Editörler : yaralı-bir-öykü
«101112131415161718192021»
28 Ocak 2019 23:34

Metallurgist
Müsteşar

Bir Kadın (Necip Fazıl Kısakürek)

sana ey kanımda eriyen kadın

can nasıl dayansın, nasıl dayansın?

mezara çekmekse beni maksadın

önümde o siyah gözlerin yansın.

bir sütun alevsin, bir sütun duman,

yalnız seni görür gözünü yuman.

senden ateşine bir deva uman

bari gitsin kara toprağa kansın.

bir çukur solumda, bir taş sağımda

kabre girdiğim gün bu genç çağımda

öyle bir yüksel ki sen toprağımda

görenler ruhumu tütüyor sansın

30 Ocak 2019 13:24

Metallurgist
Müsteşar

29.01.2019

Yüzün ( Metin Altıok)

Yüzün müdür acaba yolumu dolaştıran?

Acının bu solgun haritasında,

Kendime yeni duraklar bulduğum.

Ulaştığım ıssız dağ doruklarında

Yüzün müdür hep sorular sorduğum,

Bakışının titrek aydınlığında?

Aslında ne bulunur bir gezginin yanında

Kendi yüzünden başka,

Hüzünle bileyen direncini.

Bir suyun ürpermiş aynasında

Apansız gözgöze geldiğim.

Ayakları ayaklarıma bitişik

Kımıltısız bir gövdeyle rüzgârın sildiği.

Bir bulup bir kaybettiğim

Yani bir gezginin hep gittiği,

Senin yüzün benim yüzüm değil mi?

30 Ocak 2019 21:52

Metallurgist
Müsteşar

İşte Tam Bu Saatlerinde (Cemal Süreya)

İşte tam bu saatlerde bir yara gibidir su

Yeni deşilmiş uçlarına sokakların, küçük uçlarında.

Senin o güneş sarnıcı gözlerin

Ölüm yası içindeki bir evde

Olmaması gereken birşey gibi,kırılan bir ayna gibi.

Bu saatlerde.

Çarmıhını yanından eksik etmeyen bir İsa gibi

Merdiven taşıyan bir adam görüyoruz

Bu adamı ne kadar çok seviyorum, bu kuşu ne kadar

Sen ne seviyorsun sen zaten sevince

Alnınla ayıklarsın yeryüzünü,

Çardaklar binaların ağızlarında

Aşar gider kendi sınırlarını

Köpekler gizli bir dağı havlar.

Bunlar iyidir diyorum bunlar senden haberli,

Yoksa nerden bilecekler

Korbon sınırlarında yaşayan balıklar

Kovadan sızan hicret gününü,

Peygamberin parmaklarına asıp paltolarını

Nasıl girecekler tanrıevine

Mucizesever müslümanlar,

Ve On Binlerin Dönüşü sırasında

Grek keçilerinin çiftleştiği

Dağ yolları neyle donacak?

Yine de sevişirken

Kullandığımız her kelime

Hırsızın devirdiği eşya.

Minibüsleri morarmış sokaklar

Buğdayın parayla değişildiği

Paranın ekmekle değişildiği

Ekmeğin tütünle değişildiği

Tütünün acıyla değişildiği

Ve artık hiçbirşeyle değişilmediği acının.

O sokaklarda.

Saatler yağmuru gösteriyor,

Bugün bu küçük salı günü

Herşeyi eksik İstanbul'un, tepedekilerden başka

Yalnız Galata

Galata

Gecenin bodrumlarında beslediği

O tükenmez paslanmaz tutkusu

Bir ağız mızıkası halinde

Denize yediriyor yavaş yavaş

31 Ocak 2019 23:39

Metallurgist
Müsteşar

Sonludur Aşk Da (Metin Altıok)

Güzel anılar biriktirdim senden,

Dudağıma solgun gülücükler getiren.

Özenle sakladım belleğimde,

Bir yığın oldu daha şimdiden.

Nasıl olsa bir sonu olacaktı bu aşkın,

Bir gün apansız gerçekleşiveren.

Bir terazinin durgun pirinç kefesine

Pat diye inince kara kiloluk,

Nasıl kalkar havaya birdenbire

Boşa kalan zavallı kefe.

Nasıl titreşir terazi uzun süre,

Denge sağlanıncaya kadar başka şeylerle.

Anılarla bozdum o dengeyi ben önce,

İkimiz için de yaptım bunu.

Yaşadığımız günlerden biriktirdim sessizce,

bir kefede sana hiç sezdirmeden.

Koyabilirsin kara kiloyu artık,

Bak, terazi nasıl kolay gelecek dengeye.

Mutluydum yine de ben kendimce

senin girdilerin, çıktılarım benim

Doğrusu uygundu birbirine,

Yanyana gelince, bir resmi tamamlayan.

Vazgeçilmezdi ellerin sonra,

Yangınımdan yorgan döşek kaçıran.

Ama inan sonludur aşk da,

Kovalar sonunu kendi kendinin.

Bana bir uçurum gerek şimdilerde,

Yeterince dik ve derin.

Bir çavlan istiyorum çünkü,

Kırmak için kristalini hayatın ve şiirin

01 Şubat 2019 23:36

Metallurgist
Müsteşar

Mavi Gözlü Dev (Nazım Hikmet)

O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

bahçesinde ebruliii

hanımeli

açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.

Ve elleri öyle büyük işler için

hazırlanmıştı ki devin,

yapamazdı yapısını,

çalamazdı kapısını

bahçesinde ebruliiii

hanımeli

açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Mini minnacıktı kadın.

Rahata acıktı kadın

yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,

girdi zengin bir cücenin kolunda

bahçesinde ebruliiii

hanımeli

açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,

dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:

bahçesinde ebruliiiii

hanımeli

açan ev..

