihza ve bayağı ifâdeler Hz. Peygamber (s.a.v)'e nispet edilmekten çok uzaktır.

Bu tür alâmetler, hadis olduğu ileri sürülen sözlerin uydurma olduğuna hükm etmek için kâfi bir sebeptir. Zehebî (ö. 748/ 1347)'nin "bunun uydurma olduğunu ilme yeni başlayanlar dahi bilir" diyerek naklettiği şu sözdeki mübalağa ve manasızlık gayet açıktır:

"Kim 'he harfini tek gözlü yapmadan yazarsa, Allah da ona bir milyon iyilik yazar ve derece­sini bir milyon defa yükseltir."

Harflerin herhangi bir tarzda yazılmasının dinî bakımdan hiç bir değeri yoktur. Böyle bir şeye mükâfat verilmesinin yersiz ve mânâsız olduğu ise aşikârdır.

"Bıyığını kesen bir Müslümana, kestiği her kıla mukabil inciden ve yakuttan yapılmış bir şehir verileceğini ve her şe­hirde biner adet saray bulunacağını....." vaad eden uzunca bir uydurmada, Peygamber (s.a.v)'in sözünde asla bulunamayacak bir dengesizlik vardır.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadisleri, birtakım gülünç sözlerin taşıdığı manasızlıktan münezzehtir. "Horoz benim dostumdur; dostumun dostu, düşmanımın da düşmanıdır" şeklindeki bir ifâ­deyi, "eğer pirinç insan olsaydı halim bir kimse olurdu" tarzın­daki bir sözü Peygamber (s.a.v.)'e nispet edebilen kimsenin sa­mimî bir müslüman olabileceği düşünülemez.

Dinî eserlerde daha çok "zındık" diye anılan İslâm aleyhtar­larının ölçüsüz sözler uydurarak onu Hz. Peygamber (s.a.v)'e mâl etme gayretleri küçümsenemeyecek kadar fazladır. Gerek yukarıda zikri geçen iki uydurmadaki ve gerekse "yeşile ve güzel ka­dına bakmak görme duyusunu artırır" sözündeki bayağı ve müstehzî eda onun uydurma olduğuna ve din düşmanları tara­fından uydurulduğuna delâlet eden kâfi birer alâmettir.

Az amele çok sevap va'd eden veya küçük bir günâh işle­yeni şiddetli cezalarla korkutan sözde hadîsler de mâna itiba­riyle bozuk ve ölçüsüz olarak kabul edilmiştir.

Kıssacıların ve mutasavvıfların hadis diye tanıttıkları sözlerde bu nevin pek çok misâlini bulmak mümkündür. Sadece bir defa "Lâ ilahe illallah" diyen kimsenin, bu kadarcık bir gayreti sebe­biyle, Allah Teâlâ'nın bu sözden bir kuş yaratacağını, kuşun yet­miş bin dili olacağını ve her dilin yetmiş bin lisanla o adam hak­kında istiğfar edeceğini ifâde eden düzme sözdeki aşırılık bu ka­bildendir.

Aşura günü oruç tutan kimseye Allah Teâlâ'nın oruç tutup namaz kılmak suretiyle yetmiş yıl ibâdet etmiş kadar sevap vere­ceğini, ayrıca on bin meleğin ve yedi semânın sevabını ona ba­ğışlayacağım.., o gün bir yetimin başını okşarsa, o baştaki her kıla mukabil cennette bir derece daha yükseltileceğini va'd eden uy­durmadaki sevap israfı, onun mevzu olduğunu anlayabilmek için kâfi bir alâmet sayılır.

Ceza vermedeki dengesizce tehdîd ifadesi de o sözün uy­durma olduğuna delâlet eder. En meşhur yalancı olarak bilinen Hintli Reten (ö. 632/1205)'iri, yatsı namazını terk eden kimseyi Allah Taâlâ'nın "ben senin Rabb'ın değilim, kendine benden başka bir ilâh ara!" diye kovacağını haber veren yalanındaki aşırı tehdîd ifâdesi böyledir.

İslâm dininde birine sövmek sadece günâh sayılmış iken, "Araplara söven kimseler müşriklerin tâ kendileridir!" şeklindeki bir uydurmanın izahı kabil değildir.

Uydurma sözler, lâfızlarındaki bozukluktan daha çok mânalarındaki ölçüsüzlük sebebiyle tanınmış ve damgalanmıştır.

3. Elde Mevcut Güvenilir Hadîs Kitaplarında Bulunmaması

Hadîs kitaplarının tasnîf edilmesinden önce, hadîslerin kont­rolü için elde böyle bir mukayese imkânı mevcut değildi. Aynı zamanda bir beldenin muhaddisleri tarafından bilinen ve rivayet edilen bir hadîsin bir başka memlekette yaşayanlarca duyulma­mış olması ihtimâli vardı.

Buna rağmen Yahya b, Maîn (ö. 233/847), Alî b. el-Medînî (ö. 234/848), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Buhârî (ö. 256/ 869), Ebû Zür'a er-Râzî (ö. 264/877), Ebû Hatim er-Râzî (ö. 277/890), Nescî (ö. 303/915) ve Dârekutnî (ö. 385/995) gibi, bir çok şehirlerde rivayet edilmekte olan hadîslerin tamamını veya ekserisini bilen büyük hadîs hafızları bulunmaktaydı. O gün için ancak böylesine muazzam bir hadîs kültürüne sahip olan kimse­ler, bu kültürün kazandırdığı meleke sayesinde, hadîsler arasında mukayese yapma ve sahihini uydurmasından ayırma imkânına sahiptiler.

Daha sonraları bütün hadisler, muhtelif metodlarla yazılmış olan hadis kitaplarına geçmiş oldu; bu eserlerin ihtiva etmediği hadîs kalmadı.

Bugün elde mevcut olan güvenilir hadis kitaplarında bulu­namayan hadîslerin uydurma olduğuna kanâat getirilir. Suyûtî (ö. 911/1505), "Risale fî Aksâmi'l-Hadisil-Mevzua" adlı risale­sinde hadisleri, muttasıl isnâdlarla kitaplara geçmiş olan ve olma­yan diye iki gruba ayırdıktan sonra, ikinci grup hakkında şunları söylemektedir:

"Ne hadîs kitaplarında yer alan ne de muttasıl bir isnadı bulunan hadîslere yalnız bazı va'z, tefsir, siyer ve târih kitapla­rında rastlamaktayız. Bunlar birinci guruptan daha çoktur. İlk devirlerdeki hadîs imamları zamanında mevcut olmayan bu sözlerin çoğu daha sonraki devirlerde uydurulmuştur."

4. Birçok İnsanın Görmesi Gereken Bir Hâdiseyi Bir Kişinin Gördüğünü İddia Etmesi.

Sahâbîlerin, Hz. Peygamber'den duyduğu bir hadîsi orada bulunmayanlara iletmek hususundaki gayret ve himmetleri bilinmektedir. Birçok sahâbînin görüp işittiği haberlerin ise, mütevâtir derecesine ulaşmış olarak daha sonraki nesillere intikal et­mesi gerekir. Hadis diye nakledilen sözler arasında öyleleri vardır ki, onların birçok sahâbînin huzurunda söylendiği iddia edilmek­tedir. Bu durum karşısında, o haberin veya hâdisenin şahitlerin­den hiç değilse büyük bir kısmının onu rivayet etmesi beklenir. Aksi takdirde o iddianın bir yalandan ibaret olduğu anlaşılır.

Veda haca dönüşünde Hz. Peygamberin, "Gadîru Hum" denilen yerde mola vererek, Hz. Alî'yi kendinden sonra halîfe tâ­yin ettiğini ve fakat orada bulunan ashabın bu haberi ittifakla gizlediklerini söyleyen Râfızîlerin iddiası böyledir.

Bu uydurmanın mütevâtir olması bir yana, sahîh bir isnadı bile yoktur. Bu mesele hakkında sakîfe gününde, Hz. Ömer'in vefatında, alt kişilik şûranın teşekkül ettiği zamanda ve nihayet Hz. Osman'ın şehâdetini müteakip Hz. Alî'nin hilâfeti üzerinde münâkaşalar yapıldığı günlerde, ashâbdan hiç değilse bir kişinin ortaya çıkıp durumu açıklaması beklenmez miydi? Görüldüğü üzere bu Râfızîlerin uydurmalarından biridir.

Hz. Peygamber'in ikindi namazını kılamadığı bir gün, batmış olan güneşin, onun namazını yetiştirmesi için geri dönerek tekrar göründüğü ve herkesin buna şahit olduğu hakkındaki uydurma da böyledir. İşin garibi şurasıdır ki, bu haberi, Ummü Seleme (ö. 20/640)'den başka hiçbir kimse rivayet etmemiştir.

5. Kurana Ve Sahîh Sünnete Muhalif Olması.

Hz. Peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'i insanlara teblîğ etmekle kal­mamış aynı zamanda onun yeryüzündeki ilk tatbikçisi olmuştur. Bunun yanında, ilâhî kelâmın tam mânasıyle anlaşılması ve ilâhî irâdenin de bu suretle tecellî etmesi için, onu söz ve hareketleriyle açıklamış ve hatta Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmayan İslâmî esasları da onun ruhuna uygun olarak ortaya koymuştur. Binâenaleyh her beyânı ve davranışı dîn olan ve ashabı tarafından bütün ha­reketleri dikkatle takip edilen bir peygamberin, kendi hadîsle­rini nakz eden sözler söyleyemeyeceği aşikârdır; bu böyle olunca, hayatının düstûru olan Allah Kelâmı'na muhalif bir be­yânda bulunması da elbette düşünülemez.

Hadîs olduğu ileri sürülen haberlerin, bu iki esâsa muhalefeti sebebiyle kolayca tanınması mümkündür. Dünyânın ömrünü tâ­yin eden bir uydurmada Hz. Peygamber'in, "dünyânın ömrü yedi bin senedir. Biz yedinci binin içinde bulunmaktayız" de­diği iddia edilmektedir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)'nin vefatından bu yana bin dört yüz küsur sene geçmiş olmasına rağmen dünyânın hâlâ ayakta durması, her şeyden önce bu sözü yalanlamaktadır. Kaldı ki bu söz, hem âyetlere hem de sahîh hadîse muhaliftir.

Kur'ân-ı Kerîmde:

"Senden kıyametin ne zaman vukua ge­leceğini sorarlar. De ki, onun ne zaman geleceğini yalnız Rabbim bilir.? [33]

"Kıyametin ne zaman geleceğini bil­mek Allah'a mahsustur? [34] buyurulmaktadır. Hz. Peygamber diliyle de "ben gaybı bilmem" denmektedir. Yine "Cibril Hadîsi" diye meşhur olan hadis-i şerifte ise Hz. Peygam­ber, kıyametten bahisle, "bu mesele kendisine sorulan, sorandan daha fazla bir bilgiye sahip değildir" buyurarak kıyametin ne za­man vuku bulacağını bilmediğini söylemiştir.

Şu hale göre yukarıdaki haber, hem Kitaba, hem de sahîh sünnete muhalif olduğu için uydurmadır.

"Veled-i zina" hakkındaki uydurmalardan birinde, "zinadan doğan çocuk cennete giremez" denilmektedir. Bir başka hadîste de, "içki içen melundur, komşusu da melundur, onun yanında oturan da melundur" denmektedir.

Normal olarak düşünüldüğü zaman dahi, zina mahsûlü olan çocuğun, o günâhın işlenmesinde hiç bir tesiri olamayacağı; içki içmek suretiyle ilâhî emri çiğneyen birinin günâhından da kom­şusunun mes'ul tutulamayacağı neticesine varılır. Nitekim Allah Taâlâ Kur'ân-ı Kerîmin birçok yerinde, "hiç kimse başkasının günâhını yüklenemez? [35] buyurmaktadır.

Yine Kur'ân-ı Kerîm'in ifâdesine göre; ?Allah Teâlâ, sadece kendine eş, ortak koşulmasını affetmez; ama dilediği kimselerin, şirkin dışındaki günâhlarını bağışlar.? [36]

Bu âyete rağmen birtakım günâhların bağışlanmayacağını kesin bir dille beyân eden haberlere rastlanmaktadır.

"Ashabıma sövmek, affedilmeyecek bîr günâhtır", "kötü ahlâklı olmak, affı mümkün olmayan bir günâhtır" şeklindeki hadîsler böyledir. Bunların yukarıdaki âyete muhalif oluşu, uy­durma sayılmaları için kâfi bir sebeptir.

Sadece herhangi bir sünnete muhalif olan hadîsin uydurma sayılmasını doğru bulmayan İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/ 1448), ancak mütevâtir sünnete muhalif olan hadîslerin böyle mütâlâa edilebileceğini söylemektedir. Böyle olduğu takdirde, uydurma hadîslerin tâyininde dâima göz önünde bulundurulması gereken sünnet kıstasından, gayet cüz'î bir nispet dâhilinde fay­dalanmak mümkün olacaktır; zira mütevâtir sünnet miktarı çok mahduttur.

Bu durum karşısında sahîh sünneti mikyas alarak ona, ara­ları telif edilmeyecek derecede muhalif olan hadîslerin uydurma olduğunu kabul etmek daha mutedil bîr görüş olsa gerektir.

Sahîh sünnete muhalefeti yüzünden uydurma sayılan birçok sözde hadîs mevcuttur. Nitekim Allah Taâlâ'nın "adı Ahmed veya Muhammed olan kimseleri cehenneme koymayacağını, "yüzü güzel olan siyah gözlü insanlara azâb etmeyeceğini" haber ve­ren sözde hadîsler, "Allah Taâlâ sizin vücutlarınıza ve yüzleri­nize değil, kalblerinize bakar" mealindeki sahîh hadîse tama­men muhaliftir.

Mütevâtir hadîse muhalif olan uydurma söze misâl olarak, ?size benim hadîsim olarak rivayet edilen doğru bir sözü duy­duğunuz zaman -onu ben söylesem de soylemesem de kabul ediniz" haberini zikredebiliriz. Bu uydurmayı, "her kim benim söylemediğim bir sözü bile bile bana isnâd ederse, cehennem­deki yerine hazırlansın" mütevâtir hadîsi ile bağdaştırmak müm­kün değildir.

6. Akla, His Ve Müşahedeye Muhalif Olması.

Allah Taâlâ yalnız akıllı olanlara hitâb etmiş, emir ve yasaklarından sâdece onları mes'ûl tutmuştur. Onun elçisi sıfatıyla Hz. Peygamberin sözlerinin de normal akla uygun olması icap eder. Binâenaleyh, te'vil edilmeyecek bir surette akla aykırı olan bir hadisin mevcudiyeti düşünülemez. "Nuh'un gemisi Kabe'yi yedi defa tavaf ederek Makâm'ın arkasında iki rek'at namaz kıldı" uydurmasının normal akıl ve sağlam bir mantıkla bağdaştırılması mümkün değildir. "Allah Taâlâ'nın kendini kısrağın terinden yarattı'ğını iddia eden mevzu haber de böyledir.

"600/1203 târihinden sonra doğacak olanlara Allah'ın hiçbir ihtiyâcı yoktur" şeklindeki uydurma, hem mantığa, hem de gerçeğe muhaliftir; zira bu târihten sonra yaşayan milyonlarca insan arasından İslam'a, Müslümanlara ve hatta bütün insanlara kıymetli hizmetlerde bulunmuş olanları pek çoktur. Kaldı ki, Allah Taâlâ'nın hitabını bütün insanlara yönelttiği Kitab'ı ortada durur­ken, Hz. Peygamber'in böyle bir şey söyleyebileceği düşünüle­mez.

"İnsanların en yalancısı, boyacılar ile kuyumculardır" sö­zünün uydurma olduğu ortadadır; zira bu iki zümre içinde pek dindar kimseler bulunmakla beraber, onların dışında kalan in­sanlar arasında -İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350)'nin de dediği gibi- Rafızîler, kahinler, kıssacılar ve müneccimler gibi hu­dutsuz yalan söyleyenler de vardır.

Şu hâle göre hadis olduğu iddia edilen bu sözün, uydurma olduğunu hissimizle ve gerçeğe muhalif bulunmasıyla anlamak­tayız.

Senedi ne kadar sağlam olursa olsun "patlıcanın her derde deva olduğu"nu ifâde eden bir sözü, Hz. Peygamber (s.a.v)'in söylediğine ihtimâl verilemez; zira tecrübe bunun böyle olmadı­ğını göstermektedir.

7. Târihî Vukuata Aykırı Düşmesi.

Hadisçiler, uydurma haberlerin tâyin ve teşhisinde târih bil­gisinden çok faydalanmışlardır. Suiyânu's-Sevrî (ö. 161/777), "râvîler yalan söylemeye başlayınca, biz de onlara târih silahıyla karşı koyduk" demektedir.

Muhaddisler, metin tenkidinde olduğu kadar senedin dahilî tenkidinde de târih bilgisine müracaat etmişlerdir. Buna temasla Goldziher der ki:

"Râvîlerden her birinin şahsî durumunun tetki­kinden ayrı olarak münekkitlerin dikkati, isnadın dahilî muhtevasına da çevrilecekti. Bu işte onların şâyân-ı dikkat mesut buluşlar yapma imkânları oluyordu." Zira bu suretle râvî âdeta yalancılı­ğını itiraf etmiş gibi oluyordu.

Târih bilmenin faydasına temas eden Hassan b. Yezîd, "yalancıları tanımak hususunda bana târih kadar yardım eden bir şey yok tur. Hâviye ne zaman doğduğunu sorarız, -şayet rivayet ettiği şeyhin vefat târihini biliyorsak- onun cevâbına bakarak ya­lan mı, yoksa doğru mu söylediğini anlarız" demektedir. Buna bir misâl olmak üzere Ufeyr b. Ma'dân (ö. II/VIII. Asır'ın naklettiği şu hâdiseyi zikredebiliriz:

"Ömer b. Musa (ö. 157/774 civarı) Humus'a geldiği zaman mescide giderek etrafını aldık. O ikide bir, 'Bize salih bir kimse olan hocamız tahdis etti' diyerek rivayet ediyordu. Bunu o kadar tekrarladı ki, dayanamayarak, "bu sâlih bir kimse olan şeyhimiz kimdir? adını söyleyin de öğrenelim" dedim. Şeyhimizin Hâlid b. Ma'dân olduğunu öğrenince, "onunla nerede ne zaman görüştü­nüz?" diye sordum. 108/726'da Erminiyye gazasında görüştükle­rini söylemesi üzerine, "Ey şeyh! Allah'tan kork. Hâlid b. Ma'dân 104/722'de vetât etti. Sen ise, onunla ölümünden dört sene son­ra görüştüğünüzü iddia ediyorsun! Üstelik o hiç bir zaman Erminiyye'de savaşmamışlar!' dedim."

Muhaddislerin bu neviden dikkate değer pek çok başarıları olmuştur.

Hadis olduğu iddia edilen sözlerin târihî gerçeklere uygun düşmeyişi de onların uydurma olduğunu göstermiştir. Böylesi bir­çok uydurma metinler, târih bilgisi yardımıyla kolayca tanınmış ve pek ehemmiyetli tenkitlere söz konusu teşkil etmiştir.

Muhaddislerin metin tenkidi çalışmalarına da pek uygun bir misâl teşkil edecek olan bir uydurma sözü, tenkidi ile birlikte zik­redebiliriz. Bahis konusu haberin metni şöyledir:

Hz. Âişe diyor ki:

Peygamber (s.a.v.)'in Fâtıma'nın boynunu birçok defalar öptüğünü görerek bunun sebebini öğrenmek iste­dim. Cevaben buyurdular ki:

?Yâ Humeyrâ, bilmez misin ki, mi­raca çıktığımda Allah Taâlâ'nın emriyle Cebrail beni cennete gö­türdü ve bîr benzerini daha görmediğim kokusu hoş ve meyvesi nefis olan bir ağacın yanında durduk. Cebrail'in soyarak bana ik­ram ettiği o meyveleri yedim. Allah Taâlâ bunlardan bende bir meni yarattı. Dünyaya döndüğümde Hatice ile münâsebette bu­lundum; neticede Fâtıma'ya hâmile kaldı. İşte ben o ağacın koku­sunu özledikçe Fatma'nın boynunu öper ve o kokuyu alırım."

Bu haberin tenkidinde İbnü'l-Cevzî der ki:

"Bunun uydurma olduğunda mütehassıslar bir yana hadis öğrencileri bile şüphe etmez. Bunu uyduran kimsenin zerre kadar târih bilgisine sahip olmadığı meydandadır. Zira Hz. Fâtıma, Peygamber (s.a.v)'e nü­büvvet gelmeden beş sene önce doğmuştur. Bu uydurmanın mucidinden daha câhil olanlar, bu haberi duyarak geliş yollarından çoğalmasına yol açmışlardır. Burada Miraçtan bahsedilmesi ise ayrı bir rezalettir. Çünkü Miraç, Hz. Hatice'nin vefatından son­ra ve hiccetten bir yıl önce vuku bulmuştur. Hicretten sonra da Hz. Peygamber Medine'de on sene ikâmet etmiştir.

Bu yalanı uyduranın sözüne bakılırsa, Hz. Peygamberin vefatında Hz. Fâtıma'nın on yaşında olması îcab eder. Pekâlâ buna göre Hz. Peygamber'den -Hz. Fâtıma'nın oğulları- Hz. Ha­san ve Hz. Hüseyin'in hadîs rivayet etmesini nasıl îzâh etmeli. "Şurası muhakkak ki Fâtıma (r.a), Miraç gecesi on yedi yaşın­daydı." Hz. Peygamber'in vefatından altı ay sonra ve otuz ya­şında olduğu halde vefat ettiği -vahiy süresinin de yirmi üç yıl ol­duğu- dikkate alınırsa, Hz. Fâtıma'nın, bîsetten yedi sene kadar önce doğmuş olması gerekir. Kaldı ki Cebrail'in Hz. Peygamber'e Fâtıma (r.a)'nın doğumundan bir hayli zaman sonra geldi­ğini çocuklar bile bilir."

Görüldüğü üzere târihî vukuat ile te'lîf edilemeyen haberlerin yalan olduğu kolayca bilinmektedir. Bu sebeple münekkitler biyografi ve kronoloji bilgisine pek ehemmiyet vermişler ve bun­lardan azamî derecede faydalanmışlardır. [37]

19 Temmuz 2010 20:59

Ebu Hanife

Uydurma Hadisleri Tanıma Yolları

el-Menâru'l-Münîf Fi's-Sahîh ve'z-Zaîf

Rahman ve Rahîm Allah'ın Adıyla

İbn Kayyim el-Cevziyye el-Hanbelî ed-Dimeşkî diye bilinen Şeyh İmâm Allâme Şemsüddîn Muhammed b. Ebi Bekr -Allah ona rahmet edip (kusurlarını) ko­rusun ve onu geniş cennetinde iskan etsin- der ki:

Müellif İbn Kayyim'e Sorulan Dört Soru Ve Misvakla Kılınan Bir Namazın, Misvaksız Kılınan Yetmiş Namazdan Daha Üstün Olması İle İlgili Hadislerin Kritiği

1. Ben:

"Misvakla kılınan bir namaz, misvaksız kılınan yetmiş na­mazdan daha üstündür"21 hadisi ile ilgili 'bu hadisin zayıflığı na­sıl olur?',

2. Yine Cüveyriye hadisinde geçen:

Senden sonra dört kelime söyledim ki, bunlar, o günden sonra söylediklerinle tartılmış olsa elbette onlarla denkleşirdi sözünden,

Ahmed b. Hanbel, 6/272; İbn Huzeyme, Sahîh, 1/71 (H. No: 137 ç.); Hâkim, Hâkim, Sahîh, 1/146; EbuYa'lâ, Müsned, 8/182 Müslim, Zikr 79 (2726); İbn Mâce, Edeb 56 (3808); Ahmed b. Hanbel, 1/258.

3. Ve

"Her ay tutulan üç gün oruç, bir ay tutulan oruç yerine ge­çer? [38] hadisinden.

4. Ve

?Kim çarşıya gidip: 'Lâ ilahe illallah' (Allah'tan başka ilah yoktur) derse? [39] hadisinden soruldum.

İşte bu sorular, şu dört meseleyi ihtiva etmektedir:

Birinci Mesele:

5. "Misvakla kılınan namazın, misvaksız kılınan yetmiş namazdan daha üstün olması.? [40]

Bu hadis, Hz. Âişe yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v)'den riva­yet edilmiş olup Buhârî (ö. 256/870) ve Müslim (ö. 261/875)'in "Sahîh"leri ile Kütübü Sitte (alü hadis kitabın)'da geçmemekte­dir. Bu hadisi; İmam Ahmed ("Müsnect'de), İbn Huzeyme (ö. 311/923) "Sahîh"de ve Hakim (ö. 405/1014) "Sahîh"de? [41] Bezzâr (ö. 292/904)'da "Müsned"de rivayet etmiştir.

Beyhakî (ö. 458/1066)'de (bu hadisle ilgili olarak) der ki:

"Bu hadisin isnadı, sağlam/kuvvetli değildir. [42]

6. İşte hadisteki bu zayıflığın sebebi; Muhammed İbn İs­hâk'm bu hadisi Zührî'den rivayet etmesi etrafında dönüp dolaşmaktadır. Çünkü Muhammed İbn İshâk, bu hadisi, Zührî'den işittiğini açıklamamaktadır.

Bununla birlikte Muhammed İbn İshâk der ki:

Zührî, Urve yoluyla Hz.Aişe (r. anhâ)'dan anlattığına göre; Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Misvaklan (arak kılınan namaz, misvaklanılmadan kılınan namazdan yetmiş kat daha üstün olur.?[43]

Yine bu hadisi; İmam Ahmed ("Müsned"de) ve İbn Huzeyme'de "Sahîh"de rivayet etmiştir. Yalnız İbn Huzeyme, "Eğer bu haber sahih ise" kaydını koyup sonra şöyle der:

"Ancak bu haberin sıhhatini istisna ettim. Çünkü ben, Muhammed İbn İshâk'ın, bu hadisi, Zührî'den işitmemiş olup bunu ondan ancak tedlîs [44] yaparak rivayet etmiş olmasından korkmak­tayım.

Abdullah İbn Ahmed der ki:

Babam (Ahmed İbn Hanbel) bu konu ile ilgili olarak şöyle dedi:

"Muhammed İbn İshâk, bir hadis rivayet ederken, 'Filanca kimse (bu hadisi) anlattı' dediği zaman, o, bu sözüyle bu hadisi, o kimseden işitmediği anlamına gelir."

Hâkim (ö. 405/1014)'de "Sahîh"de bu hadisi nakledip son­ra da der ki:

"Bu hadis, Müslim'in şartına göre sahihtir. [45] Hâkim, bu sözüyle, iyi bir şey yapmamıştır. Çünkü Müslim, kitabında, bu senedle Hçbir hadis rivayet etmemiş ve Muhamed İbn İshâk yoluyla da bu hadisi delil olarak getirmemiştir. Onun ri­vayetlerini, ancak sahih rivayetlere mutabaât (muâiller) ve şa­hitler getirme [46] mahiyetinde nakletmiştir. [47]

Muhammed İbn İshâk'ın Zührî'den rivayette bulunması, Müslim'in hadis rivayetindeki şartları içerisinde yoktur.

İşte bu ve benzeri hususlar, Hâkim'in kitabının değerini dü­şürmüş ve saygınlığına leke getirmiş, hadisi Sahih sayma (meto­dunu) diğer hadis otoriterlerinin Hasen sayma kriterlerinden da­ha aşağı bir konuma getirmiştir.[48]

Beyhakî konu ile ilgili olarak şöyle der:

"Bu hadis, Muhammed İbn İshâk'ın tedlislerinden olması ve onun bu hadisi Zührî'den işitmediği korkusu bulunan birisine aittir." [49]

Beyhakî (ö. 458/1066), bu hadisi Muâviye b. Yahya es-Sadefî yolundan rivayet etmiştir. Fakat bu Muâviye, sağlam/kuvvetli bir ravi değildir.

Beyhakî, "Şuabu'l-İmân"da bu konu ile ilgili olarak şöyle der:

"Muâviye b. Yahya, bu hadisi rivayet etmede tek başına kal­mıştır. Denildiğine göre; Muhammed İbn İshak, bu hadisi, Muâvi­ye b. Yahya'dan almıştır.[50]

Yine Beyhakî konu ile olarak şöyle der: "Bu hadisin bir benzeri, Urve ile Amra yoluyla Hz. Aişe'den rivayet olunmuştur. Fakat bu her iki hadis de, zayıftır. [51]

7. Beyhakî, bu hadisi, Vâkidî yolundan getirip şöyle der: ?Bize. Abdullah b. Ebi Yahya el-Eslemî, o da Ebu'l-Esved'den, o da Urve'den, o da Hz. Aişe (r. anhâ) yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu tahdis etmiştir:

"Allah katında, misvaktan sonra kılınan iki rekat (namaz), misvaktan önce kılınan yetmiş rekat (namaz) dan daha sevimli­dir."

Fakat Vâkidî, kendisiyle delil getirilmeyen bir kimsedir. [52]

8. Yine Beyhakî, bu hadisi, Hammâd İbn Kırat yolundan getirip devamında şöyle der:

"Bize, Ferec b. Fadâle, o da Urve b. Ruveym'den, o da Amra'den, o da Hz. Aişe yoluyla Hz. Pey­gamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu tahdis etmiştir:

"Misvakla (nılarak) kılınan bir namaz, misvaksız kılınan yetmiş namazdan daha hayrlıdır."

Bu isnad, sağlam/kuvvetli değildir. [53]

İşte bu anlatılanlar, bu hadisin durumunu ortaya koymaktadır. Eğer bu hadisin sıhhati sağlam ise, o zaman bu hadisin gü­zel bir yönü vardır demektir. O da:

Misvakla kılınan namazın sünnet olması ve misvakın ise Rabbin rızasını kazanmak olma­sıdır. [54]

9. Peygamber (s.a.v), misvakla kılınan namazın değerini güçlendirip şöyle buyurmaktadır:

"Ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım, her namaz vak­tinde onlara misvak (kul) anmalarını emrederdim.? [55]

10. Yine Peygamber (s.a.v) konu ile ilgili olarak şunu haber vermektedir:

"Misvak, ağız için bir temizlik ve Rabbin rızasını kazan­maktır.? [56]

11. Yine Peygamber (s.a.v) bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

?Misvak hususunda sizin üzerinize çok şey yükledim.? [57]

Bu hadisi, Buhârî rivayet etmiştir.

