Editörler : yaralı-bir-öykü
«343536373839404142434445»
30 Nisan 2020 04:29

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

24.04.2020

Acının Omuzlanışı (İsmet Özel)

Kadını bir gürültüye sapladılar.

Evler tıkırtıydı, tıkırtıydı, tıkırtı

kahkahamın düşürdüğü çiçekleri bulamadılar

fırtınalı bir geceydi çünkü bulamadılar

bombalar, bö sesleri, savaş alaborası...

Yaşamak bir tıkırtıydı, aldırmadılar.

Çocukların düşlerinde bir Markut

bir kurbağa zıplıyor yaşamamızdan

her gün zıplıyor, her gün eksiliyor, her gün

Markuuuut! Torbanı sarkıt.

Her doğal güzelliğin bir ucunda aptallık

öbür ucunda o kambersiz geçen düğün.

Kadın. Kadını bir dilime katık ettiler

Markuuuut! Torbanı sarkıt.

Siz büyüyün kan kuşları siz büyüyün

güzün gelişi bir öğürtüdür korkmayın

korkmayın ölüm bir başka ağzıdır yarasaların.

Aşınmış eşikler, aşınmış yaygaralar

aslan gibi bir kocası var mıydı bu kadının?

Gömleğimi zorlayan kuş sesleri.

30 Nisan 2020 04:38

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

25.04.2020

Bir Yusuf Masalı (İsmet Özel)

Birinci Bab

ŞİVEKAR'IN ÇIKTIĞIDIR

Ey sökülmüş cep! ey ıslak yorgan!

Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!

Yardım et! Yardım et!

Bana ilah mahvedecek

bir uzuv lazım.

Gel çabuk

Beni üzüntünün koynunda beklet

Orada tohum serpecek kadar

Bana zaman tanı.

Ve konuş

Varsa eğer yazgımızın beş duyusu

Yazgı dediğimiz şeyin deveran ediyorsa kanı

Söyle ona vazgeçsin beni üstümden esip yönetmekten

Bana diş geçirsin de anlasın bakalım hangimiz daha kekre

Çarpayım gözüne bir, kulaklarını çınlatayım hele

Uzaktan işmar edip durmasın bana

Gelsin bana dokunsun

Alnının çatında değil belki

Ama bir iriminde aklının

kalsın kokum.

Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır.

Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat

Yaylım ateş, bombardıman, güldürücü gaz

Şairsin! Arkanı dönme! Neyin var fırlat!

Hiç yoksa şu inkisarı kağıda geçir, sonuna kadar yaz

Nasıl olsa çıkaramazsın saçmayı etinden

Hiç deneme

Cibril'i düşünmeden

Asla yaşayamazsın

Seni uçurmazsa yandın

Kuşları da uçuran

Ey şair! Ey dilenci!

Kanatsız, mızmız, sözün köpeği

Tiryakilik peşinde geceleri

Günün ortasında karmanyolacı.

Sana değil Davud'a yaraşıyor sapan

Korkun var bölük pörçük

Ümidin çatal çatal

Baka gör bunların arasından

Hangi yer sana ayrılmış

Hangi yâre senlik bir şey bırakmış

Çalap

Anlat :

Bu bir Yusuf masalıdır de

Bunu söyle ve fakat

Şunu da sor

Yusuf'un masalı neden

Yusuf'la başlamıyor?

Bir varmış bir yokmuşla başlıyor bütün masallar gibi

Bir Şivekâr varmış, bir genç kız

Yusuf yokmuş, cinler

Kaçırmış, yazgı

Saklamış onu.

Masalın orasına gelince bir Yusuf gösterilecek

Ama önce masalı bir Şivekâr

Nasıl başlatıyor

Bilmek gerek.

Genç bir kızla, bir bakireyle başlıyor anlatımız.

Çünkü bakirelik, o bir baş dönmesidir

Başta gelir, başa gelir, başı yerinden eder

Eksiksiz olup hiçbir iyelik tertibi gerektirmeyecektir

Sorguya açık kim derseniz bakirdir, odur bakire

Kapağı hiç açılmadıysa kitap

Kaş çattırır insana, korku verir

Oysa kitap ki yarıya kadar okunmuş

Bakiredir.

Bırakalım başta kalsın.

Gençlik

Ve kızlık dursun başında efsanemizin.

Şivekâr'la

Bir genç kızla başlasın anlatımız

Ağlatımız

O dahi gençlik ve kızlıkla bitecek bittiği an

Zaten son erek değil miydi

Genç ve kız?

Vay anam! Ter ü taze ve domurmakta olan her ne ise

Hele bir dalmaya gör onun döngüsüne.

Şivekâr'dı

Gezmeye çıkmıştı ikindileyin

Evlerinin az ilerisindeki koruda

Genç kızlar bunu yapar

Her genç kız ruhta birikmiş sözlerin

Sürgüsü açılsın diye

Hep gezintiye çıkar.

Kıştı mevsim. Toprakta kar.

Çok tutumlu bir söyleşi gibi berraktı çamların yeşili.

Avcılar göründü uzaktan

Şivekâr avcılara görünmek istemedi

Sindi en bildik köşesine çamlığının

Kendi yerinden dinledi

Fend eden, tuzak kuran, ok atan bu milleti.

Avcı bunlar

Bir kuş vurdu tezelden

Aralarından biri.

Nasıldı kuş?

Neresinden vurulmuştu?

Şivekâr göremedi.

Ok değerse bir kuşun ancak kalbine değer

Bunu bilmeyecek ne var?

Kan düşer. Emilir o kızıl bezek

O bembeyaz satıhta.

Ossaat "Breh!

Hüsnü Yusuf'un yanağı mısın be mübarek!"

Deyiverdi bir avcı.

Şimdi sezdi Şivekâr saklandığı yerden

Avcıların da varmış bir içlisi

Bir bilgesi.

Kar ve kan. Ak ve kızıl.

Bir yüzün suçsuz zemininde

Tutkunun canlandırdığı şey.

Siması da iması da Yusuf?un

Böyleymiş meğer.

Kar üstüne düşen kandı

Yamandı

Bir avcıdan Şivekâr'a ulaşan haber

Müjde değildi.

Neden bir yavuzluk

Bir durulukla beraberdi?

Şivekâr bunu bilmek istedi

BİLMEK, BİLMEK, BİLMEK İSTEMİ

Kızda çözdü bütün bağlarını kadim âlemin

Âlem âlemler oldu, cümle âlem gevşedi

Kız için artık gevşekti

Pekinlik bohçasının hodbin düğümü

Haber deriştirdi kızı

Soru

Dünyayı karman çorman bıraktı önüne

Dünyayı, önce onu delmek

Yusuf'a varmak gerekti

Desem ki kapı açıldı

Yalan olur

Ama kilidin kalktığı belli.

Var idiyse bir kuş

Kalbinden başka yeri olmayan vurulacak

Vuruş değil de vuruluş kilidi kırdıysa

Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan

Arıyor. Yusuf bir ayna mıdır acaba?

Çetrefil, kuşku dolu, yadırgı

Ne kadar kendi oldu insan

O kadar başka.

