Uyandığında hava henüz tam aydınlanmamıştı, griyle mavi arasında kararsız bir sabah vardı. Çiy damlaları bıyıklarına tutunmuş, dünya sanki nefesini tutuyordu.
Tavşan, o sessizliğin içinden ağır ağır doğruldu. Kalbi, uykudan kalan bir rüyanın izini hâlâ taşıyordu, ne olduğunu bilmiyor ama kaybetmek istemiyordu. Bir süre olduğu yerde oturdu. Acele etmedi. Çünkü bazı duygular, hızlanınca dağılıyordu.
Uzakta bir kuş kanat çırptı, hemen ardından başka bir kuş cevap verdi. Tavşan, bu karşılıklı seslenişe kulak kabarttı. İlk kez, bir sesin başka bir sese cesaret verdiğini fark etti.
Toprağa patisiyle küçük bir çukur açtı. Ne aradığını bilmiyordu, belki de sadece içindekileri dışarıya emanet etmek istiyordu. Sonra o yarım kalmış cümleyi hatırladı. "İyi ki varsın." Yosunların arasından bulduğu, cebinde taşıdığı o kırıntıyı.. Çukuru kapatmadı. Orada dursun istedi. Belki bir gün, birileri geçerken duyar diye.
Günün ilerleyen saatlerinde orman biraz daha kalabalıklaştı. Ayak sesleri, kanat çırpışları, yaprak hışırtıları.. Tavşan, eskisi gibi hemen saklanmadı. Gövdesini bir ağacın gölgesine yasladı, görünür kalmayı denedi. Çok kısa bir an için de olsa.
O an kalbi yine aklının önüne geçti ama bu kez geri çağırmadı onu. Titredi, evet ama kaçmadı. Kendi içinden geçenleri birilerine anlatamayacağını biliyordu hâlâ. Kelimeler hâlâ ona ağır geliyordu. Ama belki kelime olmak zorunda değildi her şey.
Belki bazen sadece durmak, bakmak, var olmak yeterliydi. Gün batarken gökyüzü yumuşak bir renge büründü. Tavşan başını kaldırdı, ışığın bu kez korkutmadığını fark etti. İçinde minik, ama sağlam bir duygu vardı, henüz adı olmayan bir umut.
Kulaklarını düzeltti. Bu kez kalbini de.
Ve ormanın kenarında, kimselerin pek fark etmediği o küçük gri tavşan, ilk kez şunu düşündü: "Belki beni duyan biri olmasa bile ben kendimi yavaş yavaş duymaya başlıyorum."
Bu düşünceyle, gecenin serinliğine doğru birkaç küçük adım attı. Çok büyük değil. Çok cesur da değil. Ama kendine ait. Ve bazen, bir masalın devam etmesi için bundan fazlası gerekmezdi.
Uyandığında hava henüz tam aydınlanmamıştı, griyle mavi arasında kararsız bir sabah vardı. Çiy damlaları bıyıklarına tutunmuş, dünya sanki nefesini tutuyordu.
Tavşan, o sessizliğin içinden ağır ağır doğruldu. Kalbi, uykudan kalan bir rüyanın izini hâlâ taşıyordu, ne olduğunu bilmiyor ama kaybetmek istemiyordu. Bir süre olduğu yerde oturdu. Acele etmedi. Çünkü bazı duygular, hızlanınca dağılıyordu.
Uzakta bir kuş kanat çırptı, hemen ardından başka bir kuş cevap verdi. Tavşan, bu karşılıklı seslenişe kulak kabarttı. İlk kez, bir sesin başka bir sese cesaret verdiğini fark etti.
Toprağa patisiyle küçük bir çukur açtı. Ne aradığını bilmiyordu, belki de sadece içindekileri dışarıya emanet etmek istiyordu. Sonra o yarım kalmış cümleyi hatırladı. "İyi ki varsın." Yosunların arasından bulduğu, cebinde taşıdığı o kırıntıyı.. Çukuru kapatmadı. Orada dursun istedi. Belki bir gün, birileri geçerken duyar diye.