12. İmam Ahmed (ö. 241/795)'in "Müsned"inde geçtiğine göre; (hadisin ravisi) Temîmî şöyle der:

Abdullah İbn Abbâs'a, misvak ile ilgili soru sordum. O da:

Peygamber (s.a.v), misvakı, bize devamlı surette emre­derdi. Öyle ki misvak hakkında (vahiy) indirilmesinden kork­tuk dedi. [58]

13. Yine konu ile ilgili bir lafız şu şekildedir:

Ben, misvak (kul)lanmakla emrolundum öyle ki misvak­la ilgili (olarak) bana bir vahiy indirilmesinden korktum.[59]

14. Temmâm İbn Abbâs şöyle der:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

?Ne oluyor? Sîzi, sararmış dişlerle bana geldiğinizi görü­yorum. Misvak kullanın. Eğer ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım, onlara abdesti emrettiğim gibi misvakı da emrederdim.? [60]

15. Peygamber (s.a.v) konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"On şey fıtrattandır:?

1. Bıyığı kesmek,

2. Sakalı uzatmak,

3. Misvak kullanmak.. [61]

Görüldüğü üzere Peygamber (s.a.v), misvak kullanmayı, fıt­rattan saymıştır.

16. Abdullah b. Hanzala İbn Ebi Âmir der ki:

Resutullah (s.a.v), gerek abdestli iken ve gerekse de abdestsiz iken her namaz için abdest almakla emrolundu. Bu ona zor gelince, o zaman her namaz için misvak kullanmakla emrolundu. [62]

17. Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Misvak kullanmakla emrolunduk. Ali devamla şöyle der:

Kul namaz kılmaya kalktığı zaman, melek gelip onun arkasın­da durur ve (ona) yaklaşıp (namazda okuduğu) Kur'an-ı dinler. Öyle kî melek ağzını, o kimsenin ağzına değinceye kadar (ona) yaklaşıp (okuduğu Kur'an?ı) dinlemeye devam eder. Öyle ki o kimsenin (namazda iken) okuduğu (her) ayet, meleğin karnına girer. [63]

18. Peygamber (s.a.v)'in misvak kullanma ile ilgili tavrı şu şekildeydi:

Peygamber (s.a.v); gece uykusundan kalktığı zaman, evi­ne girdiği zaman ve namaz kılmaya kalktığı zaman misvak kul­lanırdı. [64]

19. Yine konu ile ilgili bir rivayet ise şu şekildedir:

"Peygamber, hayata veda ederken ölüm anında misvak kullanmıştı. [65]

20. Süfyân der ki: Muhammed İbn İshâk'tan, o da Ebu Ca'fer'den, o da Câbir b. Abdullah (r. anhümâ)'nın şöyle dediği ri­vayet etmiştir:

"Peygamber (s.a.v)'in kulağındaki misvak, katibin kulağın­daki kalem yerinde idi.? [66]

21. Nesâî (ö. 303/915)'nin "Sünen"inde İbn Abbâs (r. anhümâ)'nın şöyle dediği geçmektedir:

"Resulullah (s.a.v), iki rekat iki rekat namaz kılar, sonra (namazdan selam vermek suretiyle) ayrılıp misvak kullanır­dı. [67]

Resulullah (s.a.v)'in bu şekilde misvak kullanması, gece na­mazında idi.

22. Abdullah İbn Abbâs, teyzesi Meymûne'nin yanında gecelediğinde gördüğü olayı şöyle anlatmaktadır:

"Resulullah (s.a.v) kalkıp abdest aldı. Sonra iki rekat na­maz kıldı. Sonra iki rekat namaz kıldı......Her iki rekat arasın­da misvak kullanırdı. [68]

23. Tirmizî (ö. 279/892)'nin "Câmi'inde [69] Ebu Seleme'nin (konu ile ilgili olarak) şöyle dediği geçmektedir:

"Zeyd b. Hâlid el-Cühenî, mescitte (kılınan) namazlarda hazır bulunurdu. Misvağı da, katibin kulağındaki kalemin yeri olan kulağında olurdu. Misvaklanmadan namaza kalkmazdı. [70]

Bu, hasen-sahih bir hadistir.

24. İmam Mâlik'in "Muvatta'"sında İbn Şihâb ez-Zührî yoluyla İbnü's-Sebbâk'ın Resulullah (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu naklettiği geçmektedir:

"Size misvak (kullanmak) gereklidir. [71]

25. Ebu Nuaym, Abdullah İbn Amr İbn Halhala ile Rafı b. Hadîc yoluyla Resulullah (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu rivayet et­miştir:

"Misvak (kullanmak) vaciptir ve Cum'a (günü) boy abdest almak her müslümana vaciptir.? [72]

26. Müslim'in "Sahîh"inde Ebu Saîd el-Hudrî (r.a) yoluyla Resulullah (s.a.v)'den rivayet ettiği şu hadis, Ebu Nuaym'ın naklettiği) bu hadise şahit olmaktadır:

"Cum'a günü boy abdesti almak, her ihtilam olana (vacip­tir). Misvak kullanmak (da vaciptir). Bulabildiği kadar koku da sürünürdü.[73]

İşte bu rivayetler; misvakın durumu, fazileti, Rabbin rızasını misvakla elde etmek, Peygamber (s.a.v)'in bu konuda ümmetine çokça tavsiyede bulunması ve mübalağada bulunması, hatta ve­fatı anında ve ruhu alınırken bile misvak kullanmaya devam et­miş olması şeklinde nakledilmiş olup misvak kullanılarak kılınan namazın Allah katında yetmiş namazdan daha sevimli olması imkansız bir şey değildir.

Yetmiş defa yapılan bir ibadetin sevabının daha fazla olması, sevabın çokluğu sebebiyle, sevabı çok amelin Allah katında se­vabı az olandan daha sevimli olması gerekmez. Hatta bazen az amel, çok amelin sevabı fazla olsa bile, Allah katında daha se­vimli olur.

27. İşte bu anlatılan, İmam Ahmed'in "Müsned"inde geçen Peygamber (s.a.v)'in şu sözü gibidir:

"Allah katında ak tüylü bir kurbanın kanı, iki kara tüylü­nün kanından daha sevimli olması.? [74]

Burada kurban kast edilmektedir. Çünkü kurban bayramı günü bir koyun kesmek, Allah katında, sadakanın sevabı fazla olsa bile, o koyunun kıymetinin kat kat fazlasını sadaka olarak vermekten daha sevimlidir.

Yine düşünerek, belleyip anlayarak ve kalbi (ni) üzerinde yoğunlaştırarak okuduğun bîr sure, Allah karında, her ne kadar bu (şekilde hatim) okumanın sevabı çok fazla olsa bile, çabu­cak ve hızlı bir şekilde okuyarak yaptığın bir hatimden daha sevimlidir.

Yine kulun, kalbiyle ve tüm organlarıyla Allah'a yönelerek ve kalbini tamamen Allah'a boşaltarak kıldığı iki rekat namaz, Allah katında, sayıca sevabı çok olsa bile, bunlardan uzak ola­rak kılınan iki yüz rekattan daha sevimlidir.

28. Yine bununla ilgili sünnette şöyle bir örnek yer almak­tadır:

"(Duruma göre) bir dirhem, yüz bin dirhemi geçer. [75]

29. İşte bundan dolayı sahabe şöyle demiştir:

Orta yolda ve sünnette olmak, doğru yolun aksinde ve bid'at hususunda gayret etmekten daha hayrlıdır. "

Rabbin rızasına ve ResuluIIah (s.a.v)'in sünnetine uygun az bir amel, Allah katında, bu rıza ve sünnet olmadan yada bir kısmı olmadan yapılan çok amelden daha sevimlidir.

İşte bundan dolayıdır ki, yüce Allah (konu ile ilgili olarak) şöyle buyurmaktadır:

"Sizin hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan et­mek için ölüm ve hayatı yaratan O'dur.? [76]

Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz Biz, onların hangisi daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için yeryüzü üzerindekileri onlara süs yaptık.? [77]

Yine yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arşı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur.? [78]

Yüce Allah; gökleri, yeri, ölümü ve hayatı yaratması, yeryü­zünü üzerindekilerle süslemesi ancak kullarının, amel yönünden daha çok olanı değil de, amel yönünden hangisinin daha güzel ibadet edeceğini imtihan etmek içindir.

Daha güzel amel; en ihlasla ve en doğru şekilde yapılan amel olup o da, bunlardan uzak olan çok ibadet değil, Allah'ın rızasına ve sevgisine uygun olan ibadettir.

Çünkü yüce Allah, kendisinin razı olmayacağı çok ibadeti veya bir başka kimsenin, O'nu razı etmeye yönelik çok ibadeti değil, az da olsa, kendisinin daha fazla razı olacağı şekilde za­tına ibadet edilmesini ister.

Bunun içindir ki, görünüş itibariyle her iki amelde birdir. Aralarında -hatta bu ikisinin azı ile çoğu arasında-fazilet bakımın­dan yer ile gök arasındaki farktan daha büyük bir fark bulunmak­tadır.

İşte bu fazilet; yüce Allah'ın, (yaptığı kötü davranıştan piş­man olup) tevbe eden kimsenin tevbesinden büyük bir ferahlık duyması gibi bu amele razı olup onu kabul etmesi, sevmesi ve fe­rahlık duymasıyla gerçekleşir. Şüphesiz ki bu tertemiz tevbe, Allah katında pek çok nafile amellerden daha faziletli ve daha se­vimlidir. Velev ki bu nafile ameller, tevbeye nazaran çok olsa bile netice yine de değişmez.

Bu sebepledir ki, yüce Allah'ın bu amellerden razı olup olmamasına göre kabul(Ier) de, farklı ve değişik olur. Buna göre (kabul gören amelin biri,) yüce Allah'ın amellerle razı olduğu, meleklerin övündüğü ve kulun O'na yaklaşmasını gerektiren kabul, (diğeri de) sadece sevabın ve ihsanın çokluğunu gerekti­ren kabul.

Örneğin, malından bin dinan hiçbir sıkıntıya düşmeden, bu bin dinara hiçbir eksiltme etkisi göstermeden, hatta bu miktardaki dinan, evinde rastlayıp bir kısmını çıkarıp attığı taşlar kabilinden(miş gibi) sadaka olarak veren kimse; bu miktardaki dinarını, onu ya düşüncesinden ve korumasından kurtulmak yada buna karşı aynısı veya başka şekilde bir mükafat almak için yapmıştır.

Diğer kimse ise; beraberindeki azığı (sadece) bir ekmek olup başka bir şeyi olmadığı halde, yanındaki azığı; Allah sevgisi, O'na yakınlık ile O'nun sevgisini kazanma arzusu ve O'nun rıza­sını kazanma isteğiyle, kendisine ve nefsine tercih ederek kendi­sinden durumu daha sıkıntılı olan kimseye vermiş olmaktadır.

Şimdi Allah için bir bak! Fazilet, Allah sevgisi, O'nun kabulü ve rızası hususunda (bu) iki sadaka arasında çok fark var. Yüce Allah; bunu da, onu da kabul etmektedir. Fakat rızanın, sevginin, önem vermenin ve övünmenin kabulü (başka) bir şey, sevab ve karşılığın kabulü ise (ayrı) bir şeydir.

Sen buna şahit olma hususunda (anlatılanın aynısını), kendi­sine küçük bir miktar hediye sunulan hükümdarda da bulabilir­sin. (Hediye küçük olmasına rağmen) hükümdar, onu sevip hoş­nut oluyor, onu önde gelenleri ile maiyetindekilere gösteriyor, onu (kendisine) hediye eden kimseyi; sayısı ve değeri gerçekten çok fazla olan bir hediye gibi kelimelerle övüyor. Halbuki bu he­diye, hükümdarın yanında, (maddî olarak hiçbir) yer tutmuyor. Fakat cömert oluşu itibariyle hediye eden kimsenin seva­bını/değerini düşürmüyor. Hatta ona, değeri bundan kat kat daha fazla olanı veriyor. Bununla birlikte hükümdarın bu hedi­yeyi kabul etmesi, birinci kimsenin (hediyesini) kabul etmek gibi değildir.

30. İşte bundan dolayıdır ki, Abdullah İbn Ömer ile saha­beden bir çok kimse, (konu ile ilgili olarak) şöyle demişlerdir:

"Eğer Allah'ın, benim bir tek secdemi kabul ettiğini bil­miş olsaydım, ki o gayb olmayıp, bana ölümden daha sevimli gelirdi."

Kabulün Çeşitleri:

1. Rıza, sevgi, önem vermenin, övünmenin ve yapan kim­seyi Mele-i A'lâ'da övgüye mazhar kılan kabul.

2. Her ne kadar birinci seviyede olmasa da, mükafat ve sevab(ı gerektiren) kabul.

3. Her ne kadar yapan kimseye bir sevab ve mükafat getir­mese de, sadece cezayı düşürmeye yönelik kabul. Kalbinde söz konusu bu tür şeylerle ilgili hiçbir şey hissetmeden namaz kılan kimsenin (namazının) kabulü gibi. Çünkü böyle bir kimse, bu­nunla ilgili olarak namazından ancak kılmış olduğunu aklediyor. Bu ise, (kişinin üzerindeki) farzı düşürür, kıldığı bu namazdan se­vab elde edemez.

Yine efendisinden kaçan kölenin kılmış olduğu namaz [79] ile kahine/falcıya gelip onun dediklerini tasdik eden kimsenin kılmış olduğu namaz da böyledir. [80] Çünkü bazı kimseler, bu kimselerin kılmış olduğu namaz(lar)ın kabul olunmayacağını kesin olarak belirtmişlerdir. Bununla birlikte bu (şekilde namaz kılan) kimseler, (kıldıkları) namaz(lar)ı iade etmekle emrolunmamışlardır. Yani bu kimselerin kıldığı namazların kabul edilmemesi, ancak sevabın meydana gelmesi hususunda olup onun zimmetindeki borcun düşmesine yönelik bir husus değildir.

Ameller; kalplerde bulunan iman, sevgi, ta'zim, yüceltme ve zevklerden uzak bîr şekilde sadece bir varlığa ibadet etmeye yö­nelik bir üstünlük ortaya koyar. Hatta iki amelin görüntüsü aynı olabilir. Fakat aralarında fazilet konusunda, ancak Allah'ın saya­bileceği kadar fark olur.

Yine ameller, devamlı olmayan (işler hususunda) üstünlük ortaya koyar. Dolayısıyla da iki amel arasındaki fazilet farkı, onu devamlı yapmak suretiyle üstünlük elde edilir.

Yine ameller, ihlas ve devamlı olmayan duruma göre ancak Allah'ın sayabileceği kadar üstünlüğü ortaya koyar.

Bu (durum), iki amelden birinin bizzat kendisi ile ilgili husus­ta Allah katında daha sevimli olmasına ilave olunur. Örneğin, Allah yolunda cihad etmek ve canını vermek, yüce Allah katın­daki en sevimli amellerdendir. Bu ameller, ihlassız ve devamlı olmaksızın bir şekilde (olsa bile Allah katında) değer kazanır.

Yine namaz kılmak, ilim öğrenmek, Kur'an okumak da böy­ledir.

İlmin bizzat kendisi faziletli sayıldığında, ilim sahibi kimsenin kastı ile ihlası faziletli sayıldığında ve devamlı bir şekilde onu yap­mamak; bir tek amelin bile yetmiş amelden, hatta kendi cinsin­den yedi yüz amelden daha üstün olması imkansız değildir.

Bu (anlatılanları iyi) düşün! Çünkü bu anlatınlar; sendeki bir çok problemleri giderecek ve sana amelin sırrı ile faziletini bildire­cektir. Çünkü yüce Allah, hükmedenlerin en hükmedeni olup fa­zileti yerli yerine koyar ve kendisine şükreden kullarını en iyi bir şekilde bilir.

Kelamcılar ile zorlaştırıcılardan, "iki amelin, bütün yönlerden birbirine eşit olup aralarında hiçbir üstünlük olmaması ve Allah'ın iki amelden birini diğerine nispetle kat kat fazlasıyla sevaplandırması caizdir. Hatta (bunlardan) birini sevaplandırırken, araları her yönden aynı olan diğerini cezalandırması caizdir" şeklinde kalbler)inin perdeleri iyice kalınlaşmış olanların söyledikleri sözlere ilgi gösterme!

İşte bu; yüce Allah'ın isimleri, sıfatları, fiilleri, şeriatı, emri, kalp amelleri ile Allah'a imanın hakikatleri hususunda derin kav­rayışı (fıkhı) olmayan kimselerin görüşüdür. Başarı Allah'tandır.

Bunu anladığın zaman, Kur'an'ı ve Allah'ın zikrini (okurken akıp geçtiği) mecranın (ağzın) temizleyicisi, Rabbin rızasını ka­zandırıcısı ve sünnete uymak olan namaza başlarken misvak kullanmayı mükemmel bir şekilde uygulayarak ve bu bir tek hürmeti koruma arzusuyla yerine getiren bir kimsenin misvakla namaz kılmış olması mümkündür.

Bu öyle bir hürmettir ki, birçok insan, namaza başlarken mis­vak kullanmayı ihmal edip buna gerekli ilgiyi göstermez. Hatta bu durum, meşru değilmiş ve sevilmiyormuş gibi bir hal alır.

İşte bu şekilde namaz kılan kimse, namaza başlarken misvak kullanmaya önem verip onu muhafaza eder ve yüce Allah'a dostluk ile sevgi ve Resulullah (s.a.v)'in sünnetine uyma mahiye­tinde bunu yerine getirir. Dolayısıyla bu şekilde kılınan namazın, Allah katında, bu (tür faziletler) olmadan kılınan yetmiş namaz­dan daha sevimli olması olanaksız değildir.

19 Temmuz 2010 21:01

Ebu Hanife

CÜVEYRİYYE HADİSİNDE GEÇEN DÖRT KELİMENİN NE OLDUĞU" MESELESİ

İkinci Mesele:

31. ?Subhânallâhi ve bihamdihi adede halkıhi, ve rıdâ nefsihi ve zinete arşihi ve midâde kelimâtihi" (Allah'ı; yarattıkları sa­yısınca, zatının rızasınca, arşının ağırlığınca ve kelimelerinin sayı­sınca, hamdiyle birlikte noksanlıklardan tenzih ederim)? [81] ifadesinin mücerret bir zikir olan "Subhânallâh"dan kat kat üstün olma­sı.

Doğrusu zikreden kimsenin kalbi, "Subhânallâhi ve biham­dihi adede halkihî" (Allah?ı, yarattıkları sayısınca, hamdiyle birlikte noksanlıklardan tenzih ederim) dediği zaman, sayı ile ilgili olarak belirtilen bu miktara ait Allah'ı bilme, (layık olmadığı şeylerden) tenzih ve ta'zim etme mahiyetinde meydana gelen, sadece "Subhânallâh" diyerek zikreden kimsenin kalbinde mey­dana gelenden daha yücedir.

İşte bu, "ez-Zikru'1-Mudâaf" (=kat kat zikir) adı verilmiştir. Bu tür zikir, Allah'ı övme bakımından tekli olarak yapılan zikirler­den daha yücedir. İşte bundan dolayıdır ki, bu zikir, tekli zikirden daha faziletlidir. Yalnız bu, bu tür zikri bilmek ve anlamak suretiy­le anlaşılır. Çünkü teşbih eden kimsenin, "Subhânallâhi ve bi­hamdihi adede halkihî, ve rıdâ nefsihi ve zinete arşihi ve mi­dâde kelimâtihi" (=Allah'ı; yarathkları sayısınca, zarının rizasınca, arşının ağırlığınca ve kelimelerinin sayısınca, hamdiyle birlikte noksanlıklardan tenzih ederim) şeklindeki sözü; sonsuza kadar yaratılmış yada yaratılacak bütün yaratıklar sayısınca yüce Al­lah'ın layık olduğu teşbihleri inşâî ve ihbârî olarak içine almakta­dır.

İhbârî olanı; [82] belli sayıda -ki sayanlar onu sayamaz ve he­sapçılar onu hesap edemez- Rabbin (layık olmadığı şeylerden) tenzihi, ta'zimi ve övgüyü içermektedir.

İnşâî olanı da; [83] kulun, miktarı ve sayısı belli teşbihi yaptığı değil de, durumu belli olan teşbihi yapmasını içermektedir. Ak­sine Rab, layık olduğu teşbihin, bu belli sayıya ulaşan -ki bu sayı­da artıracak bir şey olsaydı elbette onu da ifade ederdi- teşbih olduğunu haber vermektedir. Çünkü yaratıkların yenilenmesiyle, sayının sonu gelmez, var olanı da sayılamaz.

Yine Peygamber (s.a.v)'in, (zatının rızasınca) sö­zü; iki büyük hususu içermektedir. Birincisi: (Bu cümle ile ilgili) maksadın, teşbih olmasıdır. Bu takdirde "zatının rızasınca" ifadesi, Azamet ile Celâl, (teşbih yönünden) aynı şeydir. Zatının rızasınca ifadesi için. [84] Nitekim bu ifade, ilk önce, yaratıkları sayısına eşit gelen bir teşbihi haber vermektedir. Şüphesiz ki Rabbin zatının rızasının, azamet ile vasfında sonu yoktur. [85] Teşbih ise, yüce Allah'a ta'zimi ve (layık olmadığı şeylerden) ten­zihi içine alan bir övgüdür.

Yüce Allah'ın kemalatının vasıfları ve celaletinin na'tları, son­suz ve nihayetsizdir. Hatta bundan daha yüce ve daha büyüktür. Yine bunlarla O'na yapılan övgü de böyledir. Çünkü övgü, ihbâri e inşâî olarak (bu tür) vasıflar ile na'tlara tabiîdir. İşte bu mana, hiçbir aksilik göstermeden birinci manaya uygundur.

Yüce Allah'ın ihsanının, sevabının, bereketinin ve hayrının sonu olmadığına ve bu tür şeylerin, Allah'ın rızasını ve mahsulü­nü gerektiren şeylerden olduğuna göre; bu durumda Rıza sıfatı nasıl olur?

32. (Konu ile ilgili) bir rivayette ise şu ifade yer almaktadır:

"(Bir şeye) bereket verdiğimde, (bu) bereketimde son yoktur. [86]

Buna göre bu sıfat ve na'tlardan meydana gelen Bereket sı­fatı nasıl olur?

Çünkü Rıza (sıfatı); sevgiyi, ihsanı, cömertliği, iyiliği, afvı, ba­ğışlama ve mağfireti gerektirir.

Yaratma (sıfatı) ise; ilmi, kudreti, iradeyi, diri olmayı (hüküm ile) hikmeti gerektirir. Bütün bunlar "zatının rızasına" ve "yaratma sıfatına" dahil olmaktadır.

Peygamber (s.a.v)'in, arşının ağırlığınca" sözün­de; arşın ispatı, arşın yüce Allah'a nispeti ve arşın, genel anlam­da, yaratıkların en ağırı olduğu yer almaktadır. Çünkü arştan daha ağır bir şey olsaydı, elbette teşbih onunla tartlırdı. İşte bu; "arşın ağırlı ve hafifliği yoktur" diyen kimsenin (iddiasını) red etmektedir. Doğrusu bu (görüş sahibi kimse), arşı(n ne olduğunu) bilememekte ve miktarının hakkını tam olarak kavrayamamaktadır.

Birinci kat kat verme; sayı ve çoklukta, ikincisi; sıfat ve keyfiyette, üçüncüsü ise yücelik ve ağırlıkta olup miktarda de­ğildir.

Yine Peygamber (s.a.v)'in, "kelimelerinin sayı­sınca" sözü; (bu) üç kısma şamil olup (bu üç kısmı da) kapsamaktadır. Çünkü yüce Allah'ın kelimelerinin sayısında; miktar, sı­fat ve sayı yönünden bir son yoktur. Nitekim yüce Allah (konu ile ilgili olarak) şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Eğer denizler, Rabbimin kelimeleri(ni yazıp say­mak) için mürekkep olsaydı, Rabbimin kelimeleri tükenmeden bir misli daha takviye getirseniz bile deniz tükenirdi.? [87]

Yine yüce Allah (bu konu ile ilgili olarak) şöyle buyurmakta­dır:

"Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yi­ne de Allah'ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz ki Al­lah, Azîz (üstün ve güçlü), Hakim hüküm ve hikmet sahi­bedir.? [88]

Bunun manası şudur:

Deniz, bundan sonra da tamamı mü­rekkep olan yedi deniz daha ekleyerek yazılsa ve yeryüzündeki bütün ağaçlar -ağaçlar meyve versin yada meyve vermesin, bir gövde üzerinde dik duran bütün bitkiler olup- kalem olsa, deniz­ler ve kalemler tükenir, fakat Rabbin kelimeleri tükenip son bul­maz. Dolayısıyla Subhânallâhi ve bihamdihi adede halkıhi, ve rıdâ nefsihi ve zinete arşihi ve midâde kelimâtihi" (Allah'ı; yarattıkları sayısınca, zatının rızasınca, arşının ağırlığınca ve keli Bu (ifade); "O'nun kelamı bir manada son bulmaz ve par­çalanmaz, O'nun parçası ve bütünü diye bir şey olmaz, O; su­re, ayet harf, kelime değildir" diyerek Allah'ın sözünü vasfeden kimsenin (bu şekildeki) vasfının yanında, O'nu "konuşmadı, ko­nuşmayacak ve asıl olarak O'nunla ilgili bir kelam/konuşma olmadı" diyerek vasfeden kimsenin görüşünün nerede?

Burada kast edilen husus; (bu tür) bir teşbihte, bunun dışın­daki diğer teşbihlerden daha faziletli olmayı gerektiren ve diğer­leri bununla tartılsa onlardan ağır ve fazla gelmeyi gerektiren Ke­mâl sıfatlar ile Celâl na'tlardır.

İşte bu (anlatılanlar); (şu) üç konuyu içine alan "Hamd" keli­mesini bu teşbihe dahil etmek suretiyle bu kelimelerde var olan Allah'ı bilmeden ve (layık olmayan şeylerden) O'nu tenzih ile ta'zime yönelik övgüden bazısıdır.

Birincisi: Kemâl sıfatların, yüce Allaha ait olduğunu ispat et­mek ve O'nu övmek.

İkincisi: O'nu sevmek ve O'na razı olmak.

Üçüncüsü: Bu hamdi, teşbih ve tenzihe; en güzel şekilde, kıymeti en büyük, sayısı en fazla, sıfat en çok şekilde ilave edip kul bunu teşbih anında (bu şekilde) getirip kalbine de bunun an­lamını getirerek söylerse, başkalarında olmayan bir üstünlük ve fazileti kendisinde elde etmiş olur. Başarı, Allah'tandır.

19 Temmuz 2010 21:03

Ebu Hanife

Amellerin Üstünlüğünün; Amellerin Çokluğuyla Ve Sayısıyla Değil, Ancak Onları Mükemmel Yapmakla, Tam Bir Şekilde Yapmakla Ve Rabbin Rızası İle Şeriatının Uygunluğuna Bağlı Olması Üçüncü Mesele:

33. "Her ay tutulan üç gün orucun, bir ay tutulan oruca denk olması."

Bunun sebebi, şu hadiste belirtilmiştir. Bu da, sevapların on misliyle karşılk bulmasıdır. [89] Sevabların on misliyle karşılık bul­masından dolayı (her ay tutulan üç gün oruç), kat kat olmadan bir ay oruca denktir. Buna göre her ay üç gün oruç tutup buna devam eden kimse, bütün bir yıl/ömür oruçlu gibi olur.

34. Bunun bîr benzen de, Peygamber (s.a.v)'in sahih bir ha­diste geçen şu sözüdür:

"Kim Ramazan (ayın) da oruç tutar ve Şevval (ayın)dan da altı gün (daha oruç tutup bunu) Ramazan orucuna eklerse, o kimse, yıl ömür boyu oruç tutmuş gibi olur.? [90]

Görüldüğü üzere sevaplar, on misliyle karşılık bulur.

Bunun, "Şevval" ayında olmasının güzel bir sırrı vardır. O da; Şevval ayında tutulan orucun, Ramazan ayında tutulan oru­cun sargısı ve Ramazan orucunda meydana gelen hata(lar)ın ka­zası niteliğinde olup (farz) namazdan sonra kılınan sünnet yeri­ne [91] ve sehiv secdeleri yerine geçer. İşte bundan dolayı da Pey­gamber (s.a.v), "Ramazan orucuna eklerse" yani Ramazan orucunu Şevval orucuna katarsa buyurmaktadır.

Ömür/yıl boyu oruç tutmayı, müstehab görenler yada caiz görenler; (kendilerine) bu hadisi delil (olarak) getirmiş olup bun­dan sadece iki bayramda ve teşrik günlerinde (oruç tutmayı) is­tisna etmişlerdir. Halbuki (hadiste onların) lehine bir kanıt yoktur. Aksine onların aleyhine kanıt vardır. Çünkü bunun meşru olması bir yana:

"Bir amelin diğer bir amele benzetilmiş olmasından kendine benzetilenin sabit olma imkanı meydana gelmesi gerek­mez. Hatta mümkünde olmaz." Nitekim bu husus, sahih hadiste de geçmektedir.

Bu nedenledir ki, üç gün tutulan oruç, bir ay tutulan oruç kabul edilmiş ve Ramazan orucu ile Şevval'de tutulan alt gün orucun Ramazan orucuna eklenmesiyle; üç yüz altmış gün tutu­lan oruca denk gelmektedir. İşte bu (şekildeki bir hüküm), ittifakla caiz olmayıp haramdır. Çünkü buradaki benzetme, sevab yö­nünden olmaktadır. Yoksa onun meşru olmasına, hatta mümkün olmasına değil. Nitekim sahih bir hadiste geçtiğine göre; Pey­gamber (s.a.v)'e cihaddan sorulmuştu. Peygamber (s.a.v), soru soran kimseye:

35. ?Mücahid cihada çıktığında; hiç iftar etmeksizin oruç tut­masına ve hiç ara vermeden ibadet etmesine/namaz kılmasına gücün yeter mi?? diye sordu. Soruyu soran kimse:

Hayır!' diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):

?İşte bu, mücahidin misalidir.? [92]

Burada kast edilen husus şudur:

Bir şeyin, (diğer) bir şeye benzetilmesi; o şeyin diğer şeye eşit olmasını gerektirmez.

