Editörler : yaralı-bir-öykü
«11121314151617181920212223
28 Mart 2019 23:51

Metallurgist
Müsteşar

Nereye Gidersin Sevdiğim (Ahmet Altan)

Nereye gidersin sevdiğim?

Hatırlamak için harcadığımızdan çok daha fazla çabayı unutmak için harcıyoruz herhalde.

Unutmak?

Çaresizlerin, fırtınalar arasında, bir gün oraya ulaşmanın düşünü

kurdukları o acıklı sığınak.Hayatımıza girenleri ya da girmek için

kapılarımızı zorlayanları silmek aklımızdan, onlar yokmuş gibi davranıp

onlar yokmuş gibi yaşamak.

Geçmişi, o geçmişi yaşayan parçamızla birlikte çıkartıp atmak

içimizden, atılan her parçayla birlikte içimizde bir boşluk kalacağını

bilerek yapmak bunu.

Ya da yaşanacak birşeyler vaat edenleri, bir gün onları da unutmak

zorunda kalacağımızı düşünerek, daha baştan unutmaya çalışmak, geçmiş

gibi gelecekten de parçalar ayıklamak.

Geçmişimiz ve geleceğimizle bir kazı yerine çevirmek hayatımızı.

Nasıl bir öğüt vermeliyiz kendimize?

"Unut" mu demeliyiz?

Sana zevk vermiş olanları ve zevk vaat edenleri unut.

Hiçbir zaman yekpare bir kıta olamayıp birbirine köprülerle bağlı

yüzlerce, binlerce küçük adacıktan oluşan hayatın parçalarını birbirine

iliştiren köprüleri yakmalı mıyız?

Hafızamızın en çok dönmek istediği, en çok özlediği adacığı mı, köprülerini yıkıp, hayat haritamızdan silmeliyiz?

Geçmişimizde en çok özlediğimiz mi en çok unutmaya çalıştığımız?

En unutulmaz olan mı en unutulmak istenen?

Ya da geleceğimizde en fazla zevk vaat eden mi, köprüsünün başında en

uzun oyalanıp gözlerimizi kapayarak, belki ben gözlerimi açana kadar,

ışıklarıyla beni çeken o adacık aklımın haritasından silinir diyeb eklediğimiz?

Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.

Unutabiliyor musunuz bari?

Hayatınıza kazdığınız o çukurların etrafından dolaşıp geçebiliyor musunuz?

Bir zamanlar bütün dünyayı birbirine katan o şarkıyı dinlediğinizde, sorulan sorunun cevabını verebiliyor musunuz:

"Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken" ?

Nerelere gidiyorsunuz yalnızken yatağınızda? En çok gitmek ve en çok kaçmak isteğiniz yere mi?

Geçmişte en yakınınız olmuş olan "şimdiki yabancıyı" ya da gelecekte en

yakınınız olabilecek "şimdilik yabancıyı" hafızanızın derinliklerinden

söküp uzak sürgünlere gönderdiğinizde onunla birlikte giden birşeyler

olmuyor mu?

Her "unutuş" bir "eksiliş" gibi gelmiyor mu size?

Unuturken eksilmiyor musunuz?

Ve korkmuyor musunuz, sımsıkı kapadığınızı sandığınız o sürgün

kapıları bir gün aniden açılıverecek, sürgünleriniz, "nerelere gittiğinizi" hiç söyleyemeyeceğiniz yalnız yataklarınıza gülümseyerek geliverecekler diye?

Ansızın geliveren bir zarftan çıkan Haydar Ergülen'in yanına mavi çarpı atılmış şiirindeki mısralardan haberdar mısınız:

"Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır"

Acıyor mu gözleriniz, göze alamadığınız yakınlıklardan?

Geçmişe ya da geleceğe doğru uzanan kaç köprü yaktınız bugüne dek;

hayatınızın haritasını çizerken kendi ellerinizle, sevgiyle,

gülümseyişle, sevişmeyle denizlerinize kondurduğunuz kaç adanın,

unutuluşun depremleriyle suların derinliğine battığına tanıklık ettiniz?

Kaç adayı batırmak için kaç deprem yarattınız, bir adanın üstünü

kapatsın diye depremlerinizle yükselttiğiniz o dalgalar, o adayla

birlikte daha başka neler yuttu sizden?

Yıllar sonra bütün bu depremleri yarattığınız için affedebilecek misiniz kendinizi?

ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,

öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak?

Acıyor mu gözleriniz?

Gözlerinizi bağışlayacak "öbür" gözleri aramıyor musunuz?

Unutulanlar arasında en zor unutulanı olan o gözleri aramıyor musunuz?

Kim bağışlayacak gözlerinizi, kim bağışlayacak?

Kim bağışlayacak bu unutuşları?

"sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim"

Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz

Bize zevk verenleri ya da zevk vaat edenleri unutmak, onları aklımızın haritasından silmek için.

Unutuyoruz, her unutuşta biraz daha eksilerek.En hatırlanacak olanları unutmak derin sürgün yaraları açıyor içimizde.

Ve biri soruyor bize şarkılar söyleyerek:

"Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken"

Geçmiş köprüleri yakıyor, geleceğe uzanan köprülerin başında, o

gelecek de kaybolsun diye bekliyoruz, geçmişi unuttuğumuz gibi geleceği

de unutmaya çalışıyoruz.

Zevk veren ve zevk vaat eden her şeyi unutmak için çabalayıp duruyoruz.

Gözlerimiz unutmaktan ve ayrılıktan acıyor.

"biri hepimizle göz göze gibi hala uykusuz,

biri sis içinde kirpiklerine kadar açık

bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum

konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,

gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde."

Bu sessizliği kim bıraktı size?

Gözleriniz birbirine değmiyorsa gecenin iki şehrinde bunun suçu kimde, neden değmiyor gözleriniz?

Neden tek sözcük bile yok o konuşkan gözlerde?

Geçmiş? Olan her şeyi biliyor ve unutmak için kıvranarak unutuyorsunuz.

Gelecek? Olacak her şeyi tahmin ediyor ve kıvranarak unutmaya uğraşıyorsunuz.

İki ucunu birden yıkıyorsunuz köprünüzün.Nereye gider bu köprüler, kendi eksilmişliklerinizden başka?

Ve sen nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken?

"İki şehri var gecenin, biri gözümde

tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur

gibi çöken siste, bana bu uykusuz

şehri niye bıraktın, göze alamadığım

bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin."