30 Nisan 2020 04:39

Biryusufmasalı
Aday Memur
İnsan eşref-i mahlükattır derdi babam bu sözün sözler içinde bir yeri vardı ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman bu söz asıl anlamını kavradı geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından geçti tarih denilen tamahkar tüccarı kararmış rakamların yarıklarından sızarak bu söz yüreğime kadar alçaldı damar kesildi, kandır akacak ama kan kesilince damardan sıcak sımsıcak kelimeler boşandı aşk için karnıma ve göğsüme ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden aşk ve ölüm bana yeniden su ve ateş ve toprak yeniden yorumlandı.
30 Nisan 2020 15:54

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

26.04.2020

Bir Yusuf Masalı (İsmet Özel)

İkinci Bab

YUSUF'UN KAÇIRILIŞIDIR

Tohumu

Anasının rahmine

Bir ilkbahar sabahı düşmüş.

Baharmış.

Dışarda rüzgâr.

Dışarda dallarda, bulutlarda

Toprakta delimsirek çırpınışlar.

Bir yanda hışır hışır emeniyor börtü böcek

İrili ufaklı bütün kuşlar

Suskun buldukları korunakta

Öte yanda tabiat

Bir kadınla bir erkeğin yatakta

Terli telaşıyla yarışa yelteniyor.

Ah, bu hep zaten böyle oluyor

İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor

Çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil

Bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar

Sevişerek çiseliyorlar dünyayı

Yalnız ilkbahar gecelerinde değil

Sevişiyorlar

Sonbaharın mağmum karanlığında

Kış gelince hakaretamiz bir soğuk çattığında

Yaz olunca ısınan baygınlığın çözeltisi yüzünden

Sürgün günlerin birinin batımında

Birisi bir başkası yerine seyahat ederken

Yusuf'a doğru giden her eğimde

Her hangi bir vakte denk düşüyor

Sevişme anı.

Erkine göz değen bir beyin oğlu Yusuf

Annesi han kızıymış

Doğmuş ve bir zaman

Ev içinde, şehirde

Halayıklar, lalalar

Yaşamış gözaltında.

Sonra bir gün

Birden bire

Bir değil yüzlerce feryat

Hani çocuk?

Nerede?

Onu son kez gören kim?

neden hiç bir izi yok?

Yusuf

Üç cin tarafından yedi yaşında

Kaçırılarak karışmış oldu kırklara.

Haz ciniydi ilk göz koyan: Kızguran derlerdi ona

Öyle bir cindi ki canın tam ortasında

Bu dünya, öte dünya

Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi

Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni

Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla

Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan

Hep duyulan

Haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi.

Hazzı ne dışından, ne içinden tavsif edebilirsiniz

Hazdır

Dünyalar sanmayın bizi içine çeken

Hazdır dünyalardan bütün emdiğimiz

Daha başından beri

Henüz cenin iken biz

Kalbin de cesameti belli belirsiz iken

Hangimiz hazzın bize neler ettiğini bilmeyiz?

O cin hiç uğramamış olsaydı semtimize

iyi olsun, kötü olsun neye yöneldiysek

Aklımız başımızdayken veya delirdiğimiz zaman

Canımız susmayı ve konuşmayı çektiğinde

Oraya hepimizden önce varmış olurdu kızguran.

Canı hazla tanıştıran işte bu cindi

Bu cindi Yusuf'u kaçırma işinde

Şebekenin başını çeken

Peki, neden Yusuf? Ve kaçırma neden?

Derinlik kelimesi

Bu bapta işimize yarıyor

Şimdi size

Hüsnü Yusuf'tu o

Güzellik timsaliydi desem

Bilirim söylediğim tartışma açmaktan öteye geçmez

Kime göre güzellik?

Çağlar içinde konulmuş mu bir kanun?

Hem nerede görülmüş

Tek başına güzellik

Kendi ayakları üzerinde dursun?

Şehvet, hüsran, hatıra, mukavemet

Bunların çarkına kapılanda

bir güzellik doğuyor

İnsanlar hep böyle şeylerin yedeğinde buluyor güzelliği

O sebepten ola ki

Güzel yine de güzel solarken bile.

Çünkü her soluş merhamet uyandırıyor

Çünkü merhametti ona önceden rengi veren de.

Yasasız ve solup giden

Bir güzellik değildi Yusuf'un güzelliği

Yoktu tabiattan ve tarihten tanış olduğumuz

Hüsnü Yusuf'u yeden hiçbir duygu.

Hüsnü Yusuf o hüsnü Yusuf'tu ki yanı başına

Yalnızca en gerekli şey konulmuştu

Ne duygu, ne ihtiras, ne düşünce,

Ne mükemmel bir mantık...

Derinlikti Yusuf'u güzel kılan

Gerçekte Adem soyuna ait olmayan

Ve sanki bir yeminle onlara hep bağlı kalan

Derinlik.

Derinlikti Yusuf'la varoluşun bağını kuran

Bu çocuğun yüzünden başka yüzlere yansıyan şey

O bir engin ezinti, bir terennüm gibi

Devam

Diyordu devam etsin devam etse gerek

Derinlikten cayılmasın

Kopsun kıyamet.

Bu çocuk ne giyerse giysin

Giysilerin üzerinde duruşu

Neye dokunursa dokunsun ona ellerini

Yerle göğün bağlacına ermiş gibi sunuşu...

Ya Rabbi, bu derinlik ne demek oluyor?

Başını çevirirken bu çocuk

Sanki affı muhakkak bir günah

Saklıyor.

Esrar dolu kimine göre belki bu baş

Ama bilgelik güdümüyle Yusuf'a bakarsanız

Sırların güzelliğini görürdünüz

Güzelliğin sırlarıyla sarmaş dolaş.

Acunu oyalayıp acunda oyalanan

Kıvılcımlı oklardan biri değildi Yusuf

Güzel olmasına güzeldi

Ama bunu söylemek

Dile denk düşmüyor nedense

Çünkü denilmez

Silahlı bir birliğe bakıp :

Ne de güzel bir ordu!

Güzelse de güzel denilmez ordulara

Savaşı hatırlatan hiçbir şeyi gönül

Yatkın bulmaz güzel kelimesiyle anlatmaya.

Yusuf'un güzelliği

Bir çarpışma gibi içrek

Bir savaş gibi yaman

Terk ediş uyandırmıyor gidişi

Bir kalış sunmuyor durduğu zaman.

?Mutlaka başka? dedirtiyor oluşu

Sineyi hatırlatıyor sinesi

İnsanların

sineleri olduğunu

Gözleri çok fazla

Çok fazla derin

Her şeyi ezberletecekmiş gibi zora koşuyor

Oysa ezberleyecek hiç vakit

Bırakmıyor insanlara

Çabucak

Derinleşmeniz gerekiyor Yusuf?la karşılaştıysanız,

Bitişmeniz isteniyor hakkı verilmiş bir anlamla.

Haz cini kızguran

Yazık olur, yanlış olur diye düşündü

Hüsnü Yusuf

İnsan dedikleri bu nankör, kan dökücü, cimri, unutkan

Yaratıklar arasında bırakılırsa.

Öyle ya

Dünya ahalisinden hangisi

Kendini hazır saydı şimdiye kadar

Bitişmek için

Hakkı verilmiş bir anlamla?