36. Bunun bir benzeri de, Peygamber (s.a.v)'in şu sözüdür:

"Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, gecenin yarısını namaz kılmakla geçirmiş gibi (sevab) alır. Kim de yatsı ve sa­bah namazını cemaatle kılarsa bütün geceyi namaz kılmakla geçirmiş gibi (sevab) alır.? [93]

Daha önce de geçtiği üzere, bu da; bir tek amelin kendisi gibi bir amelden daha üstün ve kendi cinsinden kat kat fazla­sından üstün olduğunu göstermektedir. Çünkü kim yatsı ve sa­bah namazını cemaatle kılıp geceleyin nafile namaz kılmazsa, o kimsenin bu namazı bütün gece namaz kılan kimsenin namazına denk olur.

Eğer geceyi namaz kılmakla geçiren kimse, yatsı ve sabah namazını cemaatle kılmış ise, gerçeği gösteren ve var olduğu ka­bul edilen üstünlüğü ele geçirmiş olur.

Eğer yatsı ve sabah namazını tek başına kılıp geceyi namazla geçiren kimse ise, yatsı ve sabah namazını cemaatle kılıp da ge­ceyi evinde uyuyarak geçiren kimse gibi olur. Eğer tek başına kıl­dığı namaz sahih olmuş ise...

Daha önce de geçtiği üzere, amellerin üstünlüğü; amellerin çokluğuyla ve sayısıyla değil, ancak onları mükemmel yapmak­la, tam bir şekilde yapmakla ve Rabbin rızası ile şeriatının uy­gunluğuna bağlıdır.

19 Temmuz 2010 21:05

Ebu Hanife

Çarşıya Giren Kimsenin Nasıl Dua Edeceği İle İlgili Hadisin Tahlili

Dördüncü Mesele:

37. Bu da, hadiste geçen Peygamber (s.a.v)'in (şu) sözüdür:

"Kim çarşıya girip: Lâ ilahe illallâhu vahdehu iâ şerike leh. Lehu'l-Mülkü ve lehu'l-Hamdu yuhyî ve yumît. Ve Huve hayyun lâ yemût. Biyedihi'1-hayr. Ve Huve alâ külli şey'in kadîr' (Allah'tan başka ilah yoktur. O, ortağı olmayan tektir. Mülk, O'nundur. Hamd, O'nadır. O, diriltir ve öldürür. Diridir, ölmez. Hayr, elindedir. Ve O, her şeye gücü yetendir) derse, Allah, ona; bîr milyon sevab yazar, ondan bir milyon günah siler ve onu bir milyon derece yükseltir.? [94]

İşte bu hadis, illetli (ma'lûl)dür. [95] Bu hadisi, hadis imamları illetli saymıştır.

Tirmizî, "Cami"' adlı eserinde der ki:

Bize Ahmed b. Menî' tahdis etti. [96] O da dedi ki:

Bize Yezîd İbn Hârûn tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Ezher b. Sinan haber verdi. [97] O da dedi ki:

Bize Muhammed b. Vâsi' tahdis edip dedi ki:

"Mekke'ye gelmiştim. (Orada din) kardeşim olan Salim b. Abdullah İbn Ömer'le karşılaştım. Bana, babasından, dedesi yo­luyla Resulullah (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu anlattı:

?Kim çarşıya girip derse"

Tirmizî der ki:

Bu hadis, garîbtir. [98] Bu hadisi, Zübeyr ailesi­nin mutemedi Amr b. Dînâr, Salim b. Abdullah yolundan rivayet etmiştir. [99]

38. Yine Tirmizî der ki:

Bu hadisi bize Ahmed b. Abde ed-Dabbî tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Hammâd b. Zeyd ile Mutemer b. Süleyman tahdis etti. (Her) ikisi de dedi ki:

Bize, -Zübeyr ailesini mu'temedi olan Amr b. Dînâr, (bu hadisi) Salim b. Abdullah İbn Ömer, babası, dedesi yoluyla Resulullah (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu tahdis etti:

?Kim çarşıya girip: derse" hadisini anlattı ve hadisin içerisinde "Allah, cennette, (bu sözü söyleyen) kimseye bir ev inşa eder" ifadesi yer almaktadır. [100]

Yine bu hadis, Abdullah b. Dînâr yoluyla Abdullah İbn Ömer'den rivayet edilmiştir. [101]

Abdurrahman İbn Ebi Hatim, "el-İlel"de (konu ile ilgili ola­rak) şöyle der:

"Babam (Ebi Hatim)'e ve Ebu Zür'a'ya; [102] Yahya b. Süleym et-Tâifî'nin, İmrân b. Müslim'den, Onun da Abdullah b. Dinar'dan, onun da Peygamber (s.a.v)'den.

Kim çarşıya girip şeklinde rivayet ettiği hadisi sordum.

(Her) ikisi de, bana:

Bu hadis, münkerdir [103] diye cevap verdiler. [104] Yine îbn Ebi Hatim der ki:

"Bu hadis, hata(h)dır. (Yahya b. Süleym et-Tâifî, burada,) İmrân b. Müslim'den, onun da -Zübeyr ailesinin mu'temedi- Amr b. Dinar'dan, o da Sâlim'den, o da ba­bası yolundan olan (isnadı) kast etmiştir. Fakat Yahya b. Süleym et-Tâifî yanılıp Amr (b. Dînâr) yerine Abdullah İbn Dînâr'ı (senede) yerleştirmiş ve Sâlim'i seneden düşürmüştür.

Bu hadisi bize Muhammed b. Ammâr tahdis etti. O da dedi ki:

Bize İshâk b. Süleyman, o da Bükeyr b. Şihâb ed-Dâmeğânî, o da İmrân b. Müslim'den, o da Amr b. Dinar'dan, o da Sâlim'­den, o da babası (Abdullah)'tan, o da Hz. Ömer yoluyla Peygam­ber (s.a.v)'den tahdis etti deyip hadisi zikretti. [105]

Yine bu hadisi, İbn Mâce, (ö. 273/886) "Sünen?inde Bişr b. Muâz ed-Darîr'den, o da Hammâd b. Zeyd'den, o da Zübeyr ai­lesinin mu'temedi olan- Amr b. Dînâr -künyesi, Ebu Yahya el-A'ver el-Basrî?den rivayet etmiştir. [106]

Yahya b. Maîn (ö. 233/847) der ki: "(Amr b. Dînâr,) leyse bi şey'in [107] dir. [108]

Nesâî (ö. 303/915) ile Dârimî (ö. 255/868) ise der ki:

"(Amr b. Dînâr,) zayıf (bir ravi)dir."

Ebu Zür'a'da der ki:

"(Amr b. Dînâr, rivayet ettiği) hadisi vâhîdir."

Ali İbnü'l-Cüneyd'de der ki:

"O, metrûka benzemektedir." İbn Hibbân'da der ki:

"Onun rivayet ettiği hadisi ancak hay­ret belirtme mahiyetinde yazmak helaldir. O, uydurma hadisler­den dolayı sikalardan aynlmaktadır."

Dârekutnî'de der ki: "O, zayıf (bir ravi)dir. [109]

19 Temmuz 2010 21:07

Ebu Hanife

Uydurma Hadisleri Tanıma Yolları

Bana: "Senedine bakmaksızın bir kuralla uydurma hadisi tanımak mümkün müdür?" diye soruldu.

Bu, değeri büyük olan bir sorudur. Bunu ancak sahih sünnetler bilmede otorite olan, sünnet bilgisi etine ve kanına karışmış, sünnet bilgisi hususunda kendisinde bir yetenek bulunan; sahabilerden birisiymiş gibi Resulullah (s.a.v)'Ie dostluk kurmuş bir şekilde onun emrettiği, yasakladığı, haber verdiği, davet ettiği, sevdiği, nefret ettiği ve ümmetine meşru kıldığı hususlarda sireti ile tavrını bilmede ve sünnetler ile rivayetleri tanımada müthiş uzmanlığı bulunan kimse bilebilir.

Bunun örneği şudur:

İşte böyle bir kimse, Resulullah (s.a.v)'in hallerini, tavrını, konuşmasını, (Peygamber ile ilgili hususlarda) haber vermenin caiz olduğu şeyler ile caiz olmadığı şeyleri ve bir çok kimsenin bilemediği şeyleri bilir.

İşte bu, kendisine uyulan kimse ile birlikte uyan herkesin durumudur. Uyduğu kimsenin sözleri ile davranışlarına dair olan bilgiyi iyice araştırmada hırslı olma ve uyduğu kimseye nispet edilmesi doğru olan şeyler ile doğru olmayan şeylerin arasını a-yırma, (yukarıda söz konusu) olan kişilerde değil de, (birisine) u-yan kimseye özgü olarak meydana gelir. Bu ise, (mezhep) imam­larına nispetle mukallitlerin durumudur. Böyle kişiler, imamları­nın görüşlerini, delillerini, mezheplerini/metotlarını (başkalarının bilemeyeceği şekilde) bilirler. Yine doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

39. 1. Birisi de; Ca'fer b. Cisr/Cesr'in, babasından, onun da Sâbit'ten, onun da Enes'ten merfu [110] olarak rivayet ettiği şu hadistir:

"Kim 'Subhânallâhi ve bihamdihi' derse, Allah, o kimse­ye, cennette kökleri altın .....olan bir milyon hurma ağacı diker.? [111]

(Hadisin ravisi olan) Ca'fer; Ca'fer b. Ferkad b. Cisr/Cesr

Ebu Süleyman el-Kassâb el-Basrî'dir.

İbn Adiyy (bu hadisin ravisi olan Ca'fer hakkında) şöyle der:

"(Rivayet ettiği) hadisler, münkerdir."

Ezdî'de şöyle der:

"(Hadis tenkitçileri, onun) hakkında (çe­şitli sözler) söylemişlerdir."

Ca'fer'in babası Cisr/Cesr'e gelince, Yahya b. Maîn (onun hakkında) şöyle der:

"Lâ şey'dir. Onun (rivayet ettiği) hadis yazıl­maz."

Nesâî ile Dârekutnî ise (Cisr/Cesr hakkında) şöyle der:

"(O,) zayıf (bir ravi)dir."

İbn Hibbân'da şöyle der:

"(O,) adalet sınırından çıkmıştır."

İbn Adiyy'de şöyle der:

"Onun rivayet ettiği hadislerin çoğu, mahfuz [112] değildir."

40. 2. Birisi de; İbn Mende'nin, Ahmed b. Abdullah el-Cüveybârî el-Kezzâb yoluyla Şakîk'ten, onun da İbrâhîm b. Edhem'den, onunda Yezîd b. Ebi Ziyâd'dan, onun da Üveys el-Karani?den, onun da Hz. Ömer (r.a) ile Hz. Ali (r.a) yoluyla Peygamber (s.a.v)'den rivayet ettiği şu hadistir:

"Kim şu isimlerle: 'Allahım! Sen dirisin, ölmezsin. Galip­sin, yenilmezsin. (Her şeyi) görensin, şüphe götürmezsin. (Her şeyi) işitensin, şüphe götürmezsin. Doğru sözlüsün, yalan söy­lemezsin. Her şey sana muhtaç, (fakat hiçbir şeyi) tatmazsın. (Her şeyi) bilensin, (hiçbir şeye sana) öğretilmez... diyerek dua ederse, beni hakla gönderen Allah'a yemin ederim ki, eğer bu dualarla demirin yüzeyi üzerine dua edilse demir erir, akan suyun üzerine okunsa su dururdu. Kim yatarken bu dualarla dua ederse, bu duanın her harfinden kendisine teşbih edip istiğfar eden yedi yüz bin melek gönderilir.? [113]

Bu yalana, diğer yalana Hüseyin b. Dâvud el-Belhî'de tabi olup (bu hadisi) Şekîk yolundan nakletmiştir.

Diğer bir yalana olan Süleyman b. İsa, Sevrî yoluyla İbra­him b. Edhem'den bu hadisin bir kısmını nakletmiştir.

İşte bu ve bunun benzeri uydurma hadisler; Resûlullah (s.a.v)'i ve onun sözünü bilme hususunda en aşağı mertebede bulunan kimseler bile, bu tür hadislerin; uydurma, kurgu ve Pey­gamber (s.a.v)'e atılmış bir iftira olduğunda şüphe etmezler.

41. 3. Birisi de; en kötü yalana Abbâs b. Dahhâk el-Belhî'nin, Abdullah b. Ömer İbnü'r-Rammâh -meçhul olup bilinmeyen bir kimse'dan, onun da Ebu Muâviye'den, onun da A'meş'den, onun da Ebu Salih'den, onun da Ebu Hureyre yoluyla Hz. Pey­gamber (s.a.v)'den rivayet ettiği şu hadistir:

"Kim 'Bismillâhirrahmânirrahîm'i yazıp (burada geçen) 'Al­lah' kelimesindeki (harfini) tek gözlü değil de (li şekliyle iki gözlü yazarsa), Allah, o kimseye; bir milyon sevab yazar, o kimsenin bir milyon günahını siler ve onu bir milyon dereceye yükseltir.? [114]

42. 4. Birisi de; Ebu'-A'lâ'nın, Nâfi' yoluyla Abdullah İbn Ömer'den merfû' olarak rivayet ettiği şu hadistir:

"Kim bir ölüyü kefenlerse, yıkama anında ölünün kefenine dokunan her tüyü için on sevab vardır.? [115]

Ebu'1-A'lâ, Nâfi'nin rivayet etmediği hadisi ondan rivayet ederdi. Bu (tür) hadislerle delil getirmek caiz değildir.

Hasan b. Süfyân, bu hadisi;

Ebu'r-Rebf ez-Zehrânî'den, o da Ahmed İbnü'l-Haccâc'dan, o da Ebu'1-A'lâ'dan tahdis edip ri­vayet etmiştir.

Dârekutnî der ki: Ebu'1-A'lâ, el-Haffâf el-Kûfî olup asıl adı Hâlid b. Tahmân'dır."

Yahya b. Maîn'de der ki:

"O, zayıf bir'(ravi)dir. Ölümünden on sene önce akli dengesi bozuldu. Bundan önce sika birisiydi. Yanlış ile doğruyu birbirine kanştırdığı için (yalana kimselerin) getirdiği rivayetleri alıp onları kabul ederdi."

43. 5. Birisi de; Muhammed b. Abdurrahmân İbnü'1-Beyemâni?nin, Abdullah İbn Ömer yoluyla Peygamber (s.a.v)'den rivayet ettiği şu hadistir:

"Kim Ramazan Bayramı sabahı oruç tutarsa, yıl/ömür bo­yu oruç tutmuş gibi (sevab) alır.? [116]

Bu hadis, batıl olup Resûlullah (s.a.v)'in üzerine uydurul­muştur.

İbnü'l-Beylemânî, münker hadisleri rivayet ede(n birisiy)di.

Buhârî, Ebu Hatim er-Râzî ile Nesâf de (bu ravi ile ilgili ola­rak) der ki:

"Bu kimse, münkeru'l-hadis [117] (rivayet ettiği hadis­ler münker)dir."

Yahya b. Maîn'de (bu kimse ile ilgili olarak) şöyle der:

"Leyse bi şey'in."

Dârekutnî ile Humeydî'de der ki:

"(Bu kimse,) zayıf (bir ravi)dir."

İbn Hibbân'da der ki:

"Bu kimse, babası yolundan hepsi de uydurma olan iki yüz kadar hadisi bir nüshada nakledip bu ha­dislerle delil getirmek caiz değildir ve bu hadisler ancak hayret vermek için nakledilebilir. [118]

44. 6. Bu hadislerden birisi de şudur:

Kim aşûrâ günü oruç tutarsa, Allah o kimseye altmış yıl­lık ibadet yazar. [119]

Bu hadis, batıldır. Bu hadisi; Habîb b. Ebi Habîb, İbrahim es-Sâiğ'de, o da Meymûn b. Mihrân'dan, o da Abdullah İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir.

Habîb, hadis uyduran kimselerden biridir.

45. 7. Birisi de; Zekeriyyâ b. Duveyd el-Kindî el-Kezzâb el-Eşirr'in, Humeyd et-Tavîl'den, onun da Enes'den, onun da Pey­gamber (s.a.v)'den rivayet ettiği şu hadistir:

"Kim bir sebep dolayısıyla ara vermeden kuşluk namazı (kılmaya) devam ederse, ben ve o kimse, alemlerin Rabbini zi­yaret etmemize kadar cennette nurdan bir denizde, nurdan bir kayık içerisinde beraber oluruz.? [120]

46. 8. Birisi de; Ömer b. Râşid'in, Yahya b. Ebi Kesîr'den, onun da Ebu Seieme'den, onun da Ebu Hureyre'den, onun da Resulullah (s.a.v)'den rivayet ettiği şu hadistir:

?Kim akşam namazından sonra aralarında konuşmadan altı rekat (daha) namaz kılarsa, bu namaz, kendisi için on iki yıllık ibadete denk olur.? [121]

Ömer b. Râşid'e gelince; îmam Ahmed, Yahya b. Maîn ile Dârekutnî onun hakkında şöyle der:

"O, zayıf (bir ravi)dir."

Yine imam Ahmed, (onun hakkında) der ki:

"Onun rivayet ettiği hadis, hiçbir şeye denk değildir."

Buhârî'de onun hakkında şöyle der:

"Münkerü'l-hadistir." Buhârî (onun hakkında böyle demekle) onu zayıf saymıştır.

İbn Hibbân'da onun hakkında şöyle der:

"Onun naklettiği hadisi ancak ondaki zaafı/yerme belirtmek için (anmak) helaldir. Çünkü o; Mâlik, İbn Ebi Zi'b ile diğer sika kimseler adına hadis uydururdu."

47. 9. Bun(lar)dan birisi de, şu hadistir:

Kim Pazar günü bir selamla dört rekat namaz kılıp her rekatında 'el-Hamd' (Fâtiha suresi) ile 'Amene'r-Resûlü'yu [122] sonuna kadar okursa, Allah o kimseye; bin hac, bin umre, bin gaza ve her rekatına bin namaz (sevabı) yazar ve onun ile ce­hennem arasına bin tane hendek koyar. [123]

Allah (bu) hadisi uyduran kimseyi rezil etsin. Çünkü bu kim­se, Allah ve Resulü üzerine hadis uydurmakla ne kadar saygısızlık etmektedir!!

48. 10. Bunlardan birisi de, şu hadistir:

"Kim Pazar gecesi, dört rekat namaz kılıp her rekatında bir kere Tâtihatu'l-Kitâb' (Fâtiha suresi) ile 'Kul huvallâhu Ehadd'ı okursa, Allah o kimseye; kıyamet günü on kere Kur'an'ı okuyup (hatmeden) ve onun içindekilerle amel eden kim­senin sevabını verir.

(Bu kimse,) kıyamet günü kabrinden dolunay gecesi ayın (parladığı) gibi çıkar. Allah bu kimsenin kıldığı her rekata kar­şılık, hepsi mercandan yapılmış bin şehir sevabı verir. Her şe­hirde zebercetten yapılma bin saray vardır. Her sarayda yakut­tan biner adet yurt vardır. Her yurtta bin adet miskten yapılma bin ev vardır. Her evde bin karyola vardır. [124]

Görüldüğü üzere bu en berbat yalana kimse, binleri say­maya devam ediyor!!

49. 11. Bunlardan birisi de, şu hadistir:

"Kim Pazartesi gecesi altı rekat namaz kılıp her rekatında bir kere 'Fâtihatu'l-Kitâb' (Fâtiha suresi) ile yirmi kere 'Kul huvallâhu Ehadd'ı okur ve bundan sonra da on kere Allah'a is­tiğfarda bulunursa, Allah o kimseye; kıyamet günü bin siddîk, bin âbid, bin zâhîd sevabı verir.? [125]

Allah, Resuluüah (s.a.v) üzerine bu hadisi uyduran ve iftira eden kimseyi rezil etsin. Bu hadis, Ahmed b. Abdullah el-Cüveybârî'nin pis işindendir.

50. 12. Bunlardan birisi de, şu hadistir:

?Kim Pazartesi günü dört rekat namaz kılıp her rekatında bir kere 'Fâtihatu'I-Kitâb' (Fâtiha suresi), bir kere Ayete'I-Kürsî', bir kere 'Kul huvallâhu Ehadd', bir kere 'Kul eûzu bî-Rabbi'l-Felâk" okursa, bütün günahları affedilir. Allah, o kim­seye; cennette beyaz inciden bir saray verir; sarayın içinde, her biri üç bin zira' uzunluğunda ve bunun kadar eni olan yedi ev vardır.? [126]

Bu pis yalancı, içerisinde bu tarzda saçmalıklar bulunan hadisi uzatmaya devam ediyor! Bu (hadis), yalana olan [127] Hüse­yin b. İbrahim'in işindendir. Bu da, bu hadisi, Muhammed b. Tâhir'den rivayet etmiştir.

Yine bu tarzda Pazar günü namaz kılma, Pazar gecesi namaz kılma, Pazartesi günü namaz kılma, Pazartesi gecesi namaz kıl­ma, Salı günü ve gecesi namaz kılmanın fazileti ve haftanın diğer günleri ile gecesi namaz kılmanın fazileti ile ilgili birçok hadis uydurmuştur.[128]

Bu, gerçekten geniş bir konudur. Biz, içerisinde çirkin ve ür­pertici saçmalıklar bulunan bu hadisleri ve benzerlerini tanıtma mahiyetinde bunlardan sadece az bir kısmını zikrettik. Bütün bu hadisler, Resulullah (s.a.v) üzerine uydurulmuş yalan sözlerdir.

Ne yazık ki, zühd ve takva sahibi bir bir çok cahil kimse ile fı­kıh ilmi sahibi birçok kimse, bu uydurma hadislere büyük önem vermişlerdir.!

51. 13. Uydurma hadisler de; açığa çıkmayan bir karanlık, (dil yönünden) bir bozukluk ve ürpertici saçmalıklar yer alır. İşte bu tür ipuçları, hadislerin uydurma olduğunu ve Resulullah üze­rine yapılmış bir iftira olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tür ha­dise örnek şudur:

Kim kuşluk namazını şu kadar ve şu kadar rekat kılarsa, (o kimseye) yetmiş peygamber sevabı verilir."

Bu pis yalana kimse; peygamber olmayan birisinin, Nûh (a.s.)'ın ömrü kadar namaz kılsa bile yine de bir peygamber seva­bı verilmeyeceğini sanki bilmiyor mu?!.

52. 14. Buna örnek diğer bir hadis de şudur:

"Kim Cum'a günü (Allah rızası) niyeti ve isteğiyle boy abdesti alırsa, Allah o kimseye, kıyamet günü her tüyüne karşılık olarak bir nur yaratır. Her su damlası karşılığında ona cennet­te inci, yakut ile zebercetten yapılma bir derecelere yükseltir ki, her iki derecenin arası yüz yıllık yol mesafesidir."

Bu uydurma hadis, uzunca bir hadis içerisinde geçmektedir. Allah, bu hadisi uyduran kimseyi rezil etsin. Şüphesiz ki bu uy­durma hadis, yalancı ve pis birisi olan Ömer b. Subh'un işinden­dir.

19 Temmuz 2010 21:09

Ebu Hanife

Uydurma Hadisleri Bilmenin Genel Kuralları

Biz, (bu bölümde) bir hadisin uydurma olduğunun bilin­mesini gösteren (bazı) genel kurallara işaret edeceğiz:

Birinci Kural:

Hadiste; Resulullah (s.a.v)'in, bir benzerini söylemeyeceği türde bazı saçmalılara yer verilmesi.

53. Bu tür saçmalıklar, uydurma hadislerde, gerçekten çok­tur. Uydurulmuş şu hadiste olduğu gibi:

Kim Lâ ilahe illallah' (Allah'dan başka ilah yoktur) derse, Allah o kimseye bu kelimeden ötürü yetmiş bin lisanı olan bir kuş yaratır. Kuşun her lisanı için yetmiş bin lügati/lehçesi var. Bu lügatlar/lehçeler, o kul için Allah'a istiğfarda bulunur."

Ve şu hadis de buna örnektir:

?Kim şu kadar ve şu kadar amel işlerse, cennette (o kimse için) yetmiş bin şehir verilir. Her şehirde yetmiş bin saray, her sarayda yetmiş bin huri var."

İşte bu tür ürpertici saçmalıkları uyduran kimselerin hali, şu iki şekilden biri üzere olur:

a. Bu kimse, ya son derece cahil ve ahmak,

b. Yada bu tür benzeri ifadeleri Resulullah (s.a.v)'e nispet et­mekle onun kemalâtına eksiklik getirmeyi kasteden bir andıktır.

Hissin, Rivayet Edilen Hadisi Yalanlaması Meselesi

İkinci Kural:

Hissin, (bu türde rivayet edilen) hadisi yalan­laması. Örnek:

54. ?Patlıcan, (ne niyetle) yenilirse (yiyen kimseye) öyle (yarar sağlar)."

55. ?Patlıcan, her derde şifadır."

Allah, bu her iki hadisi uyduran kimseyi rezil etsin. Eğer bu sözleri, doktorların en maharetlilerinden biri olan Yûhannes söy­lemiş olsaydı, insanlar bu sözlerden etkilenebilirlerdi.

Patlıcan; sıtma, karabalgam ve diğer bir çok hastalığa karşı yendiğinde, ancak hastalığın şiddetini artırır.

Fakir bir kimse, patlıcanı sırf zengin olma niyetiyle yerse, pat­lıcan o kimseye zenginlikten bir fayda sağlamaz. Cahil kimse de, patlıcanı ilminin artması niyetiyle yerse, ona ilimden bir yarar sağlamaz.

56. Yine şu hadis de böyledir:

Konuşma anında kişinin hapşırması, onun doğruluğuna delildir."

Bazı insanlar, bu hadisin senedini sahih saysa bile, his, bu hadisin uydurma olduğunu gösteriyor. Çünkü biz, nice yalan söz söylerken aksıranlan görmekteyiz. Hatta yüz bin kişi, Peygamber (s.a.v)'den rivayet olunan bir hadis anında aksırsa, bu aksır­mayla, bu hadise 'sahih' hükmü verilemez. Yine (bu kimseler, bi­risinin) yalan sözüne tanıklık ettikleri esnada aksırsalar bundan dolayı (bu söz) doğrulanamaz.

57. Yine (şu hadis de) böyledir:

Mercimek yemeye devam edin! Çünkü mercimek; kalbi incelten ve gözyaşını çoğaltan bereketli bir yiyecektir. Merci­mek konusunda yetmiş peygamber takdiste bulundu. "

Abdullah İbn Mübârek'e, bu hadis soruldu. Ona:

Bu senden rivayet ediliyor' denildi. Bunun üzerine Abdul­lah İbn Mübarek (şaşkın bîr vaziyette):

Benden mi?' diye cevap verdi.

Mercimek hususunda en yüksek durum, Yahudilerin merci­meğe karşı iştahlı olmalandır.

Eğer bir peygamber mercimek hususunda takdiste bulunmuş olsaydı, devalara şifa olurdu. Hal böyle olunca, yetmiş peygam­ber (mercimek hususunda takdis etmiş olsa) durum nasıl olurdu?

Allah, mercimeği, (Kur'an'da) [129] "Ednâ" (daha aşağıda) diye adlandırıp onu, bıldırcın ile kudret helvasına tercih edenleri kınamış, onu sarımsak ile soğanla bir saymıştr.

Kendisinde melankoli, gaz, nefes darlığı, bozuk kan ve bun­ların dışında diğer zararlı hissi hastalıkları artıran bir takım zarar ve hastalıktan dolayı İsrail oğulları peygamberlerinden mercimeği takdis edenler hiç görülmüş müdür?!

Bu hadis, mercimeği, kudret helvası ile bıldırcına tercih eden kimseler yada bunlara benzer kimseler tarafından uydurulmuşa benzemektedir.

58. Bunlardan birisi de şu hadistir:

?Doğrusu Allah, gökleri ve yeri, Aşûrâ' günü yaratmıştır.?

59. Ve (şu) hadis (de böyledir):

?Yemeğin üzerine su için kî, doyasınız."

Çünkü yemek üzerine su içmek, yemeği bozar ve yemeğin midede yerleşimi ile sindirimini güçleştirir.

60. Bunlardan birisi de şu hadistir:

"İnsanların en yalancısı, boyacılar ile kuyumculardır.? [130]

His, bu hadisi reddetmektedir. Çünkü diğer kimselerde bu­lunan yalanlar, bunlardaki yalandan kat kat fazladır. Rafiziler bunlar, Allah'ın yarattıklarının en yalancısıdır, kahinler, tarikatçı­lar, müneccimler gibi.

Bazıları, hadisin metninde geçen "boyacı" kelimesi ile, 'sözü cümlelerle çoğaltıp süsleyen kimse'nin kast edildiği ve "kuyum­cu" kelimesi ile de 'aslı olmayan sözü düzenleyen kimse'nin kast edildiği şeklinde yorumlamışlardır.

Bu, bati bir hadisi yorumlamak için yapılmış ürpertici bir zorlamadır.

Uydurma Hadisin, Çirkin Ve Alaya Alınılacak Sözler İçermesi Meselesi

Üçüncü Kural:

Hadisin, çirkin ve alaya alınılacak sözler içermesi.

61. Şu hadis gibi:

"Pirinç adam olmuş olsaydı, elbette yumuşak huylu biri olurdu. Onu, aç bir kimse yiyince, onu mutlaka doyurur."

Görüldüğü üzere bu hadis, çirkin ve ürpertici bir söz. Bunu, 'peygamberlerin efendisi bir yana akıllı kimselerin sözü bile bu çir­kinlikte olamaz.

62. Ceviz, deva ve peynir ise derttir. Karna inince, şifa olur."

63. İnsanlar çemen otunda [131] bulunan (faydaları) bilselerdi, ağırlığınca altın verip onu sarın alırlardır."

64. Sofranızda yeşil sebze bulundurun. Çünkü yeşil sebze, şeytanı (sofradan) uzaklaştırır."

65. Hindiba [132] yaprağı üzerinde mutlaka cennetten su damlaları vardır."

66. Su teresi ne kötüdür. Onu kim geceleyin yerse, canı çe­kişerek geceler. Burnunda cüzam damarı/nabzı atar. Onu gün­düz yiyin, geceleyin ise ondan uzak durun."