Belki de hatırladıklarımızdan ziyade unuttuklarımızı taşıyoruz

şehirlerden şehirlere, " göze alamadığımız bir şehir" yerine her şehirde,

yalnız yatağımıza yattığımızda unuttuklarımıza gidiyoruz.

Hatırlamak için harcadığımızdan daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.

Ve bir şehirde unuttuklarımızı her şehirde hatırlıyoruz.

Yekpare bir kıta değil çünkü hayat, adacıklardan oluşmuş dantelli bir

harita ve unutmayla hatırlamanın med cezirlerinde, silindiğini

sandığımız bir ada birden çıkıveriyor ortaya.Her şehirde çıkıyor.

Unutmaya çalıştıklarınız zevk verdi çünkü, unutmaya çalıştıklarınız zevk vaat etti çünkü size.

Unutmak, yaşanmış ve yaşanacak olanları yok etmek, silmek, haritanızı

derin boşluklara koyu lacivert noktalara boyamak ve eksilmek

istiyorsunuz.

Unuttukça eksiliyorsunuz.

Eksiliyorsunuz, ama unutabiliyor musunuz?

Gözleriniz acımıyor mu gerçekten?

Gözlerinizi bağışlayabildiniz mi?

Peki şu şarkıyı dinliyor musunuz?

"Nerelere gidersin sevdiğim, yalnızken yatağında?"

29 Mart 2019 23:23

Metallurgist
Müsteşar

Sen Varsın (Dilaver Cebeci)

Sevdiğim kışlada mevsimler geçer,

Karakışta, sıcak yazda Sen varsın

Her bahar gönlümde çiçekler açar,

Sarılar giyinen güzde Sen varsın!

"Kızlar tepesi"nde bayrak açılır,

Eteğine gök kurşunlar saçılır,

Çelik namlulardan hedef seçilir

Arpacıkta, gezde, gözde Sen varsın.

Güneş göçer gider, kararır dağlar,

"Üçgözler" üstünde yıldızlar ağlar,

Bir türkü yolları sılaya bağlar,

Telleri sızılı sazda Sen varsın.

Bir zaman oturur mektup yazarım,

Zarf üstüne gözlerini çizerim,

Zaman olur bölükleri gezerim,

Dost bakışta, güler yüzde Sen varsın.

Akşam üstü tiz borular çalınır,

İçtima yerinde tekmil alınır,

Bir yel eser, dev çınarlar salınır,

Gözlerime dolan tozda Sen varsın...

01 Nisan 2019 10:45

Metallurgist
Müsteşar

30.03.2019

Sevgiliye Bir Kefen (İsmet Özel)

Alçak sesle uçuyor üzerimden

saçları kına yakılmış bir kadının mihrabı

bu gövermiş güz günleri çıldırtır

çileden ve kitaplardan çıkartır insanı

urlar, karınca cesetleri

titreyişlerle örtülür üstüm

merak

bir devrimcinin hazırlığıdır

ve alçacık bir sesle uçar üzerimden

kanser, begonya, ölüm.

Beyaz tülbentler camın arkasında

ve çıkarılmış insan gözleri

kırk batman ağırlığında sahici insan gözleri

bağrına taş basan ana

o ananın ölüsünden kalkan toz

ey acılar gardiyanı, ey güz gündüzleri.

Bir isyankar çetecinin yağmuru altında

kendi kavruk güzelliğimi yumrukluyorum

kulunç gibi giriyor öğleden sonraki cumartesinin

umudum

ki hırçın bir hayvandır durmadan

kalgıtır banknotları, miting alanlarını.

Ve tarçın kokusu ve yorgunluklarla

oturduğumuz evleri tıkayan

merak

bir devrimcinin hazırlığıdır.

Yıkanır bazı bakır dövücüleri çarşılarda

şakırtılarla sürüklenir bazlama açan kadınlar

dibeklerinde inatlarını döven

hınzır umutlarını döven kadınlar şakırtılarla.

Benim harcım değil bir yar sevmek gizliden

her yanım bin türlü merakla dalanmakta

o loş buhur kokuları, analarımız

aşererken toprak yiyen analarımız

yüreğimin palamarlarını çözüyor aya karşı

gökçe sancım zonkluyor bileklerimde

zonkluyor talaşlar, talaşlar

şakağıma vuran balyozun talaşları.

01 Nisan 2019 10:50

Metallurgist
Müsteşar

31.03.2019

Bekleyeceğim (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Aylar geçip yıllar olsa da

Yıllar geçip zaman dolsa da

Aşkın arzuları beni boğsa da

Bir gün seversin diye bekleyeceğim

Bugün nişanlansan, yarın evlensen

Benden başka binbir kişi sevsen

Hepsiyle ayrı ayrı izdivaç görsen

Bir gün dönersin diye bekleyeceğim

Seni beklemekle geçse de ömrüm

Şu fani dünyada kalmasa günüm

Senden uzakta ölürsem bir gün

Ahirette seni bekleyeceğim...

01 Nisan 2019 23:23

Metallurgist
Müsteşar

Buhran (Charles Bukowski)

çok fazla

çok az

ya da çok geç

çok şişman

çok zayıf

ya da çok kötü

kahkaha

ya da gözyaşı

ya da kusursuz

kayıtsızlık

nefret edenler

sevenler

ellerindeki şarap şişelerini sallayarak

önlerine çıkanları süngüleyip

kadınların ırzına geçen ordular

ya da ucuz bir pansiyon odasında

Marilyn Monroe'nun fotoğrafıyla yaşayan bir ihtiyar

o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık

onu saatin kollarının ağır hareketlerinde

bile görebilirsiniz.

o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık

onu Vegas'ta, Baltimore'da ya da Münih'te

yanıp sönen neon ışıklarında görebilirsiniz.

insanlar yorgun,

hayat tarafından cezalandırılmış,

ya sevgiyle ya da sevgisizlikle

sakatlanmış.

yeni hükümetlere ihtiyacımız yok

yeni devrimlere ihtiyacımız yok

yeni kadınlara ihtiyacımız yok

yeni yollara ihtiyacımız yok

şevkate ihtiyacımız var.

müşfik davranmıyoruz

birbirimize.

müşfik davranmıyoruz.

korkuyoruz.

nefretin gücü simgelediğini

sanıyoruz.

cezalandırmanın

sevgi olduğunu.

daha az sahte bir eğitim bize gereken

daha az kural

daha az polis

ve daha iyi öğretmenler.

bir odada

bir başına acı çeken

öpülmemiş

dokunulmamış

bir başına bitki sulayan

olsa da çalmayacak

bir telefondan yoksun

insanın dehşetini unutuyoruz.

müşfik davranmıyoruz birbirimize

müşfik davranmıyoruz birbirimize

müşfik davranmıyoruz birbirimize

boncuklar sallanır, bulutlar örter

köpekler gül bahçesine işer

bir çocuğun kafasını koparır cani

dondurma külahından bir ısırık alır gibi

okyanus bir gelip

bir giderken

anlamsız bir ayın esaretinde.

müşfik davranmıyor insanlar birbirine.

