Editörler : yaralı-bir-öykü
«34567891011121314»
03 Ekim 2018 17:03

Metallurgist
Müsteşar

Resulullahla Benim Aramdaki Farklar ( Ah Muhsin ünlü)

resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim,

resulullah yolda ebu bekir?i görse ?es selamu aleyküm ya sıddık? derdi,

ben yolda ebu bekir?i görsem tanımam.

resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.

ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem

gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

resulullah azrail?i yolda görse tanırdı;

ben azrail?i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,

derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;

o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey

allah?ın resulü; fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir

şeyler yapamaz mıyız?

resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ?kızım ha gayret! ?;

ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ?anneciğim ölmesen??

ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ?anneciğim seni ben??;

annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz

resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;

ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf?

resulullah çok şanslı bir insan

annesi öldüğünde o küçücüktü;

benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,

zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince

verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz

resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü

nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü.

04 Ekim 2018 20:39

Metallurgist
Müsteşar

Ah O Gemide Ben de Olsaydım. (Ah Muhsin Ünlü)

alper?den 700 lira borç aldım bugün

israil devleti gömülsün diye karanlıklara!

çünkü eğer borcu varsa bir mazlumun

başka bir mazluma

bir mazluma

mazlum?

sevgilim

tam buraya uygun bir ayet bulamıyorum.

oysa ne çok ayet vardı 90?larda?

baktığımız her yerde ayrı bir allah

gördüğümüz her peygamber yeni bir mağara.

insan olmak bizatihi sansasyoneldir.

diline döktüğüm dilleri hatırlasana?

alper bana 700 lira borç verdi bugün

israil kaç mermi yapabilir bu parayla?

tarık ali?nin muhammed ikbal için söyledikleri doğru mu?

frengiden öldü diyor lahor pavyonlarında.

işte 90?larda böyle şeyler düşündük biz sevgilim

düşündük şiir yazınca temizlenir ülkemiz.

şimdi ikbal cennette, tarık ali ingiliz

merminin de biliyorsun, bini bir para

ve diyelim ki humeyni?yi de seviyorum jack daniel?ı da

diyelim ki ev kirasından muaftır bütün şehir

diyelim ki zalimler de centilmen olabilirler?

bana duyduğun sevgiyi azımsasana!

lira bana alper borç bugün verdi 700.

hemen iki paket malbora, biraz mızrak, biraz kuz.

bilhassa ecnebi reyonundan seçtim bunları sevgilim

fosforun pişirdiği çocuklarda bulunsun tuzumuz.

ah evet biliyorum demode lakırdılar bunlar

demode irrasyonalizm, antikapitalizm demode.

dünya kocaman bir köy, en iyi sigara malbora

araplar arkadan vururlar, meşru bir ülke israil.

eğer bir gemi dolusu hayvan

haksız yere böğürüyorsa

ölen her zaman suçludur ne yapabilir ki katil?

biliyorsun zalimin dediği olur ortadoğu?da

dur küfretme. zalimler de allah?a dahil!

söylemiş miydim alper?in bana borç verdiğini?

mızrak aldım, çok arabesk, fazla anakronik.

kuz desen; alnım açık, dolaşmam kuytularda.

belki de lirayı kapar kapmaz 700

yüzümü dönmeliydim olduğu gibi batıya.

bir bakmışım karşıdan tarık ali geliyor

hey bayım; şu var ya; şu koca london bridge?

90?larda espriler hep böyleydi sevgilim

çok açık göstermeci, nobran, edepsiz ve kitsch!

90?larda zalimler biraz racon bilirdi.

karıları çocukları köpekleri olurdu.

yalnız kalan bir zalim allah?ı düşünürdü

dur gevşeme. zulüm, allah?tan hariç!

ah o gemide ben de olsaydım eğer

mızrağı sallardım aştot?a kadar

belki gider çirkin bir faşiste değer

belki de bir masumun tam kafasına.

ama savaş böyleymiş bazen siviller

ölebilirlermiş devlet uğruna.

90?lar bitti artık onlar var ve hey

siz devlete inanan bütün reziller

cehennemde karşıma çıktığınızda

öyle bir yumruk patlatacağım ki tam burnunuza

hayatınız gazze şeridi gibi geçerken gözünüzden

anlayacaksınız allah ne demek

ahlak ne demek

ve rüya?

bu sözlerimi cennet ehline aynen ilet sevgilim:

devletin bekasının da allah belasını versin

malboranın da!

05 Ekim 2018 23:36

Metallurgist
Müsteşar

Sen (Abdurrahim Karakoç)

Sen: Çamlı dağlardan ağaran şafak...

Sen: Duru göllerin nilüferisin.

Sen: Engin ovada sararan başak...

Sen: Umut kaynağı, alın terisin.

Sen: Gökte yıldızsın, uykularda düş...

Sen: Yeşil ekinsin, sen beyaz gümüş..

Sen: Mavi denizsin sise bürünmüş...

Sen: Sevda sırrının düğümlerisin.

Sen: Her güzelliğin canlı sergisi

Sen: Kalp yarasının em'i, sargısı...

Sen: Benim dileğim, Hakk'ın vergisi..

Sen: Gönlümde saplı aşk hançerisin.

Sen: Koyu gölgesin yaz sıcağında

Sen: Olgun meyvesin dal kucağında

Sen: Korsun, alevsin aşk ocağında

Sen: Gadir Allah'ın şaheserisin.

Sen: 'Ben'sin, gel gör ki ben 'sen' değilim

Sen: Benim düşüncem, ruhum ve dilim

Sen: Benim gözlerim, ayağım, elim...

