Editörler : yaralı-bir-öykü
«11121314151617181920212223
06 Ağustos 2019 20:55

Metallurgist
Müsteşar

Mutluluğun Resmi (Abidin Dino)

kokusu buram buram tüten

limanda simit satan çocuklar

martıların telaşı bambaşka

işçiler gözler yolunu.

inebilseydin o vapurdan

ayağında varna?nın tozu

yüreğinde ince bir sızı.

mavi gözlerinde yanıp tutuşan

hasretle kucaklayabilseydim

seninle, bir daha.

davullar çalsa, zurnalar söyleseydi

bağrımıza bassaydık seni nazım,

yapardım mutluluğun resmini

başında delikanlı şapkan,

kolların sıvalı, kavgaya hazır

bahriyeli adımlarla düşüp yola

gidebilseydik meserret kahvesine,

ilk karşılaştığımız yere

ve bir acı kahvemi içseydin.

anlatsaydık

o günlerden, geçmişten, gelecekten,

ne günler biterdi,

ne geceler...

dinerdi tüm acılar seninle

bir düş olurdu ayrılığımız, anılarda kalan.

ve dolaşsaydık Türkiye?yi

bir baştan bir başa.

yattığımız yerler müze olmuş,

sürgün şehirler cennet.

işte o zaman nazım,

yapardım mutluluğun resmini

buna da ne tuval yeterdi;

ne boya...

07 Ağustos 2019 23:37

Metallurgist
Müsteşar

Hırs (Necip Fazıl Kısakürek)

Sen kaçan bir yavru ceylansın dağda

Ben peşine düşmüş bir canavarım.

İstersen dünyayı çağır imdada,

Yeryüzünde bir sen, bir de ben varım!

Seni korkutacak geçtiği yollar

Arkandan gelecek hep ayak sesim.

Sarıp vücudun heyali kollar,

Enseni yakacak ateş nefesim.

Kimsesiz odanda kış geceleri

İçin ürperdiği demler beni an

De ki; "Odur sarsan pencereleri!.."

De ki; "Rüzgar değil, odur haykıran!"

Göğsümden hayata kattığım zehir

Solduracak bir gül gibi ömrünü

Kaçıp dolaşsanda sen şehir şehir

Bana kalacaksın yine son günü

Hırsın gibi sonsuz yaşarsan sende

Ben ölümle sırdaş olur beklerim

Hırsıma toprağı rakip etsende

Mezarında bir taş olur beklerim.

08 Ağustos 2019 22:43

Metallurgist
Müsteşar

Of Not Being A Jew (İsmet Özel)

İniyorum kulelerinden katil

iniyorum maktul minarelerden

taraçadan, bahçeden

ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden

ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte

değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor

açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane

canlıların korka korka uzandıkları zemin

ağzımda kef

iki gözIerimde mil

iniyorum kulelerinden

katil.

Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor?

Sağırım, nasıl oluyor da uğultum uzaktan

beni çağırmaktadır?

Göklerin çökeltisinden başkaca soy

toprağın tortusundan gayrı hısım bilmeksizin

iniyorum kirli eteklerine

beni emziren kaltak şehrin

iniyorum ama indirilmedim

iniyorum çalıntı tahtımı terk ederek

arada bir çehremi dalgalandıran karaltı

vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek

iniyorum onlardan artakalan yükü indirmek için

indiğim yerde beni bir bekleyen yok

indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim

puslu, çapraşık, koklanmamış

ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap

bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim

yoğrulmuş olan benle bir daha yoğrulsaydı

benimle açsaydı ağırdan

tükeniş faslını mızrap.

Yağmurun yoldaşı denebilir mi bana?

Ne dökülüş inişimde, ne çakış?

Yalnızca o çetrefil

aralama zahmetine katlanarak

iniyorum kızları utandıran iç çekişle

erkekleri boğan kasvetle iniyorum.

Öfkemdi başlattı yolu

ısrara gerek var deyip durdu şehvetim

istemedi doğurmak böyle bir uğraşı tabiat

tarih onu tanımazlıktan geldi

bir dövüş olsaydı sonunda belki gevşerdi hırsım

belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra

ama ben hınca hınç bekçisi kalacağım burçlarımın

sonunda yükü bıraktığıma yanacağım.

İniyor ve inliyorum

nereye bir kucak dolusu

sonluluk sorgusu getiriyorsam

oraya bir kucak da getiriyorum

bir kucak sadece genç ve diri değil

bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil

bir kucak sadece erkek ve vakur değil

bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil

bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil

bir kucak sadece gürbüz ve atak değil

bir kucak sadece üzgün ve dindar değil

bir kucak sadece temiz ve sevecen değil

bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil

bir kucak sadece cömert ve sıcak değil

bir kucak sadece sancılı ve keskin değil

bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil

bir kucak sadece öksüz ve çolak değil

bir kucak

sadece bir kucak

açılınca açıkları kapatan

acıkınca doyuran

ve doyurunca

nasıl da perişan, ne kadar da ölçülü

darası alınmaz yüküm bu benim

kayda geçirilemez, narhı konulmaz

resmen ve alenen ifade usulü yok

gözümün feri saydım onu, gücüm bundadır

dizimin dermanıdır o

buradan gelir cesaretim

bende bu kucak olduktan sonra

iyi veya kötü ne yapılabilir

kendi hayatı aleyhine

binlerce defa dolap

çevirmiş olan bana?

Bakın, bulduğum her gerçeği delik deşik ediyor

kayboluş kapımı sürgüleyen bir vaşak

her sevincimi viran eden bu hayvan

yalanlar içinde boğulmamı önlüyor

ondan kurtulacak olursam biliyorum

beni yaşamakla coşturan

bir kaynak keşfederim

ondan kurtulduğum an

bütün boyutlarımı

kaybederim.

Önceleri, acemiyken

bu vaşak yokken daha yanıbaşımda

okul müdürü

veresiye satan bakkal

kapıcı ve akrabaları

dört ayrı ölümle ölmeyi öğren

demişlerdi bana

dört bucakmış

anlattıklarına bakılırsa dünya

omzun güneş kokuyor demişti

kısa eteklikli kız

o da omzuma bir şey konduracak mutlaka.

İşte o zaman bildimdi

anladımdı o sıra

ne bir atlas kalır bende, ne ibrişim

bu çuha, bu sicim elden çıkarsa

acemiydim gitmem dedim sizin provalarınıza

bön ve berbat buluyorum yaldızlı yaz gecelerinizi

berbattır balkonda o güneşli sabahlar

biraz açılmak için açıldığınız kırların

aniden karşılaştığınız ırmakların

ürpertisi ahmakça

böndür beni belimden bölmeye kalkan enlem

benden iki bakışık parça

çıkarmaya çabalayan boylam da berbat

ipekli libas giymem, altın takınmam

atımın eğerinde kaplan derisi yoktur

çehreme iyi baksalardı yırtılırdı

uykularının zarı

uykuluydular sinerken bedenime kıraç dağlar

bitek vadilerle beraber ben tenimi yumarken

uykularına tutundular?

Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek

acılardır paylaşan çocukları

gün geldi paylaşıldı acılar

çocuklar paylaşıldı

bana bırakılan neyse ona burun kıvırdım

gittim bir kuyudan su çektim

halka boynumdan geçti

geçti boynuma kemend

d harfine bak dedim

nasıl da soylu duruyor sonunda kelimenin

harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri

harf ol harfle birlikte kıyam et

harf of harfler ummanına bat

çünkü gördüm ne varsa sonunda kelimenin

çünkü böndür altında kaldığım töhmet

uğradığım kinayeler bön ve berbat.

Evet, ilmektir boynumdaki ama ben

kimsenin kölesi değilim

tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya

tarantulaymış benim adım diyecek değilim

tam düşecekken tutunduğum tuğlayı

kendime rabb bellemiyeceğim

razı değilim beni tanımayan tarihe

beni sinesine sarmayan

tabiattan rıza dilenmeyeceğim.

Gittim su çektim en derin kuyudan

en hileli desteden

kendi kartımı çektim

yaktım belgeleri

bütün tanıkları yok etmek için

ricacıları öldürdüm

onlar bu dumanlı dünyanın

beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi

gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti

özüm gelinceye kadar bana temas etmişti

bu dokunuş parlatınca beni

benden biraz dünya

isteyen ricacıları

öldürdüm ve

kıtal bitti.

Yazık.

Yazık ki yazgımın boyası koyu.

İnilecek kadar indim. Hayfa.

Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura

eskilerin tayfası yine hep buradalar

hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar

havada hayza benzeyen aynı koku

binalara yaklaşırken eskisi gibi

sıklet artıyor

hâlâ ayırt edilemiyor dişli gıcırtıları

çocuk çığlıklarından

tanıyorum bunlar

bulutlara bakmak için penceresi evlerin

bu da deniz

hırs püsküren, toynak durduran deniz

rezeleri yerlerinden oynatan

vâdeden, vâdeden, vâdeden tesellicimiz.

Bir yanımda kıyısı kışkırtıcı

ufku muallâk deniz, bir yanımda

kamu açıklamaları, genelgeler, tahvilât

kimin yüzünü çevirdiysem

hüznü de sevinci kadar ıskarta?

Niye indim buraya ben?

Boşuna mıydı yol boyunca benliğime

musallat olan belâ?

Bir çevrim tamamlandı mı şimdi?

Yine mi döndüm başa?

Olmaz diyor yanımdan ayrılmayan vaşak

kimse başa dönmemiştir, dönemez

hele sen geçtiğin o ormanlar

rüyalarındaki canavarlardan sonra

çok uzaksın o ilk

fırlatıldığın zamana.

Aldanma bunlar tayfa değil

burada doğdu hepsi

denize hiç açılmadılar

denizi sen kadar bile

tanıyan yoktur aralarında

her biri uzak bir beldeden geldi

sanılsın istiyor yosmalar

böylece saygın fahişeler

arasına katışacaklar

müptezel birer facire ofsalar da.

Tecimenler, onlar da sahi değil

onlar da olmayan tayfaların

gemilerinden çıkan malları

sattıklarına inandırmak istiyor

şehrin acemi insanlarını.

Sen ve yağmur.

Başa dönemezsiniz.

Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak

dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz

inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine.

Yağmur yalnız yağarken yağmurdur

sen yalnız senken sensin

burada kalamazsın ve başa dönemezsin

gitmek zorundasın

kovalanan bir Yahudi gibi

ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun

her şey çok yetersiz senin için

her şey sana çok fazla

ayıklarsan ayık durabiliyorsun

aranı açıyorsun kendinle

eşyayı araladıkça

uyanmanın bedeli serapları fedadır

uykuyu tadayım dersen

kâbusa dalmak pahasına.

Tarihe dersini vermen gerek

yoldan ayrılamazsın

yediremezsin sokulmayı kendine

tabiatın apışaralarına

ne yıkılmış bir tapınağın suskunluğu

durdurabiliyor seni

ne gürültülü bir havra.

Yükün ağır.

He's so heavy

just because he's your brother.

Kardeşlerin pogrom sana.

Dostlarının eşiğine varınca başlıyor

senin diasporan.

Herkesin bahanesi var, senin yok

günahlı bir gölgenin serinliğinde

biraz bekleyebilirsin, daha sonra

burada kalamazsın, başa dönemezsin

ama dön

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!

Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!

Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!

Eve dönmek

kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?

orada, arada bir beni yoklar

intihara ayırdığım zamanlar

bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır

düzgün sabuklamalardan bana kalan..

Evde

anlaşılmaz bir tını

bilmem nereden gelir

uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan?

bilemem Yahudi değilim

gizli bir yerde genizam yok

bilemem insan nerenin yerlisidir

ömrüm burada

bütün Yahudiler gibi

raflara doğru, çekmecelere

sahanlıklara doğru geçti

yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için

bir sıvaydım kendime kendi ellerimde

tıpkı Yahudiler gibi

buraların yerlisi ben değilim.

Şarkıya dönersem ense köküm seyrelecek

ağdası çözülecek bana aşktan bulaşan kozlarımın

şehrin insanları yumruklarımda beyaz bulut

yolun çamurunda revnâk-ı bahar bulacaklar

ben şarkıya dönünce

boğazlarındaki boğum insanların epriyecek

ve onun yerine her günkü işleri yaparken

kepenkleri kaldırırken, silerken tezgahı

kalbe gizlice batan kıymık geçecek

şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya

holokost neymiş meğer

herkes bilecek.

Kalbime döneceğim, ama hangi yolla?

Yedeğimdeki okunaksız

şarapla lekelenmiş, solgun harita

uyduruk bir şey mi bilmiyorum

yoksa sahiden definenin yeri

gösteriliyor mu orada?

Ama boşver... Nasıl bir ilgi olabilir

kalbe dönmekle define bulmak arasında?

Lâkin ben inerken her dönemeçte

bir parçasını ele geçirdiğim

her molada, her zorlanışında nefesimin

her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın

bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir

nerelerde kıraçlaşır

rahminde levendane öcün tohumları yatan gece

güneşin şifa diye bilinen ışıkları

nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir?

Haritamda caddeyi ürpertiye açacak

bir kaç kaçıktan başka nirengi noktası yok.

Açıkça gösteriyor haritam farkı nedir

bir cenaze kalkarken yağan yağmurun

bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan.

Yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı

ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için

hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde

canı sıkkın kızların yüzlerinden

döşünden ahı kalmış delikanlıların

dünyaya habire pörtleyeceğim

evlerin olanca tınısı dindiği zaman

kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları

fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından.

Yahudi değilsem bile

bende Yahudalık da mı yok-

Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?

09 Ağustos 2019 17:51

ekonomi.çoh.eyi
Genel Müdür

Amatör bir şairim.Şiir seven, romantizmden hoşlanan bir kız arkadaş arıyorum.İlgilenenlerle yazışabiliriz;)

KARGO

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun.

Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun. Şuraya bir cümle koydum.

Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse sen osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kim bilir, birazdan uzanıp dokunursun.

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N?olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube?dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.?

09 Ağustos 2019 23:29

Metallurgist
Müsteşar

Unutamamak (Ümit Yaşar Oğuzcan)

sen bilemezsin, paslı hançerdir yalnızlık

gelir, en can alacak yerimden vurur

sen bilemezsin, gecenin en uzak bir saatinde

bir böcek nasıl girer beynime, kımıldar durur?

sen bilemezsin, çaresizlik nasıl boğar insanı?

yaşamak bir yerde nasıl çekilmez olur?

tutunacak bir dal aramaktan, koşmaktan, özlemekten

el yorulur, ayak yorulur, yürek yorulur.

sen bilemezsin bu türlüsünü ölümün

bilemezsin, bir tek kibritin cılız aleviyle

benzine bulanmış bir insan nasıl tutuşur?

bu belki sevmektir bir yerde, belki unutamamak

bu, kişinin kendi içinde eriyip, yok olmasıdır

bilmesen de anlamaya çalış biraz, ne olur.

10 Ağustos 2019 23:13

Metallurgist
Müsteşar

Enkaz Kaldırma Çalışmaları (Didem Madak)

I-

Bir tezgahtar parçasıyım ben

Üç kuruşluk acıya müdahale edemem

Kanatlarımda sigara yanıkları

Gül diye okşadım onu yıllarca

Sen istersen derdim müşterilerime

Sen istersen kalbimin hepsi de melek olsun

İnanırdım bazen bir kase bal bile umutsuzdur.

Gül tutan bir adam aradım yıllarca

Rakamlar büyür, şehir küçülürdü.

Vazgeçtim, vazgeçtim sonra

Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.

Kalbim neden isli bir şehir?

Kalbim! Neden ben?

Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.

II-

Bir tezgahtar parçasıyım ben

Kendime alıştım bodrum katlarında

Geceleri yokluğum karşıladı beni

Kuru yapraklar sererdi merdivenlerine

Viks sürdüm burnuma, coca-cola içtim

Ağlamaklı oldum kaç kere çilek reçeli yüzünden.

Büyülendim Sibel Can çalınan taksilerden

Büyülendiğin şeyler,

Büyülenmediğin şeyleri döverdi bilem.

Neden sen böyle çocukluk resmiydin kalbim?

Kendime alıştım bodrum katlarında

Artık bir karanlık bağımlısıyım.

Kezzap attı yüzüme sokak lambaları

Tenekeden bir aydınlıkla kestim

Hayatla ilgili bütün bağlarımı

Hazırım ben

Bir anne ismine bağlamayı her şeyi:

Füsun...

III-

Acıklı sözler kraliçesiyim ben

Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı

Hızlı daha hızlı

Fazla vaktim kalmadı

Artık ifadem alınmalı.

Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!

Beni bir sutyen lastiğiyle asın.

İnanın kendimin

"Yokluğunda çok kitap okudum"

Bana birkaç hayati meseleyi ödünç ver kalbim

Görüş günlerinde seninle konuşabilmem için.

Kalbim neden ben?

Sırf sevinsin diye seni bir kere bile

Elinden tutup parka götürmedim.

IV-

Melankoli ve kolonya şişesi

Kalbim ile İzmir aynı şey mi?

Boyunlarında simsiyah birer halka

Kumruların hepsi de dişi mi?

Gugukguk yusufçuk

Nerdesin? Burdayım.

Bekleyin, bekleyin geliyorum!

Melankoli ve kolonya şişesi

Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.

V-

Kalbimi bıraktım bir yanıbaşımda

Kanatlarımda hep böyle yalnız başıma

Son şiirimi de kaybettim.

Kalbim! Neden ben?

Son çocukluk resmimi de bir yabancıya gönderdim

11 Ağustos 2019 23:31

Metallurgist
Müsteşar

Biz Kardeş Değiliz (Ümit Yaşar Oğuzcan)