67. Menekşe yağının, (diğer) yağlara olan üstünlüğü; Ehl-i beytin, diğer yarattıklara olan üstünlüğü gibidir."

68. Pırasanın diğer sebzelere olan üstünlüğü; buğdayın, tahıl­lara olan üstünlüğü gibidir."

69. Yer elması ile kereviz, İlyâs île Elyesa' (peygamberlerin) yemeğidir."

70. Şüphesiz ki et yerken kalpte bir sevinç olur."

71. Hiçbir nar yoktur ki, cennet narlarının tanesiyle aşılan­mamış olsun."

72. Ümmetimin baharı, üzüm ve karpuzdur."

73. Üzümü ekmekle birlikte yemeye devam etmek, sizin için gerekli (bir görev)dir."

74. Tuz size gereklidir. Çünkü tuz, yetmiş derde şifadır. [133]

75. Kim baklayı/fasulyeyi kabuğuyla birlikte yerse, Allah, o kişiden, yediği miktarda dert çıkarır. [134]

76. Horoza sövmeyin. Çünkü horoz, dostumdur. Adem oğulları, onun sesinde olanı bir bilseydi, onun tüyünü ve etini al­tınla satın alırdı."

77. Beyaz horoz edinen kimseye, şeytan ve sihir yaklaşamaz."

78. Allah'ın bir horozu var ki, boynu arşın altına ve ayakları da sınırlara kadar ulaşmış vaziyettedir."

79. Bir hadis hariç horoz ile ilgili bütün hadisler yalandır. [135] O da şudur:

"Horozun öttüğünü duyduğunuz zaman, Allah'ın lütfunu isteyin. Çünkü horoz, (öttüğünde,) bir melek görmüştür.? [136]

19 Temmuz 2010 21:11

Ebu Hanife

Uydurma Hadisin, Sahih Sünnetin Ortaya Koyduğu Hükme Açıkça Muhalefet Edip Çelişkili Olması Meselesi

Dördüncü Kural: Hadisin, sahih sünnetin ortaya koyduğu hükme açıkça muhalefet edip çelişkili olması.

Fesat, zulüm, abes, medh, batıl, hakkı yerme ve bunun ben­zeri şeyleri içeren her hadisten Resulullah (s.a.v)'den uzaktır.

80. Bu türden olarak: Adı 'Muhammed' yada 'Ahmed' olan kimseyi övücü ve bu adı alan herkesin cehenneme gitmeyeceği ile ilgili hadîsler.

Çünkü bu, Resulullah (s.a.v)'in dininde; "isimlerle ve lakap­larla cehennemden kurtulunmaz, cehennemden kurtuluş ancak iman ve salih amellerle gerçekleşir" şeklinde bilinene ters düş­mektedir.

81. Bu türden olarak: Cehennemden kurtuluş ile şöyle şöy­le yapan kimselere cehennem ateşinin dokunmaması ile ilgili hadisler.

Bu tür amellerdeki gaye, küçük mahiyetteki sevablardır. Re­sulullah (s.a.v)'in dininde bilinen husus ise, bunun aksine olup cehennemden kurtulma ancak tevhidi gerçekleştiren kimseyi ga­rantilemektedir.

Peygamber (s.a.v)'in, Bütün Sahabilerinin Huzurunda Açık Bir Şey Yaptığı Halde Sahabilerin, Peygamber (s.a.v)'in Bu Yaptığını Gizlemede Görüş Birliği Ettiklerinin Ve Bunu Nakletmediklerinin İddia Olunması Meselesi

Beşinci Kural: Peygamber (s.a.v)'in, bütün sahabilerinin huzurunda açık bir şey yaptığı halde sahabilerin, Peygamber (s.a.v)'in bu yaptığını gizlemede görüş birliği ettiklerinin ve bu­nu nakletmediklerinin iddia olunması.

82. Nitekim en yalancı grupların iddiası şu: Peygamber (s.a.v), Veda haccından dönerken, bütün sahabilerin huzurunda Hz. Ali'nin elinden tutup bütün sahabilerin onu tanıyacağı şekilde onların arasında durdurup daha sonra da şöyle buyurmuş:

"Bu (Ali); benim vasimdir, kardeşimdir ve benden sonraki halifemdir. Dolayısıyla onu dinleyin ve itaat edin."

Daha sonra ise bütün sahabiler; bunu gizlemede, değiştir­mede ve Peygamber (s.a.v)'e muhalefet etmede görüş birliğine varmış!!

Allah'ın laneti yalancıların üzerine olsun.

83. Yalancıların rivayetlerinden birisi de şu şekildedir:

İnsanların gözü Önünde, ikindiden sonra güneşin, Ali için geri dönderîldi."

Bu olay, büyük bir oranda meşhur olmamıştır. Bunu ancak Esma' bint. Umeys bilmektedir.[137]

Uydurma Hadisin Bizzat Kendisinin Batıl Olması Meselesi

Altıncı Kural: Hadisin bizzat kendisinin batıl olması. Do­layısıyla hadisin batıl olması, onun, Resulullah (s.a.v)'in sözle­rinden olmadığını gösterir. Örnek:

84. Gökyüzündeki saman yolu, arşın altındaki yılanın terin­den/izinden meydana gelmiştir."

85. Yüce Allah kızdığı zaman, vahyi Farsça indirir. Hoşnut olduğu zaman ise vahyi Arapça indirir."

86. Unutkanlığı meydana getiren altı özellik vardır:

1. Fare artığını yemek,

2. Biti, canlı olarak ateşe atmak,

3. Durgun suya işemek,

4. Yağmur damlalarının (yere düşmesini) engellemek,

5. Sakız çiğnemek,

6. (Olgunlaşmamış) elma yemek. [138]

87. Kafadan kan aldırma, unutkanlık meydana getirir.

88. Ey Humeyrâ! [139] Güneşdeki suyla yıkanma. Çünkü güneş­teki suyla yıkanmak, (kişi de) alaca (hastalığı) meydana geti­rir."

89. İçerisinde "Ey Humeyrâ" veya "Humey­râ" kelimesi geçen her hadis, yalan ve uydurmadır. [140]

90. Ey Humeyrâ! Çamuru yeme. Çünkü çamur yemek, şunu ve şunu meydana getirir."

91. Dininizin yarısını, Humeyrâ'dan alın."

92. Kimin sadaka verecek malı yoksa, Yahudi ve Hıristiyanlara lanet etsin." Çünkü lanet, hiçbir zaman sadaka yerine geçmez.

93. Adı Ahmed ve Muhammed olan kimsenin cehenneme gir­meyeceğine dair nefsime yemin ettim."

94. Kimin bir çocuğu olurda, teberrüken, onun adını Muham­med koyarsa, o kimse ile çocuk cennette olur."

95. Kendinden hamile kalırsa çocuğa 'Muhammed' adı koy­maya niyetlenmiş olarak karısına yaklaşan her müslümana mutlaka Allah erkek çocuk verir." Bu konuda bir cüz' olup hepsi yalanla doludur.

Hadis De Geçen Sözlerin, Resulullah (s.a.v)in Sözleri Bir Yana Peygamberlerin Sözüne Benzememesi Meselesi

Yedinci Kural: Hadisde geçen sözlerin Resulullah(s.a.v)'in sözleri bir yana peygamberlerin sözüne benzememesi.

Resulullah (s.a.v)'in sözleri, kendisine gelen vahiylerdir. Nite­kim yüce Allah, bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"O, hevadan konuşmaz. O(nun konuştuğu) ancak kendi­sine gelen vahiydir.? [141]

Yani Peygamber'in konuşması, ancak kendisine gelen va­hiydir. Dolayısıyla uydurma hadis, vahye, hatta sahabenin sözle­rine bile benzemez. Örnek:

96. Üç şey gözü canlandırır:

1. Yeşilliğe bakmak,

2. Akan suya bakmak,

3. Güzel yüze bakmak."

Ebu Hureyre ile Abdullah İbn Abbâs, hatta Saîd İbnü'I-Müseyyeb ile Hasen el-Basrî, hatta İmam Ahmed ile İmam Mâlik -Allah onların hepsine rahmet eylesin- bu sözden uzaktır.

97. Güzel yüze bakmak, gözü parlatır."

Bu ve buna benzeri sözler, bazı zındıkların uydurmalarındandır.

98. Size güzel yüzler ile kara kaşlar gerekli. Çünkü Allah, gü­zele ateşle azab etmekten haya eder."

Allah'ın laneti, bu pis hadisi uyduranın üzerine olsun.

99. Güzel yüze bakmak, ibadettir."

100. Gözdeki mavilik, uğurlu (gözde) olur."

101. Allah, başlarındaki kellik sebebiyle bir topluluğu günah­lardan temizledi. Ali'de, bunların ilkidir."

102. Burunda tüy bitmesi, cüzzam (hastalığın)a karşı bir gü­vencedir. [142]

İmam Ahmed'e bu hadis soruldu. O da: 'Bu hadis, hiçbir şe­ye sahip değildir' diye cevap verdi.

103. Allah kime güzel bir yüz ile güzel bir isim verip onu ayıp­lanmayan bir mevkiye getirirse, o kul, Allah'ın yarattıkları içe­risindeki (kulların) en değerlilerin dendir."

104. İçerisinde güzel yüzlü kimseler, güzel yüzlü kimseler ile ilgili övgü, onlara bakmayı emretme, ihtiyaçların onlardan gide­rilmesi ve onlara cehennem ateşinin dokunmayacağını ifade eden her hadis; yalan, uydurma ve uydurulmuş bir iftiradır. [143]

105. Bu konuda birçok hadis olup bunlar içerisinde doğruya en yakın olanı şu hadistir:

Bana bir postacı gönderdiğiniz zaman, yüzü güzel ve adı güzel olanı gönderin."

Bu hadisin senedinin içerisinde Ömer b. Râşid bulunmakta­dır. İbn Hibbân bu kimse hakkında şöyle der:

"Bu, hadis uydu­ran birisidir."

Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, "el-Mevzûât"ta bu hadisi zikretmiştir.

19 Temmuz 2010 21:13

Ebu Hanife

Uydurma Hadiste; Şu Ve Şu Tarihte Şeklinde Bir Tarih' Verilmiş Olması Meselesi

Sekizinci Kural: Hadiste; şu ve şu tarihte şeklinde bîr 'ta­rih' verilmiş olması. Örnek:

106. Şu, şu sene olduğunda, şöyle, şöyle olacak. Şu, şu ay gel­diğinde şöyle, şöyle olacak."

107. Ay, Muharrem (ayın)da tutulduğu zaman; pahalılık, sa­vaş ve sultanın görev(ler)i ortaya çıkar. Safer (ayın)da tutuldu­ğunda ise şöyle, şöyle (olaylar) olur."

Yalancı, bütün ayları sırayla saymaktadır. Bu konudaki bü­tün hadisler, yalan ve uydurmadır. [144]

Uydurma Hadisin, Doktorlar İle Kırık Çıkıkçıların Vasıflarına Daha Çok Benzemesi Ve Daha Uygun Olması Meselesi

Dokuzuncu Kural: Hadîsin, doktorlar ile kırık çıkıkçıların vasıflarına daha çok benzemesi ve daha uygun olması. Örnek:

108. Keşkek, [145] sırtı kuvvetlendirir."

109. Balık yemek, vücudu gevşetir."

110. Peygamber (s.a.v), kendisine, çocuğ(unun) azlığını şika­yet eden kimseye, yumurta ve soğan yemesini emretti."

111. Cebrail, bana, cennetten bir keşkek getirdi. Ben de onu yedim. Bunun üzerine bana cinsel ilişki konusunda kırk erkek gücü verildi."

112. Mü'min tatlıdır, tatlıyı sever."

113. En berbat yalancı, bu hadisi, başka bir lafızla şöyle ri­vayet etmiştir:

"Mü'min tatlıdır. Kafir ise ekşi/içkilidir.? [146]

114. Hurmayı aç karnına yiyin. Çünkü aç karnına hurma ye­mek, kurdu öldürür."

115. Lohusa hallerinde iken kadınlarınıza hurma yedirin. [147]

116. Kim (din) kardeşine tatlı bîr lokma yedirirse, Allah, kı­yamet günü, o kulunu, mevkifin [148] acılarından uzaklaştırır."

117. Kim büyük abdest yada küçük abdest lağımından bir lokmayı alıp onu yıkar, sonra da onu yerse, günahları bağışla­nır."

118. Yemeğe üfürmek, (yemeğin) bereketini giderir. [149]

119. Sizden birisinin kulağı çınladığı zaman, bana, salavât ge­tirsin ve 'Allah, Beni hayrla anan kimseyi zikretti' desin."

Kulak çınlaması hususunda gelen her hadis, yalandır.[150]

Akıl Île İlgili Bütün Hadislerin Uydurma Olması Meselesi

Onuncu Kura): Akıl ile ilgili bütün hadislerin uydurma ol­ması. Örnek:

120. Allah, aklı yaratınca, ona; 'Gel' buyurdu. O da geldi. Ona: 'Dön' buyurdu. O da döndü. Bunun üzerine Allah, (akla:)

?Ben senden daha değerli bir şey yaratmadım. Seninle alır ve seninle veririm' buyurdu."

121. Her şeyin bir madeni var. Takvanın madeni de akıllı kim­selerin kalpleridir."

122. Kişi, namaz ve cihad ehlinden olup (yaptığı bu amelleri,) aklının derecesine göre değer kazanır."

Hatb (el-Bağdâdî) der ki: "Bize Sûrî tahdis edip dedi ki: Ha­fız Abdulganiyy b. Saîd'in şöyle dediğini işittim: Dârekutnî dedi ki: "Akl" adlı kitabı dört kişi uydurdu: Bunların ilki, Meysere b. Abdurabbih idi. Dâvud İbnü'l-Muhabber, bu kitabı ondan çalıp bu kitapta Meysere'nin senedlerinden başka senedler yerleştirdi. Abdulazîz b. Ebi Recâ'da, bu kitabı çalıp bu kitaba başka sened­ler yerleştirdi. Daha sonra da Süleyman b. İsâ es-Siczî, bu kitabı çalıp (bu kitapta) farklı senedler [151] getirmiştir. [152]

Ebu'1-Feth el-Ezdî dedi ki:

"Akıl hakkında gelen hiçbir hadis sahih değildir."

El-Ezdi?nin bu sözünü; Ebu Ca'fer el-Ukaylî ile Ebu Hatim İbn Hibbân nakletmiştir. Yine de doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

İçerisinde Hızır Ve Hızır'ın Hayatı Geçen Bütün Hadislerin Uydurma Olması Meselesi

On Birinci Kural: İçerisinde Hızır ve Hızır'ın hayatı geçen bütün hadislerin uydurma olması.

123. Hızır'ın hayati hakkında gelen hiçbir hadis sahih değil­dir.

124. Resulullah (s.a.v) mescitte idî. Arkasından bir ses işitti. (Yanında bulunan) sahabiler, (sesin geldiği yere) bakmaya git­tiler. Bir de baktılar ki, Hızır."

125 Hızır ve İlyâs, her yıl buluşur. [153]

126. Arafat'ta Cebrail, Mîkâîl ile Hızır bir araya gelir. [154]

Bu hadis, uzunca bir şekilde olup uydurmadır.

İbrahim el-Harbî'ye, Hızır'ın ömrü ve onun sağ olup olmadığı ile ilgili soru soruldu. Bunun üzerine İbrahim el-Harbî: (İşini) gayba havale eden kimse, onun yarısını bile ala­maz. Bunu, insanların arasına ancak şeytan atmıştır' diye ce­vap verdi.

127. Buhârî'ye: Hızır ile İlyâs ile ilgili olarak- bu ikisi (ha­len) sağ mıdır?' diye soruldu. Bunun üzerine Buhârî:

Bu nasıl olabilir? Çünkü Peygamber (s.a.v) şöyle buyur­muştur:

Bugün yeryüzünde hayatta olan kimselerden hiçbiri, yüz­yılın başında kalmayacaktır. [155]

Bu ikisinin dışında birçok imama, bu soru soruldu. Onlar, ?senden önce hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Sen ölürsen, onlar nasıl ebedi kala­caklar?? [156] (mealindeki ayeti) söylediler.

128. Şeyhü'l-İslam İbn Teymiyye (rh.a)'e bu hadis soruldu. Oda:

Eğer Hızır sağ olsaydı, Peygamber (s.a.v)'e gelip onun önünde cihada katılması ve ondan öğrenim görmesi gerekirdi.

Peygamber (s.a.v), Bedir (savaşı) günü:

?Allahım! Eğer şu (müslüman) topluluğunu, (kafirlerin ga­lip gelmesi şeklinde) helak edersen, yeryüzünde (sana) ibadet olunmaz!? buyurdu.[157]

O topluluk, (tam olarak) üç yüz on üç kişi idi. İsimleri, ba­baları ile kabilelerinin isimleri bilinmekte idi. O zaman Hızır nerede idî?!

Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî [158] der ki:

"Hızır'ın dünyada yaşa­madığına dair dört (tane) delil vardır:

1. Kur'an,

2. Sünnet,

3. Muhakkik alimlerin icmâı.

4. Ma'kûl.

129. Kur'an'a gelince, bu, yüce Allah'ın şu buyruğudur:

?Senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik.? [159]

Eğer Hızır yaşamaya devam etseydi, "ebedileşmiş" olurdu. [160]

130. Sünnete gelince, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Şu gecenizi görüyor musunuz? Bu geceden sonra gelecek yüzyılın başında bugün hayatta olan kimselerden hiçbiri yeryü­zünde kalmayacaktır.? [161]

Bu, Buhârî ile Müslim'in üzerinde ittifak ettiği bir hadistir.

131. Müslim'in "Sahih'inde [162] Câbir b. Abdullah (r. anhümâ)'nın şöyle dediği geçmektedir:

"Resulullah (s.a.v)'in, vefatından az bir zaman önce şöyle buyurmuştu:

"Bugün canlı olanların hiçbiri, -o hayatta iken- üzerine yüz sene gelmeyecektir.? [163]

132. Muhakkik alimlerin icmâına gelince; Buhârî ile Ali b. Mûsâ er-Rızâ'nın: 'Hızır ölmüştür' dediklerini ve Buhârî'ye, Hı­zır'ın hayatta olup olmadığı ile ilgili soru sorulunca onun şöyle dediğini [164] anlattı:

"Bu nasıl olabilir? Çünkü Peygamber (s.a.v):

"Şu gecenizi görüyor musunuz? Bu geceden sonra gelecek yüzyılın başında bugün hayatta olan kimselerden hiçbiri yeryü­zünde kalmayacaktır" buyurmaktadır. [165]

(İbnü'l-Cevzî devamla) der ki:

Hızır'ın öldüğünü söyleyen­lerden bazıları şunlardır:

İbrâhîm b. İshâk el-Harbî, Ebu'l-Hüseyin İbnü'l-Münâdî. Bu ikisi, (dinî konularda) imamlardır. İbnü'l-Münâdî, "Hızır sağdır" diyen kimselerin sözünü çok çirkin bulur­du.

Kadı Ebu Ya lâ'da, "Hızır'ın öldüğü" ile ilgili görüşü; İmam Ahmed'in bazı talebelerinden nakledip bazı ilim adamlarının:

"Hızır sağ olsaydı, Peygamber (s.a.v)'e gelmesi gerekirdi" şek­lindeki sözünü de delil olarak getirmiştir.

133. (İbnü'l-Cevzî devamla) der ki: Bize Ahmed tahdis etti. (O da dedi ki:)

Bize Şüreyh İbnü'n-Nu'mân tahdis etti. (O da de­di ki:)

Bize Huşeym tahdis etti. (O da dedi ki:)

Bize Mucâlid'den, o da Şa'bî'den, o da Câbir b. Abdullah (r.a)'tan, o da Resulullah (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu haber verdi:

"Nefsimi elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Mu­sa sağ olsaydı, bana tabi olmaktan başka bir şey yapmazdı.? [166]

Buna göre Resulullah (s.a.v) ile birlikte Cum'a ile cemaat namazı kılmayan ve onunla cihad etmeyen birisi nasıl sağ ola­bilir?

Görmüyor musun? Hz. İsa (a.s), yeryüzüne indiğinde, Peygamberimiz'in peygamberliği hususunda bir zedelenme olma­ması için, bu ümmetin imamının arkasında namaz kılacak ve öne geçmeyecek.

Ebu'I-Ferec (İbnul-Cevzî devamla) der ki: Hızır'ın varlığını ispat edip bu ispatının içerisinde yer alan bu şeriattan uzaklaş­mayı unutan kimsenin anlayışı ne kadar da kıttır!

Ma'kûl olan delile gelince, bunun on yönü bulunmaktadır:

Birincisi: Hızır'ın sağ olduğunu ispat edip onun, Hz. Adem (a.s)'ın sulbünden gelme çocuğu olduğunu söyleyen kişinin gö­rüşü, iki yönden bozuktur:

a. Tarihçi Yuhannâ'nın kitabında geçtiği üzere; Hızır'ın ömrü, şu an altı bin yaşındadır. Böyle bir ömür, olağanüstü hu­suslarla ilgili olarak, insan için söz konusu olamaz.

b. Eğer Hızır, Hz. Adem (a.s)'ın sulbünden gelme çocuğu ol­saydı yada -iddia ettikleri gibi Adem'in çocuğunun çocuğundan olma dördüncü bir kimse ve Zulkameyn'in veziri olsaydı; onların vücut yapısı, bizim vücut yapımız gibi olmayıp aksine uzunluk ve genişlik olarak daha aşırı büyük olurdu.

134. Buhari ile Müslim'in "Sahihlerinde, Ebu Hureyre (r.a) yoluyla Resulullah (s.a.v)'in şöyle buyurduğu geçmektedir:

"Allah, Adem'i, altmış zira' boyunda yarattı.? Bundan son­ra [167] insanlar, kısalarak geldi. [168]

Hızır'ı gördüğünü iddia eden hiçbir kimse, onu, bu irilikte ve insanların en eskisi olarak görmüş değildir.

Üçüncüsü: [169] Eğer Hızır, Hz. Nuh (a.s)'dan önce (yaşamış) olsaydı, Hz. Nuh (a.s)'la birlikte gemiye binerdi. Böyle bir şeyi ise hiç kimse nakletmemiştir.

Dördüncüsü: Alimlerin ittifakına göre; Hz. Nuh (a.s) gemi­den indiğinde, beraberinde bulunan kimseler ölmüş, akabinde onların soyları da ölmüş ve sadece Hz. Nuh (a.s)'ın soyu kalmış­tır. Buna delil, yüce Allah'ın şu sözüdür:

"Nuh'un zürriyetini, baki kıldık.? [170]

İşte bu, "Hızır, Hz. Nuh (a.s)'dan önce (sağ) idi" diyen kim­senin görüşünü reddetmektedir.

Beşincisi: Bu, doğru olup Adem oğullarından birinin, doğ­duğu günden dünyanın sonuna kadar yaşasa ve doğumu da, Hz. Nuh (a.s)'dan önce olsa; elbette bu, en büyük mucizelerden/bel­gelerden ve olağanüstü durumlardan biri olurdu ve bu haber, Kur'an'ın bir çok yerinde geçerdi. Çünkü böyle bir durum, en bü­yük Rububiyet mucizelerinden/belgelerindendir.

Yüce Allah, (Kur'an'da, Hz. Nuh ile ilgili olarak) onu 950 yıl yaşattığını belirtip [171] onu bir mucize/belge saymıştır. Buna göre dünyanın sonuna kadar yaşattığı kimsenin hali nasıl olur?!

İşte bundan dolayıdır ki, ilim adamlanndan birisi: [172] "Bu dü­şünceyi, insanlar arasına, ancak şeytan atmıştır" demiştir.

Altıncısı: Hızır'ın sağ olduğu ile ilgili görüş, Allah'a karşı bil­gisizce (ileri sürülmüş iftira mahiyetinde) bir görüş olup böyle bir şey ise, Kur'an nassıyla haramdır. [173]

İkinci öncül, gayet açıktır. Birinci öncül ise:

Eğer Hızır'ın sağ olduğu sabit olsa, onun sağ olduğuna dair Kur'an'da, Sünnette ve İcmâı ümmette bir delil olurdu.

İşte Allah'ın kitabı ortada! Onun iceresinde Hızır'ın sağ ol­duğu ile ilgili nerede (bir bilgi var)?

İşte Resulullah (s.a.v)'in sünneti de ortada! Onun içerisinden bunu gösteren (bir bilgi) nerede?

İşte ümmetin alimleri de ortada! Onlar, Hızır'ın sağ olduğu hususunda hiç icma ettiler mi? [174]

Yedincisi: Hızır'ın sağ olduğunu savunan kimselerin tutun­duktan tek şey, halk arasında anlatılan hikayelerdir. Adamın biri, Hızır'ı gördüğüne dair bir hikaye anlatır.

Allah için, (bu) ne garip bir şey! (Sanki) Hızır'ın (belli) bir alameti var da gören kimse onu bu hikayeler sayesinde mi ta­nıyor? Bu kimselerin çoğu, gördükleri şahsın:

"Ben Hızırım" de­mesine aldaniyor.

Bilinen şu ki:

Böyle bir sözü ortaya atan kimsenin sözünü, Allah'tan bir delil olmaksızın doğrulamak caiz olmaz.

Buna göre Hızır'ı gördüğünü söyleyen kimse, kendisinin "Hızır" olduğunun söyleyen kimsenin yalancı birisi değil de doğ­ru sözlü birisi olduğu nereden biliyor?

Sekizincisi: Hızır'ın, Kelîmullah olan Hz. Musa (a.s)'dan aynımış ve onunla arkadaşlığını sürdürmeyip ona şöyle dedi:

?İşte bu, benim senin arandaki ayrılıktır.? [175]

Buna göre Hızır, Hz. Musa (a.s) gibi birisinden ayrılmayı kendisine uygun görüp, sonra Cum'a namazı ile cemaat nama­zına gelmeyen, ilim meclislerine gitmeyen, şeriattan hiçbir şey bil­meyen ve şeriattan sapmış olan cahil abidlerle nasıl bir araya gelebilir?

Bunların her biri:

"Hızır dedi ki",

"Bana Hızır geldi", Hızır bana tavsiye etti ki" (gibi şeyler) söylüyorlar.

Doğrusu Hızır'ın, Kelîmullah olan (Hz. Musa')dan ayrılıp abdest almasını ve namaz kılmasını bilmeyen cahil kimselerle dost­luk peşinde koşması şaşılacak bir durum!!.

Dokuzuncusu: (İslam) ümmeti, (bir kimsenin); "Ben Hızırım" deyip "Ben, Resulullah (s.a.v)'i şöyle şöyle derken işit­tim" şeklindeki sözüne farz edilip, dinî konularda o kimsenin sö­züne itibar edilmez ve onun (sözüy)le delil getirilmez.

Yalnız "Hızır, Resulullah (s.a.v)'e gelmedi, ona bey'at et­medi" denilmesi ya da bu cahil kimsenin, (kendisini kastederek):

"(Bana) bir peygamber gönderilmedi" demesi ile ilgili (sözlerde) küfürden bazı şeyler vardır.

Onuncusu: Eğer Hızır sağ olsaydı, elbette kafirlere karşı cihad etmesi, Allah yolunda gayret göstermesi, ordu safında bir saat yer alması, Cum'a'ya ile cemaata gelmesi ve ilim öğrenmesi; onun için, ıssız yerler ile çöllerdeki vahşi hayvanlar içerisinde çokça gezmesinden daha değerlidir. Böyle bir şey, Hızır için yer­meyi ve ayıplamayı gerektiren bir durum olmaz mı?

19 Temmuz 2010 21:15

Ebu Hanife

Sahih Bir Şahidin, Hadisin, Batıl Olduğunu Ortaya Koyması Meselesi

On İkinci Kural: Sahih bir şahidin, hadisin, batıl olduğunu ortaya koyması.

135. Uzunca bir şekilde rivayet edilen Uvc b. Unuk hadisi gibi.[176]

Bu hadisi uyduran kimse, Peygamberlerin kıssalarına leke sürmeyi kast etmiştir. Çünkü bu tür kimseler, bu haberlere cür'et ederler. Bu hadiste:

"Uvc b. Unuk'un boyu, üçbin üçyüz otuz üç ve üçte bir zira' idi. Hz. Nuh (a.s), onu, suda boğulmakla korkuttuğunda, uzun boylu olması nedeniyle Nuh'u küçümseme mahiyetinde ona:

Beni şu çanağına/gemine bindir' demişti.

Tufan, onun ayağının ökçesine bile ulaşamamıştı. Denize dalıp, deniz ancak onun göbeğinin altına yaklaşabilmişti.

O, denizin derin yerlerinden balığı alır ve onu güneşe uzatıp kızartırmış.

Yine o, Hz. Musa (a.s)'ın ordusu iriliğinde bir kayayı yerin­den söküp çıkarmış ve kayayı onların üzerine atmak istemiş de, Allah o kayayı, tıpkı gerdanlık gibi yapıp onun boynuna geçir­mişti!."

Bu hadisi bu şekilde uyduran yalancı kimsenin Allah'a karşı iftira etmedeki bu cesareti, şaşılacak bir durum değildir. Asıl şa­şılması gereken husus; bu hadisi, tefsir ve diğer ilim kitaplarına alıp da bu hadisin halini hiç belirtmeyen kimsenin durumudur.

işte onlara göre, bu kişi, Hz. Nuh (a.s)'ın zürriyetinden değil­dir. Çünkü yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Nuh'un zürriyetîni, baki kıldık.[177]

Bu ayete göre Allah, tufandan sonra yeryüzünde kalan kimselerin hepsinin, Hz. Nuh (a.s)'ın soyundan gelenler oldu­ğunu haber vermektedir. Bu sebeple de Uvc b. Unuk'un varlığı doğru olsa bile, Hz. Nuh (a.s)'dan sonra kalmamış olması gerekir.

136. Yine iddiaya göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuş:

"Allah, Adem'i; gökteki uzunluğu aitmiş zira' olarak ya­rattı. İnsanlar, Adem'den bu ana kadar kısalarak geldi.?[178]

Yine yer ile gök arası, beş yüz yıllık yol mesafesidir. Onun tavanı da böyledir. [179]

Güneş dördüncü kat semada olup bizim ile güneş arasında (bu kadar) büyük bir mesafe olduğuna göre; uzunluğu üçbin zira' olan birisi, nasıl olurda güneşe yetişip bizzat onda balık kızartabilir?