02 Nisan 2019 23:27

Metallurgist
Müsteşar

Şahdamar (Sezai Karakoç)

Siz hürsünüz; siz şartsız ve kayıtsızsınız

Bir balığın, bir siyah, bir kara balığın

İncecik kılçığı üzerine yemin edersiniz;

(K) harfi üzerine yemin edersiniz.

Rakı içen kadınların, çiçek yiyen kızların

İyilikleri, günahları ve çeyizleri üzerine yemin edersiniz.

İstakozların, kırmızı ve mavi istakozların

Bir mavzerlik peygamberlikleri üzerine,

Küçük ve büyük, acılı ve acısız

Yeminler yeminler yeminler edersiniz.

Siz siz üzre yeminler edersiniz.

Biz hayret eder, kuvvet eder, dudağımızı bükeriz;

Dudağımızı kör makaslarla dilim dilim ederiz

İki tane elimiz var deriz;

Bin tane elimiz olsaydı

Bini birbirinin aynı olurdu deriz.

999 elimiz kağıt gibi yansın,

Bir elimiz güneş gibi dursun..

Biz elbette dudak büker, hayret ederiz.

Biz inkar eder, inkarı severiz;

Bayram hediyenizi iade ederiz

Biz mahcup ve onurlu çocuklarız

Başımızı kaldırıp bir bakmayız

Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz

Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz

Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz

Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz

Toprağı zindana koyduk biz

Üzerine yedi kilit vurduk biz

Kaç gelinin alnında kaç yumurta kırdık biz

Varsın yarın takılsın benim çene kemiğim

Bir köpeğin ön dişlerine

Ve Fahriye'nin kürek kemiği tam ortasından kırılsın

Biz inkar eder, şah inkarlar severiz.

Kafamızı kaldırıp bir bakmayız

..........................................

Ruhumuzun içinde kar yağar

Anamızdan doğduğumuz geceden beri

Heybemizi emektar makinelere yükleriz

Fikirlerimizi tifil vinçlere

İri buğday tanelerinin trenleri yürüttügünü bilmeyiz

Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız

Biz kirli ve temiz çamaşırları

Aynı zaman aynı minval üzere katlarız

Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız

Siz kalbe hançer gibi giren

Siz kalpten ağaç gibi çıkan

Siz bize şahdamarımızdan yakın

Siz yüzükler içindeki kan

Siz inançların sedef kabuğunu

Ebabil kuşlarının gagalarıyla kıran

Bununla beraber üzülmediğinizi biliyoruz

Gün gelecek toprağın altına uzanacağız

Her gece saat beş sularında sizi

Toplardamarlarımızın içinde bekliyeceğiz

03 Nisan 2019 23:13

Metallurgist
Müsteşar

İlk (Sezai Karakoç)

Yanlış trenden indin seni şehrin aynasından geçirdiler

Sana baktım yıllarca hep ayni özlem penceresinden

Yürüyen ve kaçan yalın ve çocuksu özlem penceresinden

Denize karşı küçüle küçüle giden evleri

İnce ince karşılardın olağan karşılardın

Şen dünya içinde şen dünya içinde bir avuç şen dünyaydın sen

Bahar bilgisi güneş rengi at soluğu ve sen

Seni çağırıyorum geç gel ağlayan son bâkireler içinden

Kadınlar taş heykeller gibi gelip geçer sarı kayalardan

Hangisine baksam sen kımıldar sen seslenirsin içerlerden

Çekil karşımdan sultanı cariyelerde aramak körlüğü diyorum

Körlük güneşe ve gözlerime doğru gelen

Sen bir el uzanışıyla aydınlanan yeni ay mısın

Geyik resimleriyle kabarık her köşen

Geyik derisinde akan ilk nehir

Bir el uzanışıyla

İlk sokağın ağzında kaybolursan ağlıyacağım

Leylâklarla akrepler gözlerine bakıp insan olurlarsa

Çocuk cennetinde günahların ilkini sen işliyorsun demektir Suna

Parlayan denizler gürültüsüz şiirler kapanan kapılar sana gök taşlarını getiriyorlar

Seni sayıklıyor

Denemesi yanlış yapılmış ilk ok

04 Nisan 2019 23:15

Metallurgist
Müsteşar

Hüzün Uçurumları (Alaeddin Özdenören)

Yavrum

Yalnızlığı şu son kıyısını da atla

Ve anla ki hayat

En özgür biçimini sende denemiştir

Onun içindir ki ölüm

Denizin doğurduğu eşsiz dalga

Sende dokumaktadır güzelliğini.

Varsın açıklamasın kendini hiçbirşey

Değil mi ki gökyüzü toprağı kucaklamaktadır

Değil mi ki mavilikler yolmaktayım göğsünden

Değil mi ki bileklerimize kaynayan çelik

Bir nehir gibi akan şu bulvar

Gövdemizi dolaşan güneş

Her gece üstümüze devrilen yıldızlar

Senin doğurganlığından birer parçadır

Ve elbet senin için söylenmiş türküler vardır

Uzak dağlarında ülkemin

Yürüyorum

Bilirsin ben yürüyünce

Irmaklar yürür ardımdan

Kabir sularında avlanır çocuklar

Ağaçlar ve kuşlar alabildiğine

Yalnızlığı sağlar

Ben yürüyünce değişir insanlar

Artık hücuma kalkabilirsin ey rüzgâr

Çünkü tarihinin yaprakları arasından sızan kan

Boyuyor

İçimde yuvalanan şiiri

Ve sen nereme baksan

Oramda bir kalp çarpıyor

05 Nisan 2019 23:20

Metallurgist
Müsteşar

Beni Düşün, Unutma (Yusuf Hayaloğlu)