Haz

Güzellikten ayrılmak istemezdi

Arınmak isterdi haz

Hazzı arıtmaya güzellik yeterdi.

Kaçırılmazsa, insanlar arasında bırakılırsa Yusuf

Bir gün, nasıl olsa, er geç

Güzelliğin yanı başına bir şehvet

Bir hüsran, bir hatıra

En azından insanların o hiç vazgeçmedikleri

Bir mukavemet eklenecekti.

Güzellik bulandıkça

Haz bulandırılacak

O zaman Hüsnü Yusuf'a bakan diyecek ki

Güzel; ama bir pürüz var

Güzel; ama başıma kim bilir ne bela açar

Güzel; ama daha temiz olabilirdi.

Kaçmalı Yusuf, kaçırılmalı

Güzellik hazzı mutlaka arıtmalı

Yoksa ben

Önce ben, sadece ben, hep ben

Diyerek nev'i beşer

Pıtraklı ve pusarık bir tapınakta raks ederken

Kendinden geçecek

Hamleler, darbeler, sarılışlarla binlerce yıl

Neleri çürüttüyse

Onlarla geçinecek.

Hazzın gücü Hüsnü Yusuf'u kaçırmak için yetmedi

Yalnız yönelmek gelirdi Kızguran'ın elinden

Yönelmek, yöneltmek, yönlendirmek

Sevgilim! Sevgilim! Sevgilim!

Başka ne söylenebilirdi?

İnsan dediğin aceleci

Cinler de acele etmeli

Kızguran çabucak

Yusuf'u kaçırmak için

İki başka cinden yardım istedi

İki cin daha

Yönlendirmesi gerekti hazzın

Güzellik hırsızlığına.

Bunların ilki Sarlanan

Eylem cini.

Edim

Dünden hazırdı güzelliği

güzel olan her şeyi

Köhne yığından kaçırmaya.

Çünkü boy atmaya can atarken bir fidan

Umursamaz çokluktaki kösteği.

Eylem gerek tohumu çatlatmak için

Yalnız doğurandır doğruyu bulan

Neyse çok toprakta

Gökte ne çoksa

Bir an gelir

Biriciklik burcuna edimle varır

Eylemdir

Tazeler, harap eder, küstürür, gönül alır

Eylemle uçar bezginlikteki kir

Dirilik erki kalırsa

Yalnız eylemde kalır.

İşte Yusuf`un güzelliği

İşte arınmak isteyen haz

Bir kez "işte" denildiyse artık durulmaz

Bir şey bir şeye dönüşürken

Eyleme geçilecek

Ve yakadan düşecek bu bungun kalabalık

Bir oluş yönünde sıyrılan her ne ise

Edimle ilenecek çokluğa, katılığa

Eyleyenler görecek yegânelik ne imiş:

Nereden sonrası kübra

Nereden önce sagir

Kaç, kaçır, doldur ya da dök

II faut agir.

Haz cini eylem ciniyle bir araya gelince

Belki her şey yapılabilirdi

Evet, her şey

İyi ve kötü.

Acaba

İyi veya kötü şey

Aynı zamanda yerli yerince ve uygun mu?

İyi olsun, kötü olsun diye yapmak istenilen

Rast gelecek mi kendini var eden yöne?

Bunu anlamak için haz cini Kızguran

Yönlendirdi Gökleren'i

Yusuf'u kaçırmaya.

Güzelliği çalmak için çağrılan

İkinci cindi bu

Ödev cini.

Hüsnü Yusuf kaçırılacak çünkü

Bunun bir çünküsü var

Her nesnenin kendine özgü

Bir yeri var evrende

Hazzın çünküsü yoktur

Eylemin de

Haz ve eylem

Bilinmez nerede eğleşecekler

Oysa yalnız nesneler değil duygular düşünceler

Ararlar ve bilmek isterler benzerleri arasındaki yerlerini

Bu yer bir yer olmaklığı yüzünden

Ödevini gösteriyor her nesneye

Giderek

Her nesne ödeviyle

Kaybediyor nesne niteliğini

Ödevini yerine getiren "o şey" oluyor.

Böylelikle ormanların kimliğinden söz açıyorlar

Denizlerin kimliği, çöllerin, buzulların, sıradağların

Ve kapanmak bilmiyor bir kere açıldımı söz

Gökleren her tarafa bir şey yetiştiriyor

Armağan verir gibi, tetiğe basar gibi

Maden işçilerinin urbalarına kimlik

Kumarhane kapılarındaki kabadayılara nişan

Rujunu sürdükten sonra

Aynada kendini öpermiş gibi yapan

Sütüm yetseydi de doyurabilseydim, ne var?

Sana almazsam neyim önümüzdeki yaz

Ödevin cümleleri birer birer sayılmaz

Yerine getirmeye bile gerek yok

Tabiatla düşüyor

Tarihle

Yükseliyor durmadan

Hem ödev

Hem ödevi üstüne alan.

Hepsi üç cindir bunların.

Hazdır, eylemdir, ödevdir

Yusuf'u kaçıran.

Yusuf'u insanların dünyasında

El âlemin dipsiz düşkünlüklerine tutundurmayan.

30 Nisan 2020 16:20

MütefekkirYolcu
Aday Memur

İhtilal acentası...

Solun tam da ortası.

Moskof ?un oltası..

Eli, zulüm muştası.

Tek ümidi, cuntası

İnkılap, avantası...

Nemrut, onun atası...

Ölüm yolu, rotası..

Namlı servet çantası..

Ünlü küfür softası..

(1968)

~ Necip Fazıl Kısakürek ~

30 Nisan 2020 18:38

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

27.04.2020

Bir Yusuf Masalı (İsmet Özel)

Üçüncü Bab

ŞİVEKÂR'IN YOLCULUĞUDUR

Eskiler iz sürerdi.

Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.

Arıyoruz âlemin iç yüzünden zihnimize

Yansıyan bir tasarımla gerçeği.

Şivekâr bizden biri

Yola çıktı yolu bilmeden

Arıyor bir hedef gözüne kestirmeden

Aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan

Özünü harekete geçiren onun

Kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.

Yol canlılıkla mukayyet

Gitti deriz

Ölenler için

Yalnız yaşayanların işidir

Yola çıkmak, yolu kat etmek.

Şivekâr olduğuna

Olmasını istediği için inandığı

O bir, biricik can için yola koyuldu

Canını koydu yola

Öyle bir başka ben

Bulsun ki

Ben'i bütün şemaliyle onda bulunsun

Başkada bir ben yok ise

Yere çalınsın rüya

Benle

Başka yok olsun.

Eskiler aramaz, iz sürerdi.

Bilirlerdi Evet'le Hayır arasına Belki

Sokulduğunda

Felaket gelir.

Noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden

Nelerin koptuğu besbelli.

Dağılmak eskilerin dilinde

Ufalanmak anlamına gelirdi

İz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için

Biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz

Korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.

Şivekâr korkmadı kaybolmaktan

Daldı çokluğa can havliyle

Dedi bulsam da Hüsnü Yusuf'u

Onun gibi kaybolsam keşke.

Kaç yıl geçirdi Şivekâr arayış içinde?

Neler yaşadı?

Biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.

Saklarız

Arayan ve arayışın süre gittiği ortamın

Yek diğerinden ne paylar aldığını.