Hiç kuşkusuz bu ve benzen hadisler, Ehl-i Kitap zındıkların; peygamberler ve ümmetieriyle alay edip onlarla dalga geçmek isteyen kimselerin uydurmalarındandır.

137. Kaf dağı, yeşil zebercetten (oluşmuş) olup duvarın bahçe­yi çevirmesi gibi dünyayı kuşatır. Gökyüzü, kanatlarını, onun üzerine koymuştur. İşte gökyüzünün mavi oluşu, bundan dola­yıdır."

İşte bu ve benzeri uydurma hadisler, filozofların ve onlara benzer kimselerin ancak küfrünü arttırır.

138. Dünya bir kayanın üzerindedir. Kaya da öküzün boynuzu üzerindedir. Öküz boynunu hareket ettirdiğinde, kaya da hare­kete geçer. (Böylece) dünya da harekete geçip deprem meyda­na gelir."

Kitaplarını bu hezeyanlarla dolduran kimselere hayret doğru­su!.

139. Peygamber (s.a.v)'e (devamlı) gidip gelen dişi bir cin var­dı. Bir ara gidip gelmeye ara vermişti. Bunun üzerine Peygam­ber (s.a.v):

?Sana (benim yanıma) gidip gelmeyi ara verdiren şey ne­dir?? diye buyurdu. Cin:

Hindistan'da bir (yakınım) ölmüştü. Bu sebeple başsağ­lığı için oraya gittim. Yolumun üzerinde İblis'i bîr kayanın üze­rinde namaz kılarken gördüm. Ona:

Seni Adem oğullarını saptırmaya zorlayan şey nedir?' di­ye sordum. O da:

Sen bu soruyu sormaktan vazgeç' diye cevap verdi. (Tek­rar) ona:

Sen (bildiğim) şeytan iken (nasıl olur da) namaz kılıyor­sun?' dedim. O da:

Ey boşta gezen (geveze)! Ben, (ölen kişinin cenazsesine karşı) saygılı davrandığım zaman, beni bağışlamada bir pay ve­receğini elbette Allah'tan umuyorum' dedi.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v)'in, o günkü gibi bir daha hiç güldüğünü görmedim."

İbn Adiyy (ö. 365/975) "el-Kâmil"de der ki:

Bize Abdu'l-mü'min b. Ahmed tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Minkar İbnü'l-Hakem tahdis etti. O da dedi ki:

Bize İbn Lehîa, babasından, o da Ebu'z-Zübeyr'den, o da Câbir'den tahdis edip bu hadisi nak­letti. [180]

İbn Lehîa'nın kitabına sonradan nelerin sokuşturulduğunu en iyi Allah bilir. Çünkü İbn Lehîa, bu türlü hezeyanları hadis (kitaplarına) sokmaya çalışan kimseleri en iyi bilen birisidir.

140 Hâmme İbnü'1-Hîm b. Lakîs b. İblîs ile ilgili uzunca bir şekilde ve buna benzer bir biçimdeki hadis.[181]

141. Zürayb b. Bersemlâ" ile ilgili hadis.[182]

İbnü'l-Cevzî der ki: "Zürayb b. Bersemlâ hadisi, batıldır.[183]

Uydurma Hadisin, Kur'an'ın Sarîh/Açık İfadesine Aykırı Olması Meselesi

13. Kural: Hadisin, Kur'an'ın sarih/açık ifadesine aykırı olması.

142. Dünyanın ne kadar ömrü olduğu ile ilgili hadis gibi:

"Dünyanın ömrü, yedi bin yıldır. Biz (şimdi) yedinci bin (yıl)dayız."

Bu, en açık bir yalandır. Çünkü bu hadis sahih olsaydı, bi­zim zamanımızdan kıyamete kadar tam iki yüz elli bir yıl [184] kal­dığını herkes bilirdi. Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle bu­yurmaktadır:

Sana, kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar

?De ki: 'Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini, O'ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir.' Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar. De ki: Onu bilmek ancak Allah'a mahsus­tur.? [185]

Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

?Kıyamet(in ne zaman kopacağına dair) bilgi Allah katındadır.? [186]

143. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir.? [187]

144. Zamanımızda -karnı aç iken kendisini tok gösteren ve-ilim sahibi olduğunu iddia eden bazı kimseler:

Peygamber (s.a.v) kıyametin ne zaman kopacağını bili­yor" şeklinde açıkça yalana başvuruyorlar. Onlara şöyle cevap verilir:

Peygamber (s.a.v), Cibril hadisinde (konu ile ilgili olarak) şöyle buyurmuştur:

?Kıyametin ne zaman kopacağı ile ilgili kendisinden soru sorulan kimse, soruyu sorandan daha bilgili değildir.?[188]

İlim iddiasında bulunan bu kimse, bu sözün yerini değiştirip:

Ben ve sen, kıyametin ne zaman kopacağını biliyoruz' demiştir.

145. Bu, en büyük bir cehalet ve en çirkin bir tahriftir. Pey­gamber (s.a.v), bedevi olduğunu zannettiği kimseye, Allah için:

Ben ve sen, kıyametin zaman kopacağını biliyoruz' de­meyi elbette daha iyi biliyordu. Fakat bu cahil kimse:

Peygamber (s.a.v), bedevi şeklinde gelen kimsenin, Ceb­rail olduğunu biliyordu' demektedir. Sözünde her zaman doğru olan Resulullah (s.a.v), konu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

Nefsimi elinde bulunduran (Allah')a yemin ederim ki, Bu (bedevi) şekli hariç, bana geldiği (her) şekilde Cebrail'i tanır­dım.[189]

146. Konu ile ügili başka bir lafızda şu ifade yer almaktadır:

Bu defaki dışında Cebrail'i (hep) tanımıştım.[190]

147. Yine konu ile ilgili başka bir lafızda şu ifade yer almaktadır:

(Peygamber (s.a.v):) 'Bedevi'yi bana geri getirin' (buyur­du). Bunun üzerine gidip (onu) aradılar. (Fakat ona dair) hiçbir şey bulamadılar. [191]

148. Peygamber (s.a.v), gele bedevinin Cebrail olduğunu ancak bir müddet sonra anlamıştı. Nitekim Hz. Ömer (r.a) konu ile ilgili olarak şöyle demiştir:

"Bir müddet beklemiştim. Daha sonra Peygamber (s.a.v):

?Ey Ömer! Soruyu soran kimsenin kim olduğunu biliyor musun?? [192] diye sordu.

(Bu sözü) değiştiren kimse:

Peygamber (s.a.v), soru sorma vaktinde bedevi şeklindeki kimsenin Cebrail olduğunu anlamıştı. Fakat bunu sahabilere anca bir müddet sonra haber vermişti' demiştir.

149. Ayrıca Peygamber (s.a.v)'in hadisteki sözü şu şekilde­dir:

Kıyametin ne zaman kopacağı ile ilgili olarak kendisin­den soru sorulan kimse, soruyu sorandan daha bilgili değil­dir."

Bu ifade, hem soruyu soranı ve hem de sorulanı içine al­maktadır. Çünkü kıyametin kopması ile ilgili olarak hem soruyu soran ve hem de sorulan kimsenin durumu aynıdır.

Fakat bunlar aşırı kimseler olup onlara göre:

Resulullah (s.a.v)'in ilmi, Allah'ın ilmine uygundur, onun aynısıdır.[193] Al­lah'ın bildiği her şeyi, Resulullah (s.a.v)'de bilmektedir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmış­lardır. Sen onları bilmezsin, onları biz biliriz.? [194]

Bu ayet; tevbe suresinde surenin son taraflarında ve Kur'an'dan en son indirilen ayetlerdendir.

İşte o zaman Medine'de müslümanların komşuları, bu mü­nafıklardı.

150. Bundan birisi [195] de şu hadistir:

"Peygamber (s.a.v), Aişe'nin gerdanlığını aramaya gönder­diği zaman deveyi sürüp gerdanlığı (onun altında) buldular.? [196]

151. Yine Resulullah'ın bilmediği gayb işlerden birisi de; "hurma aşılama meselesi"dir.

Peygamber (s.a.v) (bu hadiste):

?Hurma aşılama işini bırakırsanız, ona hiçbir şeyin zarar vermeyeceğini zannederim? buyurdu.

Bunun üzerine sahabiler, hurma aşılama işini bıraktılar. (Hurma mevsimi) gelince, hurma olgunlaşmadı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):

Sizler, dünya (ile ilgili işleri)nizi (benden) daha iyi bilir­siniz' buyurdu.? [197]

Resulullah'ın, kendisine bildirilmediği sürece, gayb ile i işleri bilmediğine dair yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

?De ki: 'Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır? demiyorum. Ben gaybı da bilmem.[198]

Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

?Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim.? [199]

Mü'minlerin annesi Hz. Aişe'nin başına gelen o olay gelip de iftiracılar ona iftira ettiklerinde, Peygamber (s.a.v), işin gerçeğini, Allah'tan Hz. Aişe'nin suçsuzluğuna dair vahiy gelene kadar bil­miyordu.

152. Aşırı kimselere göre: "Peygamber (s.a.v) hiç kuşkusuz işin gerçeğini biliyordu. Hz. Aişe'den ayrılma hususunda (bazı) kimselerle istişare etti. İşin gerçeğini bildiği halde, cariyeyi [200] çağırıp (işin aslını öğrenmek için bir de meseleyi) ona sordu. Daha sonra da (Aişe'ye):

?Eğer bir günah işledinse, Allah'tan bağışlanma dile' buyurdu.? [201]

Peygamber (s.a.v), Hz. Aişe'nin bir günah işlemediğine dair kesin bir şekilde biliyordu."

Hiç kuşkusuz bu kimseleri bu aşırılığa götüren şey; onların, "Allah'ın, kendilerinin günahlarını bağışlayıp kendilerini cen­nete sokacağı" şeklindeki inançlandır.

Onlar aşırılığa kaçıp bu konuda ileri gittiklerinde, aşırılığa da­ha da yaklaşıp ona daha da layık oldular, İşte bu kimseler; Pey­gamber (s.a.v)'in emrine uymada en itaat etmeyenleri ve onun sünnetine muhalif olmada onların en aşırı gidenleridir. Bunlar, Hz. İsa (a.s) hakkında son derece aşırı giderek onun şeriatına ve dinine en büyük muhafeleti yapan Hıristiyanlara açıkça benze­mektedir.

Kısacası: Bu kimseler, yalan olduğu açıkça belli olan hadis­leri kabul ediyorlar ve itikatlarını yaymak için sahih hadislerin yerlerini değiştiriyorlar.

Müslim'de Geçen "Yerin Cumartesi Günü Yaratılması" İle İlgili İfadeye Yönelik Eleştiri

153. İçerisinde yanlışlık bulunan rivayetlerden birisi de, Ebu Hureyve'den gelen şu hadistir:

Allah, yeri/toprağı, Cumartesi günü yarattı..

Bu hadis, Müslim'in "Sahih" adlı eserinde geçmektedir. [202]

Yanlışlık, hadisin merfu' [203] olarak rivayet edilişinde ortaya çıkmaktadır.

Bu, ancak Ka'bu'l-Ahbâr'ın sözüdür.

Hadisçilerin imamı Muhammed İbn İsmâîl el-Buhârî, "Târîhu'l-Kebîr"de bu şekilde belirtmiştir. Yine Müslüman alimlerden bir çoğu da bunu söylemiştir.[204]

Bunun merfu' bir hadis değil de Ka'bu'l-Ahbâr'ın sözü ol­duğu meselesi, onların dedikleri gibidir.

Çünkü Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri altı gün­de yarattığını haber vermektedir.[205]

Bu hadis ise; bu yaratma süresinin, yedi gün olmasını gerek­tirmektedir.[206] Yine de doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

Kudüs'teki Kayanın, Allah'ın En Aşağıdaki Arşı Olduğu İle İlgili Uydurma Hadisin Kritiği

154. Bunlardan birisi de, (Kudüs'teki) kaya hakkında ri­vayet olunan şu hadistir:

"(Kudüs'teki) kaya, Allah'ın en aşağıdaki arşıdır."

Allah, iftiracıların yalanından uzaktır.

155. Urve İbnü'z-Zübeyr bu sözü işitince:

"Subhânallâh! Yü­ce Allah, (kürsîsi ile ilgili olarak): Onun kürsîsi, gökleri ve yeri kapladı? [207] buyururken, Kudüs'teki kaya O'nun en aşağıdaki arşı nasıl olabilir?!" dedi.

156. Kudüs'teki kaya hakkında gelen her hadîs, yalan ve uy­durmadır.[208] Kayanın üzerindeki ayak izi de; yalan ve uydurma olup yalancıların, oraya gelen ziyaretçilerin sayısını çoğaltmak için kendi elleriyle yaptıkları bir şeydir.

157. Kudüs'teki kaya hakkında gelen hadislerin en merfu' olanı; o kayanın, Yahudilerin kıblesi olmasıdır.

O kayanın mekan içerisindeki durumu, zaman içerisindeki Cumartesi gününün durumu gibidir.

Allah, burayı, kıble olarak ümmet-i Muhammed'e, Beytu'l-Haram olan Ka'be'yle değiştirdi.

158. Mü'minlerin emiri Hz. Ömer (r.a), Mescid-i Aksa'yı (ye­niden) yapmak istediğinde:

Mescid-i Aksa'yı, kayanın önüne mi, yoksa arkasına mı koyalım" dîye çevresindeki ileri gelen insanlarla istişare etti. Ka'b, [209] ona:

Ey Mü'minlerin emiri! Mescid-i Aksa' kayanın arkası­na yap' dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, Ka'b'a:

Ey Yahudi çocuğu! Yahudilik, senin (bu konudaki bilgi­ni) karıştırıyor. Ben, Mescid-i Aksa'yı, kayanın önüne (yeniden) yapacağım. Böylece (burada) namaz kılan (müslüman)lar, kayaya karşı dönmemiş olacaklar' dedi.

Bunun üzerine Hz. Ömer, Mescid-i Aksa'yı, bugünkü bulun­duğu yere yaptı. [210]

159. Yalancılar, Kudüs'teki kayanın fazileti ile Beytü'1-Makdis (=Mescid-i Aksa'n)'in fazileti hususunda bir çok hadis uydur­muşlardır.

a. Yalnız Mescid-i Aksa'nın fazileti hususunda Peygamber (s.a.v)'in şu sözü sahihtir:

(Namaz kılmak amacıyla) ancak şu üç mescide yolculuk edilebilir:

1. Mescid-i Haram,

2. Mescid-i Aksa,

3. Şu benim mescidini. [211]

Bu hadis, Buhârî ile Müslim'in "Sahih"lerinde geçmektedir.

160. b. Ebu Zerr'dcn gelen Peygamber (s.a.v)'in şu sözü (de sahihtir);

"Ebu Zerr,? Resulullah (s.a.v)e:

Yeryüzünde yapılan ilk [212] mescid hangisidir?' diye sor­du. Resulullah (s.a.v):

?Mescid-i Haram? diye cevap verdi. Ebu Zerr (tekrar):

?Sonra hangisidir?? [213] diye sordu. Resulullah (s.a.v):

?Mescid-i Aksa' diye cevap verdi.?[214]

Bu hadis, Buhârî ile Müslim'in üzerinde ittifak ettiği bir ha­distir.

161. c. Yine Abdullah İbn Amr'dan gelen şu hadis (de sa­hihtir):

"Süleyman, Beyt(u'l-Makdis')i yaptığında Rabbinden üç şey istedi:

1. Allah'ın hükmüne uygun bir hüküm. Allah, bunu, ona verdi.

2. Allah'tan, kendisinden sonra hiç kimseye verilmeyen bir mülk (=hükümdarlık) (vermesini) istedi. Allah, bunu da, orta verdi.

3. (Yine) Allah'tan, bu mescide, sadece namaz kılmak maksadıyla gelen kimsenin, annesinden doğduğu günkü gibi hatalarından temizlenerek geri dönmesini istedi.

Peygamber (s.a.v) burada şöyle buyurdu; Ben, Allah'ın, bu­nu da, ona vermiş olmasını ümit ederim. [215]

Bu hadis, İmam Ahmed'in "Müsned"i ile Hâkim'in "Sahîh"inde geçmektedir.

162. Bu konuda bu hadislerin dışında dördüncü bir hadis daha var. Bu hadisi, İbn Mâce "Sünen"inde rivayet etmiş olup [216] bu hadis muzdaribtir: [217]

"Mescid-i Aksa'da kılınan bir namaz, elli bin namaz (hük­münde) dir.[218]

Böyle bir şey, imkansızdır. Çünkü Resulullah (s.a.v)'in mes­cidi, Mescid-i Aksa'dan daha üstün ve Mescid-i Nebevî'de kılınan bîr namaz, bunun dışında kılınan bin namazdan daha üstün­dür.[219]

163. Beytu'l-Makdis (Mescid-i Aksa)'da kılman nama­zın, beş yüz namaza üstün olması" şeklinde bir hadis rivayet edilmiştir ki, bu hadis, doğruya daha yakındır.[220]

164. Peygamber (s.a.v)'den; "Peygamber (s.a.v)'in (gecele­yin Mescis-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya) yürütüldüğü", "Mescid-i Aksa'da namaz kıldığı, bu namazda peygamberlere imam olduğu, Burak'ı Mescid-i Aksa'nın kapısının halkasına bağladığı ve oradan miraca çıkarıldığı" şeklinde gelen hadis de sahih­tir. [221]

165. Yine Peygamber (s.a.v)'den gelen şu hadis de hadistir:

"Mü'minler, Ye'cûc ile Me'cûc'(ün şerrin)den Mescid-i Aksa'ya sığınacaklardır.? [222]

İşte bu konuda sahih olan hadislerin hepsi bunlardır.

Daha sonra yalana kimse, torbayı açıp içerisinden Filistin'de bir yer olan Halîl şehri de dahil bir çok uydurma hadis çıkarmıştır.

Hiç kuşkusuz Allah, kendisi ile Resulullah (s.a.v) üzerine ya­lan uyduran kimseleri ve sahih hadislerin yerlerini değiştirenleri rezil edecektir.

Allah için, Muhammed ümmetinden bu iki gruba karşı ge­rekli cevabı verecek hiç kimse yok mudur?!

19 Temmuz 2010 21:17

Ebu Hanife

Haftanın Günleri İle Gecelerinde Namaz Kılma İle İlgili Uydurma Hadislerin Kritiği

14. Kural: Pazar günü, Pazar gecesi, Pazartesi günü, Pa­zartesi gecesi ile haftanın diğer günleri ile gecelerinde Namaz Kılma ilgili hadisler.

166. Gün ve gecelere ait namazlarla ilgili bütün hadisler, uy­durmadır. Bu konunun bir kısmı daha önce geçmişti.[223]

167. Yine Receb ayının ilk Cum'a gecesi kılınan "Reğâib namazı" ile ilgili hadisler de uydurmadır. Bu konu ile ilgili bü­tün hadisler, yalan olup Resulullah (s.a.v)'e karşı yapılmış bir ifti­radır.

168. Buna örnek; -sadûk birisi olan- Abdurrahman İbn Men­de'nin, -hadis uydurmacısı olan- İbn Cehdam'dan rivayet ettiği şu hadistir:

Bize Ali b. Muhammed b. Saîd el-Basrî tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Babam tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Half b. Abdullah es-San'ânî, o da Humeyd et-Tavîl'den, o da Enes'ten merfu olarak şunu tahdis etti:

?Receb, Allah'ın ayıdır. Şa'ban, benim ayımdır. Ramazan ise ümmetimin ayıdır.? [224]

169. Konu ile ilgili uydurma hadislerden birisi de şudur:

"Receb (ayının) ilk Cum?asından gafil olmayın! Çünkü o, meleklerin 'Reğâib' diye isimlendirdiği gecedir.[225]

Yalancı kimse, bu uydurma hadisi, uzunca bir şekilde nakletmiştir.

İbnü'l-Cevzî der ki: [226]

"Hadis alimleri, bu hadis sebebiyle İbn Cehdam'ı [227] itham etmişler ve onu yalancılıkla suçlamışlardır.

Hafız Abdulvehhâb'ın şöyle dediğini işittim: 'Bu hadisin ravileri, meçhul olup onları bütün kitaplarda araştırdım. Fakat konu ile ilgili kitaplarda onlarla ilgili bilgi bulamadım!.

Hafızlardan biri de: 'Belki de onlar yaratılmamışlardır/yoktur­lar' dedi. [228]

170. Receb ayında tutulan oruç ile o ayın bazı gecelerinde namaz kılma ile ilgili bütün hadisler, yalan ve iftiradır. [229] Şu hadis gibi:

Kim Receb (ayın)ın ilk gecesi akşamdan sonra yirmi re­kat namaz kılar......Sıratı hesab vermeksizin geçer. [230]

171. Ve (şu) hadis (gibi);

Kim Receb (ayın)da bir gün oruç tutar ve dört rekat na­maz kılıp birinci rekatında yüz defa 'Ayete'l-Kürsî' ve ikinci rekatında ise bir defa "Kul huvallahu Ehad' (İhIâs suresin)i okursa, cennetteki makamını görmeden ölmez.[231]

172. Ve (yine şu) hadis (gibi):

"Kim Receb (ayın)da şu, şu kadar oruç tutarsa, [232]

(Bu şekildeki) bütün hadisler, yalan ve uydurmadır.[233]

173. Bu konuda rivayet edilen (hadis)lerden (doğruya) en yakın olanı; İbn Mâce'nin, "Sünen" adlı eserinde [234] rivayet ettiği şu hadistir:

"Resulullah (s.a.v), Receb (ayın)da oruç (tutulmas)ını ya­sakladı.[235]

Şa'ban Ayının Ortasındaki Berât Gecesinde Namaz Kılma İle İlgili Uydurma Hadislerin Kritiği

174. 15. Kural: Şa'ban (ayın)ın ortasında [236] gece namazla­rı kılma ile ilgili hadisler.

175. (Şu) hadis gibi:

"Ey Ali! Kim Şa'ban (ayın)ın ortasındaki gecede (her reka­tında) bin (defa) 'Kul huvallahu Ehad? [237] (İhlâs suresi) olmak suretiyle yüz rekat namaz kılarsa, Allah, bu gecede o kimsenin talep ettiği bütün isteklerini yerine getirir. Bu yalancı kimse, birçok saçmalıklara şöyle devam ediyor- (O kimseye,) yetmin bin huri verilir. Her hurinin, yetmiş bin kölesi ve yetmiş bin erkek hizmetçisi var. (Sözüne şöyle devam ediyor:) Yetmiş bin içerisindeki bunlardan her biri, efendisine şefaat eder."

Sünnet ilminin kokusunu koklayıp da bu tür hezeyanlara aldanan ve bu namazları kılan kimselere hayret doğrusu!.

Bu namaz İslam (Tarihi'n)de (hicri) dördüncü asırdan son­ra uyduruldu. Mesdd-i Aksa ile ilgili hadislerin uydurulmasıyla devam edildi.

Şa'ban ayının ortasındaki gecede namaz kılma ile ilgili birçok hadis uydurulmuştur.

176. Bunlardan birisi, şudur:

"Kim Şa'ban (ayın)ın yarısındaki gecede bin kere 'Kul huvallahu Ehad' (İhlâs suresin)! yüz rekat (namaz) içerisinde okursa, -hadis uzunca bir şekilde olup içerisinde şu ifade yer al­maktadır. Allah, ona, yüz melek gönderir. Bu melekler, o kim­seyi, (cennetle) müjdelerler. [238]

177. Bunlardan birisi de, şu hadistir:

"Kim Şa'ban (ayın)ın yarısındaki gecede on iki rekat na­maz kılıp her rekatta otuz defa 'Kul huvallahu Ehad' (İhlâs suresini)i okursa, ev halkından cehennemi hak etmiş on kişiye şefaat olunur.

Bununla ilgili hadislerden hiçbir sahih değildir. [239]

Uydurma Hadisin; İşitildiğinde Kulağın İğrendiği, İnsan Tabiatının Kabul Etmediği Ve Manası Da Zeki Kimseye Çirkin Geldiği Şeklindeki Hadisin Lafızlarının Yetersiz Ve Tiksindirici Olması Meselesi

16. Kural: İşitildiğinde kulağın iğrendiği, (insan) tabia­tının) kabul etmediği ve manası da zeki kimseye çirkin geldiği şeklindeki hadisin lafızlarının yetersiz ve tiksindirici olması.

178. Dört şey, dört şeye doymaz:

1. Kadın erkeğe,

2. Toprak yağmura,

3. Göz bakmaya,

4. Kulak da haber (dinlemey)e.[240]

179. Toplumun efendisi iken zelil olana, zengini iken fakir dü­şene ve çocukların alaya aldığı alime merhamet ediniz.[241]

180. Dokumacıyı, ayakkabıcıyı, kuyumcuyu veya serbest sanaat (meslek)lerinden birini kötüleme" ile ilgili hadis, [242] Resulullah (s.a.v)'e yapılmış bir yalandır. Çünkü Allah ve Resulü, serbest olan sanaat mesleklerini kötülemez.

181. Kim dünyadan sarhoş iken ayrılırsa, kabre sarhoş olarak girer, kabrinden sarhoş olarak diriltilir, sarhoş olarak ateşe arz oturtur, 'sarhoş' denilen dağa (sürülür). [243]

182. Allah'ın, 'Umâre' adında yakut taşından (yapılma) at üze­rinde bir meleği vardır. Uzunluğu, gözünün alabildiği (yer) kadardır. Bu melek, ülkelerde dolaşır ve çarşılarda durup: 'Şu ve şu (mallar) pahalansın, şu ve şu (mallar) da ucuzlasın' diye bağırır.[244]

183. Allah'ın, 'Umâre' adında taştan bir meleği vardır. Bu me­lek, her gün, taştan bir eşek üzerine inip fiyatları ayarlar, sonra da göğe çıkar. [245]

Siyahî Renkte Olanları Kötüleme İle İlgili Hadislerin Kritiği

17. Kural: Habeşlileri ve Sudanlıları kötüleme [246] ile ilgili hadisler.

184. (Bununla ilgili) bütün hadisler, yalandır.

185. Zenci, karnı doyduğunda zina eder. Acıktığında ise hır­sızlık eder."

186. Zenciden sakının! Çünkü o, çirkin bir yaratıktır."

187. Beni, Sudanlılardan uzak tutun. Çünkü (onlar,) karnın­dan ve avret yerinden dolayı siyahtır."

188. Peygamber (s.a.v) bir yemeği görüp:

Bu kimindir?' diye sormuş. (Peygamber'in amcası) Abbâs:

(Onu,) Habeşlilere yediriyorum' diye cevap vermiş. Pey­gamber (s.a.v):

(Böyle) yapma! Çünkü onlar, aç kaldıkları zaman hırsız­lık yaparlar. Karınları doyduğunda ise zina ederler' buyurmuş."

Türkleri, Hadımları Ve Köleleri Kötüleme İle İlgili Hadislerin Kritiği

189. 18. Kural: Türkleri, Hadımları ve Köleleri kötüleme ile ilgili hadisler.

190. Allah, hadımlarda hayr olacağını bilseydi, elbette onların soylarından Allah'a ibadet edecek bir zürriyet çıkarırdı."

191. Ahir zamanda en kötü mal, kölelerdir."

Uydurma Hadisin Batıl Oluşunun, Yine Kendisiyle Bilinilecek Bazı Karinelerin Hadise Yakın Olması Meselesi

192. 19. Kural: Hadisin batıl olduğu, (yine) kendisiyle bi­linilecek (bazı) karinelerin hadise yakın olması.

193. Hayber halkından cizyenin kaldır(ıl)ması" ile ilgili hadis gibi.

Bu hadis, birçok yönden [247] yalan bir haberdir:

Birincisi: Bu haberde, "Sa'd b. Muâz'ın şahadeti" ifadesi yer almaktadır. Halbuki Sa'd b. Muâz, Hayber savaşından önce Hendek gazvesinde vefat etmiştir. [248]

İkincisi: Bu haberde, "Muâviye b. Ebi Süfyân yazdı" ifadesi yer almaktadır. Halbuki Muâviye, Mekke'nin fethi sırasında Müs­lüman olup "Tulekâ"dandır. [249]

Üçüncüsü: Cizye [250] ile ilgili ayet, henüz inmemişti. Sahabiler ve Araplar cizyenin ne olduğunu bilmiyorlardı. Cizye ayeti, ancak Tebûk seferinden sonra inmiştir.

Peygamber (s.a.v), cizyeyi o sırada Necrân Hıristiyanlar! ile Yemen Yahudilerine uygulayıp Medine Yahudilerinden almamış­tır. Çünkü onlar, cizye (ayeti) inmeden önce Peygamber (s.a.v)'le geçici sözleşme yapmışlardı. Daha sonra Peygamber (s.a.v), (is­yan ettikleri için) onlardan savaşanlarla savaşıp onlardan geriye kalan kimseleri de Hayber'e ve Şam'a sürdü. Hayber halkı ise cizyenin farz kılınmasından önce Peygamber (s.a.v)'le barış anlaşması yapmıştı. Cizye ayeti inince, durum eski şekilni korumaya devam etti. Peygamber (s.a.v)'de, cizyeyi, kendileriyle daha önce anlaşma yapmamış olduğu kimselere uyguladı. İşte (cizye ile ilgili olarak) Hayber halkı hakkındaki şüphe, bundan kaynaklanmaktadır. [251]

Dördüncüsü: Bu haberde, "Peygamber (s.a.v), Hayber hal­kından, külfet ve zorunlu olan (vergiyi) kaldırdı" ifadesi yer al­maktadır.

Halbuki Peygamber (s.a.v) zamanında külfet, zorunlu ve ikamet (vergisi) yoktu.

Beşincisi: Peygamber (s.a.v), Hayber halkına, bağlayıcı bir anlaşma yapmamış, bilakis: "Sizi dilediğimiz kadar burada barın­dırırız" demiştir.

Yoksa zimmilere uygulanan ebedî bağlayıcı olan bir anlaşma yerine geçen cizyeyi, onlar için sabit olmayan ebedi bağlayıcı bir emanı onlardan nasıl kaldırabilir?