Günün ilerleyen saatlerinde orman biraz daha kalabalıklaştı. Ayak sesleri, kanat çırpışları, yaprak hışırtıları.. Tavşan, eskisi gibi hemen saklanmadı. Gövdesini bir ağacın gölgesine yasladı, görünür kalmayı denedi. Çok kısa bir an için de olsa.
O an kalbi yine aklının önüne geçti ama bu kez geri çağırmadı onu. Titredi, evet ama kaçmadı. Kendi içinden geçenleri birilerine anlatamayacağını biliyordu hâlâ. Kelimeler hâlâ ona ağır geliyordu. Ama belki kelime olmak zorunda değildi her şey.
Belki bazen sadece durmak, bakmak, var olmak yeterliydi. Gün batarken gökyüzü yumuşak bir renge büründü. Tavşan başını kaldırdı, ışığın bu kez korkutmadığını fark etti. İçinde minik, ama sağlam bir duygu vardı, henüz adı olmayan bir umut.
Kulaklarını düzeltti. Bu kez kalbini de.
Ve ormanın kenarında, kimselerin pek fark etmediği o küçük gri tavşan, ilk kez şunu düşündü: "Belki beni duyan biri olmasa bile ben kendimi yavaş yavaş duymaya başlıyorum."
Bu düşünceyle, gecenin serinliğine doğru birkaç küçük adım attı. Çok büyük değil. Çok cesur da değil. Ama kendine ait. Ve bazen, bir masalın devam etmesi için bundan fazlası gerekmezdi.
Piraye06. , 7 ay önce
Ormanın kenarında, kimselerin pek fark etmediği küçük gri bir tavşan yaşardı. Adı yoktu; çünkü kendini henüz bir isme sığdıracak kadar tanımıyordu. Kulağının biri diğerinden biraz daha uzun, kalbi ise aklından hep birkaç adım önceydi.
Günlerini toprağın nemini koklayarak, yaprakların sesini dinleyerek geçirirdi. Bir keresinde rüzgârın "gel" dediğini sanıp saatlerce aynı yerde durdu, sonra utandı kendi hayalinden.
Kendi içinden geçip giden düşünceleri bazen öyle derindi ki, gerçeği unutur, yere düşen bir kozalakla irkilirdi. Bir gün gökyüzünden süzülen ince bir ışık huzmesini gördü, öylece dondu kaldı.
Göz bebekleri büyüdü, patileri hafif titredi. O an sanki kelimeler ayağına dolandı; anlatmak istese de dili yuvasına çekildi.
Onu asıl tuzağa düşüren ise kelimelerdi. İnsanların geride bıraktığı, rüzgârın taşıdığı cümle kırıntılarını toplardı. Bazıları öylesine yumuşak, öylesine içe işleyiciydi ki, tüylerini okşar gibi ruhuna dokunurdu.
Bir gün "sen iyi ki varsın' diye fısıldanmış, yarım kalmış bir cümle buldu yosunların arasında. Ne kendine ait sandı ne de bırakmaya kıydı; cebine koydu, gerçi tavşanların cebi yoktur ama o yine de sakladı işte.
Yaklaştıkça büyüleyen şeylerin aslında korkuttuğunu düşünürdü uzun zaman. Ama içine indikçe büyüyen bir sessizliği vardı. Dışarıdan bakan, "ne tatlı" der geçerdi, ama biraz durup kalbini dinleyen olsa, her nabızda ayrı bir masal duyardı.
Ve bazen kendi kendine fısıldardı, kulaklarının ucuna kadar yayılan minik bir tebessümle:
"Belki biri beni bir gün gerçekten duyarsa... kulaklarımı düzelttiğim gibi kalbimi de toparlarım."
Sonra gözlerini kapatır, küçük patilerini hafifçe birbirine sürterken içinden, "Belki o gün geldiğinde, ben de bir parça cesur olurum." derdi. Ve ormanın sessizliğinde, kendi minik kahkahalarıyla karışan bir mutlulukla, hafifçe gülümseyerek uykuya dalardı.