Editörler : yaralı-bir-öykü
12345678910111213»
17 Eylül 2018 13:33

Metallurgist
Müsteşar

Beni Anlamayışına (Nurullah Genç )

Sana bir uygarlığı getirdim; anlamadın

Yavuz kahramanları, şiirin burçlarını

Ayak ucuna koydum gecenin saçlarını

Urganmış boynumda taşıdığın gerdanlık

Sana hükümdarlığı getirdim; anlamadın

Sevda suya karışır, sızar kan dağlarına

Köpüren yüreğimde zıpkınlanır umutlar

Yüzün tunç gibi çöker ülkemin bağlarına

Irmaklar bilmediğin kadar hülyalı akar

Her vadi bir yanıyla senin yüzüne bakar

Bir yanında münzevi hıçkıran Leyla kuşu

Sen henüz tanımadın sevda denen yokuşu

Sen henüz yorulmadın yokuşta devler gibi

Yıkılmak üzre olan çaresiz evler gibi

Sen henüz vurulmadın uçarken göklerinde

Sen henüz bir oltaya takılmadan derinde

Karalar bağlamadın; beni anlayamazsın

O kalp sende oldukça gülüm, ağlayamazsın

Seni bir yıldız gibi koyacağım göklere

Her gece ışığını ruhumdan alacaksın

Aldanma gururunu okşayan çiçeklere

En güzel güllerini ruhumla alacaksın

Kopacak sanıyorsun bu ip ince yerinden

Bu ipin her çizgisi yaralı bir dev gibi

İnecek sanıyorsun bu bayrak gönderinden

Bu sevda tükenecek sönen bir alev gibi

Sen hala anlamadın sevginin en hasını

Sen hala çözemedin ırmağın dünyasını

O, coşkun bir denizin sularına yürürken

Sen hasta bir çeşmeden doldurmuşsun tasını

Gittiği her iklime sevdanı götürürken

Gözyaşı çukuruna gömmüşsün deltasını

Henüz bir tokat gibi inmedi yüzüne aşk

Kalbine çivilerle gömülmedi ayrılık

Görmedin bir arslanın can çekişen resmini

Yalnızlık kitabında okumadın ismini

Bir takvim yaprağında yanmadı bakışların

Dökülen tüylerine tutunmadın kuşların

Karanlık köşelerde acı acı gülmedin

Sen henüz kovulduğun kapılarda ölmedin

O Celali uykudan uyanmadın, uyanma

Düşlerimin rengine boyanmadın, boyanma

Bir kuş gibi çırpınan kalbimin kafesine

Bir avuç yem bıraksan ölür müsün, a gülüm

Feryadı kayaları parçalayan sesine

Ömür boyu yabancı kalır mısın, a gülüm

Sen henüz bir zindanın küflü duvarlarına

Çarpmadın gözyaşıyla boğulan gözlerini

Sen henüz diken diken saplamadın göğsüne

Dudağında kuruyup dağılan sözlerini

Sen henüz dokunmadın yalnızlığa kan gibi

Acıyı kaynatmadın içinde volkan gibi

Karalar bağlamadın beni anlayamazsın

O kalp sende oldukça gülüm, ağlayamazsın

18 Eylül 2018 10:28

Metallurgist
Müsteşar

Besmele (Cemal Safi)

Hergün biraz daha yoruyor beni

Hasretinle başa çıkamıyorum

Hergece bir yerden vuruyor beni

Sağ salim sabaha çıkamıyorum

Savaşta geçirdim sanki bir ayı

Düşmandan almadım ben bu yarayı

Giderken verdiğin tek sigarayı

Hatıradır diye yakamıyorum

Vicdanın halimi hiç mi sormuyor ?

Küsecek ne yaptım aklım ermiyor !

Zalimsin demeye dilim varmıyor

Tavrına bir isim takamıyorum

Yeterki mektup yaz canımı dile

Yetmezse uğrunda çektiğim çile

Nazar değer diye resmine bile

BESMELE çekmeden bakamıyorum

19 Eylül 2018 21:23

Metallurgist
Müsteşar

Ve Güz Geldi Ömür Hanım (Şükrü Erbaş)

ve güz geldi Ömür hanım. dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.

insanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.

yağmur ha yağdı ha yağacak.

incecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.

hüznün bütün koşulları hazır. nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.

kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı, yüzüm ömrümün atlası, düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları

yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası.

yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım?

her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?

acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin

işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?

göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?

bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış.

böyle bir güzün hüznü hüzün müdür?

başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?

yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. y

aşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların

sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?

yağmur yağıyor Ömür hanım..

gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...

ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?

dönelim...dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli

küflü kabuklarına sığınmaktır...

olsun dönelim biz yine de. bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.

evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın

kalelerine dönelim. ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.

büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim.

küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze.

hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde.

umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.

yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.

bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir göz bebeklerimden. sahi nedir yaşamın anlamı? geriye dönüyorum sık sık yanıt

aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine.

bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?

yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama değil mi yoksa?

öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı.

koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum.

herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni.

bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi

yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...

oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can

yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. öyle bir tüketmek ki,

sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...

bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım?

susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür hanım, şiiridi.

beni konuşmaya zorlama ne olur. sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum.

geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...

yalnızım ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...

sularım toprağa sızıyor bak. yüzümü geceler örtüyor. binlerce taş saklanıyor içimde. kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?

kendilerinden olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...

bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?

dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi?

ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? yerini bulur mu gerçekten?

sözü yasaklamalı ömür hanım yasaklamalı...

kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?

olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu.

aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. yanılıyor muyum? olsun. yanıldığımı biliyorum ya...

yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. kurşun aktı kulaklarıma

hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. belirsizlik güzeldir, de

örneğin, kesinlik çirkin. sessizlik sesten hele de güncel ve kof her

zaman iyidir, düş gücü, iç zenginliği verir insana. dünyanın usul usul

ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin

akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. anlık izlenimler

sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı

ömürlüdür...alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek

çirkinleştirir de.

kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez

gerçeğini bir adım bile, bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır,

sonsuz olur insanın küçücük ömrünün karşısında. istemenin kuralı yoktur;

istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde

ne yersiz.

biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir

parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. en büyük hünerimiz

kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle

yaratarak...

kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz

aklımızın ölçüsündedir, ufuklarımızsa sisler içinde...o kıyısız gökyüzü

nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, ağız dil vermez

geceye? ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu

verir içimize. çözemeyiz de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere

yaşamla.

dünya bir testidir, de, ömür hanım, ömür bir su...sızar

iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk

için. ve bir gün ölümün balkonundan...dökülür toprağa el içi kadar bir

su. yerde birkaç damla nem bir avuç ıslaklık...ölümü bilerek nasıl yaşar

insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün

acıların anasıdır, de...

sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni.

değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. yıldım ömrümün

kalıplarından. beni duy ve anla.

yağmur dindi ömür hanım. gökyüzü

masmavi gülümsedi yine. doğa aynı oyunu oynuyor bizimle. umudun ucunu

gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. ne

aldanış! bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?

gökyüzünü öpmek isterdim ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla.

yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. delilik mi dedin? kim bilir...belki

de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir

aykırı olmak duygusu. gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki?

kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.

içimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim

-içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan garip bir gülümsemeyle

yüzümde, incelik adına ben geçtim...yerini bulmamış bir içtenlik,

yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,

ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. beni cam kırıklarıyla anımsasın

insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile...

yükümü yanlış bedestanlarla çözdüm.

ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. saatlerce

dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. ürperiyorum. bir at

kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını.

içimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek.

sahi yaşlılık,derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım

21 Eylül 2018 09:34

Metallurgist
Müsteşar

20.09.2018

Amentü (İsmet ÖZEL)

İnsan

eşref-i mahlûkattır derdi babam

bu sözün sözler içinde bir yeri vardı

ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman

bu söz asıl anlamını kavradı

geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından

geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı

kararmış rakamların yarıklarından sızarak

bu söz yüreğime kadar alçaldı

damar kesildi, kandır akacak

ama kan kesilince damardan sıcak

sımsıcak kelimeler boşandı

aşk için karnıma ve göğsüme

ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden

aşk ve ölüm bana yeniden

su ve ateş ve toprak

yeniden yorumlandı.

Dilce susup

bedence konuşulan bir çağda

biliyorum kolay anlaşılmayacak

kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın

yanık yağda boğulan yapıların arasında

delirmek hakkını elde bulundurmak

rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için

bana deha değil

belgeler gerekli

kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza

gençken

peşpeşe kaç gece yıllarca

acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım

bilmezdim neden bazı saatler

alaturka vakitlere ayarlı

neden karpuz sergilerinde lüküs yanar

yazgı desem

kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma

Tokat

aklıma bile gelmezdi

babam onbeşli olmasa.