Altıncısı: (İnsanın) gayreti ve düşüncesi, böyle bir olayın nakledilmesine büyük önem gösterir. Zaten böyle bir olay mey­dana gelecek de, bununla ilgili bilgiyi; sahabe, tabiun ile hadis imamlarından olan sünnet nakilcileri bilmeyecek de bu bilgiyi ve nakli sadece Yahudi mi bilecek?

Yedincisi: Hayber halkından, cizyeyi kaldırmayı gerektirecek bir iyilik daha önce görülmemişti. Çünkü onlar, Allah ve Resulü'yle muharabe etmiş, Resulullah (s.a.v) ile onun sahabileriyle savaşmışlar, onlara karşı kılıçları(nı) sıyırmışlar, Peygamber (s.a.v)'i zehirlemişler, Peygamber (s.a.v)'le harp halinde olan düş­manlarını barındırıp onları ona karşı çarpışmaya teşvik etmiş­lerdir.

O halde onlara bu kadar büyük bir önem verme nereden kaynaklanmaktadır? Onlardan İslam dinini kabul etmeyen kim­selere, Allah'ın bir ceza olarak koyduğu bu farzı onlardan düşür­mek nasıl doğru olur?

Sekizincisi: Peygamber (s.a.v), bu cizyeyi; daha uzakta bu­lunan Yemen ve Necrân halkı gibi kendisine karşı düşmanlıkları olmayan Yahudilerden kaldırmamış da, daha yakınında bulunan [252] Hayberli komşularından kendisine karşı şiddetli düşman­lıklarına, küfür ile inkarcılıklarına rağmen onlardan nasıl kaldırmış olabilir? Hatta bir topluluğun küfrü çoğalır, düşmanlığı artınca, onlar cizyeden muaf tutulmak yerine cezalandırılmayı hak ederler.

Dokuzuncusu: Eğer onların dedikleri gibi, Peygamber (s.a.v), Hayber halkından cizyeyi kaldırmış olsaydı, onlar, durum bakımından kafirlerin en iyileri olurlardı. Bundan dolayı da Pey­gamber (s.a.v)'in, istediği zaman, onları topraklarından ve yurtla­rından çıkarmayı şart koşması elbette doğru bir şey olmaz. Çünkü kendilerine cizye vermeleri kararlaştırılan zımmileri, zimmet ile ilgili hükümlere uydukları müddetçe onları topraklarından ve yurtlarından çıkarmak caiz olmaz.

Cizyeyi düşürme hususunda onların tarafı nasıl gözetilebilir? Ve cizyeyi ödeme hususunda zimmilerle aynı kategoriye ko­nulmak gibi bir zilletten nasıl kurtulabilirler? Ayrıca onlar için yurtlarından sürülmelerinden ve yabancı ülkelere/topraklara da­ğıtılmalarından daha büyük bir zillet nasıl olabilir?

Buna göre Resulullah (s.a.v)'e karşı savaşanlar ile zimmet hükümlerini kabul edenler nasıl aynı olabilir?

Onuncusu: Eğer Peygamber (s.a.v)'in, Hayber halkından cizyeyi kaldırması ile ilgili bilgi doğru olsaydı, Resulullah (s.a.v)'in sahabilerinin, tabiunun ile fakihlerin hepsinin bunun aksi görü­şünde birleşirlerdi.

Sahabilerden, tabiundan ve fakihlerden hiç birisi: "Hayberlilere [253] cizye gerekmez" dememiştir. Aksine onlar: "Hayber halkı ile diğerleri, cizye verme hususunda eşittirler" deyip bu yalan yazıya çok güzel cevap vermişler ve bunun yalan olduğunu açıklamışlardır. Nitekim Şeyh Ebu Hâmid, Kadı Ebu't-Tîb, Kadı Ebu Ya'lâ ile daha bir çokları bu meseleyi zikretmişlerdir.

Hâtib el-Bağdâdî, bu yazıyı zikredip bunun bir çok yön­den [254] yalan olduğunu belirtmiştir.

Bu yazı, Şeyhü'l-İslam?ın [255] önüne de getirilmiş. Bunun üze­rine Yahudiler, onun etrafında toplanıp onu ululamışlar ve yü­celtmişler. Yazı, ipek ve dibaca sarılıymış. Şeyhü'l-İslam İbn Tey­miyye, yazıyı açıp okumak suretiyle içindekileri düşünüp üzerine tükürmüş ve:

"Bu yazı, birçok yönden yalandır" demiş ve bun­ları zikretmiştir. Bunun üzerine Yahudiler, zilletti ve aşağılanmış bir vaziyette onun yanından kalkıp gitmişler.

Uydurma Hadis Konusunda (Bazı) Genel Kurallar Ve İlkeler

Bunlardan bazıları şunlardır:

194. Güvercin ile ilgili hadisler. Bununla ilgili hadislerden hiçbirisi sahih değildir.

195. Güvercine bakmak, Peygamber (s.a.v)'in hoşuna gider­di."

196. Peygamber (s.a.v); yeşilliğe, turunca ve kırmızı güvercine bakmayı severdi."

197. Bir adam, Resulullah (s.a.v)'e, yalnızlıktan şikayet etti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v), o adama:

Bir çift güvercin edinsen, hem seni eğlendirir ve hem de (yumurtasından) yavru edinip (onu) üretirsin."

198. Kaküllü güvercin(ler) edinin. Çünkü kaküllü güvercinler), cin(ler)i, çocuklarınızdan uzaklaştırır."

199. Yarış yapmak suretiyle mal elde etmek, ancak devede ya da atta ya da davarda ya da kuşta olur."

Bu, yalana olan Vehb b. Vehb el-Bahterî'nin uydur(duğu bir söz)dür.[256]

200. Zekeriyyâ İbn Yahya es-Sâcî der ki:

Bana ulaştığına göre; Ebu'l-Bahterî, (Harun) er-Reşîd'in huzuruna girmişti. O sı­rada (Harun) er-Reşîd güvercin uçurmaktaydı. (Harun) er-Reşîd, (Ebu'l-Bahterî'ye hitaben):

Güvercin uçurma hakkında her hangi bir şey ezberledin mi?' diye sordu. Bunun üzerine Ebu'l-Bahterî:

Bana Hişâm b. Urve, babası yoluyla Hz. Aişe'nin şöyle de­diğini tahdis etti:

Peygamber (s.a.v) güvercin uçurturdu."

(Harun) er-Reşîd:

Yanımdan çık' dedi. Daha sonra (Harun) er-Reşîd: Eğer Ebu'l-Bahterî, Kureyş'ten biri olmasaydı, onu kadı­lıktan azlederdim' dedi.[257]

201. Ebu'l-Bahterî, Mehdî'nin yanına girip onu güvercinlerle oynarken buldu. Bunun üzerine hemen ona:

Yarış yapmak suretiyle mal elde etmek, ancak devede ya da atta ya da davarda ya da kuşta olur" şeklinde (bir hadis) rivayet etti.

Ebu'l-Bahterî, sultan Mehdî'nin huzuruna çıkınca, [258] Mehdî, onun hakkında:

Şahadet ederim ki, senin kafan, Resulullah (s.a.v)'e yalan söz isnad eden yalancının kafası gibi dedi.

Daha sonra Mehdî, Resulullah (s.a.v) üzerine yalana sebep olduğu için hiçbir güvercinini sağ bırakma(yıp kes)mistir. [259]

202. Güvercin hakkında gelen hadislerin en merfu' olanu (şu hadis)tir:

"Peygamber (s.a.v), güvercinin peşinde koşan birisini görüp:

(Güvercinin peşinde koşan kişi,) dişi bir şeytanın peşin­de koşan (erkek bir) şeytandır" buyurdu.[260]

19 Temmuz 2010 21:19

Ebu Hanife

Tavuk Besleme Île İlgili Hadislerin Kritiği

203. Tavuk besleme ile ilgili hadisler. Tavuk besleme hu­susunda sahih bir hadis yoktur.

204. Tavuk, ümmetimin fakirlerinin koyunudur."

205. Peygamber (s.a.v), zenginlere, koyun beslemelerini ve fa­kirlere ise tavuk beslemelerini emretti. [261]

Çocukları Kötüleme İle İlgili Hadislerin Kritiği

206. Çocukları kötüleme ile ilgili hadisler. Çocukları kö­tüleme ile ilgili hadislerin hepsi, başından sonuna kadar yalandır. Bunlardan bazısı şunlardır:

207. Sizden birisinin, yüz altmış senesinden sonra köpek yav­rusu eğitmesi, çocuk eğitmesinden daha hayrlıdır.[262]

208. Çocuk öfkeden olduğunda ve yağmur da sıcağın şidde­tinden olduğunda ...."

209. Yüz seneden sonra Allah'ın ihtiyaç duyduğu çocuk doğmaz.

Geleceğe Ait Tarih Belirten Hadislerin Kritiği

210. Birisi de; geleceğe ait tarih belirten hadisler. Bununla ilgili bilgi, daha önce geçmişti.[263] Bu tür uydurma hadislerden ba­zısı şunlardır:

211. Bu; içerisinde, şu, şu sene olduğunda şu, şu (olaylar) meydana gelir" şeklînde gelen bütün hadisleri kapsamaktadır.

212. Ramazan (ayın)da büyük bir gürültü olur. Bu gürültü; uyuyanı uyandırır, ayakta duranı oturtur ve ergenlik çağına gir­miş genç kızları da perde ehli genç kızlardan ayırtır. Şevval (ayın)da da homurtu [264] olur. Zi'1-Ka'de (ayın)da ise kabilelerin birbirinden ayrılması meydana gelir. Hicce (ayın)da ise kanlar akıtılır. [265]

213. Ramazan (ayın)da bir ses olur. Ramazan (ayın)ın yarısı/ortasındaki gece Cum'a gecesine (denk) geldiğinde, yetmiş bin (insan) bayılır ve yetmiş insan da sağır olur.[266]

214. Yüzyılın başında, Allah, soğuk bîr rüzgar gönderir. Allah, onunla, her mü'minin ruhunu alır."

215. Sene, (hicri) yüz otuz olduğunda, garibler (şunlar olur):

1. Kur'an, zalimin kanında (ezberinde),

2. Mushaf, içerisinde Kur'an okunmayan topluluğun evinde,

3. Salih kişi, kötü topluluk arasında olur."

216. Sene, (hicri) yüz otuz beş olduğunda, Süleyman b. Dâvud'ın, deniz adalarında hapsettiği şeytanlar çıkar. Onların on­da dokuzu, Irak'a gidip onlarla Kur'an hakkında mücadele eder. Onda biri de, Şam (bölgesin)e gider."

217. Sene, (hicri) yüz elli olduğunda, çocuklarınızın en hayrlısı, kızlar olur."

218. Sene, (hicri) yüz altmış olduğunda, şu ve şu (olaylar) olur.[267]

219. Ben ve sahabilerim, (hicri) kırk yılına kadar iman ve amel topluluğuyuz. Seksen yılına kadar iyilik ve takva toplu­ğuyuz. Yüz yirmi yılına kadar birbirine yakın olma ve merha­met topluluğuyuz. Yüz altmış yılına kadar ise birbirine sırt dönme ve birbirinden kopma topluluğuyuz. Sonra kaos ve kar­gaşa (olur)."

220. (Kıyamet) alametleri, [268] (hicri) ikiyüzden sonra (meydana gelmeye başlar)."

221. (Hicri) üçyüz seksen olduğunda, ümmetimden bazı kim­selerin bekar kalması ve dağ başlarında uzlete çekilmesi helal olur."

Âşûrâ' Günü Sürme Çekmek, Süslenmek, Aileye İyilikte Bulunmak, Namaz Kılmak Ve Bunun Dışında Bazı Faziletli Şeyler Yapmak İle İlgili Hadislerin Kritiği

222. Birisi de; Âşûrâ' günü sürme çekmek, süslenmek, iyilik etmek, namaz kılmak ve bunun dışında bazı faziletli şeyler yap­mak ile ilgili hadisler.

Bu hadislerden hiçbirisi sahih değildir. Hatta bir tek sahih hadis bile yok. Âşûrâ' gününde, Âşûrâ' orucu tutma dışında, Pey­gamber (s.a.v)'den hiçbir şey nakledilmemiştir. Olanlar da hep batıldır.

223. Bu konuda rivayet edilen hadislerden doğruya en ya­kın olanı şu hadistir:

"Kim Âşûrâ' Günü ailesine iyilikte bulunursa Allah o kim­seye, senenin diğer (günler)inde iyilikte bulunur."

İmam Ahmed der ki: "Bu hadis sahih değildir. [269]

224. Âşûrâ' günü sürme çekmek, krem sürmek ve güzel koku sürünmek ile ilgili hadislere gelince, bunlar; yalana kim­selerin uydurmalarındandır.

Başkaları da bu kimselere mukabele edip Âşûrâ' gününü, acı ve hüzün günü edinmişlerdir.

Her iki grup da, Sünnet yolundan sapmış bid'atçi kimse­lerdirler.

Ehl-i Sünnet ise Âşûrâ' gününde, Peygamber (s.a.v)'in em­rettiği üzere oruç tutup bid'atçi olan şeytanların emrettiklerinden kaçınırlar.

Surelerin Faziletleri İle İlgili Hadislerin Kritiği

225. Birisi de; Kur'an'ın başından sonuna kadar "Surelerin faziletini ve şu sureyi okuyan kimsenin sevabının şu kadar mü­kafat olduğunu belirtme" ile ilgili hadislerdir.

Nitekim tefsir alimlerinden Sa'lebî ile Vahidî, bu tür hadisleri, her surenin başında ve Zemahşerî'de surenin sonunda kaydet­miştir.

Abdullah İbn Mübarek der ki:

"Zannederim ki, bu tür ha­disleri, zındıklar uydurmuştur."

226. Surelerin fazileti hususunda sahih olan hadislerden bazısı şunlardır:

"Fâtihatu'l-Kîtâb (Fâtiha suresi) ve Fatiha suresinin bir benzerinin; Tevrat, İncîl ile Zebur'da indiriImediği'' ile ilgili ha­dis. [270]

227. Bakara ve Al-i İmrân sureleri ve bunların, Zehrâvân (çicekler) oldukları" ile ilgili hadis. [271]

228. Âyete'1-Kürsî ve bunun, Kur'an ayetlerinin efendisi oldu­ğu" ile ilgili hadis.[272]

229. Bakara suresinin son iki ayeti [273] hakkındaki şu hadis:

"Kim bu iki ayeti okursa, bu kimseye, (geçirdiği) gece için yeterlidir.? [274]

230. Bakara suresi ile ilgili (şu) hadis:

"Bakara suresi okunmayan eve şeytan yaklaşır.? [275]

231. Kim Kehf suresinin başındaki (ilk) on ayeti okursa, Deccâlin fitnesinden korunmuş olur.[276]

232. Kul huvallahu Ehad (İhlâs suresi) ve onun, Kur'an'ın üçte birinde denk olduğu" ile ilgili hadis.[277]

233. Muavvizeteyn (FeIâk ile Nâs sureleri) ve (Allah'a) sığı­nan kimselerin, bu iki surenin bir benzeriyle sığınmamaları" ile ilgili hadis.[278]

234. Peygamber (s.a.v):

?Bana şimdiye kadar bir benzeri görülmemiş (bazı) ayet­ler indirildi? buyurup daha sonra (Felâk ile Nâs surelerini) oku­du.[279]

235. Bu hadisleri; sıhhat durumu, bunların altında kalan şu hadisler takip etmektedir:

İzâ zulzilet (Zilzâl suresi), Kur'an'ın yarısına denktir. [280]

236. Kul yâ eyyuhe'l-Kâfirûn (Kâfirûn suresi), Kur'an'ın dörtte birine denktir. [281]

237. Tebârekellezî bi yedihi'1-mülk (-Mülk suresi), (kişiyi,) kabir azabından [282] kurtar(an bir sured)ir. [283]

238. Bundan sonra kim şu sureyi okursa, (ona,) şu (kadar) sevab verilir" şeklinde gelen diğer hadisler, Resulullah (s.a.v)'e karşı uydurulmuş hadislerdir.

Hadis uyduran kişi, bu tür hadisler uydurduğunu itiraf edip şöyle der:

Ben, insanların, başka şeyle (değil de sadece) Kur'an'la meşgul olmalarını (sağlamak) için (hadis uydurmaya) çalış­tım."

Bu konuda hadis uyduran cahil kimselerden birisi de şöyle der:

"Biz, Resulullah (s.a.v)'ın aleyhine değil, lehine yalan söy­lüyoruz/hadis uyduruyoruz."

Bu cahil kimse bilmiyor ki: Kim, Peygamber (s.a.v)'in söy­lemediği bir sözü ona isnad ederek söylerse, ona karşı yalan söylemiş ve şiddetli azabı hak etmiş olur.

Faziletler Ve Kusurlar İle İlgili Hadislerin Kritiği

Kendilerini, Sünnete bağlı kimseler sanan bazı cahillerin, Hz. Ebu Bekr (r.a) hakkında uydurdukları hadislerden bazıları şun­lardır:

239. Allah, kıyamet günü, insanların hepsine birden ve Ebu Bekr'e ise özel olarak tecelli eder."

240. Allah'ın, kalbime boşalttığı her şeyi, Ebu Bekr'in kalbine boşalttım."

241. Peygamber (s.a.v), cenneti arzulayınca, Ebu Bekr'in be­yaz saçlarını öperdi."

242. Ben ve Ebu Bekr, (iki) yarış atı gibiyiz."

243. Allah ruhları seçtiğinde, (ilk önce) Ebu Bekr'in ruhunu seçti."

244. Hz. Ömer şöyle der:

Resulullah (s.a.v) ile Ebu Bekr, konuşuyorlardı. Ben ise ikisinin arasında (hiçbir şey bilmeyen) zenci gibi kaldım."

245. Nuh'un kavmi arasındaki ömrü kadar size Ömer'in fazi­letlerini anlatsaydım, (yine de onun faziletleri) bitmezdi. Ömer ise Ebu Bekr'in iyiliklerinden sadece biridir."

246. Ebu Bekr, sizi, oruç ve namazının çokluğu sebebiyle geç­medi. O, sizi ancak gönlünde yerleşen bir şeyle geçti."

Bu, Ebu Bekrb. Ayyâş'ın sözüdür. [284]

19 Temmuz 2010 21:21

Ebu Hanife

Rafizilerin, Hz. Ali'nin Fazileti Hakkında Hadis Uydurmaları

247. Rafiziler, Hz. Ali'nin fazileti hakkında hadis uydurmala­rına gelince, bunlar, sayılamayacak kadar çoktur.

Hafız Ebu Ya'lâ el-Halîlî "İrşâd" adlı kitabında der ki:

"Rafiziler, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt hakkın da üçyüz bin kadar hadis uydurmuşlardır."

Bu, doğru bir sözdür. Çünkü Rafizilerin yanında bununla il­gili araştırma yapacak olursan, durumun, Ebu Ya'lâ'nın dediği gibi olduğunu elbette bulursun.

Bazı Cahil Kimselerin, Muavıye'nin Fazileti Hakkında Hadis Uydurmaları

248. Bu (uydurmalar) dan biri de; Ehl-i Sünnet cahillerinden birisinin, Muâviye b. Ebi Süfyân hakkında uydurdukları hadisler­dir.

İshâk b. Râhûyeh (ö. 238/852) der ki: "Muâviye b. Ebi Süfyân'ın fazileti hakkında Peygamber (s.a.v)'den nakledilen (ha­dislerin) hiçbirisi sahih değildir."

Derim ki: Bu hususta, İshâk b. Râhûyeh'in kastı ile hadisçilerden;

"Özellikle de Muâviye'nin menkibeleri hakkında hiçbir hadis sahih değildir" diyen kimselerin kast aynıdır. Yalnız saha­benin menkibeleri ile Kureyş'in menkibeleri hakkında hadisçilerce kabul edilen sahih hadislerin içerisine, genel olarak, Muâviye'de girmektedir.[285]

İmam A'zam Ebu Hanîfe İle İmam Şafii Hakkında Hadis Uydurulması

249. Bu uydurmalardan biri de; yalancıların, isimlerini biz­zat söylemek suretiyle İmam Ebu Hanîfe ile İmam Şafiî'nin men­kıbeleri hakkında uydurdukları hadislerdir.

250. Yine yalancılar, İmam Ebu Hanîfe ile İmam Şafiî'yi kötüleme hakkında Resulullah (s.a.v)'den hadis de uydurmuşlar­dır.

İmam Ebu Hanîfe ile İmam Şafiî'yi kötüleme ile ilgili olarak Resulullah (s.a.v)'den rivayet olunan hadislerin hepsi, yalan ve uydurmadır.

Bazı Sahabileri Kötülemeye Yönelik Hadisler

251. Bu uydurmalardan biri de; Muâviye'yi kötüleme hakkında gelen hadisler.

252. Muâviye'yi kötüleme hakkında gelen her hadis, yalan­dır.

253. Amr İbnü'1-Âs'ı kötüleme hakkında gelen her hadis, yalandır.

254. Ümeyye oğullarını kötüleme hakkında gelen her hadis, yalandır.

255. Mansûr'u, Seffâh'ı ve Harun Reşîd'i övme ile ilgili her hadis, yalandır.

256. Bağdad'ı, Basra'yı, Kûfe'yi, Merv'i, Askalân'ı, İskenderiyye'yi, Nusaybin'i ile Antakya'yı övme ve kötüleme ile ilgili her hadis, yalandır.

257. Abbâs neslinden gelenin cehennem ateşine (girmesi­nin) haram olduğu ile ilgili her hadis, yalandır.

258. Yine Abbâs neslinden gelenin halifeliği hakkında gelen her hadis, yalandır.

259. Abbâs neslinden gelen Abdullah b. Ali ile birlikte (Muâviye idaresine karşı yola) çıkan Horasanlı?ları övme hakkında gelen her hadis, yalandır.

260. İçerisinde "şu ve şu şehir, cennet şehirlerinden yada cehennem şehirlerinden bir şehirdir" ifadesi yer alan her hadis, yalandır.

261. Abbâs neslinden gelen halifelerin sayısı ile ilgili hadis, yalandır.

262. Yine Velîd'i ve Mervan İbnü'l-Hakem'i kötüleme ile il­gili hadis de, yalandır.

263. Ebu Musa (el-Eş'arî)'yi kötüleme ile ilgili hadis ise [286] en çirkin bir yalandır.

264. Resulullah (s.a.v), Muâviye ile Amr İbnü'l-As'a bakıp:

Allahım! Bu ikisini, fitnenin içinde götürüp getir. Onları, cehenneme sevk buyurdu [287] şeklindeki hadis, yalan ve uydur­madır.

İmanın Artıp Ya Da Artmayacağı İle İlgili Hadislerin Kritiği

266. İçerisinde "İman, artmaz ve eksilmez" ifadesi yer alan her hadis, yalan ve uydurmadır.

267. Başka bir grup da, bir önceki hadisi uyduranlara karşı­lık verip Resulullah (s.a.v)'in:

"İman artar ve eksilir" şeklinde buyurduğu ile ilgili hadisleri uydurmuşlardır.

Bu (ikinci) söz, doğru olup Selefin icmaı da (bu doğrultuda­dır) . Bunu, İmam Şafiî ile bir çok kimse nakletmiştir. Fakat bu la­fız, Peygamber (s.a.v)'e karşı söylenmiş bir yalandır. Bu; sahabe, tabiun, bütün Ehl-i Sünnet ile Fıkıh imamlarının:

"Kur'an, Al­lah'ın kelamı olup indirilmiş ve mahluk değildir" şeklindeki İcmaına benzer. Bu lafızlar, Resulullah (s.a.v)'den gelmiş birer ha­dis şeklinde değildir. Bu tür hadisleri, Resulullah (s.a.v)'den ri­vayet eden kimse, hata etmiştir.

Abdest İle İlğili Hadislerin Kritiği

268. Abdestten sonra herhangi bir şeyle kurulanma ile ilgili her hadis. Bu tür hadisler, sahih değildir.[288]

269. Yine abdest alırken boynu mesh etme ile ilgili hadis de, batıldır. [289]

270. Abdest organları yıkanırken okunan dualar ile ilgili hadislerin hepsi batıldır. Bu konuda sahih olan hiçbir şey yoktur.

271. Bu konuda rivayet edilen hadislerden doğruya en ya­kın olanı; abdest alırken besmele getirme ile ilgili hadislerdir.

İmam Ahmed der ki:

"Abdest alırken besmele getirme ile il­gili sahih bir hadis sabit değildir.[290]

Fakat abdest alırken besmele getirme ile ilgili hadisler, hasendir. [291]

272. Yine abdest aldıktan sonra okunan şu teşehhüd hadisi de bu şekilde sahihtir. Abdest alan kişinin abdest aldıktan sonraki sözü şu şekildedir:

"Eşhedü en lâ ilahe illallâhu vahdehu lâ şerike leh. Ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûluhu. Allahümmec'alnî mine't-tevvâbîn ve'c-alnî mine'l-mütetahhirîn (Şahadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Tektir. Ortağı yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muhammed, Allah'ın kulu ve Resulüdür. Allahım! Beni, tevbe eden kimselerden eyle! Yine beni, temizlenen kimselerden eyle!)" [292]

273. Bakiyy b. Mahled (ö. 276/889)'in "Müsned"inde riva­yet ettiği (konu ile ilgili) başka bir rivayet ise şu şekildedir:

"Subhâneke Allahümme Rabbena ve bihamdike, eşhedti en !â ilahe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyke (Allahım! Rabbimiz! Seni, bütün noksanlıklardan tenzih ve hamdinle sana teşbih eylerim. Şahadet ederim ki, Senden başka ilah yoktur. Senden bağışlanma dilerim. Sana yönelip tevbe ederim.[293]

İşte bu zikir, abdestten sonra söylenir. Besmele ise abdestten önce söylenir.

Bunu, "Sünen" ve "Müsned" sahipleri rivayet etmiştir.

274. Her organı yıkama sırasında söylenen zikir ile ilgili ha­dis, batıldır.

Ay Hali Ve Namazın Kazası İle İlgili Hadislerin Kritiği

275. Yine hayzın en azının üç gün ve en çoğunun ise on gün olduğu ile ilgili hadis de böyle uydurmadır.

Bu konuda rivayet edilen hadislerden hiç birisi sahih değil­dir. Hatta tamamen batıldır.[294]

276. Yine üzerinde namaz (borcu) olan kimsenin namazı olmaz" şeklindeki hadis de böyle uy­durmadır.

İbrahim el-Harbî der ki:

"Ahmed b. Hanbel'e, bu hadisi sordum. O da:

Bu hadisi bilmiyorum' diye cevap verdi. İbrahim el-Harbî:

Ben de, bu hadisin, Resulullah (s.a.v)'in hadis(ler)i içeri­sinde olduğunu duymadım' dedi. [295]

Çeşitli Konularla İlgili Hadislerin Kritiği

Batıl hadislerden bazıları şunlardır:

277. Kim Nisan (ayın)ın çıktığını bana müjdelerse, [296] o kim­seye, Allah adına cenneti garantilerim."

278. Kim bir zimmiye eziyet ederse bana eziyet etmiş olur. [297]

279. Orucunuzun, iftarınızın ve sene başınızın günü......"

280. At üstünde gelse bile, dilenci için bir hakkı vardır. [298]

İmam Ahmed der ki:

"Çarşılarda insanların ağzında dolaşan dört hadis bulunmaktadır. Bunların, Resulullah (s.a.v)'den geldi­ğine dair bir aslı yoktur." Daha sonra İmam Ahmed, bu dört ha­disi nakletti. [299]

281. Dilencinin yalanı olmasaydı, kendisini kovan kimseden kurtulamazdı."

282. Hayrı, merhametli kimseler ile güzel yüzlü kimselerden isteme ile ilgili hadis.

Ukaylî (ö. 322/934) der ki:

"Bu konuda Resulullah (s.a.v)?den sabit/sahih olan hiçbir şey yoktur. [300]

283. İnsanların ihtiyaç duyduğu (temel hususlarda) onları sı­kıştırmayı sakındırma ile ilgili hadisler.

Bu konuda sahih hiçbir şey yoktur.

Ukaylî der ki:

"Bu konuda (sıhhati) tespit edilememiş hadis­ler rivayet edilmiştir."

284. Cömert kişi; Allah'a, insanlara ve cennete yakındır... Cimri ise ..." şeklinde bunun aksini belirten hadis de böyledir. [301]

Dârekutnî (ö. 385/995)'de der ki:

"İşte bu hadisin bir çok geliş yolları vardır. Bunların (sıhhati) hususunda hiçbir şey tespit edilememiştir. [302]

Câriye Edinme Ve Çeşitli Konular İle İlgili Hadislerin Kritiği

285. Cariyeler edinme ile ilgili hadisler (de) bu (uydurmalar­dandır. Örnek:

"Cariyeler edinin. Çünkü onlar, rahimleri bereketli olan kimselerdir."

Ukaylî der ki:

"Cariyeler edinme hususunda Peygamber (s.a.v)'den hiçbir sahih olarak gelmemiştir."

286. Bu uydurmalardan birisi de; bekarlığı öven hadislerdir.

Bu (tür) hadislerin hepsi, batıldır.

287. Sidr (ağacını) kesmeyi yasaklama ile ilgili hadisler. Ukaylî der ki:

"Sidr ağacını [303] kesmeyi yasaklama hususun­da gelen hadislerden hiçbirisi sahih değildir.[304]

İmam Ahmed'de der ki:

"Bu konuda sahih bir hadis yoktur. [305]

288. Bu uydurmalardan birisi de; bir kısmına [306] daha önce de işaret edildiği üzere mercimeği, pirinci, baklayı, patlıcanı, narı, üzümü, hindibayı, pırasayı, karpuzu, havucu, peyniri ve keşkeki öven hadislerdir.

Bu hadisler hususunda bir cüz' var. Bu hadislerin tamamı, başından sonuna kadar yalandır.

289. Bunlar içerisinde doğruya en yakın olanı şu hadistir:

Dünya ve ahiret yiyeceklerinin en faziletlisi, ettir. [307]

Ukaylî (ö. 322/934) der ki:

"Bu şekildeki metinlerden hiç­birisi, Peygamber (s.a.v)'den sahih olarak gelmemiştir. [308]

290. Bu (uydurmalardan birisi de);

"Eti bıçakla kesmeyi yasaklama ve bunun, acemlerin ade­ti" olduğu İle ilgili hadistir.