02 Şubat 2019 13:42

Metallurgist
Müsteşar

Atlıkarınca (Turgut Uyar)

Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun. Bile bile aldanmaya vardırıyordu işi. Ama olmuyordu kendisi vardı.

önceleri terliydi avuçlarımdan kayıyordu

sonra sonra hem alıştım hem sevdim

dedim ki ne iyi bu kadındır gecenin yarısında

etleri var beyaz, gergin sıcaklığı var öp öp ısın

karanlık sokakları kötü lokantaları ısınmış rakıları

düşündüm göğsümden iki düğme çözdüm

gittim bir ormanı dört ucundan tutuşturdum geldim

burada bana göre bir şeyler vardı

oturdum

bu ellerimi nereye koysam yakışmıyor

dedim ki en iyisi kucağında dursun

şu kravatımı çiviye as gel

sigaramı yak birlikte at arabalarını düşünelim

sarı pirinçten pırıltılı koşumlarını düşünelim

bir zamanlar bilerek unuttuğum 'küçük deniz sokağı'nı

denizi odun depolarını demli çayları

ben iyiyim bunlar da iyi şeyler sen nasılsın

kolların çıplak değildi ama hiç de zararı yoktu

bir gülünce tanıyordum sen değildin ne yapsam

elimden gelmiyordu

tanıyordum elimden gelmiyordu

yoksa ne guzel aldanacaktım

yabancılığın daha alımlıydı belki

ama seni bir ormanda yakalasaydım

ilk günlerin ilk çiçeklerin tadında

kandırdılar 23 lira 10 kuruşumu aldılar iki kadehe

90 kuruşu da ben tutup garsona verdim

sonunda şehre vardım gökyüzüne fişekler atıyorlardı

bir kalabalık vardı sarıydı utanmazdı geçkindi

böylesi daha yakışıyor bildiklerime

gün doğsun bir arınayım istiyorum

güneş tozlu caddeler kaygılarım beni bir arıtsın istiyorum

işte tam böyle istiyorum.

03 Şubat 2019 23:32

Metallurgist
Müsteşar

Biliyorum Bu Yara Hiç Kapanmayacak (Cezmi Ersöz)

Telefonlarıma cevap vermeyeceksin... Cevap versen bile, öyle yorgun öyle

isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi...

Sevmeyeceksin beni... Biliyorum bu şehri bana dar edeceksin...

Çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.O yanık, o hasta bakışımdan... Uçuruma

atlar gibi sevdalanışımdan...

Sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın...

Anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe

uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın...

Çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.Sana

acı çektireni... Seni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür

gibi konuşanı sevdin... Sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep.

Bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan...

Beni sevmeyecektin biliyorum ama... Ama, öyle susamıştımki kendim gibi birini

sevmeye... Öylesine muhtaçtımki gercekten incitilmeye, gercekten acı

çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz

çözüldüm...

Sana da olmuştur... Öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini

bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir

telaşla söylersin...

Hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini

hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini... Ama yine de engelleyemezsin

kendini tutamazsın.

Aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin... Üstelik bunu anladıkca daha da

batırmak istersin kendini... Biraz daha zor duruma düşürmek...

Daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin... Sanki bile isteye kendi

mutluluğunu kendi elinle bozmak istersin... Kendinden gizli bir öç alır gibi.

Sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi... Sanki hiç sevilmek istemiyormuş

gibi...

Bir tür gurur muydu bu..

Birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi

ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu

hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı..

Bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.Tam karşımda

oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.Şizofren olduğunu

biliyordu.Biliyordu iyileşemiyeceğini... İki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra

avucunu açıyor; Mutluluk avuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı

diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu...

Hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı...

Yine hiç unutmuyorum; burjuvalara özenen bir ailede büyüdüm ben.Görgü kitabı

masanın üstünde dururdu hep.

Annem o kitabı defalarca ezberletirdi bize.Yemeğe nasıl oturulacak..çorba

nasıl içilir... Kaşık nerede, çatal nerede durmalı... Balık nasıl yenir... Peçete nasıl

katlanır... Sinemada nasıl oturulur...

Ben de eskiden senin gibi saftım.İnanırdım bu dünyada bile şölenler

olacağına... Bu dünyada anne, baba, kardeşler, bir sofrada lekesiz bir mutluluk

yaşayabilirler diye inanırdım... O kasvetli görgü kuralları kitabına rağmen

inanırdım...

Önce dilediğim gibi başlardı herşey.Herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi?Sonra

birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı... İçerden, arka

odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım

hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık!

Ben de senin gibi saftım o zamanlar... Gidilecek neresi var dı ki derdim... İşte

hep birlikteyiz... Alemi var mı bu mutluluğu bozmanın...

Sonraları çok sonraları anladım.Meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir

araya gelmişiz tesadüften de öte. 'Biz' bizim aile, herkes, aslında hiç

istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz...

Aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız.

Hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız!

Evet cok geç anladım...

Bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası

özlerken, aslında herkes?annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek

üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş...

Dünyanın en mutsuz otogarı... Dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim

evimiz... Yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin

sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz?

İşte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip

bağlanmak.Uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti.

Sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere

gidemiyordu?Birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman

ediyordu...

Hem biz, bizim aile... Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar

gibiydik...

Bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık...

Bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü

engel olamadığımız o felaket duygusu...

Anlamıştım senin ailen de böyleydi...

Üstelik öyle severlerdi ki sizi, birgün hiç olmadık bir anda, aslında

istenmeyen çocuklar olduğunuzu söylerlerdi size!