Tanrının bıraktığı yerden biz başlayalım

Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben

Üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde

Yaklaş bana

Seninle kardeş değiliz

Hüzünle karışık sevinçlerinden kurtul artık

Arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev

Biliyorsun

Önce Tanrı insanı yarattı

Sonra insan sevgiyi

Ne yapsak boş

Ne kadar çabalasak faydasız

Geriye dönemeyiz

Olanlar oldun iş işten geçti

Çamurumuza sevgi karışmış bi kere

Kim bu şarkıları söyleyen

Karcığar faslından düm tek üzere

Aklım bir yere erişti durdu

Susun

Şimdi üçgenlerle oynuyorum

Kaldırın bu daireleri

Bir model kız geldi soyundu karşımda

Saçlarından üç fırça yaptım

Üç tüp boyam vardı

Veronez yeşili zümrüt yeşili krom yeşili

Hepsini kattım birbirine

Senin yeşilini buldum

Senin yeşilinde orkestralar Debussy'den çalıyordu

Senin yeşilinde unuttum siyahlığımı

Bu deli eden uğultu nerden geliyor

Kim kırdı bu aynaları

Toplayın yüzümüzü görelim

Çirkin değiliz artık

Bir kapı açıldı önümüzde ölümsüzlüğe

Güzeliz

Sabahlar bizimle dolu

Işık diyordun al işte

Kör kuyular kadar ışıdı yeryüzü

Renk diyordun al işte bak

Çarşılar dolusu kırmızı

Süt beyazından geceler

Sarı güneşler ortasında turuncu bir gün

Yitirilmiş saadetlerin bahçesinde mor çiçekler

Kardeş değiliz diyorum inanmıyorsun

Yalan bunca faziletler yalan

Bizi bu ciğeri beş para etmez insanlar mahvediyor

Aldırma diyorum sana

Dünya ikimiz için yaratıldı

Üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne

Verdiğin her kederin yüreğimde yeri var

Hangi kitabı açtıysam seni okudum yıllardır

Hangi aynaya baktıysam seni gördüm

Gel desen gelemem

Git desen gidemem

Öl desen kanım akmaz

Anladım artık seni sevmek yüce bir şey

Anladım seni sevmek Tanrı'ya yaklaşmak gibi

İnsanlar içinde bir sana inandım

Bir seni sevdim kendimden başka

Uykularımın bölündüğü saatlerde

Sendin düşündüğüm soluk soluk

Sivri bıçaklar gibiydin karanlığımda

Gözümü yumsam seni görüyordum

Oynak türkülere benziyen yürüyüşünle

Sen çıkıyordun karşıma

Karanlığımda

İki yıldızdı ellerin görülmedik

Karanlığımda

Bir orman yangınıydı dudakların

İstesen hayat verirdim bu karanlıklara

İstesen gökyüzünü bir mendil gibi yırtardım

Denizlerden göllerden nehirlerden

Sana görmediğin renkler yaratırdım

Zamanın ötesinde

Yeni bir dünya kurardım sana

İnsansız Tanrısız kedersiz

Severdin

Dağ rüzgarlarının serinliğince

Yaşardın

Bu sefil dünyamızdan uzak

Bir yanıp bir sönen ışıklar gibiyim

Yumruk kadar yüreğimde sen varsın

Kutsal kederler içinde seninleyim artık

Sarı badanalı evlerde başbaşayız

Bütün duvarlara gölgen vurmuş

Kokun sinmiş bütün perdelere

Kapılarda parmakların beyaz beyaz

Sokaklarda ayaklarının izi

Ben bu sokaklarda ölsem

Kaldırımlar çekmez ağırlığımı

Söylesem aşkımı asırlar boyunca

Bu iki yüzlü insanlar anlamaz beni

Desem ki yeryüzüne beş peygamber geldi

Beşincisi sensin

Desem ki iki kişi kaldık dünyada

İkincisi sensin

Desem ki birisi var yeri göğü var eden

O da sen olurdun

Sana tapmak için

Kilden bir heykel yapardım güzelliğince

Bilsem ki sen Tanrı'dan iyisin

Bilsem ki Tanrı senden güzel değil

Senin o kocaman kocaman gözlerin yok mu

Nasıl duruyor boşluğunda arzuların anlamıyorum

Nasıl nasıl bakıyor bana

Böyle merhametten uzak

Git diyorsun

Nereye gideyim

Ümitlerim ne olacak

Bunca şiirleri kim söyleyecek sana

Kim anlatacak dünyaya sığmayan güzelliğini

Gitmek mümkün olsa da gitsem uzaklara

Sevmesem seni bir daha

Paramparça etsem yüreğimi cam gibi

Sonra yaksam

Savursam küllerini karlı dağlardan açık denizlerden

Yine seni severdim toz toz

Yine sana tapardım küllerin ağırlığınca

Bu oksijen gazı olmasa da olurdu

Ama Beeşoven gelmeseydi dünyaya

Seni bu kadar sevemezdim

İkimizin ortasında o duruyor

Sağımızda birinci keman

Solumuzda ikinci keman

Karşımızda üçüncü keman

Sonra orglar flütler kontrbaslar

Sustur şu orkestrayı Beethoven

Şimdi dokuzuncu senfoninin sırası mı

Bunca yalnızlıklar bunca yoksulluklar benim işim değil

Bu çirkinliği ben yaratmadım

Ne de bu kahpe güzellikleri

Bende sevmediğin ne varsa senden türedi

Şu karanlık bakışlar

Şu ellerin pisliği

Şu dudaklarımdan çıkan iğrenç sözler

Besbelli senin eserin

Ne buldumsa sende buldum kötülükten yana

Ne öğrendimse senden öğrendim

Seni sevdikten sonra başladım yaşamağa

Seni Tanrı yarattıysa beni kim yarattı

Bu azabı kim verdi bana

Çıngıraklı yılanların zehrini içtim

Balinaların kusmuklarını

Kükürt kokulu imkansızlıklar içindeyim

Oysa güzeldim tarihin ilk çağlarında

Görsen şaşardın

Öyle aydınlıktım

Öyle iyiydim

Kobalt mavileriyle doluydu yüreğim

Kurşun beyazlarıyla

Severdin beni

Midye kabuklarının yeşilliğince

Sonunda dediğim çıktı işte

Samanyolundan bir yıldız düştü dünyaya

Sinekler gibi eziliverdi insanlar

Her şey bir anda olup bitti

Yapayalnız kaldık

Ne radyo-aktivite ne mantar şeklinde bulutlar

Ne yaşamak sevinci ne ölüm korkusu

Sonunda üç kişi kaldık dünyada

Sen

Ben

Bir de Jiro'nun Lesko'su

Yine bana bakarken yüzün kızarıyor

Toplum kurallarından kurtulamadın daha

Bütün çayırlar bomboş

Görmüyor musun

Al başını dağlara çık

Avaz avaz şarkı söyle sokaklarda

Bir kibrit çak

Bütün evler yansın

Yüzbin yılın öcünü al bu şerefsiz dünyadan

Sonra kaldır kendini denize at

Biraz serinle

Sevebildiğim kadar insanım ben

On gram arsenik yeter canıma

Beni düşünme

Uzan Mistral rüzgarlarının üzerine

Nünbüs bulutlar geliyor kaç

Uykumuz bölündü çırılçıplağız

Kum fırtınaları başladı

Çin seddinin ötesinde

Gölgemizi bir Asya şehrinde unuttuk

Taklamakan çöllerinde kaldı rüyalarımız

Haydi git

Yok olduk iki olduğumuz yerde

Haydi git

Bir kalırsak yine var olacağız

12 Ağustos 2019 22:42

Metallurgist
Müsteşar

Aşk Çocuğu (Can Yücel)

Pencerelerin kenarından

sarkmış tül perdeleri

Pembe evin

Uçup uçup yüz sürüyorlar

Karşı tepedeki manastırın selvilerine

Rüzgarla eğilip eğilip doğruldukça

Sardunyalar, biberiyeler,

Hiç korkma

Karada ölüm yok sana bugün

Leylekler daldı birden göğün acentasına

Gidip-gelme almak üzre Güneye hicret

Sen de gel diyorlar kanatlarıyla,

El sallıyorum ben de yattığım yerden

Leyleklere Leylim-Leylim

Diye diye

Güneşle karışık bir esinti geçiyor şakağımdan

Uzatıyorum elimi denizden yeni çıkmış senin serinliğine,

Göğsümün, karnımın, kasıklarımın, bacaklarımın

Tüyleri kamaşıyor sevinçten

Uyanıyoruz sonra

Dizine yatırıp beni çingene benlerimi sıkıyorsun

Gümüşlü zurnası dikiliyor havaya çeribaşının

Işıklar bir bahariye çiftetellisi çalıyor yüzümde

Hay allah

Yine tutuldum galiba

Derken bir aşk çocuğu doğuyor

Çırpınan denizin karnından

Bu şiir

Ağlarken gülüyor

Ve ağlıyor gülerek

Tuzlu damlalarıyla güneşin,

Sözcükler yanıp yanıp sönerken

Körpecik teninde

Uzaylardan aparttığım yıldız bitleriyle

13 Ağustos 2019 22:57

Metallurgist
Müsteşar

Gül Kokuyorsun (Edip Cansever)

Gül kokuyorsun, bir de

amansız, acımasız kokuyorsun,

gittikçe daha keskin kokuyorsun, daha yoğun

dayanılmaz birşey oluyorsun, biliyorsun

hırçın hırçın, pembe pembe

öfkeli öfkeli gül,

gül kokuyorsun nefes nefese.

Gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun

ve acı ve yiğit ve nasıl gerekiyorsa öyle

sen koktukça düşümde görüyorum onu

düşümde, yani her yerde

yüzü sararmış, titriyor dudakları,

şakakları ter içinde,

tam alnının altında masmavi iki ateş,

iki su,

iki deniz bazen,

bazen iki damla yaz yağmuru,

mermerini emerek dağlarının,

şiirler söylüyor gene,

ölümünden bu yana yazdığı şiirler

kızaraktan birtakım şiirlere

büyük sular büyük gemileri sever çünkü

ve odur ki büyüklük

şiir insanın içinden dopdolu bir hayat gibi geçerse,

o zaman ölünce de şiirler yazar insan,

ölünce de yazdıklarını okutur elbet

ve senin böyle amansız

gül koktuğun gibi

yaşamanın herbir yerinde.

Gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun,

bu koku dünyayı tutacak nerdeyse,

gül, gül! diye bağıracak çocuklar bütün

herkes, hep bir ağızdan: gül!

ve herşeyin üstüne bir gül işlenecek

saçların, alınların,göğüslerin üstüne,

yüreklerin üstüne,

bembeyaz kemiklerin,

mezarsız ölülerin üstüne,

kurumuş gözyaşlarının,

titreyen kirpiklerin üstüne,

kenetlenmiş çenelerin,

ağarmış dudakların,

unutulmus çığlıkların üstüne,

kederlerin, yasların, sevinçlerin

ve herşeyin üstüne bir gül işlenecek.

Bir rüzgar, bir fırtına gibi esecek gül,

yıllarca esecek belki

ve ansızın dünyamızı göreceğiz bir sabah

göreceğiz ki

biz dunyamızı gerçekten görmemişiz daha

geceyi, gündüzü, yıldızları

görmemişiz hiç

tanışmaya komamışlar bizi güzelim dünyamızla.

Öyleyse dostlar bırakın bu yalnızlıkları,

bu umutsuzluklari bırakın kardeşler,

göreceksiniz nasıl

güller güller güller dolusu,

nasıl gül kokacağız birlikte,

amansız, acımasız kokacağız,

dayanılmaz kokacağız nefes nefese...

***

Kendi sesinden

https://youtu.be/O_5knCrhz4I

14 Ağustos 2019 22:46

Metallurgist
Müsteşar

Kalıt (Ahmet Erhan)

acım, beni bir gün boğabilir

kalırsa bir çığlık benden kardeşler

koruyun saklayın onu ne olur

her insanın kendince bir tarihi vardır

bir seyir defteri, ağaca atılan çentik belki

hani bir gün dönülür de bir şeyler anımsanır.

kimsesizim, dalsızım, duraksızım şimdi

yaşamla aramda çözülmedik ne kaldı?

bütün köprüler atılmış, yollar yokluğa çıkmıştır.

yaralarımı sağaltacak söz nerde?

bazı kitapların altı çizili yerlerinde mi?

şimdi her çizgiye bir kan yolu yürümüştür.

tanımlara sığmayan sözlerim varsa da

bir gün, kendini deşen hançerden öte

bir şey olmadığım nasılsa anlaşılır.

şaire ölmek yaraşır, filiz sürerken şiirleri

tufanların alıp götürdüğü bu toprakta bitek

birkaç sözcük mutlak kalacaktır.

acım, beni bir gün, beni bir gün boğabilir

kalırsa bir çığlık benden kardeşler

koruyun saklayın onu ne olur.

15 Ağustos 2019 22:56

Metallurgist
Müsteşar

Bir Martıyı Ağlattın Sen (Küçük İskender)

bir martıyı ağlattın işte

bir çocuk garanti intihar eder artık

kütür kütür küfrediyor gece imanıma

bir yaprak kırılıp suya düşüyor

su yaralanıyor su kanıyor şelale!

ah nasıl titredim tensiz

bir piyanist büküldü sanki

kesişen ayrışık doğrular gibi

çarpışıverdim yüzünle. yüzün

öyle düzgün suna bir elyazısı

yüzün yüzüme aksedince

yüzün ayna alnımda

yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!

bitmemiş bir ömrün yalanısın

sen: kâbuslarımın tabiri

çocukluğumun arta kalanısın!

öldüreceğim kendimi dudaklarınla

dudakların etle, şehvetle seferber

sen! bana inen son kutsal kitap

son fakir yatır

son aciz peygamber!

bir martıyı ağlattın işte

bir çocuk garanti intihar eder artık.

16 Ağustos 2019 23:21

Metallurgist
Müsteşar

Kendisine (Nurullah Genç)

