İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Editörler : Lanet
23 Ağustos 2006 17:15

Alev Alatlı Okuyanlar

alev alatlının bu serisini okuyanlar...sizlerin yeri burası.sizce alev hanımın yazdıkları türkiye gerçeğiyle ne kadar uyuşuyor.okuyanların görüşlerini bekliyorum.ayrıca okumayanlara bu şaheserleri okumalarını tavsiye ederim.


vetha
Şef
23 Ağustos 2006 20:53

ALEV ALATLI FAN KULÜBÜ OLUŞTURMAK İSTİYORUM.AMA BU KULÜBÜN DİĞER FAN LARDAN FARKI ŞU: SEVMEK GEREKMİYOR.ÖNEMLİ OLAN ONUN DÜŞÜNCELERİNİ İRDELEYEBİLMEK VE GERÇEKTEN NE DEDİĞİNİ ANLAMAK.BUNLARI TARTIŞMAK.ZATEN FORUM DA BU DEĞİL MİDİR.


vetha
Şef
23 Ağustos 2006 21:13

KENDİ DİLİNDEN ALEV ALATLI

1944'de, Menemen, İzmir'de doğdum. Babam, Ertuğrul Alatlı, ailesinin izini ikinci Viyana kuşatmasında, kuşatmanın zamanının yanlış olduğunu söyleyerek muhalefet ettiği için zamanın sadrazamı Kara Mustafa Paşa tarafından boynu vurulan Rumeli Beylerbeyi "İhtiyar" ya da "Uzun" ya da "Arnavut" İbrahim Paşaya kadar sürer. Dedem, İstiklal Savaşı gazisiydi: Prizenli Ahmet Seyfettin Bey. Anne tarafım da Rumellidir. Annemim babası Selanik kadılarından, Halil İbrahim Uygur. Cumhuriyetten sonra ülkenin muhtelif yerlerinde ağır cezareisi olarak hizmet vermiş. Anne tarafımdan Üsküdarlıyız. Üçüncü Selim'in sermüezzini Sadullah Ağa'ya uzanan bir geçmişimiz var. Tiyatro yazarı Musaipzade Celal bey, annemin büyük amcasıydı. Ailenin her iki tarafından birinci kuşak, Balkan Harbinin o dehşet verici göç hadisesini yaşamış olan acılı insanlardır. Benim oluşumumdaki etkileri büyüktür. Boynunun vurulmasına bir kaç saat kala, Padişah'a yazdığı mektupla Kara Mustafa'nın bu eyleminden ötürü "cezalandırılmamasını" isteyen, "cezalandırılmasının devletin aleyhine olduğunu" yazan İhtiyar İbrahim Paşa'nın cesareti ve etiği hiç aklımdan çıkmaz. Babam askerdir, annem Fürüzan Alatlı, Cumhuriyet'in özenle yetiştirdiği at binen, Fransızca şiirler okuyan kız çocuklarındandı, üstün bir elişleri sanatçısıydı. Yaklaşık dört yıl önce kaybettik.


vetha
Şef
23 Ağustos 2006 21:16

DEVAM...Okuma alışkanlığını ve zevkini babamdan aldım. Mesleği gereği ülkenin en yoksul yörelerinde yaşadığımız -kendimizin de en parasız olduğumuz - zamanlarda bile, ne yapıp yapıp bana ve kız kardeşim Işıl Alatlı'ya "Doğan Kardeş"imizi, "Nedir, Niçin, Nasıl'" serilerimizi temin etmiştir. "Polyanna"yı ellili yılların başında okumuştum, "Robinson Crusoe"yu, "İki Senelik Mektep Tatili"ni da ellili yılların Erzurum'unda. Erzurum'un hayatımda özel bir yeri vardır. Ankara'da - Mimar Kemal İlkokul'unda- başladığım eğitimimi, bir sömestirlik Karaköse arasından sonra, Erzurum Kültür Kurumu İlkokulu'nda tamamladım. Müthiş bir öğretmenim vardı, Emine Akkoyunlu. Kişiliğimin oluşmasında büyük emeği vardır.Üç yıl kadar önce Erzurum'a "Or'da Kimse Var mı'" dörtlüsüyle ilişkili bir konferansa gittiğim zaman kendisini buldum ve elini öptüm. Daha sonra hakkımda biyografik film yapıldı. Emine Hocamın o filmde yer almasını sağlayabilmiş olmaktan çok mutlu oldum. Ufak bir hak ödeme gayreti! Erzurum'un bir başka önemi de, o zamanlar binbaşı rütbesindeki Babamın İngilize öğrenme gayretleri. Kaset yok, video yok hatta sözlük yok - çöp bacaklı insan çizimlerinden oluşan bir Gatenby kitabı ve babam İngilizce'yi sökmeye çalışıyor. Kimsenin nedenine akıl erdiremediği bir gayretti ama yaptı. Dil sınavında başarılı oldu ve biz "ataşemiliter" olarak Japonya'ya atandık.


vetha
Şef
23 Ağustos 2006 21:22

Orta Okulu - Ankara, Namık Kemal Ortaokulu- bitirdiğim yıl, Tokyo'ya gittik. Liseyi orada, "The American School in Japan" isimli bir kolejde - Nakamegura'da - okudum. İnanılmaz bir kabustu! Ortaokul İngilizcesi ile Amerikan Koleji. Bir yandan da Japonca! Ama bizim ailede "olmaz olmaz!" Dolayısıyla, ayılarak bayılarak da olsa, oldu.

Döndüm ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne girdim. Ekonomi-İstatistik Bölümü ve Hocaların Hocası, rahmetli Fuat Çobanoğlu. Medeniyet Tarihi, ekonomi, ilahiyat ve kimya - bu ilgisiz sandığım disiplinleri bütünleştiren, "holistic" düşünme biçimini öğreten adam. Zamanının çok çok ilerisinde bir düşünürdü ve onu bizim sınıf öldürdü. Öylesine düş kırıklığına uğrattık ki, bize dayanamadığını ve hayattan vazgeçtiğini düşünüyorum. Hayır, intihar etmedi ama yaşaması için bir neden de görmedi. Onu en iyi anlayanlardan birisi de Ege Cansen'dir. Ege, bizlerden büyüktü ve ona daha yakındı. Şimdilerde Hürriyet'te yazıyor ve düşünce namusuna en çok güvendiğim insanlardan birisi olmaya devam ediyor. Bizim zamanımızın Orta Doğu'su, TBMM'nin bahçesine kurulmuş barakalardaydı ama Birinci Beş Yıllık Plan'ının hazırlanmasında yardımcı olan Jan Tinbergen gibi Nobel sahibi ekonomistlerden ders aldık. Chenery Clark, MIT'den adını hatırlamadığım başka birileri de oradaydılar. Dahası, bazılarımıza Planlama'da görev verdikleri için "İstatistik" gibi nisbeten zor konuları "uygulayarak" öğrendik. Önümüze büyük hesap makinaları koyarlardı - Facit'ler - ve biz, başımızda Hollandalı profesör Weinreb - ülkedeki zeytin ağaçlarının sayısından yola çıkarak on yıl sonrasının zeytinyağı rekoltesini tahmin etmeye çalışırdık. Bu durumda formüller sular seller gibi ezberleniyor - çünkü anında kullanıyorsunuz.