Sana ya da kardeşine... Tesadüfen dünyaya geldiğinizi... Beklenmedik bir misafir

olduğunuzu! Aksi gibi, istikbaliniz için hiçbir şeyi esirgemediklerini

söyledikten sonra söylerlerdi böyle sıradan şeyleri!

Sizin için... Senin için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını söyledikten

sonra...

Senin de ailen benimki gibiydi?Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak

yağmurlar gibiydi... Bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın

her şeye...

Yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken

kaybetmiş gibisin hep...

Ben beni istediğim gibi sevmemiş olan annemin hayaletini arıyorum imkansız

kadınlarda...

Sen, seni istediğin gibi sevmemiş olan babanın hayaletini arıyorsun imkansız

erkeklerde...

Biliyorum ne ben o kadını bulacağım ne de sen o erkeği bulacaksın..

Ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde... Ne acıki, hep bizi

incitip üzenlere bağlanacağız.. Telefonlarımıza çıkmayanlara... Çıksa bile küfür

gibi konuşanlara sevdalanacağız...

Bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz...

Ölesiye, amansız seveceğiz onları...

Biliyorum, bu yüzden odan böyle... Güncelerin ortalık yerde... Kitapların

orada, burada... Anıların saçılmış ortalık yere... Her şeyin darmadağın...

Biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun... Sen

de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir

gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim

her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup

gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun...

Biliyorum, sen benim için hiç bir zaman ulaşamayacağım annemin

hayaletisin... Ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı...

Onlar da senin gibi seninkiler gibiydi... Aklı başında, mazbut insan rolünü

oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı.. Hepsi yanlış evde ve yanlış bir yerde yaşadıklarını söylerlerdi... Düşleri çok

garipti... En kısa yolculuk bile onları yorduğu halde; okyanusları aşmayı ve başka

kıtalara gitmeyi düşlerlerdi...

Yine aradım seni, yoksun... bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın...

Bir kere çözüldüm sana... Bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim...

Oysa baştan beri biliyordum; sen.seni sevmeyenleri seversin.Tıpkı benim

gibi...

Ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi... Öyle özledimki kendim gibi

biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi...

Yine aradım seni yoksun... Beni de birileri arıyor... Beni de kendi gibi birini

sevmeyi özleyenler arıyor... Kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi

özleyen birileri arıyor.

Hiç cevap vermiyorum.. BEN SENİ İSTİYORUM, SENİ ARIYORUM?

Kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.Ama seni de biri

yok ediyor...

Aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor...

Ben birilerini, o birileri başkalarını.Sen beni... Seni bir başkası...

Hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram... Seni biri

sevse de hiç kapanmayacak bu yaran...

Hiç kapanmayacak! Avuçların hep boşluğa kapanacak.Tıpkı o şizofren genç

gibi...

04 Şubat 2019 23:27

Metallurgist
Müsteşar

Özlenirsin Sevgilim (Ahmet Ada)

Ne kaldı, ne kaldı son güzden geriye

Sevgilim, beklemesini bilenim benim

Kar yağdı kirpiklerine

Kar sesi kuşattı çevremizi

Umutlar gibi birikti kar

Özlemler gibi birikti

Biliyor musun acılardan örülü

Sözcükler kaldı aramızda

Acıları tersyüz ettik

Yenildik, evet düpedüz yenildik

İçimize bıraktık kar sesini

Yeni bir ezgi üretecek olan

Çığlıklardan, kurumuş gözyaşlarından

Biliyor musun gülün kokması gecikecek

Bir kuş sesi gömleğine işlenecek

Çok eski bir gökyüzüyle birlikte

Orda burda söylenecek

Huma kuşunun göğsünde dinlendiği

Üşümüş, yorgun ama umutsuz değil

Canımın yongası, sevgilim, bir tanem

Ne kaldı, ne kaldı geriye acılardan

Eski alınteri, aşksız kaldı birçokları

Çocuklar kutup mavisi ağladı

Kimse artık hüzünleri anlatmasın

Ne vakti, ne yeri, ne bir anlamı kaldı

Güzelim, bir tanem, canımın yongası

Bir karanfilin suya eğilimi gibisin

Öylesin, özlenirsin, gel artık kar yağdı

Bize paylaşacak aldanmalar kaldı

05 Şubat 2019 23:06

Metallurgist
Müsteşar

Unutma Dostumsun (Ahmet Telli)

Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan

Bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam

Her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar

Meşeler göğermiş diyorsun, varsın göğersin

Anlamını yitiren bir şeyler mi var şimdilerde

Yazdığım şiirlere yabancıyım, sokaklara yabancıyım

Taşı delemiyor bir çığlık ve apansız

Su oluyorum ipince, kendime sızıyorum

Dünya yetmiyor bazan, bırakıp gidebilir miyim?

Kuşları ürkütülmüş bir dal gibiydin, öylesine mahzun!

Efkar da yakışırdı sana, ilk kadeh kekik kokardı

Unutalım mı şimdi kente indiğimiz o ilk günü

Sabahlara kadar okuduğumuz o kitapları

Sabahlara kadar düşüncelerimizde yaşattığımız hayallerimizi

Kar aydınlığında yürüdüğümüz o yolları

Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan

Bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam

Her akşam mektup yazarım dağlar kadar

Kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun

Unutma dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim

06 Şubat 2019 23:28

Metallurgist
Müsteşar

Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair (Adil Erdem Bayazıt)

"Telgrafın tellerini kurşunlamalı?"

Öyle değildi bu türkü bilirim

Bir de içime

-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-

Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek

Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen

Haberler bilirim mektuplar bilirim.

Gamdan dağlar kurmalıyım

Kayaları kelimeler olan

Kırk ikindi saymalıyım

Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma

Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından

Baştan ayağa ıslanmalıyım

Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

İçimde kaynayan bir mahşer var

Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar

Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde

Ya da çamaşır sererken bahçelerinde

Birden alıverirler kara haberini

Okul dönüşü bir trafik kazasında

Can veren oğullarının.