Dünyada

Çözülürse dünyayı

Issız kılacak bir çelişki vardı

Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan

Taraf olunduğunda.

Aradı Hüsnü Yusuf'u Şivekâr

Hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin

Susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.

Yalnız arayan bilir acımasını

Aramamak acımamak demektir

Küçümsenecekse

Memnuniyet küçümsenmelidir

Dünyanın dönmekten memnuniyeti

İnsanların utancı dünyaya dönüşmekten

İnsanlar

Onların birer kırba hepsi

Dış tarafları köseledir

Hepsi içinde taşır içilecek şeyi

Utanır ıslanmış köseleden insanlar

SAHİPSİZ BİR UTANÇ HEPSİ.

Şivekâr önceleri

Arayışın ilk aşamasında

Bu utancı sadece seyretmekteydi.

Evden ayrılırken bohçasına koyduğu birkaç altın

Takındığı birkaç parça mücevher

Bir şehirden başka şehre göçerken

Dağlar aşıp ormanlardan geçerken

Sıyrılıp yol bulmayı ona kolaylaştırdı.

Daha sonra ve fakat

İnsan dedikleri o sahipsiz utançla

Yaptığı pazarlık fena tartakladı onu

İnsanlık utancından

En külliyetli payı o aldı.

Aradı

Arayış ibresinden gözünü ayırmadı

Karnı aç

Üstü başı lime lime

Artık narin ayakları çiziklerle dolu

Dirsekleri de yara kabukları

Gerçi bu kadarı, böylesi

Başlarken hiç akla gelmezdi

Lakin hayret!

Arayana yoksulluk eziyet vermiyor

Arayanın aramaktan başka derdi yok.

Vakti bilmek için

Diyor kendi kendine

Haber almak sadece bir başlangıçtı

Aradıkça dirisin

Aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.

Aradın ve anladın

Haber almakla yol tüketilmiyor

Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan

Senin kendin

Haber olsa gerektir.

Bak işte

Bir parça kuru ekmek

Kim bilir kim düşürmüş

Kim bilir kim ekmeği bir kenara

Ayakaltından çekmiş.

Ne de sert!

Şu akan derecikte biraz ıslatsam ekmeği

Diye düşündü Şivekâr

O zaman dişim keser.

Pırıl pırıl dereye

Uzattı elindekini

Belki eski kibrinden

Kalma biraz halsizlik

Belki bu ince suyun

Cilveli alayişi

Ekmek

Dereye düşüverdi.

Hem karnı aç

Hem de avı nispet yaparmış gibi

Su üstünde kıpırdanıyor

Koştu o kuru ekmeğin

Peşi sıra Şivekâr

Bir süre öyle gittiler

O da ne?

Dere görünmez oldu

Harap bir tahta perde girdi

Ekmekle Şivekâr'ın arasına

Genç kız gerilemedi

Hem zaten vazgeçerse

Ne yapacağı belli mi?

Dönülecek bir yer

Bilmiyor gitmezse ekmeğin ardı sıra.

Suya girdi bulmak için ekmeğini

Tahta perdeden öteye geçti.

Aklı zorlayan bir yer o perdenin ötesi.

Bir bahçe. Gerçekten buraya bahçe mi demeli?

Ağaç, yaprak, meyve, kuş hepsi tamam

Tastamam hepsi.

Sanki biraz önce tamamlanmış gibi.

Kokusu çiçeklerin

Otların, çalıların kısa cümlecikleri

Yukardan dua fısıldar gibi yüze değen esinti.

İnsan bir resmin içine

Bu kadar girebilir.

Bu bahçede her şey hayran olunmak için

Her şey kendine özen göstermiş

Her şey kendine öyle bakıtıyor ki

Şivekâr bir kuru ekmeğin peşi sıra buraya girdiğini

Bir daha aklına hiç getirmedi

Hangi garip kuşun rızkıydı ki o ekmek?

Kim bilir nereye gitti?

Şimdi artık bahçenin derinliği genç kızı cezbediyor

Bu bahçe keşfe açık bir kalbi bekler gibi

Yürüdükçe bahçeden bir şey siniyor kıza

Şivekâr bahçeye tını salıyor adım attıkça

Çok geçmeden gözlerinin önüne

Ne diyelim?

Resim içinde resim mi?

Edebiyat burada bize yardım edemez.

Bir çiçekle meşgul olan kelebekle meşgul olan bir erkek

Eskiler olsaydı betimleyeceklerdi

Biz yeniler Alt dudağımızı ısırır

Ve terleriz

Şivekâr bizden biri

Onun dilinden dökülen

Bizim kelimelerimiz

Saçma

Ama başka ne sorulurdu ki?

"in misin, cin misin?"

Cevap verdi Hüsnü Yusuf:

"ne inim, ne cinim"

"ben de senin gibi bir beni âdemim"

30 Nisan 2020 23:29

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

28.04.2020

Bir Yusuf Masalı ( İsmet Özel)

Dördüncü Bab

BİR YUSUF, BİR ŞİVEKÂR

Şivekâr buldu

Kendi arayışında bir karşılık bulunduğunu.

Ya Yusuf?

Peki, Hüsnü Yusuf bulunmak istiyor muydu?

Harikulade bir bahçede

Cinlerin arasında geçmişti günleri

Öğrenmişti cinlerden yüzlerce hüner

İnsanlar arasında kalsaydı eğer

Hükmetmek ve itaat etmekten başka bir alanda

Yusuf?a rahat vermezdi onlar.

Gülünç özlemleri insanların

Sinir bozucu tedirginlikle

Ve derinlik karşısında gösterdikleri

Şiddetli ve tamamen mankafa tepki

Bütün bunlar Hüsnü Yusuf için

Bezgin bir hayat demekti.

Kalkıp, çıkıp, uzaklaşıp

İnsanların dünyasından

Yusuf'un mahremiyetine kadar uzanan

Bu pejmürde kız da neyin nesi?

Önce halinden ona hiçbir şey söylemedi

Bıraktı

Konuşsun Şivekâr.

Aman Allah'ım!

Şivekâr konuştukça

Yusuf?un her yanına

Oklar saplandı sanki.

Dertli gönül neymiş

Gönüle dert neden düşermiş

Nasıl olurmuş göze almak

Gözlerden ötesini

Yağmadan, çapuldan, hazıra konmaktan uzak

Akları, karaları, bütün renkleri esirgeyip

Esirgenmeyi hak etmek

Ve dönenmek evrende arındırıcı

İtimada şayan bir rüzgâr gibi.

Hayret ki cinler bu kızı kaçırmamış

Bu fevkalade gönlüyle.

Şivekâr'ı dinledikten sonra Yusuf

Ancak anlayabildi kendi başına neler geldiğini.

Sonra açarken uzun uzun halini kıza

Sanki ona bir şeyler iade etti.

Bir Yusuf, bir Şivekâr

Anlamı yoktu artık ayrı hayatlarının

Çabuk anladılar ki armağanmış yaşadıkları

Verilmeyi beklemişler birbirlerine.

İki insan diyelim isterseniz artık onlara

Bizler de başvuralım

Tarihin ve tabiatın

Güç yetiremediği

O ifadeye.