İyi yetiştiğimizi düşünüyorduk ama Amerikalılardan korkuyorduk - ya bizden daha iyi öğreniyorlarsa diye. Çünkü biz, doktoralarımızı yapıp ODTÜ'ye hoca olarak geri dönmek üzere şartlanmıştık. Nitekim, benim sınıfımının tümü B.S.lerimizi aldıktan sonra yurtdışına okumaya gittik. Ben, ve sonradan eşim olan sınıf arkadaşım Alper Orhon, Amerika'ya gittik. Ben, Fulbright, o Ford Foundation bursu ile. Vanderbilt University, Nashville, Tennessee. Master'ım oradan. Kalkınma İktisadı ve econometrics. Orada gördük ki, en az Amerikalı öğrenciler kadar iyidik. O yıllar, ODTÜ'den çıkanlar ABD master programlarına sorgusuz sualsiz alınır olmuşlardı. Benim ekonomi eğitimini doktoraya taşımaktan vazgeçişim de "econometrics." Ekonomi biliminin o denli numaralandırılmasında hep bir yanlışlık olduğunu hissetmiş olmam. Bu başka bir tartışma konusu! Herneyse. Doğru düşünmem gerektiğini, daha doğrusu nasıl düşünmem gerektiğini öğrenmek için felsefeye geçmeye karar verdim: "Dartmouth College" New Hampshire. Burada da positivistlere - August Compte ekibine- çattım. Yapmam gerekenleri yaptım, akademik ünvanları topladım ama yetmediğini daha doğrusu içime sinmediğini biliyordum. Önce, "düşünce tarihi" sonra da "ilahyat" öğrenmem bu yüzden.

Türkiye'ye döndüğümde yaklaşık beş yıl, semavi dinler ve İslamiyet'le uğraştım. İki kere de Kahire'ye, el-Ezher'dekilerle konuşmaya gittim. Bu arada, 1968-69 yılları arasında ABD'de Maine Eyaletinde öğretim üyeliği yaptım. Türkiye'ye döndüm, İstanbul Üniversite'sinde ve DPT'de çalıştım. Daha sonra University of California, Berkeley'in Türkiye'de yürüttüğü bir psiko-dilbilim projesinin İstanbul ayağını üstlendim. Cumhuriyet Gazetesi ile ortak "Bizim English" isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardım. YAZKO yazarlar kooperatifinde görev aldım. 1984 yılında hep yapmak istediğim bir işi yapmak için eve çekildim ve yazmaya başladım. Funda'yı okula gönderir ve daktilonun - sonra PC- başına oturur, o dönünceye kadar çalışırdım. Halen de öyle yaşıyoruz, ben, Funda ve Kaan. Geceleri uyku için kullanıyor, gündüzleri çalışıyorum. Sokağa çıkmaktan hazetmiyorum. Hemen her zaman masanın başındayım. Funda, Kaan ve Murat bana bu siteyi biraz da onun için düzenlediler. Okurlarım beni bulabilsinler diye. İmza günü de sevmiyorum, tv'lerde boy göstermeyi de. Gün yirmidört saat çünkü ve ben çalışmak istiyorum.

Basılan ilk romanım "Yaseminler Tüter mi Hala'" Ocak, 1985'de çıktı. Ondan önce "Aydın Despotizmi" diye bir deneme var. Yalçın Küçük'ün "Eylülist roman" dediği Latife Tekin'in "Gece Derslerine" karşı bir savunmadır. Yeni baskısı yapılmamıştı çünkü kitabın ancak Latife'nin ve Küçük'ün kitaplarıyla birlikte okunduğu taktirde bir anlam ifade edeceğini düşünüyorduk ki bu doğru. Yine de okurlar görmek istedikleri için Mustafa Demirkanlı - yayıncım, Boyut Yayınevi - basmaya karar verdi. Öte yandan, "Yaseminler Türer mi Hala'" Eleni olarak doğan, Naciye'ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum'u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir. Ben yazdığımda Kıbrıs ve Kıbrıs'a benimki türden bir yaklaşım moda değildi - kitap yerini tam bulmadı. Türkler fazla Yunan yanlısı, Yunanlılar fazla Türk yanlısı buldulardı - belki bundan sonra. Yönetmen Yusuf Kurçenli, filmini yapmak için uğraşıyor, açıkcası, finansman peşinde. Bakalım ne olur. İkinci kitabım, "İşkenceci" bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da "şiddet"i ve şiddetin türevi "işkence"yi irdeledim - Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret ettim. Bence esas problem buradadır. Türkiye toplumunu ölümcül bir ruh hali vardır - derken, "Viva La Muerte" geldi. "Yaşasın Ölüm!" ve "Or'da Kimse Var mı'" dörtlüsü. Or'da kimse var mı' Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992'de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or'da ne çok insan varmış, meğer! Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır - sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama "fuzzy"dir. "Fuzzy" yani çokdeğişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. "Hem solcuyum hem de sağcı" dediği için dışlanmış, ne Şiran'a ne de Selahattin'e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu "Holistic" ya da "bütüncül" düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar. "Kadere Karşı Koy A.Ş." bundan sonra geldi. Bir tiyatro oyunu olarak başladığım sonra romanlaştırdığım bir öyküdür. Türk erkeğinin cinselliğini ve kadınların buna karşı aldıkları tavırı anlatan, traji-komik bir romandır. Traji komik ve gerçekçi bir sosyal eleştiri.