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim

Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş

Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine

Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin

Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan

Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde

Örneğin Hint Okyanusu gibi derin

İsyanın kapkara sularına dalan.

Nice akşamlar bilirim ki

Karanlığını

Bir millet hastanesinde

Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda

Başını kalorifer borularına gömmüş

Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden

Haber sormaya korkan

Genç kızların yüreğinden almıştır.

Bir de baharlar bilirim

Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği

Anadolu bozkırlarında

İstanbul'dan çıkıp Diyarbekir'e doğru

Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen

Cesur otobüs pencerelerinden

Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen

Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında

Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının

Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken

Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

Yazlar bilirim memleketime özgü

Yiğit köy delikanlılarının

İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları

Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan

Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan

Diğeri kan ter içinde yayla yollarında

Mavzerinin demirini alnına dayamış

Yüreği susuzluktan bunalan

İçinden mahpushane çeşmeleri akan

Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp

Apansız silahına davranan

Nice delikanlıların figüranlık yaptığı

Yazlar bilirim memleketime özgü

Güzler bilirim ülkeme dair

Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir

Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha

Kalbim gibi

Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri

Titreyen kenar mahalle çocukları

Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için

Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.

Kadınlar bilirim ülkeme ait

Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak

Göğüsleri Çukurova gibi münbit

Dağ gibi otururlar evlerinde

Limanlar gemileri nasıl beklerse

Öyle beklerler erkeklerini

Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

İsyan şiirleri bilirim sonra

Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden

Harfler harp düzeni almıştır mısralarında

Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır

Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda

Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.

Müslüman yürekler bilirim daha

Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet

Eller bilirim haşin hoyrat mert

Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır

Her kırışığı sorulacak bir hesabı

Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.

Bütün bunların üstüne

Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim

Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim

Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli

Adın kurtuluştur ama söylememeliyim

Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

07 Şubat 2019 23:40

Metallurgist
Müsteşar

Annabel Lee (Edgar Allan Poe)

Senelerce senelerce evveldi

Bir deniz ülkesinde

Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz

İsmi; Annabel Lee

Hiç birşey düşünmezdi sevilmekten

Sevmekten başka beni

O çocuk ben çocuk, memleketimiz

O deniz ülkesiydi

Sevdalı değil karasevdalıydık

Ben ve Annabel Lee

Göklerde uçan melekler

Kıskanırlardı bizi

Bir gün işte bu yüzden göze geldi

O deniz ülkesinde

Üşüdü bir rüzgarından bulutun

Güzelim Annabel Lee

Götürdüler el üstünde

Koyup gittiler beni

Mezarı oradadır şimdi

O deniz ülkesinde

Biz daha bahtiyardık meleklerden

Onlar kıskanırdı bizi

Evet! Bu yüzden 'Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi'

Bir gece rüzgarından bulutun

Üşüdü gitti Annabel Lee

Sevdadan yana kim olursa olsun

Yaşca başca ileri

Geçemezlerdi bizi

Ne yedi kat göklerdeki melekler

Ne deniz dibi cinleri

Hiç biri ayıramaz beni senden

Güzelim Annabel Lee

Ay gelir ışır, hayalin erişir

Güzelim Annabel Lee

Orda gecelerim uzanır beklerim

Sevgilim sevgilim hayatım gelinim

O azgın sahildeki

Yattığın yerde seni

08 Şubat 2019 23:39

Metallurgist
Müsteşar

Kırkıncı Oda (Ahmet Altan)

Ne kadarınız gerçek sizin,

kırk odalı şatonuzun kırkıncı odasındaki

kilitler altında sakladığınız gerçek

duygularınızla,

gerçek düşüncelerinizin ne kadarı yansıyor

hayatınıza,

söylenmeyen neler var kuytularda,

hani kendinizden bile sakladığınız,

bir sinir kriziyle ya da büyük bir acıyla

yahut da muhteşem bir sevinçle kabuğunu çatlatıp da

ortalara dökülecek neler biriktiriyorsunuz

içinizde...?

Ne kadarınız kendi sahtekarlığınızın esiri?

Sevip de söyleyemediğiniz,

özleyip de açıklayamadığınız

ya da sevmeyip de sevginizin eksikliğini içinize

gömdüğünüz oluyor mu,

korkaklıklar var mı,

kalleşlikler var mı,

yoksa diplerde saklanan cesaretiniz bir işaret mi

bekliyor...?

Göründüğünüz insan mısınız siz,

yoksa bir define arayıcısı hazineler mi bulur

içinizde

ya da yıkılmış bir kentin harabelerini mi

taşıyorsunuz?

Derununuzda neler saklıyorsunuz?

Ne kadarınız gerçek sizin?

Ülkenizle ilgili düşüncelerinizi söylüyor musunuz,

yoksa başınızı belaya sokmayacak kadar akıllı mısınız,

gerçek düşüncelerinizi başbaşa konuşmalara mı

saklıyorsunuz,

açıkça konuşanları biraz aptal buluyor musunuz?

Günahlardan yapılmış hayaller var mı içinizde,

günahtan korktuğunuzdan bunları saklayıp

Tanrı'yı mı kandırmaya uğraşıyorsunuz?

Günahları sevmiyor musunuz, seviyor musunuz

yoksa...?

Uzun bir yolculuğa çıkar gibi

duygularınızla düşüncelerinizi denklere

sarıp da içlerinizde bir yerlere mi

yerleştirdiniz,

bir gün yolculuk bitince açmayı mı düşünüyorsunuz

aslında yolculuğun hiç bitmeyeceğini ve

denklerinizi

hiç açmayacağınızı bilerek...

