geçenlerde
Fatih Altaylı'nın Silivride yaşadığı serçe muhabbetini dinledim...
serçe hastaymış, uçamıyormuş,
Fatih Altaylı da daha evvelinden okuduğu bir kitapta "hasta
serçeye şekerli gıdalar verilmesi gerektiği ve bu da onun iyileşme sürecini
hızlandırır" yazıyormuş,
hapishanede tatlı niyetine verilen revaniyi serçe ile paylaşmış ve
gerçekten işe yaramış,
serçe iyileşmiş, uçmuş ama Fatih Altaylıyı unutmamış...
her gün gelip Altaylı?nın kapısının önüne bir "böcek"
getiriyormuş iyileşmesine vesile olduğu için "hediye" niyetine...
***
hayat boyu hepimiz bu serçe gibi bir iki kez düşmüşüzdür, kolumuz
kanadımız illa ki kırılmıştır...
şöyle bakıyorum da, kimse kırıldığım yerleri onarmak zorunda
kalmadı, çünkü derdimi bilen sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar
az...
iyi ki de az,
bilen birkaç kişi ile ters düştüğümüz vakit zamanla o yaraları
deşmeye çalıştı, zira biliyorlardı yumuşak karnımın neresi olduğunu...
***
yaş 40'a uzanmış, e tabi yaşanmışlıklar da 40 tane ile sınırlı
kalmamış...
bu yazmış olduğum sayfa bile 8 yaşına gelmiş, insan olsa okuma
yazmayı söktüğü yaşa gelmiş olacakmıştı...
ne hikayeler edindik bu kırk yaşta...
çok erkek ve kız arkadaşım oldu, ama hepsinin neredeyse tek bir
ortak noktası vardı...
yaralıydılar, uçmaya mecalleri yoktu, üzülüyordum onların bu
derinden gelen hüzünlerine, çünkü hissediyordum en içten onların duygularını,
hüzünlerini...
öyle ki onlar için ağladığım çok zaman oldu,
hep diyordum "nasıl yaparlar bunu ona/onlara? bu reva değil,
insanlık değil" diye, onlar için efkarlanıp üzülüyordum...
ama hayatın pozitif tarafına odaklanıp onlara hayatın güzel
olduğunu anlattım,
kimilerine bir hafta yetti, kimilerine haftalar, aylar, seneler
yetmedi...
ama inatla pozitif olarak yaklaştım, her yakınmalarını her
acılarını kendi yakınmalarım, kendi acılarım saydım...
hissediyordum çünkü onların acılarını, o parmaklarından avuç içine
kadar uzanan çekilmelerini, saç diplerinin altından gelip burnu uyuşturacak
kadar etkili olan hüzünlerini...
"artık kimseyle konuşmayacağım, "artık kimseye aşık
olmayacağım", "artık hayata küs bir şekilde yaşayacağım" diyen
kim varsa ellerinden tuttum kadın erkek ayırt etmeksizin...
elbette başarılı olamadıklarım da vardı belki ama yine de çok
insanın hayatına dokunduğumu düşünüyorum...
her biri sırasıyla iyileşti...
artık daha güleç oldular zamanla, kendilerini daha iyi ifade
etmeye başladılar, hayat ile, aşk ile, nefes ile tanıştılar yeniden...
sonra
tabi tartışmalar, yanlış anlaşılmalar, kimilerinde elbette ki benim hatalarım
derken?
her
biri Fatih Altaylı'nın serçesi gibi uçup uzaklara doğru, özgürlüğün tadını
çıkarmak istermişcesine gittiler...
tek
bir farkla?
kapımda
böcek yok?
ama
olsun, onlar uçsun, mutlu olsun, yüzleri hep gülsün, hayata aşk ile baksınlar
da,
varsınlar
böcek de olmayıversin?
tüm
revaniler helal olsun onlara?
geçenlerde
Fatih Altaylı'nın Silivride yaşadığı serçe muhabbetini dinledim...
serçe hastaymış, uçamıyormuş,
Fatih Altaylı da daha evvelinden okuduğu bir kitapta "hasta
serçeye şekerli gıdalar verilmesi gerektiği ve bu da onun iyileşme sürecini
hızlandırır" yazıyormuş,
hapishanede tatlı niyetine verilen revaniyi serçe ile paylaşmış ve
gerçekten işe yaramış,
serçe iyileşmiş, uçmuş ama Fatih Altaylıyı unutmamış...
her gün gelip Altaylı?nın kapısının önüne bir "böcek"
getiriyormuş iyileşmesine vesile olduğu için "hediye" niyetine...
***
hayat boyu hepimiz bu serçe gibi bir iki kez düşmüşüzdür, kolumuz
kanadımız illa ki kırılmıştır...
şöyle bakıyorum da, kimse kırıldığım yerleri onarmak zorunda
kalmadı, çünkü derdimi bilen sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar
az...
iyi ki de az,
bilen birkaç kişi ile ters düştüğümüz vakit zamanla o yaraları
deşmeye çalıştı, zira biliyorlardı yumuşak karnımın neresi olduğunu...
***
yaş 40'a uzanmış, e tabi yaşanmışlıklar da 40 tane ile sınırlı
kalmamış...
bu yazmış olduğum sayfa bile 8 yaşına gelmiş, insan olsa okuma
yazmayı söktüğü yaşa gelmiş olacakmıştı...
ne hikayeler edindik bu kırk yaşta...
çok erkek ve kız arkadaşım oldu, ama hepsinin neredeyse tek bir
ortak noktası vardı...
yaralıydılar, uçmaya mecalleri yoktu, üzülüyordum onların bu
derinden gelen hüzünlerine, çünkü hissediyordum en içten onların duygularını,
hüzünlerini...
öyle ki onlar için ağladığım çok zaman oldu,
hep diyordum "nasıl yaparlar bunu ona/onlara? bu reva değil,
insanlık değil" diye, onlar için efkarlanıp üzülüyordum...
ama hayatın pozitif tarafına odaklanıp onlara hayatın güzel
olduğunu anlattım,
kimilerine bir hafta yetti, kimilerine haftalar, aylar, seneler
yetmedi...
ama inatla pozitif olarak yaklaştım, her yakınmalarını her
acılarını kendi yakınmalarım, kendi acılarım saydım...
hissediyordum çünkü onların acılarını, o parmaklarından avuç içine
kadar uzanan çekilmelerini, saç diplerinin altından gelip burnu uyuşturacak
kadar etkili olan hüzünlerini...
"artık kimseyle konuşmayacağım, "artık kimseye aşık
olmayacağım", "artık hayata küs bir şekilde yaşayacağım" diyen
kim varsa ellerinden tuttum kadın erkek ayırt etmeksizin...
elbette başarılı olamadıklarım da vardı belki ama yine de çok
insanın hayatına dokunduğumu düşünüyorum...
her biri sırasıyla iyileşti...
artık daha güleç oldular zamanla, kendilerini daha iyi ifade
etmeye başladılar, hayat ile, aşk ile, nefes ile tanıştılar yeniden...
sonra
tabi tartışmalar, yanlış anlaşılmalar, kimilerinde elbette ki benim hatalarım
derken?
her
biri Fatih Altaylı'nın serçesi gibi uçup uzaklara doğru, özgürlüğün tadını
çıkarmak istermişcesine gittiler...
tek
bir farkla?
kapımda
böcek yok?
ama
olsun, onlar uçsun, mutlu olsun, yüzleri hep gülsün, hayata aşk ile baksınlar
da,
varsınlar
böcek de olmayıversin?
tüm
revaniler helal olsun onlara?