Son kitap, "Schrödinger'in Kedisi" iki cilt: "Kabus" ve "Rüya." 2035 Türkiye'sine dair, fütüristik bir bilim kurgu değil, bilimi temel alan kurgu. Dinden, eğitime, ekonomiden, aile yaşamına kadar, bilimdeki yeni gelişmeler ışığı altında ülkemize neler olabileceğini anlatıyor. Yine bir kadın karakter, İmre Kadızade, Rodoplu'dan daha bilinçli ama bir bakıma daha da şanssız.

Bunların dışında bir kaç çevirim var. Edward Said'ten - Türkiye'nin tanıması gerektiğini düşündüğüm bir adam, hatta ben olsam onu ve Cemil Meriç'i lise kitaplarına zorunlu okuma olarak koyardım. Bir de küçük bir kitap, "Eylül 1998." Bir deneme, şiirimsi


vetha
Şef
23 Ağustos 2006 21:25

OR'DA KİMSE VAR MI? BU SERİNİN TANITIMI VE GENEL OLARAK KONULARI::::

Yaşasın Ölüm! (Viva La Muerte) OR?DA KİMSE VAR MI?BİRİNCİ KİTAP

Alev Alatlı, "Bu toplumda 'biliyor olmak' mutlak surette bir haksızlığa maruz kalmak demektir' diyor. "Çünkü bilgi borçlandırır, 'anlamak' zorunda bırakır. Cahil, acıma duygusu uyandırır. Yıkıcılığı bağışlanır. Bu, onların lüksüdür. Oysa, aydın, bilgilenmek gibi bağışlanmaz bir suçtan müebbeden mahkûm edilmiştir. Bastığı yerde ot bırakmayan cahili vicdanının demir parmaklıkları arasından seyreder:'

Günay Rodoplu'nun hayatındaki trajik boyut, bilgidir. Hayatını Lao Tzu ile Hazreti Muhammed'le, Kropotkin'le, Marks'la, Bandelair'le, Albert Schweitıer?le, Kazancakis'le paylaşmasına bakılırsa bu dünyadan değildir. Ama bu dünyaya dair çok bilgi edinmiş bir insanın sorumluluğu altında ezilir, pasifize olur. Türkiye insanının hoyratlığına yenik düşer.

"Ve iyilik buradan çıkar. İyilik dayatılan haksız, yanlış ve çirkin oyun oynamayı reddetmekten çıkar."

Viva la Muerte!" Yirminci yüzyılın son otuz yılında Türkiye insanının ortak ruhunu çözümleyen yer yer belgesel nitelikli dörtlünün ilk romanı:'

Alatlı "Türkiye bugün okumazsa, yarın mutlaka okuyacaktır." diyor ve sesleniyor, "Orda kimse var mı?"

Nuke' Türkiye Or'da Kimse Var Mı? 2.Kitap

Orda Kimse Var mı? dörtlüsü azgın iştahların beslediği cehaleti şehvetle bağrına basan Türkiye toplumunun kıydığı bir aydının, Günay Rodoplu nun öyküsü. Dörtlünün birinci kitapta, Viva la Muerte!, hızla yabancılaşan Türkiye toplumunda bir haymatlos gibi yaşamak zorunda kalan Rodoplu nun, ezilmesini, pasifize edilmesini anlatır. Bu toplumla biliyor olmak mutlak surette bir haksızlığa maruz kalmak demektir. Çünkü, bilgi borçlandırır, anlamak zorunda bırakır. Cahil, acıma duygusu uyandırır. Yıkıcılığı bağışlanır. Bu, onların lüksüdür. Oysa aydın, bilgilenmek gibi bir suçtan müebbeden mahkum edilmiştir.

Valla, Kurda Yedirdin Beni! Or'da Kimse Var Mı? 3.Kitap

Yoksulluk, paylaşımdır. Parayı, gıdayı, aklı, yeteneği, bilgiyi, tecrübeyi, serveti, her şeyi. Yoksulluk, şeffaflıktır. Yoksulluk dürüstlüktür. Yoksulluk, kendine saklamamak, istif etmemektir. Yoksul adam şoven olmaz, çünkü kaderi paylaşır. Çünkü bilir ki, güneş, kahkaha çiçekleini de ısıtır, devedikenlerini de. Oğul bu muydu sadıklığın! Valla, yedirdin kurda beni!

O.K. MUSTİ TÜRKİYE TAMAMDIR. OR?DA KİMSE VAR MI? DÖRDÜNCÜ KİTAP

Ne her şeyimi satılığa çıkardım ne onların bir şeylerini talep ettim! Asli organizma, annem, rahminden sürüp fırlattığından beri ona bile ait değilim. Babamdan bile sadece belirli bir şeyler aldım. Derimin içinde tek, terkibim itibariyle eşsizim. Hal buyken, bireysel insanı, Günay'ı her türlü toplumsal düzenlemeden ve toplumdan ayrı bir varlık olarak kavramak bu kadar mı zor?"

"Orda Kimse Var mı?" dörtlüsü, azgın iştahların beslediği cehaleti şehvetle bağrına basan Türkiye toplumunun kıydığı bir aydının Günay Rodoplu'nun öyküsü. Ülkücüler, devrimciler, sosyal demokratlar, ümmetçiler, Türkler, Kürtler! Kaynayan ve kanayan bir Türkiye'de herkesle teğet geçen ama çakışmayan Günay Rodoplu'nun serüveni "O.K. Musti Türkiye Tamamdır"la tamamlanıyor


vetha
Şef
23 Ağustos 2006 21:32

ALEV ALATLI'NIN KADINLAR GÜNÜNDE KALEME ALDIĞI BİR YAZI..

OKUMANIZ YARARINIZA OLUR.ŞAHSEN BEN GÖRDÜM.

?KADINLAR GÜNÜ ARMAĞANI?

Birinci Çeçen Savaşına (1994-1996) son verilmesini sağlayanlar eski askerlerdi: Rus kökenli SSCB Generali Aleksandr Lebed ile Çeçen kökenli SSCB Albayı, madalyalı Aslan Maskhadov.