Bir gün çıldırsanız da

bütün duygularınızla düşüncelerinizi açıkça

söyleseniz,

neler duyacağız sizlerden,

gizli palyaçolar mı çıkacak ortaya,

yoksa korkaklığın altında,

bir istiridyenin içinde büyüyen inciler gibi

büyümüş yiğitlikler mi?

Kızgınlıklarınız yok mu sizin,

öfkeleriniz, isyanlarınız?

Aşklarınız yok mu?

Kendi sahtekarlığınıza ne kadar esirsiniz?

Esaretten kurtulsanız da gerçekler dökülse ortaya,

kendinize şaşar mısınız,

hiç düşündüğünüz oluyor mu kırkıncı odada neler

var diye, hangi unutulmaya çalışılmış sevgililer,

dile getirilmeyen özlemler,

söylenmeye söylenmeye birikmiş öfkeler,

hangi boşvermişlikler,

hangi inkar edilmiş arzular yatıyor diplerde?

Ne kadarınız gerçek sizin?

Kimselerden korkmadığınız kadar korkuyor musunuz

kendinizden?

Şehrin ışıklarının bulutlara yansıdığı

turuncu pırıltılı külrengi bir gecede,

şimşeklerle boşanan yağmur başladığında

şatonuzun odalarında bir gezintiye çıkıyor musunuz,

ağır ağır yaklaşıp o kırkıncı odaya açıyor musunuz

kapıyı usulca, gördükleriniz ağlatıyor mu sizi,

bu kadar gerçeği o odada saklayıp,

hayatı yalandan yaşadığınızı farketmek nasıl bir

sarsıntı yaratıyor?

yoksa, ne gökyüzüne vuran ışıklar, ne yağmur, ne de

ıssız gece,

sizin kırkıncı odaya yaklaşmanızı sağlayamıyor mu,

korkuyor musunuz kendi gerçeklerinizden,

kırkıncı odanız size de mi kapalı,

kendi kendinize bile mahrem misiniz?

Ne kadarınız gerçek sizin?

Ne kadarınız kendi sahtekarlığına esir?

Bıktığınız olmuyor mu kendi yalanlarınızdan,

hiç kendinizden sıkıldığınız olmuyor mu,

kendinizi bir yerlerde terkedip de gitmek

istemiyor musunuz,

bütün yalanlarınızdan uzak bir yere?

Şöyle rahatça bütün duygularınızı,

bütün düşüncelerinizi söyleyebileceğiniz bir diyara,

kendinizi bile yanınıza almadan.

Ah aslında ben onu seviyordum diye ağlayacağınız

kimleri saklıyorsunuz koynunuzda,

yüksek sesle eleştirip de

içinizden hak verdiğiniz hangi düşünceler var,

kendinizi akıllı bulurken aslında gizlice kendi

korkaklığınızdan utandığınızın itirafını nerelerde

gizliyorsunuz?

Ne kadarınız gerçek sizin?

Ne kadarınız kendi sahtekarlığına esir?

Bunu hiç düşündüğünüz oluyor mu

yoksa bunu düşünmek bile yasak mı size?

Neler var kırkıncı odada?

Otuzdokuz odadan yapılmış hayatınızı,

kırkıncı odanın kapısını açmamak için yalandan mı

yaşıyorsunuz?

Niye yapıyorsunuz bunu?

Açsanıza kırkıncı odayı yağmurlu bir gecede

belki...

Belki de hiç açmazsınız,

kapalı bir odayla yaşarsınız bütün ömrünüzü,

kendinizden sıkılarak..

09 Şubat 2019 23:44

Metallurgist
Müsteşar

Gözlerin Dünya (Şükrü Erbaş)

gözlerin senin

öyle bakar yollara umut ve yıkım

bungun camlar ardında çırpınırken zaman

gökten mi gövdemden mi kopuyor kıpkızıl

aşktan ağır bir ayrılık sularda güneş

gözlerinden iniyor ayancık?a akşam

kapı önlerinde yaşlı kadınlar

boyunlarında naftalin kokan çeyiz sandıkları

senin gözlerinde ancak bir nefes ışırlar

kaçıncı yangınından dönüyor kim bilir

gözlerinden almış közünü ve rüzgârını

acısını gerçeğine sarıyor bir çocuk

gözlerin kanatlı yılanlar, burgaçlanan su

hiçbir kirpik duramıyor önünde

yaşamak tadında bir zehir geçtiği yerlerde

kalabalık çarşılarda tenha adamlar

öyle bakar vitrinlere yoksulluk

gözlerin bir ucundan günlerine girmeseler

bir çift çocuk fotoğrafı dikiz aynasında

kar mı gözlerin mi kayboldukları boşluk

köroğlu beli?nde ağır kamyon şoförleri

bozkırın ortasında binlerce küçük ırmak

avuçlarında yıldızlar ve kimsesiz kavaklar

senin gözlerini çoğaltmak için akarlar

bulanık bir şarkı gücenik duruşlarında

sakarya caddesi?nde çıraklar

güne değil gözlerine başlıyorlar

ufkunda yüzün olmayan sürgünler bitmiş

aklında gözlerin olmayan hapisler yenik

cümle mazlumların ülkesi gözlerin

gözlerin yağmur sonrası, rüzgârla yunmuş güneş

gövdenden başlıyor iyilik dağıtmaya

herkese gerçeği kadar

gözlerin senin

elimden tutan yaz, ömrümü onaran anne

öyle bakar dünyaya dinginlik ve haz

10 Şubat 2019 23:31

Metallurgist
Müsteşar

Genelev Mektupları (Şükrü Erbaş)

I.

Tenime yabancılaştım, etime

Göğsüme kollarıma kalçalarıma

Bacaklarıma yabancılaştım.