Meyan kökü kazarmış babam kırlarda

ben o yaşta koltuğumda kitaplar

işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı

cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları

kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.

Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm

her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana

gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar

resimli bir kitaptan çalardım hayatımı

oysa hergün

merkep kiralayıp da kazılan kökleri

Forbes firmasına satan babamdı.

Budur

işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku

işte şehirleri bayındır gösteren yalan

işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan

kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla

güç bela kurduğum cümle işte bu;

ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan

tenimin olanca ağırlığı yok oldu.

Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak

bile bir bir çınlayan

ihtilal haberidir

ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu

nisan ayları gelince vücudu hafifletir

şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah

bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur

marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim

gider şehre ve şaraba yaltaklanarak

biraz ağlayabilmek için

fotoğraflar çektirir

babam

seferberlikte mekkâredir.

İnsanın

gölgesiyle tanımlandığı bir çağda

marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak

belki ruhların gölgesi

düşer de marşlara

mümkün olur babamı

varlık sancısıyla çağırmak:

Ezan sesi duyulmuyor

Haç dikilmiş minbere

Kâfir Yunan bayrak asmış

Camilere, her yere

Öyle ise gel kardeşim

Hep verelim elele

Patlatalım bombaları

Çanlar sussun her yerde

Çanlar sustu ve fakat

binlerce yılın yabancısı bir ses

değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur

polistir babam

Cumhuriyetin bir kuludur

bense

anlamış değilim böyle maceralardan

ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur

yalnız

coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan

nüfus cüzdanımda tuhaf

ekmek damgası durur

benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu

etin ıslak tadına doğru

yavaş yavaş uyanmak

çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp

hırsız cenazelerine bine bine

temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme

korkak dualarından cibinlikler kurarak

dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz

nakışsız yaşamakları

silâhlanmak sanarak

çıkardım

boğaza tıkanan lokmanın hartasını

çıkınımda güneşler halka dağıtmak için

halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak

ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış

hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa

fly Pan-Am

drink Coca-Cola

Tutun ve yüzleştirin hayatları

biri kör batakların çırpınışında kutsal

biri serkeş ama oldukça da haklı.

Ölümler

ölümlere ulanmakta ustadır

hayatsa bir başka hayata karşı.

Orada

aşk ve çocuk

birbirine katışmaz

nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı

kendi tehlikesi peşinden gider insan

putların dahi damarından

aktığı güne kadar

sürdürür yorucu kovalamacayı.

Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?

Nerde, hangi yöremizde zihnin

tunç surlardan berkitilmiş ülkesi

ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan

parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?

Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim

takvim yapraklarının arasını dolduran

nedir o katı şey

ki gücü

gönlün dağdağasını durultacak?

Hayat

dört şeyle kaimdir, derdi babam

su ve ateş ve toprak.

Ve rüzgâr.

ona kendimi sonradan ben ekledim

pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu

ham yüreğin pütürlerini geçtim

gövdemi alemlere zerkederek

varoldum kayrasıyla Varedenin

eşref-i mahlûkat

nedir bildim.

21 Eylül 2018 14:58

krbş06
Aday Memur

Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar.

Ne de şeytan, bir günahı,

Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni;

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme, artık neye yarar?

21 Eylül 2018 14:59

krbş06
Aday Memur

Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK

21 Eylül 2018 23:25

Metallurgist
Müsteşar

Sen Söylemeden de Biliyorum (Aziz Nesin)

Seziyorum ki kaçacaksın..

Yalvaramam koşamam

Ama sesini bırak bende

Biliyorum ki kopacaksın

Tutamam saçlarından

Ama kokunu bırak bende

Anlıyorum ki ayrılacaksın

Cok yıkkınım yıkılamam

Ama rengini bırak bende

Duyumsuyorum ki yiteceksin

En büyük acım olacak

Ama ısını bırak bende

Ayrımsıyorum ki unutacaksın

Acı kurşun bir okyanus

Ama tadını bırak bende

Nasıl olsa gideceksin

Hakkım yok durdurmaya

Ama kendini bırak bende

22 Eylül 2018 23:22

Metallurgist
Müsteşar

Dağ Rüzgarı (Ümit Yaşar Oğuzcan)

Kaderde senden ayrı düşmek te varmış

Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim..