Lebed, tıknaz, kaba tavırlı, değirmi yüzlü bir Rus subayı, ?Kendi tarihimizi okumak zorundayız? diyebilecek kadar yürekli bir savaş kahramanı: ?Yüz yıldır Ruslar, Çeçenleri yenemedi, kazanan hep diplomasi oldu.? 1996?dan sonra ?hırsızların, dolandırıcıların uykularını ve güvenliklerini kollamaktan bunaldığını? söyleyip, Moskova?yı terk ettiğinde adı ?geçimsiz?e çıkar. Sibirya?ya çekilir, Krasnoyarsk?da karargâh kurar. Devasa bir bölgenin valisi olarak, birinci görevinin ülkedeki yozlaşmaya karşı durmak, hafifliği bırakıp kanun hakimiyetini tesis etmek olduğunu açıklar: ?Ben bir generalim, liberal değil.? Ne ki, General Lebed?in Holywood filmlerinin beyinlere kazıdığı haşin imajı, egemen oligarşiyi daha ilk günden tehdit etmeye başlar. Örneğin, Rusya?da 1996 seçimlerine girmeye hazırlanan yüz elliden fazla siyasi parti, platform, cephe vb. örgütlenme olduğuna dikkat çekerek, ?bu bolluğun sıradan vatandaşın kafasını karıştırdığını?, Rusya için ?en az votka bağımlığı kadar kötü sonuçlar? doğurabileceğini söyler, ?anti-demokrat? damgası yer. İç siyasetin ?çığrından çıktığını, ülkenin yönetilemez hale geldiğini?(1) anlatmaya çalışır, General Charles de Gaulle?e özenmek, ?Rusya?ya demokrasiyi fazla görmekle? suçlanır. Çest i Rodina(2) isimli siyasi hareketi örgütler, ?siyasi hırsı? konuşulmaya başlanır. Hükümetin ekonomik politikalarına karşı sol, ortanın-solu ve yurtsever güçlerin ortak hareket etmelerini sağlamak üzere ittifak arayışlarına girer, ?ucuz popülizm? yapmakla itham edilir.

Mayıs 1996?da, Başkanlık seçimlerine iki ay kala, Boris Yeltsin?in Grozni?de Rus askerlerine ?Kazandınız... Asi Dudayev rejimini yendik? demesini dinleyen Ruslar, hemen aynı günlerde, Çeçenistan?da kalan son iki tümeni gizlice çektiğini, teslim antlaşması imzaladığını öğrendiklerinde patlar, Yeltsin?i Rus askerlerine ihanet etmekle suçlar: ?Tereddüd, ancak bir savaş başlatılmadan önce kabul edilebilir bir şeydir... Birkaç gün içinde teslim olmayı plânlıyorsanız, yüzlerce askerin ölümüyle sonuçlanacak bir saldırıya kalkmazsınız.? Kalktıysanız, sonunu getirmek zorundasınız, ?çünkü gelinen bu noktada artık belirli bir bölge için değil, Rusya?nın ulusal haysiyeti için savaşıyorsunuz demektir. Bir daha asla ricat etmeyeceğinizi dünyaya ilân etmeniz gerekir.? Lebed?in neden bahsettiğini anlamak için asker olmaya gerek olmasa gerek diye düşünürüm.

Öte yandan, Lebed, Aslan Maskhadov?u iyi tanır, ?vicdan, onur, haysiyet kavramlarını yitirmemiş bir adamdır,? der, ?Bizim ordumuzun en iyi kumandanlarından biriydi. Altını çizerek söylüyorum: bizim ordumuzun yozlaşmamış olduğu zamanlardaki en iyi kumandanlarından birisi. Bu çok şey ifade eder.? Bahis konusu ordu, ?Sovyet Ordusu.?

İki eski asker, 1996 Ağustosu?nda Dağıstan?ın Hasavyurt şehrinde biraraya gelir, Ocak 1997 itibariyle savaşa son verilmesini kararlaştırırlar. Mayıs 1997?de Maskhadov?la Moskova?da buluşan Boris Yeltsin, iki ulus arasındaki 400 yıllık mücadeleye son vereceğine yemin eder. Zamanın başbakanı Viktor Çernomîrdin, Maskhadov?la bir dizi ekonomik yardım antlaşması imzalar. ?Maskhadov, taş üstünde taş kalmamış bir ülke ve çökmüş bir ekonomi devraldı,? diye anlatılır, ?Yetmezmiş gibi, tepeden tırnağa silâhlı binlerce adam. Moskova, yardım sözünde durmadı. Çernomîrdin, vaadlerinin hiç birini yerine getirmedi. Çeçen destanı sona ersin, Çeçenistan yere yapışsın diye beklediler.?

Meğer, Yeltsin ve avenesi, nihai darbeyi vurmak için meşru sayılabilecek bir bahane arayışındadırlar. Bulamayınca, icat ederler: Moskova?da Fırtına kod isimli bombalama operasyonu. Operasyonun isim annesinin Yeltsin?in yaka silkilen kızı Tatyana Dayaçanko olduğu, Moskova?da Fırtına?nın her aşamasının altında imzası bulunduğu söylenir. Kadın, bu yolla sadece Çeçenlere saldırmak için iyi bir bahane bulmakla kalmıyor, aynı zamanda Boris Yeltsin?in bir numaralı rakibi olan Moskova Belediye Başkanı Lujkov?un 1999 Aralık Duma seçimlerindeki şansını sıfırlamayı hedeflermiş.(3) Genelkurmay Başkanı Aleksandr Voloşin?in cebine on milyon dolar konuyor, Şamil Basayev?le buluşmak üzere ünlü silâh tüccarı Adnan Kaşıkçı?nın güney Fransa?daki malikânesine(4) gönderiliyor. Basayev, Devlet Başkanı Aslan Maskhadov?un efsanevi komutanı. Yollarının ayrılmış olmasının nedeni, Basayev?in Çeçenistan?da şeriat yönetimi talepleri.

General Voloşin, Basayev?e Moskova?nın Dağıstan?a girmesini istediğini belirtir, savaş masraflarını karşılaması için on milyon dolar önerir. Söylediğine göre, Basayev dünden razıdır, zira ?Moskova?dan emir alan Nadirşah Hacilayev isimli bir kışkırtıcının etkisindeydi? denir. Basayev?i Dağıstan'ı işgal etmeye yönlendiren de, İslâm Şurası tarafından ?askeri emir? ilân edilmesini sağlayan da Nadirşah isimli bu zattır. Sonuçta, Basayev ve Ürdün asıllı ?Vahabi? komutan Hattab komutasındaki Çeçen gerillalar Dağıstan köylerine girerlerken, Moskova?da ?Fırtına?nın düğmesine basılır. Aslan Maskhadov, Basayev?i durdurmak için çırpınır. Moskova?yı def?atle uyardığına onlarca gazeteci(5) tanıktır, ne ki, Çeçenistan ve Dağıstan?daki Rus kuvvetleri asilerin ilerlemelerini engellememek, çatışmaya girmemek için emir almışlardır. Onlar, onları seyrederlerken, Rus uçakları Çeçen köylerini bombalamaya koyulurlar. Asıl hesabın, Basayev-Hattab kuvvetlerinin Mahaçkala?yı almaları, orada bir İslâm devleti kurulduğunu ilân etmeleri, Rusya?da sıkı yönetime gidilmesi, Aralık Duma seçimlerinin ertelenlemesidir. Ama öyle olmaz, çünkü hiç beklenmedik bir biçimde Avar Dağıstanı polisleri işgalcileri püskürtürler. Rus ordusu, 1 Ekim?de saldırıya geçer: İkinci Çeçen savaşı.