Saçlarım o eski güzelliğini

Çoktan yitirdi

Şimdi yalnız bilmem neden

Zaman zaman yüzüme vuran

Bir utancı perdeliyor sadece.

Oysa önceleri oysa eskiden

Salınca tarkları tel tel

Düşle ülkesinden sevgiler ülkesinden

Yağmur serinliğinde, incecik

Yumuşacık bir el

Bulutlardan yüreğime kayardı.

Gözlerim kaçamak bakışlarda

Kirpiklerim kırık

Boynum bir çocuğun pembe ağzında

Ürperdikçe uzardı.

Dudaklarım dersen, dudaklarım

Öptüğüm aynalarda kaldı.

Tenime yabancılaştım, etime

Acıma sevincime insan yanıma

Kendime yabancılaştım.

II.

Giysiler alırım nedense

Nerelerde ne zaman giyeceksem

Bir eski alışkanlık işte

İlk gençlikten kalma.

Oysa bir dantel külot bir gecelik

Çok bile.

(Şimdilerde sütyeni de çıkardık)

Giysiler alırım giyilmez

Çıplaklığıma.

Arada bir çarşı pazar

Doktor dönüşleri daha çok

Eser de aklıma;

Çocuğuna çeşit çeşit

Kazaklar örecek

Evcimemn bir ev kadını gibi

Yün alırım şiş alırım tığ alırım

Nasıl sevinirim bir bilsen

Nasıl mutlanırım.

III.

Bu insan başları sıra sıra

Bu kalabalık

Camlardaki bu sürekli kalabalık

Bana bakkal dükkanlarını

Anımsatır hep.

Içerde boy boy konserve kutuları

Sabun kalıpları yağ paketleri

Sıralı bakkal dükkanlarını.

Kararsız bir müşteri

Etiketi görememiş

Korkarak alacağı malın ederinden

Girer içeri.

Kimi gün bir yaşlı yaşına güvenerek

Hoyrat davranışlarda rahat

Kimi gün bir çocuk ürkek mi ürkek

Ayva sarı terlerini silerek

Düşer üstüme.

IV.

Yüreğimde yüz gurbeti taşısam da

Kalçalarımda bir erkeği taşımasam.

Yıldım demenin de bir anlamı yok

Saçlarıma sinmiş bu çiğ kolonya

Tenimdeki bu vazelin kokularından.

Penceresiz perdesiz bu çift yataklı

Bu karanlık yatak odalarından

Yıldım demeninde bir anlamı yok.

Gün ışığı bir gün olsun

Geniş odalarda mavi

Çalmadı kapımı.

Ay süzülmüş yataklarda sıcacık

Yumuşacık öpüşlerle düşlere gebe

Uykulara varmadım hiç.

Bir gün olsun pembe uykularımdan

Mavi bir erkek

Uğrun uğrun öperek

Kaldırmadı beni.

Yıllar yılı bir acıyı

Sırtımda karnımda kalçalarımda

Büyüttüm durdum.

Harlı soluklarıyla düştüler üstüme

Harlı soluklarıyla dondu yüzüm.

Yıllar yılı binlerce

Binlerce erkeğin gizli gerilimini

En gizli yerlerimde erittim.

Iğneucu acıları gözbebeklerimde

Taşısam taşısam da

Yüzümde bir erkek yüzü taşımasam.

V.

Akşam desem ve sussam

Yetmez mi?

Ya da yorgun bir gövdeyi

Cam kırıklarında uyutsam...

Akşamı anlatmaz mı?

VI.

Uykular benim zehirli sularımdır.

Geçip giden onca erkek

Onca erkek tüm yükünü

Üstüme yıkmış gibi

Gövdem tonlarca ağırlığında

Bir batık gemi;

Sularım dipsiz denizim kıyısız

Yatarım bir ten çölüdür yatağom

En yorgun gecelerim bile uykusuz

Uykular benim en rezil korkularımdır.

VII.

Bıçkın bıyıklarıyla külhan

Islak saçlarıyla gülendi O.

Gün ışır ışımaz usulca

Sıyrılıp dağınık uykularımdan

Yarı gecelerde karanlığıma

Yıldız yıldız dökülendi O.

(Bilmem ki ne buldu örseli tenimde

Belki açlığını giderdi bir zaman

Belki de sevgiyi öğrendi bilmeden)

Hayata yenildikçe gelendi O.

Düşümü gerçeğe gerçeğimi düşe

Acımı kuşkulu bir sevince

Çevirendi O.

Bir o gülüşü kaldı

Şimdi duvarlarımda

Görmeye ömrümü adak sunduğum

Bir o gülüşü... çın çın

Sesi yüreğimin kıyılarını döven

Üşüdükçe anısıyla ısındığım.

VIII.

Gülmek mi?

Gülerim, güldüğüm çok olmuştur.

Gülüşüm hoyrat taşlarda

Incecik kırılan cam,

Kendi kıyılarını döven su sesi

Bir ağacın ilkyaz eşiğinde

Leyli leylim yaprak dökmesi.

Bilene ağıt gibi oturur

Burda bir kadının gamsız gülmesi?

Gülerim, güldüğüm çok olmuştur.

IX.

Evlerde sabahlar nasıldı

Unuttum

Evlerde akşamlar nasıldı.

X.

Çocukluğum olmadı benim

Gençliğim olmadı.

Babam karanlık bir adamdı

Korkularla besledi bizi

Annem zayıf mı zayıf

Sevgisini göstermeye korkardı.

Bir küçücük kumru kuşu büyüttüm

Göğsümün gizlisinde

Yumuşaklık adına, sevgi adına.

Konduğu tüm dalları

Aykırı bir rüzgar aldı.