İki insan bir araya gelince

İki taşın beraberliği gibi olmaz

Diyelim iki salkım

Bir çift kuş, yılanlar, kurbağalar, göçmen sürüler

Yarasa aşiretleri, birbirine açılan tanrısız mağaralar

Yabancılık

Yalıtkanlık üretirler ha bire.

İnsan soyu

İletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında

İki insan

Başka hiçbir yaratıkta olmayan

Geçirgen bağın başlatıcısıdır

Anneler ve babalar

Oğullar, kızlar, hısımlar

Komşular, hemşeriler, yurttaşlar

Hangileri arasından seçilirse seçilsin

İki insan bir araya gelince

O geçirgen bağa bir ilmek atar

Bazen fiyonk olur arada

Bazen her şey düğümlenir

Yine de sonuna kadar

Bu bağın götürdüğü

Yere kadar gitmez

İnsanlar

Dostluğa, kandaşlığa, aşka evet

Evet ama nereye kadar?

Bunun bir son kertesi vardır

Binlerce yıl iki insandan çok azı

Son kerteyi birlikte tanımıştır.

Sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken

İki insan tahsil eder zamanı

En doğrusu son kertede iki insan

Vakitsiz okunmuş bir ezandır

Yusuf ile Şivekâr

Vakitsiz okundular

Çünkü zaman

İki insan

Ya da

Hiç...

Gün batımı yaklaşıyor

Birazdan bahçeye geri gelecek cinler

Her sabah gün ışıdığı zaman

Üç cin

Gökleren, Sarlanan ve Kızguran

İri kuşlar şekline girip havalanırlar

Sormaya gelmez gün boyu yaptıkları

Ama onlar görecek olursa

Yusuf'un yanında bir insanı

Hiddetleri neye mal olur

Bunu Yusuf bilmiyor.

Güneş battı batacak derken

Yusuf gönlünün sıcaklığıyla buram buram

Tütsülenen eşine sevecen bir tokat indiriyor

Bir elma haline giriyor Şivekâr

Hani bir zamanlar bir kuru

Ekmeğimiz vardı ya

Onun gibi bir kenara koyuyor.

Cinler geniş kanatlarıyla alaca gökten süzülüp

Toprağa silkinerek konduklarında

İnsan şekline giriyorlar

Bir

İki

Üç

"Burada bir insan kokusu var"

"İnsan kokuyor buralar"

"İnsan var"

Cinlerle yıllarca beraberliğin verdiği pişkinlikle

Hatta biraz azarlar gibi cevap veriyor Yusuf

"Bu bahçede benden gayri insan ne arar"

"Kokuysa sizin dişleriniz arasından geliyordur"

"Kaç insan parçaladınız acaba?"

Cinleri kandırmak o kadar kolay değil

"Nedir Yusuf" diyorlar

"Sen eskiden hiç kendinden"

"İnsan diye bahsetmezdin?"

O gece böyle geçer

Ertesi gün Yusuf ile Şivekâr

Yine birbirlerine kalır

Çevre olurlar birbirlerine

Gün batar

Elma olur Şivekâr

Birkaç hafta, sonra ay

Aylar çoğalır

Şivekâr gebe kalır

Elmayı cin gözünden saklamanın imkânı yoktur artık.

30 Nisan 2020 23:37

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

29.04.2020

Bir Yusuf Masalı ( İsmet Özel)

Beşinci Bab

DÖNÜŞ

Bütün sevişenlerin zor dakikaları vardır

Hepsinin o zamanlarda benzeşir davranışları

Hüsnü Yusuf

Aldı Şivekârını karşısına

Ellerini tuttu

Ayırmadan gözlerinden gözlerini

Önce derin bir iç geçirdi

Konuşmaya başladı sonra:

"İkimiz o bir kalarak en özel yeri"

"Yaratılmışlar arasında"

"Ne kadar hakkıyla kazanmış olursak olalım"

"Ve şimdi çok kimsenin anlamadığı"

"Yüceliş basamaklarında olsak da"

"Her yaratılan şeyin zemini"

"Bizim de zeminimiz"

"İnsan çoğalacaksa insanlarda çoğalır

"Bir dönüş bekliyor seni"

"Cinlerin bahçesinde"

"Çocuk doğamaz"

Hüsnü Yusuf Şivekâr'a neler yapacağını birer birer anlattı.

Bir kocaman yumak ip vererek ona.

Gidecekti

Yumağın bittiği yere kadar hiç durmayacaktı.

Ne bitmez yumakmış! Kaç gün gitti?

Sonunda vardığı yer kapkara bir şehirdi.

Önce

Gecenin tesiri sandı

Oysa gerçekten kara

Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir.

Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı

Panjurlar ve kepenkler

Onlar da siyah ve kapalı

Yollar hep zift karası

Kaldırımlar kara taş

Fakat ne geçen var, ne giden

Bütün perdeleri çekik ve kara

Bakan kimseler yok pencereden sokaklara.

Şivekâr

Karnı burnunda

Ağır ağır kat etti kara şehri.

En büyük kapısını buldu şehrin

En kara kapı da buydu.

Bu şehir baştan başa yıllardır

Hüsnü Yusuf yasını tutmaktaydı.

Gizli, gözden uzak bir yerde oynuyordu çocuklar

Büyükler için oynamak, gülmek

Gizlice bile olsa yasak.

Yusuf'u cinler kaçırınca yedi yaşında

Önce annesiyle babası karalara büründü

Sonra

Yavaş yavaş güzel Yusuf'un yokluğuyla

Kendine çirkinlik bulaşmış hisseden herkes

Siyahı seçti

Bir dürüstlük aradı yasla avunmakta.

Bu şehrin beyi Hüsnü Yusuf'un babası

En büyük kapı bey kapısı

Gebe kadın büyük, kara kapıyı

Tam da doğum sancısı tuttuğu sırada çaldı.

Açan olmadı, içerden bir kıpırtı

Duyulmadı

Çaldı Şivekâr bir daha

Bir daha, bir daha

Ne ses

Ne nefes

Sonunda ona öğretildiği üzere

"Açın, Hüsnü Yusuf?un başı için açın" dedi.

İçten ve iç parçalayıcı bir inleyişle

O zaman kocaman kara kapı

Açılıvermediyse de tamamen

Mağrur ve ağırdan aralandı.

"Doğurmak üzereyim"

"Bana bir yer gösterin."

Şivekâr'ı ineklerin ahırına aldılar

Çok geçmeden doğurdu

Hani şu bir avcıdan işittiğine kanan var ya

Ümidin ve korkunun hakkını vermek için

Nice iniş nice çıkış yaşayan

Mezbeleliklerde hırpalandıktan sonra

Nikâhını harikulâde bir bahçede

En harikulâde erkekle kıyan kızın

Oğlu doğdu nihayet.

Loğusa yalnız kalmasın

Al basmasın onu diye

O gece ahıra bir halayık bıraktılar

Ve o gece bir kuş kondu ahırın penceresine

Dile geldi, seslendi:

"-Şivekârım! Şivekârım!"

İçerden yanıtlandı bu çağrı

"Lebbeyk! Sultanım!"

"Ne yapar sultanım?"

"Boklu çaputlar içinde yatar sultanın"

"Annem duymadı mı?"