2000?in başlarında Rusya?nın ?en cüretkâr, en kurnaz oligarkı, dünya çapında bir dalavereci, hilebaz, soğukkanlı ve şerir, Rönesans İtalya?sının prenslerini hatırlatıyor? dedikleri Boris Beryozovskî (ki, kendisi diğer ?işler?inin yanısıra Çeçenistan?da petrol ticareti yapmaktadır) Başkan Putin?e ?Aslan Maskhadov?un olaylara hakim olamadığı? gerekçesiyle, ?Şamil Basayev, Ruslan Gilayev gibi liderlerle görüşmeler başlatmasının uygun olacağını? telkin etmeye koyulur. Şubat?ının başlarında Kremlin?in Çeçenistan sözcüsü Yastrjembskî, ?Moskova uluslararası teröristlerle masaya oturmayacak?dediğinde, televizyon, Basayev?i ayağı kesilirken göstermektedir. Grozni?den Alhan Kala?ya çekilirken(6) mayına basmıştı.

Ağustos 1996 Hasavyurt barışının mimarlarından General Lebed, Nisan, 2002?de şaibeli bir helikopter ?kaza?sında, Albay Maskhadov, 8 Mart 2005?de FBS(7) özel kuvvetlerinin Çeçenistan?ın Tolstoy-Yurt köyünde düzenledikleri operasyonda ölür. Çeçenistan başbakan yardımcısı Ramazan Kadirov?un yorumu: ?Maskadov?un ölümü, tüm Çeçen kadınlarına ?Kadınlar Günü? armağanıdır.?(8) Bir cinnet ki, neresinden tutsanız elinizde kalır.


vetha
Şef
23 Ağustos 2006 21:43

ALEV ALATLI

08.03.2005 SALI zaman gazetesi

[ALEV ALATLI] ?Barış, hakikat ve adalet adına?? Orhan Pamuk?a açık mektup (2)

Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın ?Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı? görülür.

Barış, hakikat ve adalet adına...? ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye?de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman?a ihtiramın ifadesidir.

...Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın ?Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı? görülür. (6) Osmanlı-Safavi çekişmesinin bir diğer sonucu da İran ve Anadolu (ve İstanbul) Ermenilerinin ayrışmalarıdır.

?Taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın, olan yumurtaya olur?(7)

İran Ermenilerinin yaşamlarını radikal biçimde etkileyen, büyük İran şahı Abbas?tır. (8) 1590 yenilgisinden sonra ordusunu güçlendirmeye koyulan Şah Abbas, Gürcü ve Ermeni gençlerini paralı askerler olarak istihdam eder, Batılıların yardımlarıyla modern topçu kıtaları kurar. 1603?te yeniden hareketle Tebriz?i, Nahçıvan?ı geri alırken, Osmanlı vergilerinden bunalmış bölge Ermenileri tarafından ?kurtarıcı? olarak karşılanır. Abbas ordularının Nahçıvan?daki Sünni köylerini yakmış, halkını kılıçtan geçirmiş olması yöre halkları arasında kan davasını körüklerken, Şah?ın on bin yerli Ermeni ve Müslüman gencini silah altına almış olması bölgedeki ekonomik faaliyeti durma noktasına getirir. Osmanlılar, Şah?ın hiç beklemediği bir zamanda 1604?te karşı atağa geçerler. Abbas, bu defa Ermeni halkını İran Azerbaycanı?na göçe zorlar; bu meyanda Doğu Beyazıt, Van ve Nahçıvan?ı yakar. 1604-05 arasında tehcir edilen Ermenilerin sayısının 250-300.000 olduğu, Aras nehrini geçerken büyük kayıplar verdikleri anlatılır. (9)

Öte yandan, hiçbir ulusun tarihi trajedilerden ibaret değildir. Nitekim, izleyen yıllarda yeni yerlerine yerleşen Ermeniler, Yeni Cuha (Nor Jugha) ismini verdikleri (10) yörede, diğer azınlıklara tanınmayan imtiyazlar elde ederler. ?Kalantar? denilen belediye başkanlarını seçer, bağımsız kiliselerini oluşturur, özgür ibadet, yargılama haklarına ek olarak, ipek ticaretinde monopol imtiyazına kavuşurlar. Karşılığında altın olarak ödenen kelle vergisi, bizzat kalantar tarafından toplanır. Zamanla 50.000 nüfuslu bir yerleşim olan Nor Jugha, İran-Avrupa ticaret merkezine dönüşür. Şahın doğrudan koruması altındaki Ermeniler, Avrupa-Rusya-Hindistan ticaretini ellerine geçirir, Levant, East India ve Muskovi şirketleriyle rekabete girişirler.

Avrupa Ermenileri

Ermenilerin Batı-Avrupa?ya (Belçika-Hollanda-Danimarka) ilk göçleri 11. yüzyıl Selçuklu işgalinden hemen sonra gerçekleşmiş olmakla birlikte, ilk Ermeni ticaret evlerine 13. ve 14. yüzyıllarda rastlanır. Özellikle de Bruges?da, St. Donat Kilisesi meydanında halı, boya, pamuk ve baharat satar, karşılığında yünlü kumaş, Rus kürkleri, İspanyol yağı alırlar. 1375?te Kilikya devletinin yıkılmasından sonra Belçika, Hollanda ve Danimarka?ya göçenleri Hıristiyan iyiliksever kuruluşlarından yardım görürler. Bruge?ün ?Ermeni Darülacezesi? haline geldiğinden bahsedilir. Amsterdam?a geçen Ermeni tüccarları, inci ve elmas ticaretine girerler. Avrupalı Ermenilerin 16. yüzyılın ikinci yarısında İranlı Ermenilerle kurdukları bağlantılar, Amsterdam ekonomisine büyük katkı sağlar. Öyle ki, Avrupalı Ermenilerin 17. yüzyılın ikinci yarısında İsfahan?a giden ve yerleşen Hollandalı ortaklarından bahsedilir. İlk Ermenice İncil, Amsterdam?da bastırılmış, matbaayı İran?a getirenler (1638) de onlar olmuşlardır.