İmam Ahmed (ö. 241/795) der ki: "Bu konuda sahih bir şey yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.v) koyunun etini dilimleyip yemiş­tir."

291. Bu uydurmalardan birisi de; çarşılarda/sokaklarda ye­mek yemeyi yasaklama ile ilgili hadislerdir.

Bu (tür) hadislerin hepsi, batıldır.[309]

Ukaylî (ö. 322/934) der ki:

"Bu konuda Peygamber'den (s.a.v) hiçbir şey tespit edilememiştir. [310]

292. Bu uydurmalardan birisi de; karpuz ve karpuzun fazileti ile ilgili hadislerdir.

Bu konuda bir cüz' var.

İmam Ahmed (ö. 241/795) der ki:

"Karpuzun fazileti husu­sunda gelen hadislerden hiçbirisi sahih değildir. Bununla birlikte Resulullah (s.a.v) karpuz yerdi."

Çiçekler İle Horozun Fazileti İle İlgili Bazı Hadislerin Kritiği

293. Bu uydurmalardan birisi de; nergiz, gül, mercan­köşk, [311] menekşe, Mısır söğüdü/sorkun ağacı gibi çiçeklerin fa­zileti ile ilgili hadislerdir.

Bu tür hadislerin hepsi, yalandır.

294. Bu uydurmalardan birisi de; horozun fazileti ile ilgili hadislerdir.

Şu hadis hariç, bu konuda gelen hadislerin hepsi yalandır.

"Horozun sesini işittiğiniz zaman, Allah'ın fazl-u keremini isteyin...."

Bu hadis daha önce geçmişti.[312]

Kınanın Fazileti İle Kınayı Övme, Kaşı Akik Olan Yüzük Kullanma Ve Kadınlara Rüya Anlatılmasının Yasak Olması İle İlgili Bazı Hadislerin Kritiği

295. Bu uydurmalardan birisi de; kına, kınanın fazileti ve kınayı öven hadislerdir.

Bu konuda bir cüz var. Fakat bu hadislerden hiçbirisi sahih değildir. Bu konuda rivayet edilen hadislerin en iyisi, Tirmizî'nin rivayet ettiği şu hadistir:

"(Şu) dört şey, peygamberlerin sünnetlerindendir:

1. Misvak (kullanmak),

2. Güzel koku (sürünmek),

3. Kına,

4. Nikah. [313]

Hocamız Ebu'l-Haccâc el-Mizzî'nin (bu hadisle ilgili olarak) şöyle dediğini işittim:

"(Hadisin metninde; "sünnet olmak" değil de, kına" geçmiş olması,) ravilerden birinin hatasıdır. Çünkü bu (kelime), ancak kına" değil, sonu) nûn (O) (harfiyle biten) sünnet olmak" şeklinde olacaktır."

Yine bu hadisi, Mehâmilî, hocası Tirmizî'den rivayet edip der ki:

"Açıkçası; bu sünnet olmak" kelimesi, satırın sonu­na gelip bundan dolayı da nûn (O) harfi düşmüştür. Dolayısıyla ravilerden bazısı, bu kelimeyi; "kına" ve bazısı da haya" diye rivayet etmiştir. Aslında bu kelime, sünnet ol­mak" şeklindedir.[314]

296. (Konu ile ilgili olarak şu) hadis de sahihtir:

"Kına ve çivit otuyla boya yapmak. [315]

297. Bu uydurmalardan birisi de; (kaşı) akik olan yüzük kullanmak ile ilgili hadislerdir.

Ukaylî (ö. 322/934) der ki:

"Bu konuda Peygamber'den (s.a.v) hiçbir şey tespit edilmemiştir."

298. Bu uydurmalardan birisi de; kadınlara rüya anlatılma­sının yasak olması ile ilgili hadislerdir.

Ukaylî der ki:

"Bu konuda başka bir yoldan tespit edilen (bir hadis) mahfuz değildir."

Zina Sonucu Doğan Çocuk İle İlgili Bazı Hadislerin Kritiği

299. Bu (uydurmalardan birisi de; şu hadistir:)

"Zina (sonucu doğan) çocuk, cennete giremez."

Ebu'l-Ferec Îbnü'l-Cevzî (bununla ilgili olarak) şöyle der:

"Bu konuda bir çok hadis rivayet edilmiştir. Bu hadislerin içeri­sinde sahih olan hiçbir hadis yoktur. Çünkü bu hadîsler; yüce Allah'ın, "Hiçbir kimse, diğerinin güna­hını yüklenmeyecektir" [316] ayetine ters düşmek­tedir. [317]

Derim ki:

(Konu ile ilgili) hadisler sahih olsa bile, bu ayete ters düşmez. Çünkü zina sonucu doğan çocuk, ebeveyninin işle­diği suçtan dolayı cennetten mahrum bırakılamaz. Hatta temiz bir nefis, çoğunlukla, pis nutfeden yaratılmaz. Cennete de ancak temiz nefis girebilir. Eğer nefis, bu güzel cins İçerisinde olursa cennete girer. Böylece hadis, tahsis edilmiş âmm (genel) hadis­lerden olur.

300. Zina sonucu doğan çocuğu yerme hususunda şu hadis rivayet edilmiştir:

Zina (sonucu doğan) çocuk, üçün en kötüsüdür."

Bu hadis, hasendir. [318] Bu itibarla da, bu hadisin manası sahihtir. Çünkü ebeveynin kötü olması, geçicidir. Şu nutfede pis­tir. Nutfenin kötü olması da onun temelinde vardır. Ebeveynin kötü olması ise onların işlediklerindedir. [319]

Fasıkın Gıybetinin Caiz Olması, Satranç Oynamanın Mubah Yada Haram Olması, Dinden Dönen Kadının Öldürülmemesi, Yanında Bir Topluluk Olduğu Halde Kendisine Bir Hediye Verilen Kimseye (Yanındaki) Kimselerin De Ona Ortak Olması, Abdurrahman İbn Avf'ın Cennete Sürünerek Girmesi Ve Ebdâl, Aktâb (Kutblar), Gavslar, Nukebâ', Nucebâ', Evtâd İle İlgili Bazı Hadislerin Kritiği

301. Bu uydurmalardan birisi de; şu hadistir:

Fasıkın gıybeti caizdir."

Dârekutnî ile Halîb der ki:

"Bu hadis, bir çok yoldan rivayet edilmiş olup batıldır."

302. Bu uydurmalardan birisi de; pirelere sövmeyi yasak­lama ile ilgili hadislerdir.

Ukaylî der ki:

"Pirelere sövme hususunda Peygamber'den (s.a.v) gelen hiçbir hadis sahih değildir." [320]

303. Bu uydurmalardan birisi de; satranç oynamanın mu­bah yada haram olması ile ilgili hadislerdir.

Bu tür hadislerin hepsi, Resulullah (s.a.v) üzerine söylenmiş yalan sözlerdir. Bu konuda sadece sahabeden satrancın oy­nanmaması ile ilgili hadisler tespit edilmiştir.

304. Bu uydurmalardan birisi de; şu hadistir:

Kadın dinden döndüğünde öldürülmez."

Dârekutnî der ki:

"Bu hadis, Peygamber (s.a.v)'den sahih (olarak) gelmemiştir."

305. Bu (uydurmalardan birisi de;) şu hadistir:

Yanında bir topluluk olduğu halde kendisine bir hediye verilen kimseye, (yanındaki) kimseler de ona ortak olur."

Ukaylî der ki: "Bu konuda sahih hiçbir hadis yoktur." Buhârî, "Sahîh"de 'Yanında Oturan Arkadaşlan Olduğu Halde Kendisine Bir Hediye Verilen Kimse, 0 hediyeyi Almaya Yanında Oturan Arkadaşlanndan Daha Hak Sahibidir' bab başlı­ğında der ki:

Abdullah İbn Abbbâs'tan: 'Yanında oturan arkadaşları, o kimseye ortaktırlar' şeklinde bir hadis zikredilmiştir. Fakat bu ha­dis, sahih değildir. [321]

306. Bu (uydurmalardan birisi de;) şu hadistir:

"Abdurrahman İbn Avf, cennete, sürünerek girecektir."

Hocamız [322] der ki:

"Bu hadis, Peygamber (s.a.v)'den sahih (olarak) gelmemiştir. [323]

307. Bu (uydurmalardan birisi de;) Ebdâl, Aktâb Kutblar Gavslar, Nukebâ', Nucebâ' ve Evtâd ile ilgili hadislerdir.[324]

Bu (tür) hadislerin hepsi, Resulullah (s.a.v) üzerine (atılmış) batıl (sözler)dir.

308. Bu konuda (rivayet edilen) hadislerden doğruya en ya­kın olanı şu hadistir:

"Şam halkına sövmeyin. Çünkü onların içerisinde 'Abdal­lar' vardır. Onlardan biri öldüğü zaman Allah onun yerine baş­ka birisini seçer.? [325]

Bu hadisi, İmam Ahmed nakletmiştir. [326] Fakat bu hadis, yine de sahih değildir. Çünkü bu hadis, munkatı'dır.

19 Temmuz 2010 21:23

Ebu Hanife

Namazda Rükuya Giderken Ve Rükudan Doğrulurken Elleri Kaldırmayı Men Etme İle İlgili Bazı Hadislerin Kritiği

309. Bu (uydurmalardan birisi de;) namazda rükuya gider­ken ve rükudan doğrulurken elleri kaldırmayı men etme ile ilgili hadislerdir.

Bu (tür) hadislerin hepsi, Resulullah (s.a.v)'e karşı söylenmiş batıl sözlerdir. Bu hadislerden hiçbirisi sahih değildir. [327]

310. Abdullah İbn Mes'ud (r.a)'tan gelen şu hadis gibi:

(Abdullah İbn Mes'ud:)

'Ben size ancak Resulullah'ın (s.a.v) (kıldığı) namazı kılacağım' dedi.

Bunun üzerine namazı kıldı. (Fakat) ilk baştaki (iftitah tekbiri) dışında(ki tekbirlerde) ellerini kaldırmadı. "

İbnü'l-Mübârek der ki:

"Sâlim'in, babası Abdullah İbn Ömer'den -elleri kaldırma konusundaki- hadis sabittir. Fakat konu ile ilgili olarak Abdullah İbn Mes'ud (r.a)'tan gelen hadis sabit olmamıştır."

311. Bu konuyla ilgili diğer bir hadis de şudur:

"Ben; Resulullah (s.a.v)'le, Ebu Bekr'le ve Ömer'le birlikte namaz kıldım. (Fakat) onlar, iftitah tekbiri dışında(ki diğer tekbirler) sırasında ellerini kaldırmamışlardır."

Bu hadis, munkatı' olup sahih değildir.

312. Konu ile ilgili olarak Yezîd b. Ebî Ziyâd'ın, İbn Ebi Leylâ [328] yoluyla Berâ'dan gelen şu hadistir:

"Resulullah (s.a.v) namaza başladığı zaman, ellerini, ku­laklarına yakın (bir yere) kadar kaldırırdı. Daha sonra (bunu) tekrarlamazdı."

İmam Şafiî (ö. 204/819) der ki:

"İnsanlardan birisi, bu hadis sebebiyle ravi Yezîd'in yanıldığını ileri sürmüştür."

İmam Ahmed (ö. 241/795)'de der ki:

"Bu hadis, vahi (zayıf)tır."

Yahya b. Maîn'de der ki:

"Hadisin ravisi İbn Ebi Ziyâd, zaîfu'l-hadîs (naklettiği hadis zayıf olan birisi)dir."

İbn Adiyy (ö. 365/975)'de der ki:

"(Hadisin ravisi,) kuvvetli birisi değildir."

Ehl-i hadisin cumhuru, bu hadisi, zayıf kabul edip bu hadisin sahih olmadığını söylemişlerdir.

313. Vekî'nin, İbn Ebi Leylâ'dan, onun da Hakem'den, onun da Miksem yoluyla Abdullah İbn Abbâs ve Nâfi' yoluyla Abdullah İbn Ömer'den rivayet ettiği şu hadistir:

Abdullah İbn Abbâs ve Abdullah İbn Ömer derler ki: Re-sulullah (s.a.v) şöyle buyumaktadır:

"Eller, yedi yerde kaldırılır:

1. Namaza başlarken,

2. Beyt(ullah)'a yönelirken,

3. Safa ve Merve'de,

4. 5. İki vakfe (yeri olan Arafat ile Müzdelife')de, 6. 7. İki şeytan taşlama (yerin)de."

Bu hadisin merfu' olması doğru değildir. Doğru olan; bu ha­disin, Abdullah İbn Abbâs ile Abdullah İbn Ömer yolundan mevkuf olmasıdır.

314. Bu konuyla ilgili olarak Beyhakî'nin, "Hilâfiyyât"ta Ab­dullah İbn Avn el-Harrâz'dan getirdiği şu hadistir:

(Bu hadîsi) bize Mâlik, o da Zührî'den, o da Salim'den, o da Abdullah İbn Ömer'den şöyle tahdis etmiştir:

"Peygamber (s.a.v), namaza başladığı zaman ellerini kal­dırırdı. Daha sonra (bunu) tekrarlamazdı."

Hadis (ilmin)in kokusunu uzaktan almış olan kimse bile, bu hadisin, uydurma olduğuna, Allah'ı şahit tutar.

315. Konuyla ilgili olarak Abbâd İbnü'z-Zübeyr'in naklettiği hadis ise şu şekildedir:

"Resulullah (s.a.v), namazın başında (iftitah tekbiri sıra­sında) ellerini kaldırırdı. Daha sonra ellerini kaldırmazdı."

Bu hadis, uydurmadır.[329]

316. Konuyla ilgili olarak Muhammed b. Ukkâşe el-Kirmânî?nin, Enes'ten mevkuf olarak uydurduğu şu hadistir:

"Kim ellerini rükuda kaldırırsa, onun namazı yoktur.

Allah, bu hadisi uyduran kimseyi rezil etsin.

İnsanların Kıyamet Günü Babalarıyla Değil De Anneleriyle Çağırılması İle İlgili Hadisin Kritiği

317. Bu (uydurmalardan birisi de) şu hadistir:

İnsanlar kıyamet günü babalarıyla değil anneleriyle çağı­rılırlar."

Bu hadis, batıldır. Çünkü konuyla ilgili sahih hadisler, bunun aksini ifade etmektedir.

Buhari, "Sahîh"de [330] konuyla ilgili olarak 'insanlar kıyamet günü babalarıyla çağrılırlar' ile ilgili bab başlığına yer verip daha sonra şu hadisi nakletmiştir:

Kıyamet günü her aldatıcı (insan) için, aldattıkları oranda (kendilerini tanıtan) bir bayrak dikilip:

'Bu, filan oğlu filanın aldatmasıdır' denilir. [331]

Konu ile ilgili olarak bunun dışında başka uydurma hadisler de var.

Fakirlere İlgi Gösterme, Bir Kadına Aşık Olup İffetini Gizleyerek Ölen Kimsenin Şehit Olması, Tırnaklarını Tersten Kesen Kimsenin Göz Ağrısı Çekmemesi Ve Bismillah, Et-Tehiyyâtu Lillâhi....." (Şeklinde Devam Eden) Teşehhud Hadisi İle İlgili Bazı Hadislerin Kritiği

318. Bu uydurmalardan birisi de; şu hadistir:

Resulullah (s.a.v) fakirlerin meclisine gelip gömleği parçalanıncaya kadar oynadı."

Allah, bu hadisi uyduran kimseye lanet etsin. Çünkü bu kimse, bu iğrenç yalana cüret gösteriyor!.

319. (Bu uydurmalardan birisi de; şu) hadistir:

Sîzden birisi, bir taşa bile hüsn-ü zan gösterirse elbette o taş, o kimseye fayda sağlar."

Bu hadis, putperest müşriklerin uydurmasındandır.

320. Bu uydurmalardan birisi de; şu hadistir:

Gücü/nüfuzu, fakirlerle birlikte sağlayın. Çünkü kıvamet günü onlar için bir bolluk vardır."

Hangi bolluk?!

321. Bu uydurmalardan birisi de; şu hadistir:

Kim (bir kadına) aşık olur, (daha sonra) iffet gösterir ve (bunu) gizleyerek ölürse, o kimse şehittir."

Bu hadis, Resulullah (s.a.v) adına yapılmış bir uydurma­dır. [332]

322. Bu uydurmalardan birisi de; şu hadistir:

Af edilen kimseyle birlikte yemek yiyen kimse de affedi­lir."

Bu hadis de uydurmadır. Bu konuda rivayet edileninin ga­yesi, bazı insanların gördüğü rüyadır.

323. Bu uydurmalardan birisi de; şu hadistir:

Kim tırnaklarını tersten keserse, göz ağrısı çekmez.

Bu hadis, en çirkin uydurmalardan birisidir.

324. Bu uydurmalardan birisi de; şu hadistir:

"Sizden birisi namazda iken annesi çağıracak olursa, ce­vap versin. Babası çağırınca cevap vermesin."

Bu hadisi, Abdulazîz b. Ebân el-Kureşî el-Umevî rivayet et­miştir.

Buhârî bu kişi hakkında der ki:

"Terekûhû [333] (Hadis alim­leri, bunun rivayet ettiği terk ettiler)."

İbn Maîn ile bir çok hadis alimi kimse bu kişi hakkında der ki:

"Bu kimse, uydurma hadis rivayet eden bir yalancıdır."

325. Câbir'den rivayet edilen ve başında Bismillah, et-Tehiyyâtu lillâhi....." şeklinde devam eden teşehhüd hadisi. Humeyd İbnü'r-Rebî', bu hadisi; Ebi Asım'dan, o da İbn Cüreyc'ten, o da Ebu'z-Zübeyr'den, o da Câbir'den rivayet etmiştir.

İbn Maîn der ki:

"Humeyd, yalanadır."

Nesâî'de der ki:

"(Humeyd) leyse bi-şey'in (rivayet ettiği hadis bir şeye yaramaz)dır."

Mehdi İle İlgili Bazı Hadislerin Kritiği

326. Bana, Meryem oğlu İsa dışında Mehdi yoktur" hadisi hakkında; bu hadis, Mehdi ile Mehdi'nin sonradan ortaya çıkacağı hususundaki hadislerle nasıl birleştirilebilir? Bu hadislerin arasını birleştirmenin yolu nedir? Mehdi hakkında hadis var mıdır, yoksa yok mudur? ile ili soru soruldu.

327. Meryem oğlu İsa dışında Mehdi yoktur" hadisine gelince, bu hadisi; İbn Mâce (ö. 273/ 886), "Sünen"de Yûnus b. Abdu'l-a'lâ'dan, o da Şafiî'den, o da Muhammed b. Hâlid el-Cenedî'den, o da Ebân b. Sâlih'den, o da Hasan'dan, o da Enes b. Mâlik'ten, o da Hz. Peygamber'den (s.a.v) rivayet etmiştir. [334]

Bu hadis, Muhammed b. Hâlid el-Cenedî'dinin (rivayetinde) tek başına kaldığı hadislerdendir. [335]

Ebu'l-Hüseyin Muhammed İbnü'l-Hüseyin el-Âburî (ö. 363/ 973) "Menâkibu'ş-Şâfiî"de konu ile ilgili olarak şöyle der:

Muhammed b. Hâlid el-Cenadî, İlim ve Nakil ehli meslek erbabınca bilinmemektedir. Mehdi ile ilgili haberler tevatür olup Mehdi, Mehdi'nin Ehl-i Beyt'ten olacağı, yedi yıl hüküm süreceği, yeryüzünü adaletle dolduracağı, İsa (a.s)'ın çıkıp Deccâl?le savaş­masında ona yardım edeceği, bu ümmete imam olacağı ve İsa (a.s)'ın onun arkasında namaz kılacağı müstefizdir.[336]

Beyhakî (ö, 458/1066}'de der ki:

"Muhammed b. Hâlid el-Cenedî, bu hadiste tek başına kalmıştır."

Hâkim (ö. 405/1014)'de der ki:

"Bu Muhammed b. Hâlid el-Cenedî, meçhul bir kimsedir. Hadisin senedinde Muhammed b. Hâlid el-Cenedî ile ilgili ihtilaf edilmiştir. Bu hadisi, Muhammed b. Hâlid el-Cenedî'den, o da Ebân İbn Ebi Ayyâş'dan, o da Ha­san? dan -mürsel olarak- Peygamber (s.a.v)'den rivayet edilmiştir.

Görüldüğü üzere bu hadis, meçhul birisi olan Muhammed b. Hâlid el-Cenedî yoluyla metruk birisi olan Ebân b. Ebi Ayyâş'tan, o da Hasan (el-Basrî)'den, o da Peygamber'den (s.a.v) şeklinde (dönüp) dolaşmaktadır.

Bu hadis, Hasan el-Basrî'nin, sahabeyi atlayarak direkt Pey­gamber'den rivayet etmesinden dolayı munkatı'dır.

Mehdi?nin sonradan ortaya çıkması ile ilgili hadisler ise sened yönünden daha sahihtir.[337]

Bu sahih hadislere örnek şunlardır:

328. a. Derim ki: Abdullah İbn Mes'ud'un, Peygamber'den (s.a.v) rivayet ettiği şu hadis böyledir:

"Dünya(nın ömrün)den bir gün bile kalsa, Allah, bu günü; adı adıma, babasının adı babamın adına uyan benden yada Ehl-i Beyt'imden- birisini elbette gönderecektir. Bu kişi, yer­yüzü, zulüm ile adaletsizlikle dolu olduğu gibi (onu) hak ile adaletle dolduracaktır."

Bu hadisi, Ebu Dâvud ile Tirmizî rivayet etmiştir. [338]

Tirmizî bu hadisi rivayet ettikten sonra der ki;

"Bu hadis, hasen-sahihtir. Bu konuda Ali, Ebu Saîd, Ümmü Seleme ile Ebu Hureyre'den rivayetler gelmiştir."

Daha sonra Tirmizî, Ebu Hureyre'den gelen hadisi rivayet edip der ki:

"Bu hadis, hasen-sahihtir."

Bu konuda Huzeyfe İbnü'l-Yemân, Ebu Ümâme el-Bâhilî, Abdurrahman İbn Avf, Abdullah İbn Amr İbnü'1-As, Sevbân, Enes b. Mâlik, Câbir, Abdullah İbn Abbâs ile daha bir çokların­dan rivayetler gelmiştir.

329. b. Ebu Dâvud (ö. 275/888)'un "Sünen"inde [339] geçti­ğine göre; Hz. Ali, oğlu Hasan'ın yüzüne bakıp şöyle demiştir:

"Benim şu oğlum, Peygamber (s.a.v)'in de buyurduğu üze­re, seyyiddir. Bunun neslinden; adı, Peygamberimizin adına uy­gun, yaratılış yönünden değil ahlak bakımından ona benzeyen bir adam çıkıp yeryüzünü adaletle dolduracaktır.[340]

330. c. Ebu Saîd el-Hudrî (r.a)'tan rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

Mehdî, ben(îm neslim)den olup alnı açık ve burnu yum­rudur. Yeryüzü, zulüm ile adaletsizlikle dolu olduğu gibi (onu) hak ile adaletle dolduracak ve (yeryüzünde) yedi yıl hüküm sü­recektir. [341]

Ebu Dâvud, bu hadisi; ceyyid bir senedle İmrân b. Dâver el-Ammî el-Kattân'dan, o da Katâde'den, o da Ebu Nadre'den, o da Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet etmiştir.

Tirmizî (ö. 279/892)'de, bu hadisin bir benzerini, başka bir yoldan Ebu Sıddîk en-Nâcî yoluyla Ebu Saîd el-Hudrî'den riva­yet etmiştir. [342]

331. d. Ebu Dâvud (ö. 275/888), Salih b. Ebi Meryem Ebi'l-Halîl es-Subaî'den, o da arkadaşından, o da Ümmü Seleme yo­luyla Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Bir halife öldüğünde kargaşa çıkacak. Medinelilerden bi­risi, Medine'den çıkıp Mekke'ye kaçacak. (Fakat) Mekkelilerden bazı insanlar, onu (bulunduğu yerden) çıkarıp istemediği halde (Ka'be'de) Rükün ile Makam-ı İbrahim arasında ona bey'at edecekler. Şamlılar dan bur ordu, onun üzerine gönderi­lecek. (Fakat) o ordu, Mekke ile Medine arasındaki Beydâ' [343] denilen yerde yere batacak insanlar bunu görünce, Şam'ın Ebdali ile Iraklı?ların Asâibi (îyî kulları) gelip (Ka'be'de Rükün ile Makam-ı İbrahim arasında) ona bey'at edecek.

Daha sonra Kureyş'ten, dayıları Kelb (kabilesin) den olan bir adam çıkıp o bey'at edenler üzerine bir ordu gönderecek. Bey'at edenler, Kelb kabilesinin gönderdiği orduya galip gele­cekler. Bu ordu, Kelb (kabilesin)in gönderdiği ordudur. (O za­man) Kelb (kabilesin)in ganimetinde hazır bulunmayana ya­zık!...

Halife olan zat (=Mehdî), (ele geçirilen) malı (insanlar ara­sında) paylaştıracak. İnsanlar(dan bir kısmı), Peygamberlerinin Sünnetiyle amel edecek. İslam (dini), yeryüzüne tamamen yerleşecek. (Mehdî yeryüzünde) yedi yıl kalıp daha sonra vefat edecek. Müslümanlar da, onun (cenaze) namazını kılacak­lar.[344]

Bir rivayette ise "dokuz yıl kaldı" ifadesi geçmektedir. [345]

İmam Ahmed, bu hadisi, iki şekilde rivayet etmiştir. [346]

Yine Ebu Dâvud, bu hadisi; başka bir yolla Katâde'den, o da Ebu'l-Halîl'den, o da Abdullah İbnü'l-Hâris'den, o da Ümmü Seleme'den benzer bir şekilde rivayet etmiştir. [347]

Ebu Ya'lâ el-Mevsilî (ö. 307/919)'de, "Müsned'de, bu hadisi; Katâde yoluyla Salih Ebi'l-Halîl'den, o da arkadaşından, -belki de Salih dedi- o da Mücâhid'den, o da Ümmü Seleme'den rivayet etmiştir. [348]

Bu hadis, hasendir. [349] (Fakat) bu hadisin benzerine sahih denilmesi caizdir.

332. e. İbn Mâce (ö. 273/886) "Sünen"de [350] der ki:

Bize Harmele b. Yahya el-Mısrî ile İbrahim b. Saîd el-Cevherî tahdis ettiler. İkisi de dedi ki:

Bize Ebu Salih Abdulgaffâr b. Dâvud el-Harrânî tahdis etti. O da dedi ki:

Bize İbn Lehîa, o da Ebu Zür'a Amr b. Câbir el-Hadramî'den, o da Abdullah İbnü'l-Hâris b. Cüz' ez-Zebîdî'den tahdis edip dedi ki:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyur­maktadır:

"Doğululardan olan bazı insanlar, çıkıp Mehdî'nin (salta­natına) imkan hazırlarlar.? [351]

333. f. Ebu Nuaym (ö. 430/1038) "Kitâbu'l-Mehdi'de [352]

Huzeyfe'den naklen Resulullah (s.a.v) şöyle buyurduğunu zikret­miştir:

"Dünya(nın ömrün)den bir gün bile kalsa, Allah o günde adı adıma, ahlakı ahlakıma (benzeyen), 'Ebu Abdullah' künyeli birisini elbette gönderecektir."

Fakat bu hadisin senedinde Abbâs b. Bekâr olup bunun naklettiği hadisle delil getirilmez. Abdullah İbn Mes'ud ile Ebu Hureyre yolundan gelen bu lafızın bir benzeri, daha önce geçmiş­ti. [353] Bu iki hadis, sahihtir.

334. g. Ümmü Seleme der ki:

Resulullah (s.a.v)'in şöyle bu­yurduğunu işittim:

"Mehdî benim ailemden, Fatıma'nın çocuklarındandır.? [354]

Bu hadisi, Ebu Dâvud ile İbn Mâce rivayet etmiştir. Hadisin senedinde, Ziyâd b. Beyân vardır.

İbn Hibbân (ö. 354/965), bu kişinin, sika olduğunu belirtmiştir.

İbn Maîn (ö. 233/847)'de der ki:

"Bu kişinin naklettiği hadis­te bir sakınca yoktur."

Buhârî (ö. 256/870)'de der ki:

"Bu kişinin naklettiği hadisin senedi tartışma götürür.[355]

335. h. Ebu Nuaym der ki:

Bize Halef b. Ahmed İbnü'1-Abbâs er-Râmehurmuzî kitabında tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Hemmâm b. Ahmed b. Eyyûb tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Tâlût b. Abbâd tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Süveyd b. İbrahim, o da Mahmûd b. Ömer'den, o da Ebu Seleme b. Abdurrahman b. Avf dan, o da babasından tahdis edip dedi ki:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

Allah benim ailemden ön dişleri seyrek ve alnı açık biri­sini elbette gönderecektir. Bu kişi, yeryüzünü adaletle doldu­racaktır. Mal, onun zamanında çoğalacaktır. [356]

Fakat hadisin senedinde yer alan Tâlût ile hocası Süveyd, zayıf kimselerdirler. Biz ise bu hadisi, şahid getirmek için naklet­tik.

336. ı. Yahya b. Abdu'l-Humeyd el-Himmânî (ö. 228/842) "Müsned"de der ki:

Bize Kays İbnü'r-Rebi, o da Ebu Husayn'dan, o da Ebu Salih'den, o da Ebu Hureyre'den tahdis edip dedi ki: Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Ehl-i Beytimden bir adam (yeryüzünde) hüküm sürmedik­çe kıyamet kopmayacak. Bu kişi, Kostantiniyye (= İstanbul) ile Deylem dağını/diyarını feth edecek. (Dünyanın ömründen) bir gün kalsa bite, orayı feth edinceye kadar Allah bu günü elbette (onun için) uzatacaktır. [357]

Yahya İbn Maîn ile birçok kimse, Yahya b. Abdu'1-Humeyd'in, güvenilir birisi olduğunu söylemiştir.

İmam Ahmed'de, bu kişi hakkında (bir takım sözler) söyle­miştir.