Baskılar safra gibi attı dışarı

Korkular safra gibi attı.

Evimden uzak evler üstüne

Gerçeğini şimdi bile bilmediğim

Ne olmadık düşler kurdum.

İnce içlenmelerle her akşam

Dalgın baktığım camlardan

Bir gizli mutluluk sızardı

Işık yerine?

XI.

Garipsi huylar edindim nicedir

Garipsi duygular edindim.

Artık iyice tükenen

Bir ölü umuttan mıdır

Gittikçe yoğunlaşan bu yaşlı

Bu yılgın yalnızlıktan mı?

Yoksa eşiklerden sızan

Şu rezil ölüm kokusundan mı?

Söndürüp her gece ışıklarımı

-Yalancı bir aydınlığı siler gibi-

İncecik bir mum yakıyorum.

Ömrüme benzetip sonra alevini

-Karanlığı ağır basan o titrek

O gölgesi korkular saçan ışığını-

Ömrüme benzetip inceden inceye

Eriyen mumu

Bakıyorum?Bakıyorum?

Bir ölüm düşlüyorum, başımda

Başımda o mavi erkeğim

Bir ölüm... geniş odalarda pembe

Devinirken mutluluk

Uykulara varır gibi usul usul

Usul usul susuyor yüreğim.

Sol yanımda kızım benim

Benim eski benim çocuk güzelliğim.

Sağ yanımda gülüşü bir ilkyaz yeli

-Öyle hafif, öyle serin-

Yiğit oğlum, yağız oğlum...

Kırıp camları bağırsam

Bağırsam diyorum avaz avaz:

Bir ölüm düşlüyorum ey insanlar

Bir ölüm?

Ölümüm evlere yas.

Eriyip bitiyor mum

Bitiyor birden bütün düşlerim

Acımasız gerçeğime çıplak

Çırılçıplak dönüyorum.

İnsan düşüncesinden

Hızlı araç yoktur diyen

Öğretmenim... öğretmenim...

Garipsi huylar edindim nicedir

Garipsi duygular edindim.

Sonsöz Yerine

XII.

Ürkek adımlarıyla uğrun usul

Gelip sıralı sırasız

Karanlık kıyılarımda duran çocuk...

Örseli duyarlığımdan kalın örtüleri

-Kaba örtüleri, kara örtüleri-

Kaldıran çocuk... kaldıran çocuk.... İ

Herkesin gerçeği kendine biricik

Bir beni söyletip de böyle kısacık

Bu yağma yürek, bu talan sevgi

Bu ucuz ten pazarını

Yazdığını sanan çocuk.

Herkesin gerçeği kendine acı

Herkesin acısı kendine biricik

11 Şubat 2019 23:16

Metallurgist
Müsteşar

Gözlerin ( Dilaver Cebeci )

Siyah mı, elâ mı, yeşil mi bilmem?

Gözlerin, gözlerin, aman gözlerin!

Alır beni mor dağlara çıkarır,

Sevdalı başımda duman gözlerin.

Göz kırpmadan çağlar boyu seyretsem,

Aşkın çağırdığı menzile yetsem,

Pupa-yelken orda kaybolup gitsem,

Bir uçsuz bucaksız umman gözlerin.

Gözlerin bir çölde lâcivert gece,

Işıklar oynaşır sarışın, ince,

Her sînede yara açar derince:

Zağlı kılıçlardan yaman gözlerin!

Varlıklar üstünden sessizce aşan,

Yıldızlar söndürüp, yıldızlar yakan,

Şakağımda beyaz izler bırakan,

Sırlı ve muhteşem zaman gözlerin.

Gözlerin cenklerde yaşatır beni,

Gerilmiş bir yaydan boşaltır beni,

Bozkır hilâlince kuşatır beni,

Gözlerin, gözlerin aman gözlerin!

12 Şubat 2019 19:37

Metallurgist
Müsteşar

Aysel Git Başımdan (Attila İlhan)

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ölümüm birden olacak seziyorum.

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Aysel git başımdan istemiyorum.

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

Dağıtır gecelerim sarışınlığını

Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,

hiçbir dakikamı yaşayamazsın.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

Benim için kirletme aydınlığını,

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün,

gözlerim hızlandırır tenhalığını

Yanlış şehirlere götürür trenlerim.

Ya ölmek ustalığını kazanırsın,

ya korku biriktirmek yetisini.

Acılarım iyice bol gelir sana,

sevincim bir türlü tutmaz sevincini.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

Ümitsizliğimi olsun anlasana

hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

Sevindiğim anda sen üzülürsün.

Sonbahar uğultusu duymamışsın ki

içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,

uzak yalnızlık limanlarına.

Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,

Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.

Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.

Sakın başka bir şey getirme aklına.

Aysel git başımdan ben sana göre değilim,

ölümüm birden olacak seziyorum,

hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

Aysel git başımdan seni seviyorum...

13 Şubat 2019 23:19

Metallurgist
Müsteşar

Beyaza Dönsün Diye Devran (Türkan İldeniz)

Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -

maviye bak.

Bir bugün mü , başında bunca bela.

Hatırla ,

bulut değildi , umut hiç değil

üstümüze abanan - isli duman.

Biz ki milattan önce , milattan sonra

acı kara yıllar devşirdik sabırla

beyaza dönsün diye devran.

Kimi zaman bir çığlıkla çıktık , çığ altından

bir çığlıkla yıktık surları kimi zaman.

Biz ki nice tuzaklardan , sunaklardan

korlardan , korsanlardan kurtulan

kurban.

Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -

maviye bak.

Sesin gökyüzüne akan ulu bir çavlan

susma , zamanın durağı yok.

yok tarihin molası.

Bırak sesin gökyüzüne aksın , yıkasın yıldızları.