Seni tanımadan

Hele seni böyle deli divane sevmeden

Yalnızlık güzeldir diyordum

Al başını, kaç bu şehirden

Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara

Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git

Git gidebildiğin yere git diyordum

Oysa ki, senden kaçılmazmış

Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.

Bilmiyordum.

Yine de dayanmağa çalışıyorum işte

Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen

Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye

Rüzgar güzel bir koku getirmişse

Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum

Yaşamak seninle bir başka zamanı

Bir başka zamanda seni yaşamak

Her şeyden önce sen

Elbette sen

Mutlaka sen

İster uzaklarda ol

İster yanı başımda dur

Sen ol yeter ki bu zaman içinde

Ben olmasam da olur

Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır

Bitmiyorsun

Çaresizliğim gün gibi aşikar

Su olup çeşmelerden akan güzelliğin

İnceliğin ışık yüzüme vuran

Sen güneş kadar sıcak

Tabiat kadar gerçek

Sen bahçelerde çiçekler açtıran

Sudan, havadan, güneşten yüce varlık

Sen, o tek sevgi içimde

Sen görebildiğim tek aydınlık

Bir nefeste benim için al

Havasızlıktan öldürme beni

Bulutlara, yıldızlara benim için de bak

Susadım diyorsam

Bir yudum su içmelisin

Ben yorulduysam sen uyumalısın

Ellerim sevilmek istiyor

Saçlarım okşanmak istiyor

Dudaklarım öpülmek istiyor

Anlamalısın.

Ağaçların yeşili kalmadı

Gökyüzünün mavisi yok

Bu dağlar o dağlar değil

Rüzgarında kekik kokusu yok

Kim bu çaresiz adam

Bu kan çanağı gözler kimin

Kaç gecedir uykusu yok

Gündüzü yok

Gecesi yok

Yok

Yok

Anladım

Sensiz yaşanmaz bu dünyada

İmkanı yok.

23 Eylül 2018 16:53

Metallurgist
Müsteşar

Hoşçakal ( Özdemir Asaf)

siyah beyaz tuşlarında piyanomun

seni çalıyorum şimdi

çaldıkça çoğalıyorsun odada

sen arttıkça ben kayboluyorum

seni doğuruyorum geceye

adını koyuyorum aya bakarak

her şey sen oluyor her yer sen

ben ölüyorum

sesini duyuyorum rüyalarımda

gözlerimi kamaştırıyor ışığın

rüzgar sen gibi dokunuyor bana

ben doğuyorum

duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç

dokunmuyorsun bana

sen gibi bir şimşek çakıyor

tam kalbime düşüyor yıldırımı

ben gidiyorum

24 Eylül 2018 23:02

Metallurgist
Müsteşar

Buluşmak Üzere (Can Yücel)

Diyelim yağmura tutuldun bir gün

Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek

Öbür yanda güneş kendi keyfinde

Ne de olsa yaz yağmuru

Pırıl pırıl düşüyor damlalar

Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın

Dar attın kendini karşı evin sundurmasına

İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti

Erkenceden denize gireyim dedin

Kulaç attıkça sen

Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan

Ege denizi bu efendi deniz

Seslenmiyor

Derken bi de dibe dalayım diyorsun

İçine doğdu belki de

İşte çil çil koşuşan balıklar

Lapinalar gümüşler var ya

Eylim eylim salınan yosunlar

Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya

Çakmak çakmak gözleri

Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı

Herkes orda sen de ordasın

Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından

Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim

Özgürlüğe mutluluğa doğru

Her işin başında sevgi diyor

Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili

Bi de başını çeviriyorsun ki

Yanında ben varım

26 Eylül 2018 16:24

Metallurgist
Müsteşar

25.09.2018

Sessizlik (Ziya Osman Saba)

Biz o kadar ağladık ki beraber,

Gözyaşları doldurdu avucumu şimdilik.

Şimdilik uzun uzun, bambaşka bir sessizlik

Yavaşça alçalarak, yavaşça bizi dinler.

Etrafta kalan sesler kesildi birer birer.

Hatırlamaz olmuşum, her şey uzakta, silik.

Yalnız senin vücudun... Ah içte bir içimlik

Bir su gibi ellerin avucumda serinler.

Vücudunun gölgesi bak yerde gölgemle bir,

Yeni bir nefes gibi sessizlik göğsümdedir.

Sessizlik içerime doluyor yudum yudum.

Dolu bir yelken gibi göğsümde genişleyiş,

Ve öyle için için, ve öyle geniş geniş.

Ben hiç bir şey duymadan, ben yalnız seviyorum.