Ay doğarken bir söğüdün ardından

Göl yüzünde sisli bir esinti ile

Akşamın göğsüne hüzün serperek

Ve Yağmurdan geceye çiçekli perdeler çekerek

Beni düşün, Beni düşün, UNUTMA

En umarsız en umutsuz günümde

Bağrına bir yumruk çökeldiğinde

Ve dağların mazlum ateşi

O güzelim saçlarına cayır cayır yanıp ulaştığında

Beni düşün, Beni düşün, UNUTMA

Beni düşün bir kavganın içinde

Helal bir ekmeğin peşinde

Ve kurtlardan arta kalmış yüreğimin

Can çekişen o son parçasınıda, sana sakladığımı bil

Bil ki haykırırcasına bu esir gövdemi yakarcasına

Kavuşmak için o serin bağrına

Ateşten bir yol arıyorum

Kar yağarken mor dağların ucundan

Sol yerinde sessiz bir inilti ile

Yastığın yüzüne yaşlar dökerek

Ve Akşamdan gizlice bir ah çekerek

Beni düşün, Beni düşün, UNUTMA

Kan kızılı bir gelincik seherinde

Sırtıma kahbe bir hançer indiğinde

Ve bu gencecik ve bu hemencecik ölüm

Çığırtken bir gazete başlığında

Çığlık Çığlık sana kavuştuğunda

Beni düşün, Beni düşün, UNUTMA

Beni düşün şehre her yağmur yağdığında

Islak ve kırılgan bir türkünün içinde

Göğsünden dudaklarına, doğru sancılı bir isyan kabardığında

Bastırarak kalbini avuçlarınla

Sesini okşadığımı bil

Bil ki yalvarırcasına, uzayan yollara dağılırcasına

Sonsuz bir mahşerin ortasında

Bir zemzem suyu gibi seni seni özlüyorum

06 Nisan 2019 23:22

Metallurgist
Müsteşar

Neylersin (Yusuf Hayaloğlu)

Bazen acı dinmez, bazen de yağmur

Sevgilim gülümse, her şey unutulur

Suskunuz bu akşam üstü

Hasrete yanmışız, neylersin

Bir gün, bu mahzun sevdadan geriye

Kalırsa, sadece o hüzün kalır..

Sen de anladın ki yapa-yalnızız...

Buluşmamız yasak,

Görüşmemiz uzak...

Devrilmiş kadehler gibi, dönüyor başımız,

Neylersin...

Ah güzelim,

İncinmiş bir sesi vardır yağmurun;

Yanaklarına vurduğunda hissedersin.

Ve bir veda sözcüğü, saçlarına,

Titreyen bir öpücükle dokunduğunda;

Bu anı dondurmaya yetmez nefesin.

Bir film sahnesi gibi

Akar gider ayrılık,

Neylersin...

Biz zaten hiçbir romanda

Kendi hayatımıza rastlamadık.

Bütün şarkılar bizi yanlış anlatmıştı.

Ve bütün bulmacalar yarım bırakılmıştı.

Tenha sokaklarda üşüyüp durdu sırtımız.

Oysa tuttuğumuz balıkları bile

Yeniden denize bağışlamıştık.

Biz, hayata dair

Hiçbir yanlış yapmamıştık...

Neylersin...

Biz bu sonucu haketmedik,

Hayır, etmedik...

Ömrümüz bu talana lâyık değildi.

Bazen acı vurdu, bazen de yağmur

Hiç gülmedi yüzümüz,

Hiç büyümedi gülümüz...

Bizi yalnızca akşamlar kucakladı,

Biliyorsun,

Sabaha çıkmayan bir yoldu yürüdüğümüz...

Bir gün, bu öykünün sonuna gelince

Ansızın desem ki: hoşça kal canım!

Unutursun,

Mecburen unutursun...

Yıldızlar söner, bu aşk da biter!

Bazı gün hatırlayınca, sessizce ağlarız.

Neylersin...

Ah bebeğim, ah..

Kekremsi bir tadı vardır gözyaşının,

Dudaklarına sızınca farkedersin.

İçindeki vurgun aşklar mezarlığında,

Ayrılık, ölümden üste yazılınca,

Gideni durdurmaya yetişmez sesin...

Bir inme gibi dolaşır bedeninde pişmanlıklar,

Neylersin...

Biz zaten hiçbir sinemaya

Tam vaktinde yetişemedik.

Bütün vapurlar bizden önce kalkmıştı.

Ve bütün biletler biz gelmeden satılmıştı.

Boşuna telaşlarda yorduk günlerimizi.

Oysa Nuh'un Gemisi'nde bile

Bize yer kalmamıştı.

Ve hiçbir mutluluğa adımız kaydolmamıştı.

Neylersin...

Biz bu aşkı sürdüremezdik,

İnan, sürdüremezdik...

Kalbimiz bu heyecana müsait değildi.

Bize hep acılar kaldı, bize hep yağmur...

Unutmasan bile artık

Unutur gibi yapacaksın.

Ve buruşturup-buruşturup attığım kağıtlarda,

Hiç bitiremediğim

Bir şiir olarak kalacaksın..

07 Nisan 2019 14:24

Metallurgist
Müsteşar

Kan Ter İçinde (Şükrü Erbaş)

ağzın ömrüm. ağzın öptükçe derin

konuşuyorsun, kanatlı bir karanfil dudakların.

gözlerin iki dağ suyu güldükçe köpüklenen

indiriyorsun kirpiğini upuzun bir güz.

bir kapı önündeyim, girsem suç gitsem ayaz

titriyor tüm geçmişim parmaklarının ucunda.

istekle esrik biri, biri bir korkuyu emziriyor

inip inip kalkıyor göğüslerin ufkumda.

oturuyorum dizlerinin dibinde kan ter içinde

bu alçak dünyada ne kadar yükseksen o kadar mutluyum

çocuğum benim, çocuğum benim, çocuğum

her zaman sözden gidilmez ki sevginin ülkesine

gövdeden söze gelerek de büyür insan dingin bir hazla

08 Nisan 2019 23:04

Metallurgist
Müsteşar

Sitem (Şükrü Erbaş)

Ben ona sıkıntılı güz günlerinde

Yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim

Kırmak istememiştim duygu filizlerini

Büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu

Rüzgarımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine

İncinmesin diye tek

Acıyı bile ters yüz eden

İncelikli bir gülümsemeyle yüzümde

Ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda

Sıcacık bir sığınak olayım istemiştim

İnsanlar içinde üşüdükçe

Güvenle gelebileceği

Kuşların kanatları neden vardır?

Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince?

Bulutlar gökyüzünün yükü müdür, süsü müdür?

Tutsağı mıdır rüzgarın, sevgilisi midir?

Konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince

Yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim

Ben ona sabah olamasam da

Dingin bir ikindi olayım istemişimdir

Herşeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin

Yüzünde uçuk bir gülümsemeyle

Yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına

Serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganını

Dinlendireyim istemiştim

Üşütmek istememiştim.

Ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında

Gecikmiş... İnce... Güzel ve uzak...

Biraz da kendime istemiştim

Sevgi adına

09 Nisan 2019 23:16

Metallurgist
Müsteşar

Sır (Alaeddin Özdenören)

güzelliğinden çırpınan bu gecenin

sularını evliyalar getirir

bir gülüş gibi yolunur maziden

yararak eşyanın direncini

sonsuzluğa aşka ve hürriyete doğru

uzanır dağların sessizliğinden

korkuya kapılmayalım diye

bu gece devine devine

kalbimden geçen nehir

unutulmuşluğun kahrından

gelecek günlerin şarkılarına

aciz ve susuz dudaklarına kentlerin

benden selâm götürür

benden selâm olsun diye

uzak kentlerdeki kardeşlere

göğsünü kabartır bir karınca

dağların en şahına mağrur

hafızam denizler kadar olur

dökülür karanlığın avuçlarına

benden selâm olsun diye kuşlar

bu gece aydınlıkları avuçlar

sabahlar ve arzular içre

geçerek varlığın sırlı kapılarından

bir köylü çarığı gibi derin ve ıssız

kalbim yavruluyor bu gece

hudut boylarında nöbette

10 Nisan 2019 23:20

Metallurgist
Müsteşar

Kod Adı Aşk (A. Hicri İzgören)

Bir istisnayım artık kuralı bozuyorum

Mışlı geçmiş bir şark çıbanıyım

Şimdi yaşamın yüzünde sızlıyor izim

Gündemde ilave tedbirler var, infaz bildirileri

Ecelimi bir hamaylı gibi boynumda taşıyorum

Potansiyel suçluyum, yasa da ceza da benim

Lanetlidir artık gözlerine mil çekmiş

Kurşun damlaları akıtmış kulaklarına

Kösnül kasıklarında yalaz, üstü başı kan

Şimdi isterik bir orospuyu oynuyor zaman

Bütün kapılara ayrılığın suretini astılar

Derme-çatma aşklar onarmaktan bitkinim

Dün erkendi, yarın gecikmiş sayılırım

Bir parça uçurum alıyorum terkime

Kutsuyorum yolları bir iklim bulmak için

Bozdum tüm oyunları şimdi satırbaşıyım

Sıcak uzun yazlardan, kış uykulardan

Sustukça derinleşen büyüyü bozdum

Karlar içinde yorgun bir selam gibi

Vakitsiz ve davetsiz giriyorum gecene

Gözlerinin sıcağına konuk et beni

Sonunda öğrendim konuşmayı, yürümeyi öğrendim

Geçtiğim tüm köprüleri yaktım, dönüş yok

Yollarla artık uğraklarla anlatırım kendimi

İçime akmıyor kanım, yaramı sevdim

Tazeleyin çoban ateşlerini ey ateş ustaları

Kavallarınıza yeni delikler açın

Emzirin sığınaklarımı uyak bulsun koyaklar

Yeni bir sayfa açtım işte ömrümü çiziyorum

Sensiz hiçbir şeyin hükmü yok benim için

Ölüm durmadan tazelese de hünerini

Yeni bir sayfa açtım kanımla yazıyorum artık

Kod adım aşk'tır

Ömrüm bu uzun hecenin ömrüne kayıtlıdır

Çünkü miladı yoktur kod adı aşk olanın

Ateşten gömlek giymiş bir şiirdir ülkesi

11 Nisan 2019 23:29

Metallurgist
Müsteşar

Suskun (A. Hicri İzgören)

Susardın ve kar yağardı

Gözlerinde başlardı gece

Yarım kalmış kitaplarda biterdi.

Alnımızda bilenen kör bir bıçaktı zaman

Kırılmış aynalardı

Susardın, durmadan susardın

Ve kar yağardı

Ocak ağaran saçlarımdı

Şubat hayırsız bir evlattı, kaçaktı

Ve uzaktı yaz bir anaydı

Mart'ın izlerini taşırım bedenimde

Aynı masalın ikizleri gibiydi günler

Nisan saçlarımda ıslanırdı hep

Susardın, durmadan susardın

Ve yağmurlar başlardı

Çok bekletti bizi,

Hiç vaktinde gelmedi mayıs

Haziran Aram'dı ya da öyle biriydi

Temmuz bir düştü belki

Yaraları sarar gibiydi

Ağustos yıldızlarla basardı gecemizi

Bir gül suçüstü yakalanırdı

Eylül bir çocuğun çığlıklarıydı

Susardın, durmadan susardın

Ve rüzgârlar başlardı

Yolunu yitirmiş bir gezgin gibiydi ekim

Sürgünlere uğurlardık kendimizi

Kalan mı bizdik, giden mi

Bilinmezdi

Kasım rüzgârda bir yapraktı

Ve biraz ıtri

Kendi sesiyle irkilirdi

Aralık günlerin son neferi

Soluk bir düş geçse de

Hiçbir mevsim gözlerin kadar

Acımasız kullanmadı neşteri

Susardın ve kar yağardı

12 Nisan 2019 23:13

Metallurgist
Müsteşar

Alaca Karanlığın Aşk Yokuşunda (Bahaeddin Karakoç)

Bulutlar dağlarda örgütleniyor

Yırtılan göklerin gazabından korkuyorum.

Zaman çentik çentik tükeniyor

Çaresizliğin azabından korkuyorum.

Yârin adıyla ıslatıyorum dudaklarımı

Yüreğimde renk renk çiçekler açıyor.

Bir yâr ki yüzünü saklar haramdan

Süzülür prizmamdan al, yeşil, mor.

Cuma günleri gibi en uzun yağmur saçlı

Hasret kokar, sıla kokar, sevgi kokar.

Kabımla kapçığımla ülfeti yoktur

Bakınca daima özüme bakar.