"Al haneye almadı mı?"

"Yavrumun yavrusu deyip"

"Sinesine sarmadı mı?"

Pır deyip uçtu sorular sonrası kuş.

Ama olay halayık kızı çok korkuttu

Koşup anlattı duyduklarını kâhya kadına

Kâhya kadın işkillendi bu işten:

"Kaz kümesine alsınlar loğusayı"

"Oraya benim için de bir yatak koysunlar."

Ertesi gece aynı kuş

Bu sefer kaz kümesinin penceresine

Konarak aynı söyleşiye yer verince

Halayık ne işittiyse, kâhya kadın, o da duyunca

Anladı kara konaktaki emektar

Bir bey doğurmuştu vesveseyle baktıkları yabancı

Üstelik bu son gelen konakta herkesten daha yerli.

Yeni efendisidir doğan bebek

Beyin torunu.

Gerçeği öğrenince

Yas kentinin beyi, kara konağın hatunu

Bir basübadelmevt saydılar bütün olan biteni

Yavruyu vekit geçirmeden al haneye aldılar

Yavrumuzun yavrusu deyip kucaklarında sardılar

Şivekâr'la konuşup tebcil ettiler gelini

Daha ileri gittiler

-Bu soyda ihtiras bitmez

Dediler:

"Yakala bu kuşu bize!"

"Tut bu kuşu bizim için!"

Şivekâr Yusuf'a dokunmak istemez mi?

Can ü yürekten

Kabul etti teklifi.

Al haneyi görmeliydiniz.

Daha hüsnü Yusuf doğmadan

Orayı annesi

Bir sevinç odası olarak tertiplemişti.

Her taraf siyaha büründüğü günlerde bile

Bu oda al hane kaldı

Ümit ve sevinç

Temsil etsin istendi.

Demirden ve kızıl bir karyolada yatıyordu Şivekâr

Kuş pencereye konup adını ünledi:

"Şivekârım! Şivekârım!"

Bir naz uykusu içindeymiş

Gibi yaptı yatakta sere serpe uzanan

Kuşcağız kondu bu sefer karyola demirine

Tez canlı, endişeli seslendi:

"Şivekârım! Şivekârım!"

Yine ses yok.

Yastığa indi, geldi başucuna

"Şivekârım!" "Şi?" der demez

Kaptı kuşu uyurmuş gibi yapan.

Kaçırılmak neyse...

Ama bunca serencamın sonunda

Bir kuş olarak yakalanmak

Ağır geldi Yusuf'a

Silkinip buluverdi gerçek cesametini

Birden bire al haneyi

Güzelliğiyle doldurdu.

Bey ve hatun

Babayla anne

Coşkuyla daldılar içeri

Sarılmalar, öpüşler...

Hasretler giderildi.

İnsan hayatı dediğin ne de meraklı bir şey

Neden kılıç kabzasındadır kınalı parmak?

Buraya kadar geldi masal

Şimdi acep ne olacak?

30 Nisan 2020 23:42

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

Bir Yusuf Masalı (İsmet Özel)

Altıncı Bab

İNS Ü CİN

Cinlerin

Hüsnü Yusuf'u kaçırmaları

Elbet el altından bir desiseydi

Bir insanı

Yusuf'u yabancısı olduğu bir ufka taşıdılar.

Yine de cinlerin insan ufkunu

İnsanlık ortamını yıkmaya yanaştıkları söylenemez.

Fakat ne yaptı buna mukabil insanlar?

Cinlere sezdirmeden kimi bölgelerini onların

Çaldılar önce

Şimdi de denemek istiyorlar

Cinlerin cinliğini ihlâl etmeyi.

Yusuf?un babası, erki hep göze batan bey

"Bak oğlum" diyor "Buraya kadar geldik"

"Seni görmek, sana dokunmak fırsatına erdik"

"Bizden bir oğul kaçırıldı, can yakan bir şeydi bu"

"Bu yanık can"

"Nasıl avutsun babası kaçırılmış çocuğu?"

"Yok mudur bir yolu ki"

"Cinlere sor bakalım"

"Oğlunla ve Şivekâr?ınla"

"Yeni bir hayat kurasın?"

Bu teklifi meydan okuma saydı cinler

Dediler "Baban o kadar kendine güveniyorsa eğer"

"Biz seni ins ü cin sınırına getirip oturtalım"

"Döktürsün senin başından üste baban"

"Kurşun bir kubbe"

"Kubbeyi biz yıkamazsak"

"Artık hep insan kalırsın"

"Ama bizim darbelerimizden bu kubbe yıkılırsa"

"Tutsak saymayız seni avımızsın."

İnsan cine meydan okuduktan sonra

Her şey cinlerin sıraladığı işlerle başladı

Kızguran, Sarlanan, Gökleren

Daha yedi yaşında

Ayartarak

Kaçırdıkları Yusuf'u

Gerisin geri getirip

Ter ü taze bir baba olduğu çıplaklığıyla

Sınıra bıraktılar.

Burası

Cinlik ve insanlık sınırıydı

O anda

Cinler Hüsnü Yusuf'u bırakır bırakmaz

Beyin emrinde binlerce nefer

Hatunun mahiyetinde yüzlerce kadın

Dökülecek kubbenin harcını

Hızla yere çaktıkları

İskeleye sıvadı.

Yusuf şimdi

Cinlerin ona öğrettiği yerdedir

Etrafını şu an kaplamakta olan oysa

İnsan işi anlaşılmaz alaşım.

Bitti mi?

Diye sordu yukarıdan cinler.

Şimdiye kadar

Yusuf?un bile görmediği

Devasa kanatlı, pençesi azman

Birer kuş kıyafetindeydiler

Süre dolunca bir ağızdan

Haydi gelin gelecekseniz

Diye haykırdı onca nefer

Onca kadın alçak sesle yine de bir ağızdan

Boyunuz devrilsin deyip ilendi.

Cinler kanatlarını kaldırıp

Vurdular dev kubbeye

Her vuruşta etraf

Zangırdadı, gümbürdedi

Hem vuruyor, hem çığlık atıyorlardı:

"Yusuuuf! Çık da bir kaşık kanını içelim"

Cinler hesabına göre bu kubbe

Sayılı darbelerden sonra çökmeliydi

Fakat kubbenin direnci tahminleri aştı

Öyleyse daha sert kanat darbeleri indirilmeli

Âvâzı yükseltmeli

"Yusuuuf! Yusuuuf! Yusuuuf!"

"Çık da bir kaşık kanını içelim"

Cinler çok kanat vuruyor

Çok ağır

Direniyor kubbe.

Cinlerin çabaları

Şaşırtıcı bir yönde etkiledi Yusuf?u

Yıllarını cinler arasında geçirmiş bu taze baba

Etkilendi

İnsan iddiasının bu kerte direşken oluşundan.

Göz önündeki hesaplaşmadan kolayca kaçan

Hasmı için hep bir tuzak tasarlayan insan kafası

Sihirden ve tılsımdan daha büyük endişe.

Cinler gibi kan içmiyor insanlar

Ama hepsi sülâlece ilik emmede usta.

Kubbeyi cinler dıştan yıkamıyor

Ben içerden zorlasam yıkılır mı?