26 Eylül 2018 16:27

Metallurgist
Müsteşar

Milyon Kere Ayten ( Ümit Yaşar Oğuzcan)

Ben bir Ayten'dir tutturmuşum

Oh ne iyi

Ayten'li içkiler içip

Sarhoş oluyorum ne güzel

Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin

Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor

Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum

Ayten üstüne

Saatim her zaman Ayten'e beş var

Ya da Ayten'i beş geçiyor

Ne yana baksam gördüğüm o

Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor

Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz

Günlerden Aytenertesidir

Odur gün gün beni yaşatan

Onun kokusu sarmıştır sokakları

Onun gözleridir şafakta gördüğüm

Akşam kızıllığında onun dudakları

Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim

Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz

Bir kadehte sizinle içeriz Ayten'li İki laf ederiz

Onu siz de seversiniz benim gibi

Ama yağma yok

Ayten'i size bırakmam

Alın tek kat elbisemi size vereyim

Cebimde bir on liram var

Onu da alın gerekirse

Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem

Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar

Parasızlık da bir şey mi

Ölüm bile kötü değil

Aytensizlik kadar

Ona uğramayan gemiler batsın

Ondan geçmeyen trenler devrilsin

Onu sevmeyen yürek taş kesilsin

Kapansın onu görmeyen gözler

Onu övmeyen diller kurusun

İki kere iki dört elde var Ayten

Bundan böyle dünyada

Aşkın adı Ayten olsun

28 Eylül 2018 09:38

Metallurgist
Müsteşar

27.09.2018

Senin Korkularını Benim İnceliğimi (Şükrü Erbaş )

ayrılık ne biliyor musun?

ne araya yolların girmesi,

ne kapanan kapılar,

ne yıldız kayması gecede,

ne ceplerde tren tarifesi,

ne de turna katarı gökte.

insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

ipi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,

birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.

ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,

duvarlara dalıp dalıp gitmesi.

türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.

saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.

çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.

güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.

iki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı,

hüznün arması ayrılık.

o küçük ölüm!

usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı.

ben bulutları gösterirken,

"bulmacanın beş harfli yemek sorusuna" yanıt aramanla halkalanmış,

"aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı"

türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş,

dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip,

"bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı?"

diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan.

şimdi anlıyormusun gidişinin neden ayrılık olmadığını,

bir yaprağın düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu.

bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.

boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında....

ne mi yapacağım bundan sonra?

ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.

şiir yazmayacağım bir süre,

fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye.

hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim.

senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim.

falcı kadınlara inanmayacağım artık.

trafik polislerine adres sormayacağım,

geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye....

ne yapacağımı sanıyorsun ki?

tenin tenime bu kadar sinmişken,

ömrüm azala azala önümden akarken,

gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..

senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,

bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.

28 Eylül 2018 09:40

Metallurgist
Müsteşar

Allahaısmarladık (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,

Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git.

Bir yarın göçtüğünü, çöktüğünü bir dağın

Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!

Yavrusunun yoluna dalan bir dul bakışı,

Andırıyor ışıksız evinde pencereler.

Biraz yeşermek için beklesin artık kışı

Çağlayansız yamaçlar, suyu dinmiş dereler.

Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna,

Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz:

Benim kadar titremez hiç bir yiğit oğluna,

Hiç bir ana kızına bu kadar düşkün olmaz.

Bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü,

Alnından öz kardeşim öpse ben irkilirim.

Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,

Kimlerin rüyasına girdiğini bilirim.

Gözlerimi gün gibi kamaştıran yüzünü,

Daha candan görürüm senden uzaklaşınca.

Sararırsın dönüşte görünce öksüzünü:

Bir gelinlik kız olur aşkım senin yaşınca.

Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,

Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git.

Bir yarın göçtüğünü, çöktüğünü bir dağın

Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!

29 Eylül 2018 23:00

Metallurgist
Müsteşar

Açık (Cahit Külebi)

Biz hep açık konuştuk.

Gökyüzünden maviydi sözlerimiz.

Sığ bataklarda değildik, kuşlar gibiydik,

Uçarıydık. Gözlerimizde

Şavkıyan parıltılar gibiydik.

Biz iyiye iyi, güzele güzel dedik.

Masallardan çekerdik mısraları, tülbent gibi.

Yalnız, şiirlerde yalan söylemezdik,

Umutlarımızda, hayallerimizde de yalancı değildik.

Biz buğday tarlalarında buğday,

Ağu yeşili bahçelerde ot,

Trenlerde düdük sesiydik.