1612?de Osmanlı-Hollanda ticaret antlaşması imzalanmasıyla birlikte, Amsterdam?da bu defa Osmanlı Ermenilerini görürüz. Bu insanlar büyük olasılıkla Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi?nin kurucularının 1590?da İstanbul?a yerleşen, akrabalarıdırlar. Hollanda kayıtlarına göre Amsterdam?da yaşayan Osmanlı vatandaşı 500 Ermeni ipek taciri ?Qoster? (Şark) pazarında dükkân sahibidirler. 1700?lerin ilk yarısında, Amsterdam?da kendi kiliselerini inşa edecek, kendi ticaret gemilerine sahip olacak kadar zengindirler. Hollanda bayrağını dalgalandırdıkları gemileriyle silâhlı firkateynler refakatinde İzmir?e mal almaya geldikleri bilinir.

İran Ermenileri

Basra Körfezi?nin özellikle de ipek ticareti monopolü altına almış olması, Osmanlı ticaretinin olumsuz etkilenmesi demektir. Osmanlı ordusunun güç kaybı, Batılıların ticari çıkarlarının İran?a kaymasını hızlandırırken, Nor Jugha, Batılı diplomatların, tüccarların istilâsına uğrar. Şah?ın himayesindeki Ermeni tüccarları rakip Osmanlılar aleyhine ticari ve diplomatik ittifaklara girerler. Bu yıllarda kaleme alınan Avrupa belgeleri Şah Abbas?ı Ermenileri Türklerden koruyan, refaha kavuşturan lider olarak ulularlar, ancak Tebrizli Araken gibi Şah?ın tehcir hareketlerinin ve Türk-İran savaşlarının Ermenistan?ın boşalması ve halkının derin acılara gark edilmesinin müsebbibi olarak gören Ermeni tarihçileri de vardır.

Ermeni göçlerinin 19. yüzyılda Ermeni halkının kültürel ve siyasi dirilişinde büyük rol oynadığı da bir vakıadır. Müslümanlarla eşit hatta daha büyük imtiyazlar elde eden İran Ermenilerinin eriştikleri refah seviyesi halkın güvenini artırırken, Şah Abbas?ın Katolik misyonerlerin yollarını tıkamış olması, bağımsız kiliselerini kurmalarını, İran ve Irak Ermeni cemaatlerini birleştirmelerini mümkün kılar. Kilise önderleri İstanbul ve Kudüs?le rakabete girişirler. Kilisenin itibarı Karabağ ve Zangezur meliklerini de yüceltir, topraklarını genişletmelerine neden olur; ileriki yıllarda Ermeni bağımsızlık hareketlerine öncülük edenler bu meliklerin arasından çıkar.

Şah Abbas?ın ölümünden itibaren inişe geçen Safavi iktidarı, Ermeni tüccarların iş hayatını tehdit eder boyutlara vardığında göçler yeniden başlar. Bu defa Hindistan ve İtalya?ya gidenler ticari faaliyetlerini o ülkelerde sürdürürler. Yükselen Şii muhalefeti koşullarını daha da zorlaştırınca, 1700?lerin başından itibaren göçler hızlanır: Bu defa Hindistan?a ek olarak, Ortadoğu, Rusya ve Batı Avrupa?da büyük sayılarda Ermeni göçmenleri görülür.

Rus Ermenileri

Safavilerin güç kaybıyla hamisiz kalan Ermeni halkının korunma hatta kurtarılma için Katolik Avrupa?ya ve Ortodoks Rusya?ya dönmeleri 1720?li yıllarda başlar. Çar Birinci (Deli) Petro, kuzeyden inerken, Osmanlı batıdan yürür; ne ki, bu defa karşılarında sadece İran kuvvetlerini değil, güçlenmiş Ermeni meliklerini de bulacaklardır. Bu arada İran?da Safavi hanedanı değişir, Afşarlar başa gelir. İran?ın yeni hükümdarı Nadir Şah(11) Osmanlı?ya karşı koyan Ermeni meliklerini vergi muafiyeti ve bağımsızlıkla ödüllendirirken, Doğu Ermenistan, özellikle de Karabağ?da yaşayan Türk aşiretlerini tehcir eder; bölgeyi Erivan, Nahçıvan, Gence ve Karabağ olmak üzere dörde böler. Şah Nadir?in ölümü on beş yıl süren hercümercle sonuçlanır. Tehcir edilen Türkler geri dönerlerken, bölge çok sayıda Kürt ve Ermeni aşiretlerinin savaş alanına döner.

Bu arada 1793?te Kırım?ı alan Ruslar, gözlerini Kafkaslara çevirirler. Ermeni aşiretlerin bir kısmı doğrudan Ruslarla ittifak yaparken, diğerleri Şah?a sadık kalır. İkinci Katerina dönemi Ruslarla İranlıların arasında kalan Ermenilerin yaşam savaşı verdikleri dönemdir. Rusya 1801?de Gürcistan?ı ilhak eder, 1804?te dokuz yıl sürecek olan Birinci Rus-İran Savaşı başlar. Ruslar, Karabağ Ermenilerinin yardımlarıyla Doğu Ermenistan topraklarını işgal etmeyi başarırlar. İran?ın ordusunu güçlendirme, idari reform vb. gayretlerine karşın, 1826-1828, İkinci Rus-İran Savaşı, Aras?ın kuzeyindeki bölgenin çarlık Rusya?sına geçmesini önleyemez. ?Rus Ermenistanı? doğar ve Ruslarla Ermenilerin, deyiş yerindeyse, kaderleri birleşir.

İzleyen yıllarda 30.000 Ermeni?nin Rusya?ya yerleştiği görünür. 1850?lerden sonra Rus Ermeni tüccarlarının yeni bir refah dönemine önayak oldukları görünür. Nor Jugha yeniden canlanır, vergiden muaf bir katedral-manastır külliyesine dönüşür. Okullar açılır. İlk Ermeni dergisi yayınlanmaya başlar. (12) Bu defa çarın himayesindeki Ermeni tacirler, Hazar kıyılarında ve Basra Körfezi?nde ticarethaneler açar, Tahran?da Nasreddin Şah?a(13) çevirmenlik, Avrupalılar nezdinde özel temsilcilik vb. hizmetler vermeye başlarlar. 1900?lü yılların başında İran?ın muhtelif şehirlerinde 100.000 Ermeni?nin yaşadığı hesaplanmaktadır.