Kapama şarkını , şarkını kapama

durma öyle kendine uzak.

Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -

maviye bak.

Değer kıyımlarına en soylu yanıt

şarkıyla

güneşe köprü kurmak

14 Şubat 2019 23:21

Metallurgist
Müsteşar

Gelmeyecek (Mahmud Derviş)

gelmedi

ve dedim: gelmeyecek de

o zaman akşam soframı hayal kırıklığıma

ve yokluğuna yakışır şekilde düzenleyeceğim

mumlarını söndürdüm

lambaları yaktım

şarabından bir bardak içtim ve bardağı kırdım

fonda çalan hızlı kemanı hüzünlü bir farsça şarkıyla değiştirdim

dedim: gelmeyecek

çıkarıp attım kıravatımı

-böyle rahat ederim çok-

lacivert pijamalarımı giyerim, yalınayak yürürüm istersem

koltuğa bağdaş kurar oturur, seni unuturum

yokluğunun bütün eşyalarını unuturum

kutlamamızda kullanmak için çıkarttığım bütün o şeyleri çekmecelere geri koyarım

pencereleri ve perdeleri açarım

ne kaldı ki gecenin karşısında saklayacak

sadece bekleyişim ve sadece yenilgim

onun için odayı havalandırışımla dalga geçtim

tutup orkide çiçeğinin yerini sağdan sola değiştirdim, unutuşunu cezalandırmak için

duvardaki aynanın üzerine montumu astım, resminin yansımasını görmeyeyim diye

ve pişman oldum

dedim: onun için ezberlediğim eski şiirleri de unutacağım

çalıntı da olsa hak etmiyor

ve onu unuttum

akşam yemeğimi ayaküstü yedim

uzak yıldızları anlatan okul kitabımı okudum

ve şiir yazdım, onun bu kötülüğünü unutayım diye

işte o şiir, bu şiir

15 Şubat 2019 23:31

Metallurgist
Müsteşar

Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım (Didem Madak)

"Zenciler prensesi olacağım.

Hayat işte asıl o zaman başlayacak."

Pippi Uzunçorap

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.

Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.

Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor

Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.

Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.

Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.

Bir yağsam pahalıya malolacağım.

Ben bir bodrum kat kızıyım bayım

Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum

Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum

Fakat korkuyorum. Birazdan da

Kırküç numara ayakkabılarınızla

Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız

Bu iyi olmaz bayım!

'Gün akşam oldu' diyorum

Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara

Cam kırıkları yiyorlar

Rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde

Rengarenk yap-boz parçacıkları

Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.

Hayır,sanırım sabahı bekleyemem

Bilmiyorum.

İnsanlar rüyalarım acilen anlatmalı.

Ondört yaşındaydı ruhum bayım

Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.

Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz

Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri

Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar

O ara içimde çiçeklerden oluşmuş

bir silahsız kuvvet ablukaya alındı

Sinemalarda da 'organzm gıcırtıları' oynuyordu.

Kaçmaya çalıştım. Olmadı.

Bu nedenle, çiçekli şiiler yazmayı

Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.

Neyse işte

Ben her filmi hatırlarım

Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.

'Sofı'nin tercihini' seyrederken çok ağlamıştım.

Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar

Onu da mutlaka hatırlardım.

İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?

Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım

Bir 'eşya toplayıcısıyım' bayım.

Büyük gemiler de yok artık bayım

Büyük yelkenler de

Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım.

İşte az önce bir karabatak daldı suya

Bir süredir de kayıp

Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya

Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.

Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.

Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen

Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?

Bir gül, bir güle derdi ki görse

Yalan söylüyorum

Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım

16 Şubat 2019 23:35

Metallurgist
Müsteşar

Henüz Vakit Varken Gülüm (Nazım Hikmet)

Henüz vakit varken, gülüm

Paris yanıp yıkılmadan,

henüz vakit varken, gülüm,

yüreğim dalındayken henüz,

ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri

Volter rıhtımında dayayıp seni duvara

öpmeliyim ağzından

sonra dönüp yüzümüzü Notrdam'a

çiçeğini seyretmeliyiz onun,

birden bana sarılmalısın, gülüm,

korkudan, hayretten, sevinçten

ve de sessiz sessiz ağlamalısın,

yıldızlar da çiselemeli,

incecikten bir yağmurla karışarak.

Henüz vakit varken, gülüm,

Paris yanıp yıkılmadan,

henüz vakit varken, gülüm,

yüreğim dalındayken henüz,

şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz

söğütlerin altından, gülüm,

ıslak salkım söğütlerin.

Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,

en güzel, en yalansız,

sonra da ıslıkla bir şey çalarak

gebermeliyim bahtiyarlıktan

ve insanlara inanmalıyız.

Yukarda taştan evler,

girintisiz, çıkıntısız,

birbirine bitişik

ve duvarları ayışığından

ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor

ve karşı yakada Luvur

aydınlanmış ışıklarla

aydınlanmış bizim için

billur sarayımız...

Henüz vakit varken, gülüm,

Paris yanıp yıkılmadan,

henüz vakit varken, gülüm,

yüreğim dalındayken henüz,

şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda

kırmızı varillere oturmalıyız.

Karşıda karanlığa giren kanal.

Bir şat geçiyor,

selamlıyalım gülüm,

geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım.

Belçika'ya mı yolu, Hollanda'ya mı?

Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın

tatlı tatlı gülümsüyor.

Henüz vakit varken, gülüm,

Paris yanıp yıkılmadan,

henüz vakit varken, gülüm...

Parisliler, Parisliler,

Paris yanıp yıkılmasın

Toplam 458 mesaj
«101112131415161718192021»
 
ANKET
Sizce, memur zammının, Hakem Kuruluna kalması iyi mi oldu?