Yıldızlara çobandık, değirmenlere su,

Bozkırlara bulut gölgesiydik.

Seller aktı gitti. Biz kaldık.

Bulutlar uçtu gökyüzünden.

Rüzgarlar darmadağın etti.

Ne bahçesinden hayır var, ne güzünden.

Akıl da bulutlar gibi çekip gitti.

Nerden bilirdik, çalışmaktan

Kocayacağını sevgililerin,

Yaşamanın güzelliği kadar

Hoyratlığını, bezginliğini...

Biz kaldık, koyup gitti bahar,

Her şeyi nerden bilirdik

30 Eylül 2018 23:16

Metallurgist
Müsteşar

Başkalaşan Aşk (Yılmaz Erdoğan)

Adını anmak güzeldi,

dost ağızlarda sana dair cümlelerin

ıslatılması...

Adını anmak...

Yüksek sesle, kimsesiz gecelerin düşsel

avuntularına sırt çevirip senden söz açmak...

Biraz gülünç, biraz sitemkar...

güzeldi...

Adının Türkçedeki yankısı özeldi...

Seninle yoğurt yemek, kendi Kanlıcanlı,

Sülalesi Kandilli yoğurtçunun mekanında...

Denize amors durup, yüzüne

cepheden bakmak güneşli bir mavilikte....

güzeldi..

İpe sapa konuşlanmaz bahanelerle elini tutmak,

yüzünde

Yüzyıllık bir hasreti gidermek güzeldi...

Güzeldi'li geçmiş zamanları düşünüyorum

şimdi...

Cümlelerimiz öznesiz...Umursayan yok,

Kanlıca'daki yoğurdu...

ve eşikteki öpücük, tarih bilinci olmayan bir

aşkın mührüdür artık...

02 Ekim 2018 00:30

Metallurgist
Müsteşar

01.10.2018

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var (Ataol Behramoğlu)

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne

Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa

Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır

Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını

Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara

Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine

Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın

Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar

Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın

Değişmemelisin hiçbir seyle bir bardak su içmenin mutluluğunu

Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına

Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

02 Ekim 2018 18:13

Metallurgist
Müsteşar

Hatırlat Da Haziran Sonlarında Çocukluğumu Yakalım (Ah Muhsin Ünlü)

Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum

Şehre inerim bir sinema yağmura çalar

Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür

Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-Senegalliler dahil değil

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır

Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi

O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin

Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur

Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek

Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim

Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-Freud diye bir şey yoktur.

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim

Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma

Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün

Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-Haydi iç de çay koyayım

02 Ekim 2018 18:46

Dimp-lee
Kapalı

DENGE

Sizin alınız al inandım

Morunuz mor inandım

Tanrınız büyük âmenna

Şiiriniz adamakıllı şiir

Dumanı da caba

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız

Bütün ağaçlarla uyumuşum

Kalabalık ha olmuş ha olmamış

Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum

Ama ağaçlar şöyleymiş

Ama sokaklar böyleymiş

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de

Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı

Yan gelmişim dizboyu sulara

Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum

Hiçbirinizle döğüşemem

Siz ne derseniz deyiniz

Benim bir gizli bildiğim var

Sizin alınız al inandım

Sizin morunuz mor inandım

Ben tam dünyaya göre

Ben tam kendime göre

Ama sizin adınız ne

Benim dengemi bozmayınız.

Turgut Uyar.

03 Ekim 2018 08:47

Dimp-lee
Kapalı

ANADOLU (Ahmet Arif)

Beşikler vermişim Nuh'a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Anan dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun ?

Utanırım,

Utanırım fıkaralıktan,

Ele, güne karşı çıplak...

Üşür fidelerim,

Harmanım kesat.

Kardeşliğin, çalışmanın,

Beraberliğin,

Atom güllerinin katmer açtığı,

Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,

Kalmışım bir başıma,

Bir başıma ve uzak.

Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.

Köroğlu'yu,

Karayılanı,

Meçhul Askeri...

Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.

Sonra kalem yazmaz,

Bir nice sevda...

Bir bilsen,

Onlar beni nasıl severdi.

Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı

Minareden, barikattan,

Selvi dalından,

Ölüme nasıl gülerdi.

Bilmeni mutlak isterim,

Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip...

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne - üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının...

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım, oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden, gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun ?

Toplam 425 mesaj
12345678910111213»
 
ANKET
Sizce, Kurban Bayramı tatili 9 güne çıkarılmalı mı?