İmparatorluğun en uzun yüzyılı

Sultan İkinci Mahmut, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi?nin kurulmasına izin verdikten yedi yıl kadar sonra, 1839?da ?çektiği gailelerin de tesiri? ile vefat eder. Adana yolunda ilerleyen Mısırlı Mehmet Ali Paşa?nın Fırat?ı geçip Halep yolu üzerindeki Nezib?i aldığını duymadan ölmüş olması şans sayılır. Yerine gelen Sultan Abdülmecid saltanatının ilk günlerinde Ahmet Paşa kumandasındaki bütün bir Osmanlı donanmasının İstanbul Boğazı?ndan çıkıp Mehmet Ali Paşa?ya katılmak üzere İskenderiye?ye hareket ettiğine şahit olur. Bundan dört ay kadar sonra Tanzimat ilân edilir. 1853?te Rumeli ve Kafkas cephelerinde Ruslarla savaşır. 1855?te Kars?ın Ruslar tarafından uzun yıllar sürecek olan işgalini görür. 1856?da Süveyş Kanalı?nın kazıları başlar, bir yıl sonra Lübnan ayrılır. Siyonistlerin Filistin?e göz dikmelerinin ilk işaretleri gelir.

Girit, Abdülaziz döneminde gider, Belgrad 1867?de, Bulgaristan 1876?da. Abdülaziz aynı yıl feci bir biçimde katledilir, yerine kısa bir süre Beşinci Murat daha sonra da İkinci Abdülhamid gelir. 1877?de Birinci Meşrutiyet ilân edilir, ilk Meclis-i Mebusan toplantısının üzerinden bir ay geçmeden Çar İkinci Aleksandr tekrar harb ilân eder. Savaş Anadolu ve Rumeli cephelerinde eşzamanlı başlar. Plevne?nin kaybıyla birlikte İstanbul yolu açılır. Edirne işgal edilir, Rus kıtaları Yeşilköy?e dayanırlar. Patrik Nerses?in muzaffer Grandük Nikolay?ı karargâhında ziyaretle cemaatinin dileklerini iletmiş olması da doğal sayılır.

İzleyen Ayastefanos ve 1878 Berlin antlaşmaları Rumeli?deki Osmanlı hakimiyetine son verirken, Van?ın doğusu İran?a terk edilir. 1878 Berlin Antlaşması ?Batı Ermenistan?ın mesele yapıldığı tarihtir. ?61. madde? olarak ünlenen maddede Ermeni halkının çoğunlukla yaşadığı ?Vilâyeti Sitte? denilen, ancak günümüz idari bölünmesinde Erzurum, Erzincan, Ağrı, Van, Hakkari, Bitlis, Muş, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Bingöl, Sıvas, Amasya, Tokat ile Giresun?un Şebin-Karahisar ilçesinden oluşan bölgenin mali özerkliği olan, tek bir vali yönetiminde birleştirilmesi, Hamidiye Alayları?nın dağıtılması, silâh yasağının kaldırılması, basın ve toplanma hakkı talepleri yerel halkın değil aslında Çarlık Rusya?sının talepleridir. Bu amaçla Hınçak ve Daşnaksotun isimli iki siyasi parti kurdurulur. Bu partiler Ermenilerin Kafkasya?daki toprak taleplerine ideolojik meşruiyet geliştirirler. Daşnaksotun, İran ve Türkiye çıkışlı Ermeni göçmenlerle toprakları birleştirmek hedefini gerçekleştirmek için teröre ve silâhlı ayaklanmaya başvurur. Kâh Rusya?ya, kâh Avrupa?ya yönelirken, bazen Türk devrimci hareketinin yanında yer alır, bazen geri döner Rusya?yı destekler.?(14)

Proto-Marksistler

19. yüzyıl, milliyetçilik akımlarının şekillendiği, ulus devletlerin oluştuğu yüzyıldır. İktidar peşindeki Rus ve Avrupalı Ermeni aydınları akıma katılmakta gecikmezler. Ulusal önemi haiz ilk örgüt Hunçakyan Partisidir. ?Hınçak?lar isimlerini 1887-88 yıllarında Cenevre?de yayınlanan ?Çan? isimli bir dergiden alır. Dergiyi çıkaran proto-Marksist Nazarbekyan, Hınçak hareketinin liderliğini üstlenir. Partisi için öngördüğü program, ?Batı emperyalizm ve koloniyalizme karşı sosyalist devrimci mücadelenin bir parçası olarak Ermenistan?ın kurtuluşu?dur.(15)

Hınçaklar, silâhlı birimler oluşturmakta, milliyetçi duyguları körüklemekte fevkalâde başarılı olurlar. Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu?nun 2003 yılında kaleme alınan bildirisi, ?örgütün ilk yıllarındaki kaydadeğer başarıları hak aramak amaçlı barışçıl gösteriler olarak başlayan; ancak kan ve kıyamla sonuçlanan Kumkapı ve Babı Ali eylemleri?dir demektedir, ancak, ?Örgütün en eşsiz yiğitliği 1894 Sosun İhtilâli?nde oynadığı rol?dür.(16)

(6) George A. Bournoutian, A History of the Armenian People Volume II.

(7) Kıbrıs Rum atasözü

(8) 1587-1629

(9) Bournoutian, a.e.

(10) eski Cuha, Nahçıvan?dadır

(11) 1736-1747

(12) 1880

(13) 1848-1896

(14) ?Two political parties, ?GNCHAK? (1887) and ?DASHNAKTSUTYUN? was created for that purpose. These parties developed ideological justification for Armenian territorial claims in the Caucasus. ?DASHNAKTSUTYUN? used terrorism and armed rebellion to achieve its goal of unifying territories with Armenian migrant population from Iran and Turkey. ?DASHNAKTSUTYUN? party frequently changed its orientation from pro-Russian to pro-European and them from supporting Turkish revolutionary movement back to supporting Russia.?