Hüsnü Yusuf

Bütün gücüyle içten

-Evet, samimiyetle

Yüklendi kubbeye.

Yıkılmadı yatık duran şey

Kendinden yassılmış olanı hangi kuvvet yıkacak?

Yıkılmaz çünkü atılım zevki nedir hiç bilmeyen

Eyyamcı kamuya kaynaştırıyor onu

Özgünlükten duyduğu nefret

Donukluktan alıyor direncini

Bir gün

Sırf merak yüzünden

Yerini asla terk etmiyecek

Sapasağlam çünkü hassas yeri yok

Çünkü her tarafı aynı miktarda müphem.

Hüsnü Yusuf masalı

Onlar

Cümle el âlem

Muradına erince bitti.

Herkes Yusuf'a kavuştuk diye pek seviniyor.

Yusuf artık cinlerle değil.

Yine de sormak lazım

Kavuşmak

Denir mi

Hep bir arada bulunmaya?

Bir arada bulunmanın töresi, yasası var

İnsanlar bir arada. Neden iki insan yok?

Nerede Yin?

Nerede Yang?

The two and the one?

01 Mayıs 2020 23:39

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

Bir Yusuf Masalı ( İsmet Özel)

Yedinci Bab

SUYUN SIZLADIĞIDIR

Sızıyı gideren su.

Suyun sızladığını kimseler bilmez.

02 Mayıs 2020 23:16

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

Partizan (İsmet Özel)

Gırtlağımda bir harf büyüyor

buna dayanacağım

dişlerim kamaşıyor yıldızlardan

buna da.

Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir.

Artık yırtarak açtığımız zarflarda

ne kargış, ne infilak

yalnız

koynunda çaresiz, çıplak

isyan işaretleri taşıyan

bir ergen cesedi.

Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir

uyusam bir dağın benimle uyuduğu oluyor

her gün şehrin ortasında bir ergen ölüyor

domuzuna ölüyor bankerlere durarak

noterden onaylı kağıtlara durarak

mevlit ilanlarına durarak.

Yunmadık saçlarını okşuyoruz, yavrum.

-Yüzümüzde dolanan bir mayhoş kahkaha -

Gırtlağımda bir harf büyüyor

gırtlağımızda.

Sarp bir güvercin düşüyor yüreğimden

buna dayanmalıyım

ölünce bir partizan gibi ölmeliyim

sabahın kuşluk vaktine savrulan

savrulan savrulan ergen ölüleri gibi.

Şehrin şarkısını söylediğim zaman

yağız bir kımıltı oluyor sesim

korku ve cüzam

korku ve cüzam

korku...

Ne beklenebilir artık namlulardan.

Harçlar karılmış duruyordur

hem de kara

bir gerdek olarak yaşıyoruzdur kendimizi

ne beklenebilir.

Yırtarak açtığımız zarflarda

büyük tecimevlerinde, büyük çarşılarda

pokerde-sinemada-genelevlerde

ne bir suçlu çağrışımı, ne karabasan

yalnız o herkesler

o herkesler kendine akarak boğulan

ve sürdüren bir güleç kocamışlığı.

Bereketli kuşlar serpeceğim ayaklarıma

genzimi yakarak

bir cinayet türküsü söyleyeceğim ben de

ölürsem bir partizan gibi öleceğim

azgın bir gebelik halinde.

Beni dinmeyen bir mavilik kanırtıyor

buna dayanamam

bir çeteci dişleriyle söküyor kanımdaki çiviyi

buna da.

Radyodan silah sesleri geliyor

ter kokusu geliyor, ayak

aksayan bir şey örtüyor

yüreğimin kabzasını

olmadık sesler geliyor radyodan

beynimde korkunç bir vida olarak

ergen ölüleri

artık ellerimi bu rahlelerden ayırsam

boyunbağımın ve gülüşümün o kirli

rahatlığından, yırtık uğultusundan şehrin.

Umudunun ayak seslerini okşuyoruz, yavrum.

Kuşandığımız

bu alkol kokusu bize ne getirdi ki!

ÇIKSAM

gök

şarlayarak devrilse ardımdan

- ölürsek bir partizan gibi ölmeliydik -

yürüsem parçalanmış bir ceset tazeliğinde

yürüsem beynimde kıpkızıl bir serinlik

sonra denizler devirebilirim dudaklarımdan

sonra aşk, sonra dirlik: partizan

03 Mayıs 2020 03:28

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

Beyaz (Ziya Osman Saba)

Bir bademin altına, yorgun, oturmak biraz,

Ayrı ayrı seyretmek çiçek açmış her dalı.

Artık bütün renklerden, artık uzaklaşmalı:

Beyaz işte, aylardır gözümde tüten beyaz.

İş bitti... Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz,

Duyuyorum bu sabah, kış içimden çıkalı,

İçimin dört duvarı bembeyaz badanalı,

Ah, sade nefes almak, göğsüme dolan bu haz...

Bir kuş ötecek şimdi... Havada bir durgunluk,

Mermeriyle konuşan açık kalmış bir musluk,

Beyaz çiçeklerini tektük düşüren kiraz.

Bahar pınarlarından içime damlayan su,

Bembeyaz çiçeklerin ıslak, temiz kokusu,

Kış bitti... Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz..

09 Mayıs 2020 02:08

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

04.05.2020

Çakıl (Bedri Rahmi Eyüpoğlu)

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde

Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar

Bir gelincik açılır ansızın

Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken

Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır

Deliler gibi dönmeğe başlar

Döndükçe yumak yumak çözülür

Çözüldükçe ufalır küçülür

Çekirdeği henüz süt bağlamış

Masmavi bir erik kesilir ağzımda

Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken

Bir çakıl taşı ısınır içimde.

09 Mayıs 2020 02:13

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

05.05.2020

Mor Külhani ( Ece Ayhan)

1.Şiirimiz karadır abiler

Kendi kendine çalan bir davul zurna

Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan

Taşınır mal helalarında kara kamunun

Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

2.Şiirimiz her işi yapar abiler

Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur

Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür

Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta

Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

3.Şiirimiz gül kurutur abiler

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın

Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan

Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu

Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

4.Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister

Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun

Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla

Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

5.Şiirimiz mor külhanidir abiler

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz

Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde

Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle

Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

6.Şiirimiz kentten içeridir abiler

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir

Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

09 Mayıs 2020 03:00

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

06.05.2020

İlkyaz ( Gülten Akın)

Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar

Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya

Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı

Bakıp kapatıyorlar

Geceye giriyor türküler ve ince şeyler

"Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı

Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz

sisin dere ağızlarından sokulup akşamları

Fındıklarımızı basıyor

Neyleriz kararan tomurcukları

Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz

Tecimenlere yalvarıyoruz:

Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz

Bir banka az çiziniz bir yalvarma

Bizden size ve sizden dışardakilere

Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye

-Evet efendim-

Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye

Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet

Yazların motorlu çingeneleri

Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş

Toprağa tutku, kendinden dolayı

Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para

Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga

Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga

Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde

-Bilmiyoruz neden kavga.