337. Ebu Nuaym der ki: Bize Ebu'l-Ferec el-Esbehânî tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Ahmed İbnü'l-Hüseyin tahdis etti, ( O da dedi ki:)

Bize Ebu Ca'fer b. Târik, o da Ceyyid b. Nuzeyf/Nazîf?den, o da Ebu Nadre'den, o da Ebu Saîd'den tahdis edip dedi ki:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Meryem oğlu İsa'nın, arkasında namaz kıldığı kimse, biz­dendir.? [358]

Bu sened, delil olarak getirilemez. Fakat bu hadisin bir ben­zeri, İbn Hibbân'ın, "Sahîh"inde Atiyye b. Âmir yolundan geç­mektedir.

338. Haris b. Ebi Üsâme (ö. 282/895) "Müsned"de der ki:

Bize İsmail b. Abdulkerîm tahdis etti. O da dedi ki:

Bize İbrahim b. Akîl, babasından, o da Vehb b. Münebbih'den, o da Câbir'den tahdis edip dedi ki:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmakta­dır:

"Meryem oğlu İsa, inecek. Müminlerin Emiri Mehdî, (ona):

Gel! Bize namaz kıldır' diyecek. O da:

Hayır! Müminlerin bir kısmı, (diğer) bir kısmının emiridir. (Bu,) Allah'ın bu ümmete ikramıdır' diyecek."

Bu hadisin senedi, ceyyiddir.

339. Taberânî (ö. 360/970) der ki: Bize Muhammed b. Zekeriyyâ el-Hilâlî tahdis etti. O da dedi ki:

Bize Abbâs İbn Bekâr tahdis etli. O da dedi ki:

Bize Abdullah b. Ziyâd, o da A'meş'den, o da Zirr b. Hubeyş'ten, o da Huzeyfe'den tahdis edip o da dedi ki:

Peygamber (s.a.v) bize hutbe verip olacak şeyleri haber verdi. Daha sonra da şöyle buyurdu:

Dünya(nın ömrün)den bir gün kalsa bile, Allah, bu günü, çocuklarımdan adı adıma (uygun olan) bir adamı gönderinceye kadar elbette uzatır."

Fakat bu sened, zayıftır.

Mehdî ile ilgili hadisler, dört kısma ayrılmaktadır:

1. Sahih olan hadisler,

2. Hasen olan hadisler,

3. Garib olan hadisler,

4. Uydurma olan hadisler.

Mehdî İle İlgili Görüşler

(Bazı) insanlar, Mehdî hususunda dört görüşe ayrılmışlardır:

Birincisi: Mehdî'nin, Meryem oğlu İsa olup gerçek Mehdi­nin de bu olması.

Bu görüşte olan kimseler, görüşlerine daha önce geçen [359] (ravi) Muhammed b. Hâlid el-Cenedî yolundan gelen hadisi delil getirmişlerdir.

Biz ise bu hadisin, durumunu belirttik ve sahih olmadığını kaydettik. Sahih olsa bile, bu konuda delil olarak getirilemez. Çünkü İsa, Resulullah (s.a.v) ile Kıyamet arasındaki en büyük Mehdî'dir.

Peygamber (s.a.v)'den gelen sahih sünnet, İsa'nın; Dımeşk'in doğusundaki Beydâ' camisinin minaresine ineceğini, Allah'ın Kitabı Kur'an'la hükmedeceğini, Yahudileri ve Hıristiyanları öldüreceğini, onlara zimmilik vergisi olan) cizye koyacağını ve zamanındaki diğer din müntesiplerini yok edeceğini be­lirtmektedir. [360]

Bu konuda "fayda sağlayan dışında ilim ve sahibini koru­yandan başka mal yoktur" denilebildigi gibi, "Her ne kadar İsadan başkası Mehdî olsa bile, gerçekte ise İsa'dan başka Mehdî yoktur" denilmesi doğru olabilir. Buna göre kâmil ve ma'sum Mehdî'yi kastederek; "Mehdî ancak Meryem oğlu İsa'dır" denil­mesi doğru olur.

İkincisi: Mehdî'nin, Abbâs oğullarından gelip onun zama­nının geçmiş olması.

340. Bu görüşte olan kimseler, görüşlerine;

a. İmam Ahmed'in "Müsned"de rivayet ettiği şu hadisi delil getirmişlerdir:

Bize Vekî', o da Serik'ten, o da Ali b. Zeyd'den, o da Ebu Kılâbe'den, o da Sevbân'dan tahdis edip o da dedi ki: Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Horasan'dan gelen siyah bayrakları (olan kimseleri) gör­düğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa onlara katılın. Çünkü onların içerisinde, Allah'ın halifesi Mehdî vardır.? [361]

Bu hadisin ravisi olan Ali b. Zeyd'e gelince, Müslim, onun rivayet ettiği hadisleri, mutâbaat olarak rivayet etmiştir. Fakat Ali b. Zeyd, zayıf bir ravi olup tek başına rivayet ettiği münker hadisleri vardır. Dolayısıyla rivayetlerinde tek başına kalması sebebiyle (onun rivayet ettiği hadislerle) delil getirilmez.

341. b. İbn Mâce (ö. 273/886), Sevrî yoluyla Hâlid'den, [362] o da Ebu Kitâbe'den, o da Ebu Esmâ'dan, o da Sevbân'dan, o da Peygamber (s.a.v)'den bu hadisin bir benzerini rivayet etmiştir. [363]

Yine bu rivayete Abdulazîz İbnü'l-Muhtâr'da, Hâlid'den iti­baren katılır.

c. İbn Mâce (ö. 273/886)'nin "Sünen"inde Abdullah İbn Mes'ud'un şöyle dediği geçmektedir:

Biz Resulullah (s.a.v)'in yanında iken bir de baktık ki, Hâşim oğullarından bir grup (yanımıza doğru) geliyor. Peygamber (s.a.v), onların gelmekte olduğunu görünce, gözleri yaşla doldu ve rengi değişti. (Ona:)

Yüzünde hoşlanmadığımız kötü bir şey görmekteyiz?' diye sordum. Peygamber (s.a.v):

?Biz, Allah'ın, kendimize karşılık ahireti tercih ettiği Ehl-i Beytiz. Doğrusu benden sonra Ehl-i Beytim; (bazı) bela, ko­vulma ve sürgün edilmeyle karşılaşacaktır. Hatta beraberle­rinde siyah bayrakları bulunan Doğululardan bir topluluk gelip hak talebinde bulunurlar, (fakat onlara) hakk verilmez. Bunun üzerine onlar çarpışmaya girip zafer kazanırlar. Yenilenler, on­lara, önceki isteklerini vermeye razı olurlarsa da onu kabul et­mezler. Nihayet o (emirliği), Ehl-i Beytimden bir adama verir­ler. O da, daha önce zulümle dolu olan yeryüzünü adaletle dol­durur. Sizden kim bu duruma yetişirse, kar(lar) üzerinde sürü­nerek bile olsa, onlara gelsin? buyurdu.[364]

Bu hadisin senedinde, Yezîd b. Ebi Ziyâd yer almaktadır. Bu kişi, seyyiu'i-hıfz [365] (ezberi körü) olup ömrünün sonuna doğru /bildiklerini birbirine karıştırmaya başlamıştı. Ayrıca sahte paralarda basardı.

Bu ve bundan önceki hadis sahih olsa bile, Abbasilerden olan Mehdî'nin, ahir zamanda ortaya çıkacak olan Mehdî oldu­ğuna dair bir delil yoktur.

Bu Mehdî, bir çok Mehdilerden biri olabilir. (Örneğin,) Ömer İbn Abdulazîz bir Mehdî idi. Hatta Ömer İbn Abdulazîz, Mehdî adı verilmeye Halife Mehdî'den daha fazla layıktır.

342. d. Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Size, benim Sünnetim ile benden sonra gelen Râşîd (ve) Mehdî olan halifelerimin sünnetine sarılın.? [366]

İmam Ahmed -kendisinden yapılan iki rivayetin birisinde- ve birçok kimse, Ömer İbn Abdulazîz'in, Râşîd (ve) Mehdî olan ha­lifelerden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Şüphesiz ki Ömer İbn Ab­dulazîz, Râşîd (ve) Mehdî olan bir halifedir. Fakat ahir zamanda ortaya çıkacak olan Mehdî değildir.

Hayr ve Rüşd bakımından olan Mehdî, kötülük ve sapıklık bakımından olan Deccâl gibidir.

Bazı harikuladelikler yapacak olan asıl büyük Deccâl'den önce [367] yalancı Deccâller [368] olduğu gibi, asıl büyük Mehdî'den önce de Râşîd Mehdiler olacaktır.

Üçüncüsü: Mehdî, Peygamber (s.a.v)'in Ehl-i Beytinden olan Hz. Alî'nin oğlu Hasan'in neslinden birisi olup ahir za­manda ortaya çıkacak. Yeryüzü (o sırada) haksızlık ve zulümle dolmuş olacak. Mehdî ise, yeryüzünü, hak ve adaletle dolduracaktır.

Hadîslerin çoğu, bunu göstermektedir.

Mehdî'nin, Hz. Hasan'ın neslinden olmasında, [369] ince bir nükte var. Çünkü Hz. Hasan, hilafeti, Allah için terk etmişti. Bundan dolayı da Allah, gerçek halifeliğe layık olan ve yeryüzünü adaletle doldurmayı sağlayan kimseyi, Hz. Hasan'ın neslinden getirecektir.

Bu, Allah'ın kulları hakkında geçerli kıldığı "Kim Allah için bir şeyi terk ederse, Allah ona yada nesline terk ettiği şeyden daha üstününü verir" şeklindeki sünnetidir.

Bu durum, Hz. Hüseyin'in yaptığının aksinedir. Çünkü Hz. Hüseyin, halife olma hususunda hırslı davranmış, halifeliği elde etmek için (insanlarla) savaşmış ve halifeliği ele geçirme hususunda başarılı olamamıştır. Yine de doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

343. a. Ebu Nuaym (ö. 430/1038), Ebu Saîd el-Hudrî (r.a)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.v) buyur­maktadır:

"Ehl-i Beytimden birisi ortaya çıkıp sünnetimle amel ede­cek. Allah, ona, gökten bîr bereket indirecek. Yeryüzü ona berektlerini çıkaracak. (Daha önce) zulümle dolu olan yeryü­zünü adaletle dolduracaktır. Bu ümmete yedi yıl hüküm süre­cek ve (Kudüs'teki) Beytü'1-Makdis'e/Mescid-i Aksa'ya inecek­tir.? [370]

344. b.Yine Ebu Nuaym (ö. 430/1038), Ebu Ümâme (r.a)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Resulullah (s.a.v) buyurmaktadır:

Resulullah (s.a.v) bize hutbe verip Deccâl'i anlattı. Devamla şöyle:

?Körükçü, (körükteki) demirin pasını giderdiği gibi Medi­ne'de, (kendisine layık olmayan) kirli kimseleri (kendisinden) sürüp atar. İşte bu güne, 'Halâs/Kurtuluş Günü' denilir? buyurdu. Bunun üzerine Ümmü Şerîk:

Ey Allah'ın resulü! O gün Araplar nerede olacak?' dîye sordu. Resulullah (s.a.v):

?O gün onlar pek az olacaklar. Çoğu, (Kudüs'teki) Beytü'I-Makdis'de/Mescid-i Aksa'da olacak. İmamları da, Salih bir insan olan Mehdi olacak? buyurdu.[371]

345. c. Yine Ebu Nuaym (ö. 430/1038), Abdullah İbn Abbâs (r. anhümâ)'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.v) buyurmaktadır:

?Başında ben, sonunda Meryem oğlu İsa ve ortasında ise Mehdî olan bir ümmet helak olmaz.? [372]

Bu hadisler, senedleri itibariyle bir takım zayıflık ve gariplik­ler İçerse de birbirlerini takviye etmekte ve sağlamlaştırmaktadır.

İşte bu, Ehl-i Sünnetin görüşüdür. Üçüncüsü: İmamiyye Rafizilerinin görüşüdür.

Bu konuda onların dört görüşü [373] bulunmaktadır:

1. Mehdî, Hz. Ali'nin oğlu Hasan'dan değil de, Hüseyin'in neslinden olan Muhammed İbnü'l-Hasan el-Askerî [374] el-Muntazar (-beklenen)dir.

Her yerde hazır, gözlerden uzak, (Hz. Musa'nın) asa(sın)a sahip olup "ve yehtimu'l-fezâ" [375] dır.

Beşyüz yıl kadar önce küçük bir çocuk iken Sâmerrâ'daki evinin bodrumuna girip bundan sonra hiçbir göz onu görmemiş, onunla ilgili bir habere ve bir ize rastlanılmamıştır.

İşte Rafiziler, onu, hergün beklerler, borum kapısının önünde atın üzerinde durup kendilerinin yanına çıkması için ona:

Ey Efendimiz! Çık. Ey Efendimiz! Çık' diye seslenirler.

Daha sonra (çıkmayınca,) perişan ve bitkin bir şekilde geri dönerler.

İşte bu, onların ve onun durumudur.

Şöyle diyen ne güzel söylemiş:

Bodrumun, cehaletiniz sebebiyle hakkında konuştuğunuz kimseyi artık doğurma vakti daha gelmedi mi?"

Siz aklınızı yitirmişsiniz. Çünkü siz, (böyle bir şeyi bek­lemekle, Zümrüd-ü) Anka ile Gulyabanî (efsanesine bir) üçün­cüsünü eklediniz. "

Bu kimseler, (bu fikirleri sebebiyle) Adem oğullarının yüz ka­rası ve her akıllı kimsenin alaya aldığı gülünç bir duruma düştü­ler.

2. Mağribilerin Mehdisi: Bu, Muhammedb. Tûmert'tir. [376]

Bu kişi; yalancı, zalim ve batlı hakim kılan birisi olup zul­müyle, haksızlığıyla, hileciliğiyle tanınmıştır. Batıl davasını güç­lendirmek için insanları öldürmüş, Müslümanların kadınlarını cariye gibi kullanmayı mubah görmüş, çocuklarını esir alıp mallarına el koymuştur. Kötülük yönünden İslam milletine/toplu­muna/dinine, Haccâc-ı Zâlim'den çok daha fazla zararı olmuştur. Yerin altına bir kabir kazdırıp kendi arkadaşlarından bir grubu diri diri oraya indirip onlara:

"Kendisinin, Peygamber'in (s.a.v) müjdelediği Mehdî olduğunu" insanlara söylemelerini emreder, sonra da kendisini yalanlamasınlar diye onların üzerle­rini örterdi. Grubunu, "Cehmiyye" (Muvahhidler) adını verdi.

Rabbin sıfatlanın, kelamını, yaratıklara olan üstünlüğünü, Arş'a istiva etmesini, kıyamet günü müminlerin Allah'ı gözle gö­rülmesini inkar edip İlim ile iman ehlinden kendilerine muhalif olan kimseleri öldürmeyi mubah saymış ve (kendisini) "Ma'sûm Mehdî" diye isimlendirmiştir.

3. Daha sonra Mülhid bir Mehdî olan Ubeydullah b. Meymûn el-Kaddâh [377] ortaya çıktı. Dedesi, Mecusî ailesine mensup bir Yahudi idi.

(Bu sahte Mehdî,) Ehl-i Beyte, birçok yalan ve iftira nispet etti. Kendisinin, Peygamber (s.a.v)'in müjdelediği Mehdî olduğu­nu iddia etti. Kontrolü ve üstünlüğü ele geçirip idareleri, mülhid münafık soyu -bunlar, Allah ve Resulüne düşman olma bakımından insanların en ileri gelenleri olup Mağrib/Fas, Mısır, Hicaz, Şam şehirlerini ele geçirecek kadar ürkütücü oldu.

Bunlarla; İslam'ın garibliği, mihneti ve sıkıntısı iyice arttı.

Bunlar, ilahlık iddiasında bulundular ve şeriatın zahirine mu­halif bir batını olduğunu söylerlerdi.

Bunlar, din düşmanı olan Bâtinî olan Karâmita'nın taraftarlarıydılar. Rafıziliklerini ve müntesipliklerini, kendilerinin Ehl-i Beyt'ten olduğu yalanıyla gizlemişlerdi. Mülhidlerin dinine bağlı olup bu dini yaygılaştırmaya çalışmışlardır.

Onların bu idareleri, Allah bu ümmeti onlardan Selahaddin Yûsuf İbn Eyyûb'la [378] kurtarıp İslam'ın zafere ulaşmasına kadar açıktan devam etti.

Selahaddin Yûsuf İbn Eyyûb, İslam milletini/toplumunu/di­nini onlardan kurtarıp onların idarelerine son verdi. Mısır, onların zamanında nifak ve ilhad yurdu olmasından sonra yeniden İslam yurduna döndü.

Burada anlatılmak istenilen husus; bunlar, kendilerinin bîr Mehdîsi olduğunu, Muhammed b. Tûmert'in taraftarları da kendilerinin bir Mehdisi olduğunu ve Râfiziler de on ikinci imamın kendilerinin Mehdisi olduğunu ortaya koymaktır.

Bu fırkaların hepsi; zalim, insafsız, varlığı imkansız, asılsız Mehdîler hakkında: "Ma'sûm İmam, Ma'lûm Mehdî, Peygamber (s.a.v)'in müjdelediği ve ortaya çıkacağını haber verdiği" Mehdî olduğunu iddia edip Yahudilerin ahir zamanda ortaya çıkıp davalarını yüceltecek, dinlerini yerleştirecek ve bütün topluluklara karşı kendilerini üstün getirecek olan bir liderin geleceğini bekle­meleri gibi bu fırkalar da, bu gelecek Mehdî'yi beklemektedirler.

Hıristiyanlar da, kıyamet gününden önce İsa'nın yeniden gelip Hristiyanlığı yerleştirip diğer dinleri iptal edeceğini bekle­mektedirler.

Hıristiyanların inançlarına göre; "Hak ilah olan Mesîh, hak ilah'tan çıkıp babasının cevherinden Tâmînâ'ya iner [379] şek­linde kıyametten önce gelmesi bekle (nil)mektedir.

Üç dininin müntesipleri, ahir zamanda ortaya çıkacak olan bir imamı ve lideri beklemektedirler. [380]

346. Yahudilerin beklediği, İsfahan Yahudilerinden yermiş bin kişinin uyacağı Deccâl'dir.[381]

İmam Ahmed'in "Müsned"inde merfu olarak Peygamber'in (s.a.v) şöyle buyurduğu geçmektedir:

?Deccâl'in taraftarlarının çoğu, Yahudiler ile kadınlardır.? [382]

Hıristiyanlar ise, Meryem oğlu Mesîh İsa'yı beklemektedir­ler. Onun geleceği hususunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir. Fakat İsa indiğinde; haçı kıracak, domuzu öldürecek, İs­lam dini dışındaki bütün dinleri sona erdirecektir.

347. İşte bu, Meryem oğlu İsa'dan başka Mehdî yoktur" hadisinin anlamıdır.

Doğruyu en iyi bilen Allah'tır. O'na dönülür ve varılır.

Salât ve Selâm, seyyidimiz ve efendimiz olan Muhammed (s.a.v)'in, aile fertlerinin ve sahabilerinin üzerine olsun.

Zikreden kimselerin zikrettiği ve dikkatsiz davranan kim­selerin yanıldığı müddete selam olsun.

Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

(Kitabın) orijinal nüshası hakkında şu ifade geldi:

Orijinal nüshaya mukabele yoluyla ulaştı. Bu orijinal nüshanın da, Seyyid Nureddin Ali es-Semhûdî'nin el yazması olduğunu zan­netmekteyim.

Doğrusu -yine de doğruyu en iyi bilen Allah'tır- Seyyid Nureddin Ali es-Semhûdî (ö. 911/1505), Medineli bir tarihçi olup "Vefâu'1-vefâ" adlı kitabın sahibidir.

19 Temmuz 2010 21:25

Ebu Hanife

Hadis Terimleri

Ahberanâ: Sözlükte "Bize haber verdi" anlamındadır. Hadis rivayet metotlarından birisiyle alınan hadislerin, başkalarına riva­yeti sırasında isnada kullanılan eda lafızlarından biridir.

Bu lafız; ravinin, hadisi, hangi rivayet metoduyla aldığını göstermekte ve onu şeyhine nispet etmekte kullanılır.

Bu lafız, daha çok, hadis rivayet metotlarının en sağlamı olan ve şeyh ile tâlib (hadisi alan kimsen)in bir araya gelmesiy­le rivayeti ifade eden semâ' yoluyla rivayette kullanılan üçüncü lafızdır.

Batıl: Hadis terminolojisinde, uydurma hadis anlamında kullanılmaktadır.

Cerh: Sağlam ve hafız olan bir alimin, bir ravinin rivayetini, kendisinde veya rivayetinde bulunan yaralayıcı illet sebebiyle reddetmesine denir.

Ceyyid: Bazı alimlere göre, "sahih" hadisin karşılığı olarak kullanılmıştır. Bazı hadis alimlerine göre ise "hasen li zatini" ifa­desinin karşılığıdır.

Garîb: Genelde hangi tabakadan olursa olsun, bir ravinin tek başına rivayet ettiği hadis olarak tarif edilmiştir. Bu manada, "ferd-i nisbî"nin diğer adıdır. Sadece bir ravi tarafından rivayet edilen hadis, bir benzeri başka raviler tarafından rivayet edilme­diği yada diğer rivayetler ona aykırı olduğu için tek kalan hadistir.

Hasen: Sahih hadis ile zayıf hadis arasında yer alan, ancak sahihe daha yakın olan bir hadis çeşididir.

Haddesenâ: "Bize tahdis etti" sözlük manasıyla eda lafızlarındandır. Ravinin, şeyhinden rivayet ettiği hadisleri talibe ( ha­disi alan kimse)ye rivayet ederken kullanılır.

Haddesenâ lafzının, hadis rivayet yollarından özellikle hangisiyle rivayet edilen hadislerin naklinde kullanılacağına dair hadisçiler arasında birlik yoktur. Bu lafzın sadece semâ' yoluyla alınan hadislerin edası sırasında kullanılması gerektiği görüşünde olanlarla birlikte arz, münâvele, icazet ve kitabet yollarıyla alı­nan hadislerin rivayetinde de kullanılmasını uygun görenler ol­muştur.

Ne var ki, semâdan başka yolla rivayette rivayet şeklinin belirtilmesi gerekir.

İ'tibâr: "Ferd" zannedilen bir hadisin başka bir geliş yolu ya­da geliş yollarından rivayet edilip edilmediğinin, bir diğer ifadeyle ' ravisinin gerçekten tek olup olmadığının araştırılmasına denir.

Lâ asle lehu: "Aslı yoktur" anlamında gelen bir ifade olup uydurma hadisler hakkında verilen hükümlerdendir. Bu ifadeyle nitelenen hadisin, nakledildiği bir herhangi bir isnadı yoktur.

Leyse bi şey'in: "Lâ yusâvî şey'en" ile aynı manaya gelen cerh lafızlarındandır. Cerhin dördüncü derecesine delalet eden bu iki lafız, "bir para etmez, bir şeye değmez" manasına gelir.

Bu itibarla hakkında "Leyse bi şey'in" yada aynı manada gelen aynı derecede bulunan "Lâ yusâvî şey'en" denilerek cerh hükmü verilen ravinin hadisleri terk edilir. Hiçbir şekilde itibar edilmez.

Mahfuz: Hadis usûlünde Şâzın karşılığına denir. Şaz ise; sika ravinin, zabt ve rivayet çokluğu yönünden kendisinden daha üs­tün ravilerin rivayetine aykırı olarak rivayet ettiği hadise denir.

Daha üstün ravinin rivayetine ise mahfuz adı verilir. Mahfuz hadis, şaz hadise nispetle üstün ve tercihe layık kabul edilmiştir.

Maktu': Sahabeden sonraki tabiîlerin sözleri ve fiillerine denir.

Ma'lûl (îlletli): "Görünüşte sahih olan, ancak aslında sıh­hatine engel teşkil eden gizli bir kusur taşıyan hadis" diye tanım­layan varsa da, bunun yanında bunu tanımı kabul etmeyen kim­seler de vardır.

Merfu': Hz. Peygamber (s.a.v)'e nispet edilen söz, fiil ve tak­rirlere denir.

Mevkuf: Sahabilerden rivayet edilen sözlere ve fiillere denir.

Meçhul: Hadis terminolojisinde iki anlamı vardır. Birincisi: Gerek kimli ve gerekse de adalet durumu bilinmeyen ravilere de­nir. İkincisi: Zahiren adalet sahibi oldukları halde batinen adaleti meçhul olan ravilerdir.

Mutâbaât: Ravisi rivayette tek başına kaldığından ferd oldu­ğu sanılan bir hadis, başka yol veya yollardan rivayet edilip edil­mediğini anlamak üzere çeşitli hadis kitaplarından araştırılır. İtibar adı verilen bu araştırma sonunda o hadisin bir başka ravi tara­fından rivayetinde tek kalan ravinin şeyhi veya şeyhinin şeyhiden rivayet edildiği anlaşılırsa, mutabaat meydana gelmiş olur.

Munkatı': Genellikle ne şekilde olursa olsun, senedinde itti­sal bulunmayan hadislere denir. Senede ittisalin olmayışı, ya ravinin düşmesiyle veya müphem şekilde ifade edilmesiyle mey­dana gelir.

Munker: Ravinin muhalefetinden doğan bir zayıf hadis çeşi­didir.

Munkeru'l-hadis: Ravinin rivayet ettiği hadislerin, münker olmasıdır. Cerh lafızlarındandır. Hakkında "munkeru'l-hadis" cerh hükmü verilen ravinin hadisleri, dinî konularda delil sayıl­maz. Ancak tamamıyla reddedilmez, itibar için yazılır.

Mürsel: Sahabiden hadis rivayet etmiş bulunan tabiînin is­nadında sahabiyi atlayıp doğrudan doğruya Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet ettiği hadislerdir.

Mütevâtir: Her tabakada Hz. Peygamber (s.a.v) üzerine ya­lan söylemeleri aklen mümkün olmayan çok sayıda ravi tarafın­dan görerek yada işiterek rivayet edilen hadise yada habere de­nir.

Mutâbî: Ravisine hadisi rivayet edilmeye elverişli bir başka ravinin muvafakat ettiği ve bu ikinci ravinin o hadisi şeyhinden yada daha yukarıdaki bir raviden benzer sözlerle rivayet ettiği hadistir.

Muzdarib: Aynı hadisi, değişik şekillerde rivayet eden (r.a.)-vilerin hepsinin, adalet ve zabt bakımından birbirlerine yakın ol­duklarından bu rivayetlerden herhangi birini tercih etme imka­nının olmaması haline denir.

Muzadriblik, hadisin metninde yada senedinden olur. Sene­dinden daha çok olur.

Muzdarib hadisler, ravinin vehmi yada zabt kusuru yüzün­den hadisi iyi zabt edememesi sonucu kendi durumundaki ravilere muhalefetinden doğar. Bununla birlikte senedinde muzdariblik bulunan bazı hadislerin metni sahih olabilir.

Ravî: Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadislerini rivayet eden kim­seye denir.

Sahih: Adalet ve zabt sahibi ravilerin kesiksiz isnadla birbirle­rinden rivayet ettikleri şaz ve illetli olmaktan uzak olan hadistir.

Sadûk: Adaletine hükmedilen ravinin rivayet ettiği hadislerin gözden geçirilmesi.

Seyyiu'1-hıfz: Bu cerh hükmü verilmiş ravi, adalet vasfını kaybetmiş sayılır. Hadisleri atılmaz. İ'tibar için yazılır. Sika: Adalet ve zabt vasfı taşıyan ravilere denir.

Seyyiu'1-hıfz: Bu cerh hükmü verilmiş ravi, adalet vasfını kaybetmiş sayılır. Hadisleri atılmaz. İ'tibar için yazılır.

Sika: Adalet ve zabt vasfı taşıyan ravilere denir.

Şâhid: Bir hadise lafız veya mana yönünden yada sadece mana itibariyle benzeyen lafızlarla bir diğer sahabiden rivayet edilen ve bu rivayetle ötekine muvafakat eden hadistir

Şazz: Genellikle umumi hükümlerden veya külli kurallardan hariç ve tek başına kalana denir.

Tedlîs: Bir ravinin, çağdaşı olup görüşmediği veya görüş­tüğü halde hadis almadığı bir şeyhten işitmişçesine rivayette bu­lunmasıdır. Yine ravinin, hadis işittiği şeyhten gerçekte işitmemiş olduğu hadisi rivayet etmesi de tedlîstir.

Terekûhû: Hakkında bu cerh hükmü verilmiş olan ravi, artık adalet vasfını yitirmiştir. Bu itibarla ravi ve ravinin naklettiği ha­disler terk edilir. Yani bu tür hadisler, ne yazılır, ne de i'tibar için dikkate alınır ve ne de şahid olarak göz önünde bulundurulur.

Uydurma: Çeşitli maksatlarla uydurulup Hz. Peygamber (s.a.v)'e iftira ve nispet edilerek rivayet edilen sözlere denir.

Zayıf: Sahih ve hasen dışında kalan hadislerdir. Yani sıhhat şartlarını yaşıdığı için sahih denilen hadisler ile sahihlik şartlarını taşımakla birlikte ravileri zabt yönünden sahih derecesine çıka­mayan ravilerin rivayet ettikleri hasen hadis hariç diğer hadis­lerdir.

20 Temmuz 2010 08:57

Kuranmüslümani

selamun aleyküm

ne iş ebu hanife

ben de bu şekilde olmasada İslamın içine neler sokulduğunu anlatmaya çalıştığımda, uydurma hadislerin varlığına dair bazı şeyler anlatmaya çalıştığımda bana hücum etmiştiniz

din düşmanı, fitneci ilan etmiştiniz beni

ne oluyorda şimdi falanca kişiler ve zümreler İslama sakıncalı şeyler soktular, dini yıkmaya çalıştılar, falanca konulardaki hadisler tamamen uydurmadır batıldır diye yazılar yazmışsın

illa benimde böyle sayfalar dolu kopyalama mı yapmam lazımdı bunları anlatmak için ha

neyse boş ver eskileri, yazdıklarının büyük bir çoğunluğuna katılıyorum, hayret ikimizin de ortak noktası var ama ne yazıktırki siz bile beni din düşamnı olarak görmüştünüz ya hala aklımdan çıkmıyor, hala affedesim gelmiyor bu iftiranı

neyse sen yazmaya devam et, güzel konu...

Toplam 21 mesaj
Grup Vizyon