Sen ey şehrin yerlisi, cesur, kararlı mühür

Sen ey inatçı kıskanç, alçak gönüllü ve hür

Karanlık geceleri korkutsa da günahım

Kızlar Kayası gibi dikilip kaldı âhım

Sefere çıkanların tatlı rüyâsı mısın

Rûhumun cellâdı mı, yoksa hülyâsı mısın

Konuşursun, sözlerin dâre çeker canımı

Susarsın, çâresizlik büyütür isyânımı

Siyaha boyanınca, kanatlanır mı yürek

Hangi harfin başını bekliyor şimdi melek

Kasîde, hangi şehrin âşiyânında güzel

Bulutlu havalarda parlayan aydır gazel

Yine mest, yine sarhoş bahçendeki mumyalar

Canlanıyor taşların kalbinde sardunyalar

Fildişinden heykel mi taşıyorsun elinde

Yine bir raksın mumu yanıyor gözlerinde

En hâkî denizini verdim sana ömrümün

Dilediğince yıkan sularında gönlümün

Sürmek mi istiyorsun masal arabasını

Getireyim kapına devlerin en hasını

Ölümsüz meyvesini sundum hayal bağının

Dehâsında bulmuşum seni yalnızlığımın

Celî bir kavis miydin, sokuldun yüreğime

Hattı hümayununla sultan oldun evime

Hendeseyi titretir endâmın ley-ü nehâr

Bu aşkı destan gibi yazıyor fırtınalar

Yüzündeki çizgiler kûfî midir sülüs mü

Aradığın define İrem mi Endülüs mü

Sen ey yardım sevenim, ruhumu derde saldın

Yalnızlığım ağlarken gülenim, nerde kaldın

Azimli bir yüreğin yorgun kimyasın da mı

Sevda denklemlerinin memnû dünyasında mı

Her pazartesi âhım kapında helâk olur

Her Cuma karanlığın kuşları leylâk olur

Kâşifin benim gülüm, görmediğin yine ben

Bilseydin sana benden bakanı görünmeden

Anlardın; her macera tende rü?yet gibidir

Oysa sende gördüğüm, sana gurbet gibidir

Utangaç bir merhamet saklıyorsun sesinde

Sahraya dönüyorum baharın ötesinde

Gizlice bir nikahtır o arzuhal, o kâmet

Sensizlik, yollarımda bir değil, bin kıyamet

Bu tebessüm rüya mı, bu istifham uğru mu

Âh bir çoğaltabilsem yüreğinde ruhumu

Bilmezsin ayrılığın ağı kokan dilini

Hâtıra bırak bana oyalı mendilini

Ege uygarlığı çağrıştıran tarihin

Asya?nın bağrı kadar muammalı ve derin

Arı sütü damlarken kaygan kirpiklerinden

Görünmez bir mürekkep akar iliklerinden

Yüreğin, âh yüreğin bir hüzün lâlesi mi

Masallar ülkesinde Zengibar kalesi mi

Kapısına bir türlü varamadım, a gülüm

Hudutlarında bile duramadım, a gülüm

İpeğimi elimden aldı pusathâneler

Bulamaz kaybedilen nûn'u rasathaneler

Hummalı bir kovanda bal yapan arı mısın

Hayatımın ansızın kopan damarı mısın

Paslandı buzdağları ortasında çeliğim

Gözlerinden hatıra kaldı kekemeliğim

Kervanında kaybolan bir bezirgân gibiyim

Kaktüslerin diline düşen figân gibiyim

Her köşede bir meddâh anlatıyor âhımı

Bilmiyor, kirpiğinden almışım siyahımı

Uğrunda, kralların bahtı solsaydı, gülüm

Amerika, yolunda kurban olsaydı, gülüm

Bir Kafkas figüründe bulurdum son izini

Efeler diyârına çevirirdim yüzünü

Eşkıyâ vurgunudur seni benden ayırmak

Çalıkuşunu yakan bir rüyayı haykırmak

Gölgelere gecenin künhünü hatırlatır

Ayrılıklar bazen de gölgeleri ağlatır

Sükûnla savaşıyor hislerim kıyasıya

Sevdiğini bilirim uykuyu doyasıya

Süslenmek istiyorsan, ruhumu boynuna tak

Bu firûze özgürlük yalnız senin olacak

Bastığın her hücremde otuz sekiz çizgi var

Baktığım her duruşun muammalı bir duvar

Suskunluğun taş gibi, gülüşün berrak değil

Neden vivien kokar baharın, leylâk değil

Gözlerin bir zamanlar toprağın sahibiydi

Bakışların bir tutam gül yaprağı gibiydi

İnsanlar kıvranırken ejderlerin ağında

Ceylan gibi yürürdün bir hayal sokağında

Yine de, yokluğumun en şüpheli çağıydın

Tenhâlarda ağlayan bir okul kaçağıydın

Karanlık korkutamaz gülüm seni, vururum

Kâtil yüzlü cinlerin karşısında dururum

Yeter ki, o nâzenîn kalbin emir buyursun

Kâinat yıkılsa da yüreğimde uyursun

17 Ağustos 2019 23:01

Metallurgist
Müsteşar

Suskun (Ahmed Arif)

sus, kimseler duymasın.

duymasın ölürüm ha.

aydım yarı gecede

yeşil bir yağmur sonra...

yağıyor yeşil.

en uzak, o adsız ve kimselersiz,

o yitik yıldızda duyuyor musun?

bir stradivarius inler kendi kendine,

yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.

önce bendim diyor ve sonra benim..

ölümsüz, güzel ve çetin.

ezgisidir dolaşan bütün evreni,

bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları.

canımı, tüylerimi sarmada şimdi

kendi rüzgarıyla vurgun...

sarıyor yeşil.

rüya, bütün çektiğimiz.

rüya kahrım, rüya zindan.

nasıl da yılları buldu,

bir mısra boyu maceram...

bilmezler nasıl aradık birbirimizi,

bilmezler nasıl sevdik,

iki yitik hasret,

iki parça can.

çatladı yüreği çakmaktaşının,

ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde

çağlardır boğulmuş bir su...

ağıyor yeşil.

yivlerinde yeşil güller fışkırmış,

susmuş bütün namlular...

susmuş dağ,

susmuş deniz.

dünya mışıl-mışıl,

uykular derin,

yılan su getirir yavru serçeye,

kısır kadın, maviş bir kız doğurmuş,

memeleri bereketli ve serin...

sağıyor yeşil.

aydım yarı gecede,

neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat,

ve sezarsa, bir ad, yıkıntılarda.

ama hançer taşı sanki

koca kartaca!

hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne

bak nasıl alıyor, yiğit,

binlerce yıl da sonra

alıyor yeşil.

vurur dağın doruğundan

atmacamın çalkara,

yalın gölgesi.

kuş vurmaz, tavşan almaz,

ama aç, azgın

köpek balıklarıydı parçaladığı

bak, tiber saygılı, suskun.

bak nilüfer dizisi zinciri.

bunlar bukağısı, kolbağlarıdır,

cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi,

ve ilk gerillası spartaküs'ün.

susuyor yeşil.

sus, kimseler duymasın,

duymasın, ölürüm ha.

aymışam yarı gece,

seni bulmuşam sonra.

seni, kaburgamın altın parçası.

seni, dişlerinde elma kokusu.

bir daha hangi ana doğurur bizi?

ruhum...

mısra çekiyorum, haberin olsun.

çarşıların en küçük meyhanesi bu,

saçları yüzümde kardeş, çocuksu.

derimizin altında o ölüm namussuzu...

ve ahmedin işi ilk rasgidiyor.

ilktir dost elinin hançersizliği...

ağlıyor yeşil

18 Ağustos 2019 23:08

Metallurgist
Müsteşar

Gizli Sevda (Behçet Necatigil)

Hani bir sevgilin vardı

Yedi sekiz sene önce,

Dün yolda rastladım

Sevindi beni görünce.

Sokakta ayaküstü

Konuştuk ordan burdan,

Evlenmiş, çocukları olmuş

Bir kız, bir oğlan.

Seni sordu

Hiç değişmedi, dedim,

Bildiğin gibi..

Anlıyordu.

Mesutmuş, kocasını seviyormuş,

Kendilerininmiş evleri..

Bir suçlu gibi ezik,

Sana selâm söyledi.