Bir çakır doğandır aşkın sıtması

Geyikler koşuşur damarlarımda.

Körelmiş tırnaklarını rüzgârla sivriltir dağlar

Biraz daha viranız her yitik baharda.

Bulutlar dağlarda örgütleniyor

Dağlardan, çığlardan, sellerden korkuyorum.

Ölü denizlere hicreti anlatmak zor

Aldığını vermeyen yıllardan korkuyorum.

En arkalarda kalmış topal bir bulut

Vadimizin üzerinden seke seke geçip gitti.

Çengelsiz bir türküyle seslendim arkasından

Filim oracıkta bitti?

13 Nisan 2019 09:57

İçimdeki_Cennet
Genel Müdür

Bir şiir de ben bırakayım istedim...

13 Nisan 2019 10:02

İçimdeki_Cennet
Genel Müdür

Bir şiir de ben bırakayım istedim...


İçimdeki_Cennet, 4 ay önce - Alıntıya git

Çocukluk hatıralarım şimdi büyüselerde...

Bak yeniden bir çay koydum ocağa...

Neredesin anneciğim sıcaklığın nerede...

Bilsen nasıl muhtacım şefkatli bir kucağa...

19.08.2014

13 Nisan 2019 23:19

Metallurgist
Müsteşar

Ağıt (Ali Lidar)

Gerçek aşk, hiçbir şey yapmamaktır. Bir şeyler yapmak kolay; aramak, ağlamak, yalvarmak, kızmak, yalan söylemek dünyayı yerinden oynatmak.. Zor olan,bunların hepsini yapmaya gücün yetecekken hiçbir şey yapmamaktır. Beklemektir zor olan, herhangi bir beklentiye sığınıp yaslanmadan beklemek. Hiçbir şey ummadan, hiçbir şeyi değiştirmeye kalkmadan, gücünü sadece masumiyetten alan ve sabırla beslenen.

Böyle zamanlarda eşya hayatla aranda bağ kurulmasını sağlıyor. İki kişilik kullanılmış tren bileti, yapım aşamasında yarım kalmış bir ney, bir zamanlar gerizekalı bir süs muamelesi yaparken en kıymetli eşyan haline gelen duvardaki dart, galata kulesi kartpostalı, yemek sonrası verilen küçük mor lokantacı şekeri, renkli fotokopi bir vesikalık resim, çantada muhafaza edilmiş alakasız bir kitap, Mcdonalds'dan alınan kredi kartı slipi, boş votka şişesi, boş ıce tea mango kutusu, boş Winston paketi ve dünyanın en güzel misketi.. Ve tüm bunlarla dolu bir oda. Beklerken hiçbir şey yapamadan, dua ettiğin kutsal objeler haline geliyor nesneler ve odanın kendisi..

Ve uzaktaki eşya. Anları anı haline getiren ve hatırlandıkça katlanmayı zorlaştırıp beklemeyi kolaylaştıran eşyalar. Şu an seninle olmayan ama diğerlerinden hiç ayıramadığın eşyalar. Belki birgün bir araya getirip anıları birleştirmeni sağlayacak olan eşyalar. Sigara jelatininden mamül dünyanın en korunaklı yerinde saklanan galata kulesi maketi(ki külahını yapmak -bir kaç tuhaf girişimden sonra akıl edilebilen- çok yaratıcı bir hamleydi) ,cafede yıllardır duran ve muhtemelen kimsenin dikkat etmediği ve ihtimal kimsenin bakıp gözlerinin yaşarmasına neden olmayan bozuk gramofon ve onun artık nerede olduğu bile bilenmeyen karakalem resmi, başka bir ankara-eskişehir gidiş dönüş tren bileti, olmadık bir yerde koparılıp kurumaya bırakılmış bir gül, yeni baskı bir Salinger kitabı(Gönülçelen) , sendeki Galata kulesi kartpostalının bir eşi, içi dışı kara bir paket karanfilli sigara..

Ve mekanlar tabi. Zamanın durduğu, gidildikçe hep o anları yaşatan ve dayanmak zor olduğundan mecburen uzak durulan ama bir şekilde hep etrafında dolaşılan mekanlar. Oralarda oldukça acı veren, ama çok uzak oldukça da her şeyin tamamen yitirilmesi demek gibi bir şey olacak olan yerler.. Çocukluğunu, sevdiklerini, hayallerini, duygularını Perec ve Oğuz Atay eşliğinde en sevdiğine servis ettiğin teras barı, onu beklerken her dakikanın bir saatte geçtiği cafe, yıllarca şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinlemek için gittiğin ve artık bambaşka bir şey demek olan kenardaki park ve onun yukarıdan dördüncü aşağıdan üçüncü bankı, dünyanın en güzel uykusuzluğunun yaşandığı kuşetli istanbul treni, hangisinin gerçek olduğu konusunda türlü münakaşalara girdikten sonra karar verilip girilen ve yemek gelir gelmez çakma olduğu anlaşılan sultanahmet köftecisi, son anda koşarak yetişilen ve 360 derece dönerken bile yüzündeki gülümsemeyi silemeyen lunaparktaki ölümcül makine, sinema tarihinin en rezil filminin büyük bir keyifle izlendiği sinema salonu, İstasyonun yanındaki trene binmeden son trenden inince ilk sigaranın birlikte içildiği çiçekli ağaçlı taşa oturmalı dış bahçe, binbir nazla geçilen üst geçit(bilen bilir oradan geçmek epey bir iştir) ,tavla oynanılan ve yenilince mahsustan küsmecilik oynanan çay evi, v.s... Ve odam tabi, odamız.. O kadar çoklar ki. Ama hepsinin yaşattığı duygu ortak. Hem en güzel anları oralarda yaşamış olmanın hatırlanmasıyla yüzde beliren tebessüm hem de o anları yitirmiş olma ve bir daha yaşayamama ihtimalinin verdiği acı. Tebessüm ve acı sadece anlar ve mekanlar birlikte hatırlanınca bu kadar yakışıyorlar birbirlerine. Keşke mümkün olsa da eşya gibi mekanları ve anları da bir odaya toplayabilsek. O zaman büyü yapmak daha kolay olurdu belki..