Sonra kasabanın cezaevinde

Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz

Günlerimiz iterek genişletiyoruz

Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye

Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye

Durup ince şeyleri anlatmaya

Kimselerin vakti olmasa da

Okulların kadın öğretmencikleri

Tatil günlerini çoğaltsalar da

Kutsal nemiz varsa onun adına

Gözlerimiz için bağlar dokusalar da

Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide

Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden

Islık çalar yanıt veririz

09 Mayıs 2020 21:27

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

07.05.2020

Gidişini Anlatıyorum ( Rıfat Ilgaz)

Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için

Saçlarını, gözlerini, ellerini

Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya

Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak

Termometrede yükselen çizgi çizgi

Kim bilir nerelerde soğuyorsun

Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen

İnsan insan bakan gözbebeklerin

Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta

Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

Ne gelirse onlardan gelir bana

Çalışma gücü yaşama direnci

Mutluluk gibi kazanılması zor

Mutluluk gibi yitirilmesi kolay

Bir açarsın ki mutluyum

Bir kaparsın her şey elimden gitmiş

09 Mayıs 2020 22:05

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

08.05.2020

Medüza ( Edip Cansever)

Derin, sessiz, iyi, böylece

Güz, ölülerini bırakan kuşlar

Yer kalmadı acıya ülkemizde

Derin, sessiz, iyi böylece

Gün ortası alacakaranlık bakışlar

Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz

Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün medüzalar

Aşar söylediklerimizi çeker gideriz

Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz

Kıyısında camların bozbulanık rakılar

Çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla

Yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer

Sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter

Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur

Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler.

09 Mayıs 2020 22:09

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

Jazz ( İsmet Özel)

Bu vapuru kaçırırsam beni belki de cinnet basar

belki kanser olurum bu yıl sınıfta kalırsam

nöbette uyursam eğer kitaplarımı yakarlar

etimde şirpençe çıkar bu kızı alamazsam

bu işi bitiremezsem şehirden beni kovarlar

izin kağıdım yanar konuşacak olursam

bu senet bankalar kapanmadan

ruhumun rengini kapatmayacak olursa

ölür kuyuya düşen çocuk

çocuğun mercan saati çatlar mutlaka

koşup haber vermeliyim

yetkili memura

bahar geliyor, ilerliyor yeminler

alnımı kapıp getirmeliyim

denizi karşılamaya

kırlangıcın kanadındaki kezzap

leylakta sıkışan buhar için

nabzımı bulmalıyım nerede bulacaksam

nabzımı çünkü ben kasadan fiş alarak

yağmuru, selvileri zor durumda bıraktım

benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler

ben papatyaları şımartmadım diye oldu

Mata Hari'ler casus, Al Capone'lar gangster

inmem gerek gözbebeklerimin altına

beynimin ortasına büzülmeliyim

genşeyip kımıldayabilirim oradan sonra

dum di dum

duridum dubida

kendi kalbimle zamanım arasındaki sarkaç

püskürtüyor beni dünyaya

bırakıyorum zerreciklerime kadar emsin beni

Atlantik ve Pasifik ve beş kıta

koşmam gerek

yetişmem gerek yazgıma

tutmam gerek, sormam gerek, bilmem gerek

esenlemem, kargışlamam, irkitmem gerek niçin

niçin, niçin, niçin

kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin

10 Mayıs 2020 23:34

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

Anne ( İbrahim Sadri )

Kan ter içinde gece

Kan ter içinde her yanım

Her yanım bu gece vurgun içinde

Kurşun yemişim, sürgün yemişim

Bu sana ilk gelişim

Vur emriyle düşmüşüm kapına

Düşmüşüm kucağına, bu yara sıcak ana

Yok elimde bir demet menekşe

Yok elimde sevdiğin gül şekeri

Yok işte sana bir şey

Bilmem ki ne demeli

Bir tek ağır yaralı özlemim

Ve birtek gözlerine sürdüğün gözlerim

Anne benim, aç kapıyı

Oğulcuğun, küçük tavşanın, körolmayasıcağın

Ölmeyesin, bitmeyesin

Yürekyarısı gitmeyesin dediğin

Anne benim, aç kapıyı

İşte geldim, işte bu sana ilk gelişim

Hep senin için gökyüzünde bir evimiz olsun isterdim

Hep senin için bulutları isterdim

Ellerimi açtırıp dua ettirirken

O küçük evimizde sokulurken göğsüne her gece

Hani her gece sorduğumda

Anne babam nerde

Nerde kuşların dilinden anlayan adam

Ve menekşelerle konuşan adam

Nerde anne

Ve sen bastırıp bağrının kızılca kıyametine acını

Gelecek oğul, sen uyu şimdi

Baban gelecek bir yağmur gibi yağmurla

Rahmete boğacak yoksulluğumuzu derken

Ben uyur, düşümde

Senin için bir ev görürdüm gökyüzünde

Sen, babam, ben ve melekler

Ve melekler anne

Anne melekler

Önce babam sonra onlar terkettiler gecelerimizi

Ben de çekip gittiğimde

Yani oğulcuğun yani yürek yarın

İçinden geçen şarkın gittiğinde

Sen nasıl yaşadın anne

Kan ter içinde gece

Kan ter içinde her yanım

Her yanım bu gece vurgun içinde

Kurşun yemişim, sürgün yemişim

Bu sana ilk gelişim

Vur emriyle düşmüşüm kapına

Düşmüşüm kucağına, bu yara sıcak ana

Vakit yok artık

İstersen kalayım böylece

Ama bir kere öpseydim elinden

Ama bir kere sürseydim gözlerimi gözlerine yeniden

Yok elimde bir demet menekşe

Yok elimde sevdiğin gül şekeri

Yok işte sana bir şey

Bilmem ki ne demeli

Bir tek ağır yaralı özlemim

Ve birtek gözlerine sürdüğün gözlerim

Anne benim, aç kapıyı

Oğulcuğun, küçük tavşanın, körolmayasıcağın

Ölmeyesin, bitmeyesin

Yürekyarısı gitmeyesin dediğin

Anne benim, aç kapıyı

İşte geldim, işte bu sana son gelişim

Üzülme, kapanıyor diye gözlerim

İşte gidiyorum vakit doldu

İşte kapanıyor gözlerim kapının önünde

Öğrettiğin gibi ellerimi kaldırıp gökyüzüne

Ve eğip başımı önüme dua ediyorum

Üzülme anne, vakit doldu

İşte şimdi bir oğlun oldu

Bir oğlun oldu anne

Kan ter içinde gece

Kan ter içinde heryanım

11 Mayıs 2020 23:30

Metallurgist
Başbakan Müsteşarı

Sone 40 ( William Shakespeare)

Hepsini al, sevgilim, ne sevgi varsa bende,

Çoktan senin olmayan ne sevgi sağlarsın ki?

Gerçek der misin ona eline geçirsen de

Sevdiklerimin hepsi sende değil mi sanki?

Sevgilimi alırsan gerçek sevgi uğruna

Ses çıkarmam onunla keyif sürdüğün için;

Sevgilime sırt çevirip el uzatırsan ona,

Kendini aldatırsan suçun büyüğü senin.

Tatlı hırsız, yine de bağışlarım suçunu

Sen varımı yoğumu aşırsan bile benden;

Oysa daha acıdır, sevenler bilir bunu,

Güzel sürtük, kötülük iyi görünür sende;

Biz düşman olmayalım canevini söksen de.

Toplam 1027 mesaj
«343536373839404142434445»