19 Ağustos 2019 22:54

Metallurgist
Müsteşar

Gökanlam 3 (Edip Cansever)

sen buzul mavi, sen kaç yılın aynalı dolapları

kırılan bardakları elbiselerin ve çocukları

lekesiz gözleriyle ne kadar maviyse o kadar hiç konuşmadıkları

sen buzul, sen devamlı, sen...

yaklaş bana, kimse hiçbir yere dokunmasın

bana sessizlik et, düğümle saçlarımı

çözülsün bu kartopları, gece yanan fırınlar, içimin sayıları

akıt kanımı biraz, kimse hiçbir şey söylemesin

kimse artık hiçbir şey söylemesin

bana yalnızlık et, birleştir yalnızları

sen buzul, sen devamlı, sen?

sen kaç yılın aynalı dolapları

kim bilir neydi biraz bir yüzü dünyadan çıkardıkları

bir şeyi hiç sevmedikleri, sevince tekrarladıkları

yani bir yaşam gibi yaşattıkları ölümü, korunamadıkları

dökül artık, çözül artık ve akıt bütün kanları

büyüt en büyük şeyi

bize yalnızlık et, birleştir yalnızları

yeni bir kan ol, getir en yeni anlamları

bomboşuz, korkuyoruz da... bunu anlatmak için şehirde bayram vardı

öyküler vardı dergilerde, beyaz fareler, cansıkıntıları

bir gün ki şehir yandı, şimdi hiçbir şey anlatılmasın

artık hiçbir şey anlatılmasın

denilsin, soğumuş ceylanların ateşten dilleri kaldı.

sen kaldın,bir de sen ey buzul mavi

bizi bul, bizi yarat, bize güzellik et şimdi

bomboşuz, korkuyoruz da.. ve kemikleri bunlar gökyüzünün

altında öyle tedirgin ilk çocukları ölümün.

20 Ağustos 2019 23:02

Metallurgist
Müsteşar

Ah'lar Ağacı (Didem Madak)

Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,

Biraz kolonya sürünsem,

Ferahlasam, pencereyi açsam.

Şöyle bir şey yazdım sonra:

Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre

Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.

Berbattı,

Bir şiire böyle başlanmazdı.

İç ses diye söylendim,

Ardından Yıldırım Gürses...

Aptal aptal güldüm bir de buna.

Ayşecik vazoyu kırıyor

Ve 'tamir et bakalım' diyordu babasına.

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın

Su sızdırıyordu çatlaklarından.

Karnabahar kızartmıyordu asla

Başrolde kadınlar.

Güçlü bir el silkeledi beni sonra

Sanırım Tanrı?nın eliydi.

Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.

Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,

Çok şey görmüşüm gibi,

Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,

Ah...dedim sonra

Ah!

İç ses, diye söylendim

Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı'ya:

Tanrım bana hiç erimeyen,

Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.

Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik

Kardeşimle kendimize durmadan,

Olmayan çayları,

Olmayan fincanlardan içerdik.

Olmayan kapıları açardık,

Olmayan ziller çaldığında.

Siyah papyonlu olurdu mutlaka

Resim defterimizdeki damat.

Yedi günde yarattığımız dünya

Mutlu olurduk pastel koksa.

Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı'ya:

Olanlar oldu tanrım

Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Kaybolmak istemiştim bir zamanlar

Kapının arkasında yokum demiştim

Ve divanın altında da.

Bulamazsınız ki artık beni,

Hayatın ortasında.

Kaybolmak istemiştim bir zamanlar

Beni kimse bulamazdı

Tanrı?nın arkasına saklansam.

O Kocamandı, en kocamandı o.

Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

Bir zamanlar kendimi

Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.

Kaç metredir benim yokluğum?

Benden daha çok var sanmıştım.

Benim yokluğumdan dünyaya

Bir elbise çıkar sanmıştım.

Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan

Sonunda ben de alıştım.

Ah...dedim sonra,

Ah!

Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,

İçim sıkılmasa o kadar

Tek bir satır bile okumazdım.

Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı

Bir derdi var derdim.

Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.

Ninni derdim, ninni bebeğim!

Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.

Plastik gözkapaklarının ardında,

Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,

Gözyaşları da.

Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.

Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,

Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,

Kırıklar dolar kucağına,

İşte orası umudun tarlasıdır.

Ve orada başaklar ağırlaştığında,

Sayısız ah dökülür toprağa.

İç ses, diye söylendim

Ve ah dedim sonra,

Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

Dallarına salıncak kurardı çocuklar,

Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.

Meyveleri tatsızdı

Eski bir lanetten dolayı

Herkes dişlerdi acı meyvelerini,

Ve herkes söverdi ona.

İsmini yazardı herkes onun bağrına,

Ah derdi o. Ah!

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası

'İnsan unutandır

ve insan unutulmaya mahkum olandır.'

Tanrı şöyle derdi o zaman:

Ah!

Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,

Ulaşılamazdı,

Sen sarılmak istesen ona,

O sana sarılmazdı.

Ne çok dikenin vardı Tanrım!

Ne çok isterdim,

Sana sarılamazdım.

Ve şöyle derdim o zaman:

Ah!

Ahlat ahların ağacıydı,

Yaşlanmaya başlayanların,

İtiraf edilememiş aşkların,

Evde kalmış kızların.

Ahlat ahların ağacıydı,

Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,

Öyleydi işte.

Ve etimoloji Eti?lerden kalma

Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.

Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,

Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.

Mesela o zamanlar

Mutsuz olduğunda insanlar,

Yok olurmuş bazı dakikalar.

Gülümsedim o sıra,

Bazen sevinirim,

Sevinmek nedense hep yedi yaşında

Ve ah... dedim sonra,

Ah!

Bazen ah diyorum durmadan,

Şimdi ben ahlatın başında,

Otuz iki yaşımda.

Ahlar ağacı gibi.

Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,

Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,

İstedim, hep istedim,

Sen iste derdim, iste yeter ki

Vereyim.

Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,

Eksikli yaşamaktan.

Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.

Başka bir şey istemem

Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,

Hesabımı vermekten başka.

Vasiyetimdir:

Dalgınlığınıza gelmek istiyorum

Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

At arabasıyla kağıt toplardı

Her sabah çingene kadınlar.

Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar

Şaşırırdım

Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.

Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma

Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

Yeniden doğmuş olurdum oysa,

Öldüğümü sandıklarında,

Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

Vasiyetimdir:

En güçlülerinden seçilsin

Beni taşıyacak olanlar.

Ahtım olsun,

Yükleri ağırlaşsın diye iyice,

Tabutumun içinde tepineceğim.

2-

Bir göl vardı evimizin karşısında,

Mavi gözleri olan,

Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

Ya siz,

Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?

Nasıldı

Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç

Annem sevindiydi hatırlarım.

Ah demişti.

Ah!

Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.

Annem çok sevinmelerin kadınıydı.