(15) AYF Armenian Youth Federation USA, 2003

(16) a.y. ?In the early years of its activity, the notable achievements of the organization were the demonstrations of Kam Kapoo and Bab Ali, intended as peaceful demonstrations seeking redress but which ended in bloodshed and rioting. The most singular feat of the organization was the part it played in the Sassoun Rebellion of 1894.? 2003


vetha
Şef
23 Ağustos 2006 21:46

Schrödinger'in Kedisi - Kitap 1

2020?li yıllar? Postnişinde Yüce Pir?in oturduğu Yeni Dünya Düzeni tarikatı iktidarını hızla güçlendirmektedir. Tarikatı oluşturan vasıl, salik, mürid ve talipler, ?Son Hakikat? dedikleri dünya görüşlerini gezegenin bütününe tabliğ etmekle yükümlüdürler. Dünya halkları ya ?Teklemiş Varoluş?ta eriyecekler ya da genleri yok edilmek suretiyle mutlak bir biyolojik ölümle karşı karşıya bırakılan Sömürülmezlere?in ve Lanetliler?in kaderini paylaşacaklardır. POSTMODERN FAŞİZM, Tek bir dünya, tek bir devlet, tek bir bayrak!? sloganıyla özetlenen çağdaş değerlerini, evrensel medyanın tüm olanaklarını kullanarak dayatır. YÜCE PİR?in KUTSAL KOALİSYONU ile baş edebilecek tek bir güç vardır: Schrödinger?in Kedisi. Erwin Schrödinger?in kedisi, yeni fiziğin maskotudur. Aynı anda ölü ve diri olabilmek gibi akıl almaz bir bilimsel gerçekliği temsil eden Schrödinger?in Kedisi, YÜCE PİR?in ve onun KUTSAL KOALİSYON?unun önündeki tek engeldir. Buna karşın, SCHRÖDİNGER?İN KEDİSİ bir bilim-kurgu romanı değildir. Tersine, 1950-2035 yılları arasında yaşayan Çankırı doğumlu psikoterapist İmre Kadızade?nin yıldızların İblis?i recmetmekte kullanılan taşlar olarak göründüklerini bir ortamdan, 21. Yüzyıla, yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa uzanan zihinsel cenklerinin hikâyesidir.

?Alev Alatlı?nın uzun yıllardır üzerinde çalıştığı dev romanı, ülkemiz edebiyatındaki ilk çaplı ?ANTİ-ÜTOPYA? özelliğini altını çizdirecek bir tonlamayla okurun ve düşünebilen Türk insanının ilgisine sunuluyor. Bir gerilim romanının tempo ve heyecanını bir an bile elden kaçırmadan, ülke olarak neden ön-insanlar aşamasında kaldığımızın çözümlemelerini yapıyor, acımasız gerçekleri birer tokat gibi yüzümüze çarpıyor? SCHRÖDİNGER?İN KEDİSİ?ni tokat yemekten bitap düşmüş, yenik fakat dersler almış bir insanın bilgeleşmiş, külçeleşmiş, felsefeyle kutsanmış ağırbaşlılığıyla bir kenara bırakırken, kendi yaşamınız ve ülkenin acınacak hali üzerine bin bir ant içerek yeni günlerinize başlıyorsunuz. 20. yüzyılın acılarla dolu yaşamında yer almış her Türk aydınının muhakkak okunması gereken görkemli bir yapıt, SCHRÖDİNGER?İN KEDİSİ.?


vetha
Şef
28 Ağustos 2006 02:26

orda kim varsa herkese iyi geceler...


fakeworld
Daire Başkanı
29 Ağustos 2006 16:36

UÇMUŞ YA BU KONU:) BURADYIZZZ ;)


vetha
Şef
29 Ağustos 2006 21:58

UÇAN KONU OLDUĞU İÇİN SADECE İLGİ ALANINA GİRENLER YAZIYO VE OKUYOLAR.BENİM TEMENNİM DE BU YÖNDE..NASİBİ OLANLAR GELSİN..


libra07
Daire Başkanı
30 Ağustos 2006 16:03

vetha, shrödinger'in kedisi başlıklı yazı çok ilgimi çekti. bu kitabı veya yazıyı nereden temin edebilirim.


vetha
Şef
31 Ağustos 2006 00:04

LİBRA 7..KİTAP ALFA YAYINLARINDAN ÇIKMIŞTI.BENDE O BASKISI VAR.BÜTÜN KİTAPÇILARDA VARDIR.AMA GENİŞ YELPAZELİ Bİ KİTAPÇI OLMALI TABİİ Kİ.YAKIN OLSAYDIK VERİRDİM SANA OKUMAN İÇİN.

:))


tato_radyoloji
Daire Başkanı
31 Ağustos 2006 11:59

slm ben varım burda ya yetmezmi vethaaa nasıl kimse yok dersin günü aydın olsun


bilgetonyukuk
Müsteşar
31 Ağustos 2006 13:59

VALLA MUTFAKTA BİR TIKIRTI DUYDUNSAN BU BENİMDİR.YİNE MİDEM KAZINMIŞ ANNEMİN YAPTIĞI YEMEKLERDEN AŞIRIYORUM:))))))


libra07
Daire Başkanı
31 Ağustos 2006 14:04

tşkrederim vetha.

sanırım bulunduğum yerden bulabilirim. Bulamazsam eğer ALFA Yayınlarının adres vs. sini isterim senden.


vetha
Şef
05 Eylül 2006 01:46

libra 7 buldun mu..


neranka
Genel Müdür
05 Eylül 2006 11:12

vetha, teşekkür ederiz bilgilendirdiğin için.Alev Alatlı çok ilgimi çeken bir yazar.Schrödinger'in Kedisi'ni okumak isterim.


vetha
Şef
05 Eylül 2006 11:18

ilk başta insanı sıkan bi durum oluşuyor.bilgi hazımsızlığı olsa gerek.ama daha sonra öyle bir alışıyorsunuz ki okumaya ben iki günde bitirmiştim..ayrıca ilk okuduğum alev alatlı budur.sonrasında tüm seriyi okudum.şimdilerde çıkanlar hariç..


neranka
Genel Müdür
05 Eylül 2006 16:14

Evet Vetha,verdiğin örneklerde çok yoğun bir bilgi akışı var.Alev Alatlı'nın kitaplarını kitapçıda çok karıştırdım, sıkılırım diye düşünmüştüm.Komplo teorileriyle ilgili çok kitap okumuştum, paranoyak olmaya başlamıştım.Biraz kafam dinlensin dedim tatilde.O yüzden almadım.Bi de o kapaktaki fotoğrafları beni yıldırıyo :o)

Toplam 69 mesaj

Çok Yazılan Konular

Sözlük

Son Haberler

Editörün Seçimi