En başta inanamamak. Hiç ihtimal vermediğin birşeyin kolayca oluvermesi. Ve neredeyse şaşkınlıktan sevinmeye vakit bulamamak. Bir taraftan onu haketmediğini düşünmenin yol açtığı kendine güvensizlik diğer taratan ise hiç alışık olmadığın güzellikler. İlk buluşmanın çocuksu heyecanı, trenden ineceği saati beklerken oynanan sevimli zaman hesaplaması oyunları, saatlerce ne yesek telaşına düştükten sonra aynı anda dillendirilen "yemek yemeyiverelim" keşfinin yol açtığı inanılmaz rahatlık, yağmur yağarken saçak altında geçen zamanda sigara içmekle öpüşmeyi aynı ana sığdırmaya çalışmanın kaçamak telaşı, mantıyı sarımsaksız salatayı soğansız yemenin tarifsiz lezzeti, kalkmasına az zaman varken ve anlatacakların hiç bitmeyecekken önündeki son yudumu içmemesi için bira bardağına çaktırmadan atılan yalvaran bakışlar, terlediğini farkederde elimi tutmayı bırakır endişesiyle başka bahaneler bulup kısa süreli elleri bırakıp kot pantolonun arkasında silme hınzırlığı, rüzgarın ağzına soktuğu saçlarını usulcacık çekip çıkarma ve bunu yaparken bir taraftan başka şeylerden bahsedip hiçbir şey olmuyormuş gibi hissettirme çabası, her gecenin son iyi geceleri -her sabahın ilk günaydını,güne onun sesini duyamadan başladığın anların tedirgin edici gerilimi, sigara jelatininden mamül kutsal kulenin başında geçirilen ömrünün en içten zamanları.. Hepsini bir arada hatırlamak mı daha çok acı verir yoksa teker teker hatırlayıp ayrı ayrı acı çekmek seyreltir mi biraz acıyı? Belki de tek bir acı var. Yoğunluğu hiç değişmeyen ve hep aynı şey demek olan tek bir acı. Çok özlemek demek olan, boşluğunu hiçbir şeyle dolduramayacağını bildiğin yitirilmiş zamanları kafanda tekrar tekrar yaşamanın sızısı..

Ama bu haksızlık. Öylece çekip gitmek bu kadar kolay olmamalı. Gücünü yalnızlığından alan ve yalnızlığa alışkanlığını yıllar süren bir çabayla benimseyen birinin hayatına girip,onu kapandığı ve artık şikayet etmediği mağarasından çıkartıp hiç alışık olmadığı bir oyunun ortasında tek başına bırakıvermek. İnsafsızlık. Tamam insan kızar, küser, kavga eder, yanlış bir şey varsa yapanın burnundan getirir. Ama böyle basıp gitmek neyin nesi, insaf. Tamam artık aramaz seni diyerek telefonun sesini kısıp elinin eremeyeceği bir yere koyarken bile on dakikada bir telefonu kontrol etmek ve kendi kendine ben aslında saate bakıyorum kimseden telefon beklediğim yok diyerek yürek burkan yalanlar söylemek; iyi oldu zaten yürümeyeceği belliydi eninde sonunda bitecekti türünden avuntularla uykuya dalıp sonra sıçrayarak uyanmak ve bu zavallı avuntunun aslında seni hiç rahatlatmadığını farketmek; artık hiç işine yaramayacağını bilmene rağmen acı bir alışkanlıkla ve tükenmeyen alışkanlıktan da acı bir umutla 3900 dan 5000 sms almak; bin kere bilmene rağmen artık seni ilgilendirmediğini, kendini kendinden gizli acaba bu saatte o ne yapıyordur diye düşünürken yakalamak; geçen ay bu saatlerde şuradaydık, şu saatte şunları konuşuyorduk, eğer böyle olmasayadı şu gün şunları yapacaktık muhasebesine obsesifce takılıp kalmak; birlikte dinlediğiniz şarkılardan kaçmaya çalışırken mırıldandığını utanarak farkedip yarıda kesmek ama kafanın içinde şarkının devam etmesine engel olamamak; ikinizinde sevdiği yazarların kitaplarını kitaplığın en görünmez yerlerine sokuşturup,göz ucuyla yerlerinde olup olmadığını hızlıca kontrol etmek; nefret etmek için yüzlerce bahane üretip her birine tutundum zannedip bir süre rahatlamak ve sonra hiçbir işe yaramadığını süratle farkedip eskisinden daha beter kahrolmak; ve özlemek.. Hep özlemek; uyurken özlemek, uyanır uyanmaz özlemek, bir şeylerle uğraşmaya çalışıp bir süreliğine unutur gibi olduğunda farketmeden özlemek, hiçbir şey yapmadığın zamanlarda özellikle gece yarısından sonra ibadet eder gibi özlemek, yüzünü görsem bir kere,başkasıyla konuşurken bile olsa sesini duysam yetecek bana dedirtecek kadar özlemek. Özlemenin her çeşidini ezberler gibi özlemek. Yok, olmaz böyle,haksızlık bu..