Bazen sevinince annem gibi,

Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.

Annem çok sevinmelerin kadınıydı,

Sıcak yemeklerin.

Başına diktikleri o taş,

Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.

Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!

Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.

Çoktandır öksüz olan mutfakta

Buğulandı ve ağladı camlar,

Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.

Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,

Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,

Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,

Sanki biraz rahatladım.

Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,

Artık kimse mutsuz olmayacaktı.

Ah... dedim sonra,

Ah!

İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,

Aynı vampir gibi çıkacağız.

Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,

Sanki biraz ferahladım.

Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:

Hala aç mısın?

Bir tren geçti yine tam o sıra

Ustura gibi kara,

Düdük çala çala,

Geçti şiirimin ortasından.

Kes şunu dedim, kes artık!

Oldu olacak,

Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.

Merak ederdim,

Kesik başları ve sarı ışıklarıyla

Nereye gider bu insanlar?

Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce

Bir kara yılan gibi,

Bilemezdim menzil neresi?

Ah...dedim sonra

Ve acilen makas değiştirdim.

İç ses, diye söylendim,

Raydan çıkma bundan sonra.

Kuyruk sallardı,

annemden kalma maaşım

her üç ayın sonunda.

Sevinirdi,

Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.

Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,

Muhabbet ederdik kuyrukta.

Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,

Fötr şapkalı kelimeleriydik,

Çürük dişlerimizle bizler,

Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,

Saf ve pembe gülümserdik.

Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.

Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,

Neden hep aynı yerdeyiz,

Hayattan söz edilirdi,

Zor denirdi,

Ve ardından susulurdu mutlaka.

Fötr şapkalı amcalardan biri

Ah derdi sonra,

Ah!

Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

3-

"Bir Arap şairi şöyle demiş,

Savaşta yenilen halkına,

Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır"

Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma

Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,

Sorardı:

Daha yazacak mısın?

Hayır derdim,

Artık yazmayacağım.

Ama şöyle denir:

Kılıç çeken kılıçla ölür.

Ama şöyle denir:

Kaderden kaçılmaz.

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,

Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.

Yıllarca biriktirdim

rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.

Aşık olduğumda,

Çikolata kokardı kırmızı yazgım.

hayatıma hayat diyemem artık.

sarı yazgım her sonbahar onu

biraz daha fazla, ömür yaptı.

Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

Kara yazgımı şimdi kim bilir

Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?

Ah.. dedim sonra

Ah!

İç ses, diye söylendim,

Başımda rüzgar vardı

Başımda uğultular...

Kalbim usulca kıpırdardı

Ve ses çıkarırdı dokununca

Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki

Bir başkası olsa.

Başımda rüzgar vardı,

Yine esiyordum

Hızla dönmeye başladı kalbim

Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki

Bir başkası olsa.

Başımda uğultular...

Fırtına çıktı sonra,

Yaşadığını anladı kalbim,

Böyle yaşanamaz derdi

Bir başkası olsa.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.

Kaç meydanını okudum da bu hayatın.

Yalnızca iki harfini öğrendim:

A

H!

Ah benim nergis kokulu cehaletim...

Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda

Anlatmak isterdin kendini durmadan

Bir bardağa bile olsa.

Ne diyecektin, ne söyleyecektin

Şairlerin şahı olsan,

Bir AH?dan başka.

Ah benim nergis kokulu cehaletim

Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.

AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra

Sanırım tanrının eliydi,

Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,

Çok şey geçmiş gibi başımdan

Ah dedim sonra,

Ah!

İç ses, diye söylendim.

Gel!

Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Vasiyetimdir:

Bin ahımın hakkı toprağa kalsın.

21 Ağustos 2019 23:24

Metallurgist
Müsteşar

Cigarayı Attım Denize (Cemal Süreya)

şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruz

gökyüzünün o meşhur maviliğinde

uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla

bir akdeniz şehri çıkabilir içinden

alıp yaracak olsak yüreğini

şimdi bir güvercinin

şimdi sen tam çağındasın yanına varılacak

önünde durulacak tam elinden tutulacak

hangi bir elinden güzelim hangi bir

bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz

öbür elinde yetişkin bir günışığı

daha öbür elinde kilometrelerce hürlük

çalışan insanlar için akşamlara kadar

toz duman içinde

bir elinle de boyuna ekmek kesiyordun

biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen

bir bulut geçiyorsa onu görürdük

bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu

bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu

ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına

bir cigara atmışsak denize

sabaha kadar yandı durdu

22 Ağustos 2019 22:20

Metallurgist
Müsteşar

Bizi Anlamıyorlar (Ömer Erdem)

biz sevgilinin yanağından mısırın sürgününden

biz eksiltmekten mülkün gazabından biz durmaktan dem vuruyoruz

bizi anlamıyorlar

ağaçların ömrünü gösteren halkalar bizim de izimizdir

biz denizin balığından suyun çatısından söz açıyoruz

bizi anlamıyorlar

biz akdeniz sütüyüz biz çölde çaresiz gölgeyiz

biz yetimin sızlayan dişi

peynirin şiiri, zeytinin zerdüştüyüz

diyoruz, anlamıyorlar

içimiz ne deri ne kemik ne de metal

kulak uçlarımız vurulmuş ceylan diyoruz

bizi anlamıyorlar

köpeğin karnında uyumuş gece nöbeti

çıkarıp hançerini yüzümüze assa

biz yine ırmaklara aidiz ahşabın soyundanız

yanan bir ormanın derdidir mezar taşımız

diyoruz, anlamıyorlar

kitaplar açılsın yemin kılıçları bir bir dikilsin

şehirlerin sürgünü olalım

lanet okları salınsın peşimizden

insan su gibi su kalsın aşka inansın

diyoruz, anlamıyorlar

yükselen binaları gösteriyorlar önlerini kaşıyarak

rüzgârla yarışan motorları

ölüm bir küldür savrulur gözünüze göremezsiniz

diyoruz bize inanmıyorlar

23 Ağustos 2019 23:28

Metallurgist
Müsteşar

Yaşamak (Orhan Veli)

Biliyorum, kolay değil yaşamak,

Gönül verip türkü söylemek yar üstüne;

Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,

Gündüzleri gün ışığında ısınmak;

Şöyle bir fırsat bulup yarım gün,

Yan gelebilmek Çamlıca tepesine...

-Bin türlü mavi akar Boğaz'dan-

Her şeyi unutabilmek maviler içinde.

Biliyorum, kolay değil yaşamak;

Ama işte

Bir ölünün hala yatağı sıcak,

Birinin saati işliyor kolunda.

Yaşamak kolay değil ya kardeşler,

Ölmek de değil;

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak

Toplam 459 mesaj
«11121314151617181920212223
 
ANKET
Sizce, memur zammının, Hakem Kuruluna kalması iyi mi oldu?