Sonra bütün günler birbirine benzemeye başlar. Ayrılığın ilk bir kaç günü deliren ve ne yapacağını şaşıran sen zaman geçtikçe acıklı bir suskunluğa bürünürsün. İnsanın en zavallı hallerinden biridir böyle zamanlarda yaşanılan. İlk gün, kızgınlığının etkisiyle burnundan kıl aldırmaz en söylenmeyecek lafları söylersin. Sonra aynı gece şaşkın ve ne yapacağını bilmez şekilde dolaşırsın ama seni çıldırtan şey öfkeymiş gibi gelir sana. Ona öyle kızıyorsundurki, sırf sana bunu yapmış olması bile affedilmez bir hatadır. Karar vermişsindir artık o seni aramaya kalksa bile konuşulmayacaktır. Evet her şey bitmiştir.. Öyle zanneder içebildiğin kadar içersin ve sızarsın sonra. Ama uyanınca aklın başına gelir. Önce bir önceki günü düşünürsün ve metafizik bir umutla bunun rüya olması için yalvarırsın. Ama rüya değildir, ayrılmışsınızdır artık. İçinde korkunç bir acı ve boşluk hissiyle atarsın uyku sersemliğini ve umutsuzca telefona saldırırsın. Ama ne bir arama vardır ne de mesaj. O zaman akşamki öfkenin yerini çaresizlik alır. Ve elinden bir şey gelmeyeceğini bile bile ama bir taraftan da her şeyi düzeltebilecekmiş gibi büyük bir enerjiyle sen ararsın. O da ne,telefonu kapalıdır! Defalarca denersin ama hep aynı şeyi duymaktasındır. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..." Aslında çok iyi bilirsin ki aradığın kişi artık geride bıraktığın kişi değildir. Bir şey olmuştur dün ve artık o başka birine dönüşmüştür. Ama bu düşünceyi şiddetle kovarsın kafandan. Hayır,bir kaza yaşadık dün, düzelecek mutlaka. Telefon elinde yataktan kalkıp sokağa atarsın kendini, çok erkendir gidecek yerin de yoktur. Hem olsa bile hiçbir yere sığamazsın ki.. Dolaşıp durursun gözünde akıtmaya utandığın kocaman yaşlarla. Ağlayamazsın ama henüz. Çünkü içinde hala bir umut vardır, zannedersin ki telefonu az sonra açılacak,konuşmaya başlayacaksınız ve o kötü kabus hiç görülmemiş gibi hayatınız devam edecek. Affetiririm kendimi diye düşünürsün, o da beni seviyor nasılsa, kıyamaz bana. Ne kadar pişman olduğumu görür, biraz kızar ama sonunda affeder. Yeter ki şu telefonu bir açsın, gerisi mutlaka hallolur, olmak zorundadır. Bu düşüncelerle dakikada en az üç kere arayarak şehrin muhtelif yerlerinde dolaşıp durursun, vakit ilerler ama telefon bir türlü açılmaz. Bu esnada telefon açıldığında ne konuşacağını kafanda kurgulamaya başlarsın ve o anda yapmış olduğun yanlışların hepsi birden aklına gelir. Ve beklerken bir taraftan da kendinle hesaplaşmaya başlarsın. Pişmanlık içinde çığ gibi büyümektedir. Sözler verirsin kendi kendine, söz dersin bir daha onu üzmeyeceğim, küçük kaprisler uğruna hayatı dayanılmaz hale getirmeyeceğim, onu mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım, hatalarımın farkındayım asla hiçbiri tekrarlanmayacak. Onu ne kadar çok sevdiğimi göstereceğim ona her şey eskisinden de güzel olacak.. Bu esnada o kadar samimisindir ki gerçekte tutamayacağını bildiğin sözleri bile vermekten çekinmezsin. Trajiktir aslında, çünkü bir taraftan tükenmeye yüz tutmuşken diğer taraftan kendini hiç olmadığın kadar kuvvetli hissedersin. Kendi kendine tekrarlarsın, olmaz dersin böyle olmaz, düzelecek herşey yoluna girecek. O da üzülüyordur zaten, sen anlatacaksın o anlayacak ve eskisinden daha kuvvetli bağlarla sarılacaksınız birbirinize. Yeter ki telefonunu açsın.. Açsın artık telefonunu.. Sadece telefonunu açsın.. Açsın artık.. Açsın.. Ne olur açılsın artık o telefon.. Ve sonra açılır o telefon.. Alo dersin...

Biliyor musunuz aslında neden zordur ayrılık? Neden kabul edemez insan? Bir bıçak kanatıp ruhunu kimsenin göremediği kanlar akıtır içine içine, neden? Aşık olduğun için mi? Onsuz yaşayamayacağın için mi? Hayatının anlamını kaybettiğin için mi? Sana haksızlık edildiğini düşündüğün için mi? Hayır hiçbiri değil. Başkasına da aşık olursun, o olmadan da yaşarsın, bir şekilde her şey yoluna girer. Bunu da herkes bilir. Peki bunu bile bile neden acı çeker insan biliyor musun? Çünkü onu başkasıyla düşünemezsin. Tuttuğun elleri başkasının tutması, öptüğün dudakları başkasının öpmesi, yaslandığın omuza başkasının yaslanması. Düşünmek bile delirtir insanı. Bu yüzden işte, herkes bilinçaltında sevdiğinin ölmesini ister. Sevdiğinin ölümü bile onu başkasıyla düşünmekten daha az acı verir. Aşk zihninin savunma mekanizması geliştiremediği tek yanılsamadır, hallüsinasyon gibi... Bir varmış bir yokmuş.. Uyarıcısı olmayan algı.. Her şey biter acı kalır. İşte o acı da bencilliğinden ve kibrinden kaynaklanan acıdır. Onu başkasıyla düşündükçe kendine acımaya başlarsın,çünkü bunu kendine yediremezsin. Ölse, mesele kalmayacaktır. Ama ölmez namussuz, gözünün önünde korktuğun her şey bir bir gerçekleşir. Bu yüzden acı çekersin işte.. İşte bu yüzden çok zordur ayrılık

14 Nisan 2019 23:24

Metallurgist
Müsteşar

Mırıldandığım Şeylersin (Haydar Ergülen)

Senin Harflerin İçin

1.

Mırıldandığın her şeysin, sesinden öpüyorum

sessizliğine de eğiliyorum fakat neredesin

kapanınca harflerinin kapısı: Adın

şiirim!

Heceler gibi öpüyorum işte iki hecesin

adından başlıyorum öpmeye kırlara çıkmış

harflerinin arasından öpüyorum: Ağzın

cennetim!

Dilin hâlâ çocukluğun suyuyla terli

ve haylaz suyundan öpsem küskün

bir çeşmenin harflerin susuz. Dilin

cehennemim

2.

Mırıldan dur bana, senin üstüne harf

getirmem daha, ağız ağıza duruyor

harflerin: Sevmenin birinci hâli gibi

telaşlı duruyor da ben utanıyorum

üçü bakarken birini öpmeye senin!

3.

Harflerin aralanmış

sesliler sevişiyor

sessizlere bu cümlede

sıra gelmeyecek gibi

Harflerin yatışınca

belki duyarsın içinde

sessizlerin uykusuz

kaldığı o cümleyi

Aşkı seslendirirken

unuttuğun mırıltı

bizi sessizliğimizden

doğru bağışlar belki

4.

Bir ses sesini öpse

harflerin uykusuz kalır

5.

Dün sabah önünden geçtim

kağıt gibiydi harflerinin yüzü

araları açılmış olmalı

bütün gece sevişmekten

6.

Mırıldandığımız şeyler

kalmayınca aramızda

ağızda söz, gövdede ter,

bir aşk bunlarla biter

7.

Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!

Toplam 458 mesaj
«11121314151617181920212223
 
ANKET
Sizce, memur zammının, Hakem Kuruluna kalması iyi mi oldu?