Emin ol, sen bana benden berisin

07 Ekim 2018 22:14

Metallurgist
Müsteşar

06.10.2018

Sitare (Dilaver Cebeci)

?Çeşmek Be-zen Sitare

Ezmen Mekon Kenâre?

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare

Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde

Kirpiklerin yüreğime batıyor

Telaşlı bir kalabalığın ortasında

Ayaküstü konuşuyoruz

Nedimin nigehban nergisleri gibi

Üstümüzde bütün nazarlar

Çok utanıyorum Sitare

Dün oturup hesap ettim

Sen doğduğun zaman

Ben bir askeri mektepte talebeymişim

Sen bilmezsin Sitare

Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih

Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu

Her akşam dokuzda yat borusu çalardı

Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı

Bir derin uykuya atardım kendimi

Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı

Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare

Aklıma yıldızlar dökülüyor

Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde

Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan

Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında

Gökyüzü salkım salkım

Zigguratlar tıklım tıklım

Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım

Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım

Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan

Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım

Gözlerine baktığım zaman Sitare

Bütün çöllere ay doğuyor

Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays?ı Antere?yi A?şa?yı

En kuytu vahaları dolaşıyorum

Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare

Çadırla su arasında bir cılga var

O cılgada narin ayak izlerin var

Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun

Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun

Biliyorum içinde bir sızı var

Bıçak ağzı gibi bir sızı var

Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan

Züheyr?in Suad?ı gibi keremsiz kılan

Kuzeyden güneye

Güneyden kuzeye

Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde

Kureyş?in heybetli ve inatçı develeri

Hiç aldırmadan benim esmer sevdama

Geviş getiriyorlar ufka bakarak

Ben kaçıp Yesrib?e sığınıyorum

Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum

Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif

Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum

?Ah minel aşk-ı ve halatihi..?

Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz

Ve ikimizde ıslanıyoruz

Ben ne yağmurlar gördüm Sitare

Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım

Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın

Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır

O şehirde sırılsıklam gezerdim

Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan

Tapınaklar insanları safra gibi atardı

Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı

Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni

Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim

Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında

Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk

Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun

Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun

Kaşı karam, gözü karam, saçı karam

Umay gibi yumuşak huylum

Nerden çıktın karşıma böyle

Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime

Asya?nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime

Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare

Adam akıllı yorulmuşum

Ellerin böyle olmamalıydı

Ellerine acıyorum

Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum

Durup durup ıssız yerlerde

?güçlü ol ey kalbim, güçlü ol

Daha çok işimiz var? diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

07 Ekim 2018 22:17

Metallurgist
Müsteşar

Ömürsüz Mavi (Bejan Matur)

Seni ben uzun uykulu bir vadinin

Sessizliğinde buldum.

İçine kapanmış bir kayanın dilsiz koyuluğunda

Ve serinliğinde gövdeyle taş olmak arasındaki kararsızlığın

Düştüm ben

Çırılçıplak düştüm aşka.

Beyaz olmak meleklerin elleriyle okşanmaksa

Okşandım ben

Melekler okşadı ve inceltti tenimi

Ruh kattı

Aşka gitti.

Aşkın buruk yalnızlığına.

Sanıyordum ki ben

Aşık olursam. ruhum uçacak.

Sanmakla kalmadı

Uçtu ruhum

Ve bir kelebeğin mavi kanatlarına

Gizlendi.

Bir kelebeğin

Ömürsüz mavi kanatlarına.

Bundan böyle bir aşk için

Ne varsa burada.

İki kanat

İki mavi

Ve bir ruh

Herşey tamam

Uçurup tenimi

O ölümü de yenebilirim

08 Ekim 2018 17:11

Metallurgist
Müsteşar

Olvido (Ahmet Muhip Dıranas)

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Gün saltanatıyla gitti mi bir defa

Yalnızlığımızla doldurup her yeri

Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,

Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan

Lavanta çiçeği kokan kederleri;

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar

Unutuşun o tunç kapısını zorlar

Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;

İşte, doğduğun eski evdesin birden

Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,

Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik

Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir

Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;

İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı

Hatırlar bir gün bir camı açtığını,

Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,

Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...

Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla

Halay çeken kızlar misali kolkola.

Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,

İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden

Ayışığı gibi sürüklenip giden;

Geceye bırakıp yorgun erkekleri

Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler

Yalan yeminlerin tanığı çiçekler

Artık olmayacak baharlar içinde.

Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!

Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış;

Her garipsi ayak izi kar içinde

Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! Esen dallar arasından

Bir parıltı gibi görünüp kaybolan

Ne istersin benden akşam saatinde?

Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,

Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;

Hatıraların bu uyanma vaktinde

Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! kapat artık pencereni,

Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;

Çıkmaz artık sular altından o dünya.

Bir duman yükselir gibidir kederden

Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.

Amansız gecenle yayıl dört yanıma

Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni

09 Ekim 2018 23:07

Metallurgist
Müsteşar

Kalbimin En Doğusunda (Didem Madak)

Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda

İçimde yağmur duasına çıkmış birkaç köy

Birkaç köy sular altında.

Kalbimin doğusu,

Her resme güneş çizen bir çocuktu.

Gam yükünün kervanları yürürdü dudaklarımda

Kavruk ve çatlaktı dudaklarımın toprakları.

Ölümün ötesinde bir köy vardı

Orda, uzakta, kalbimin en doğusunda

Şimdi bana yalnızca

Dertli türkülere duyduğum karşılıksız aşk kaldı.

Güzel beyaz bir tay doğururdu her sene hafızam

Yorgundu oysa

Durmadan, durmadan hatırlamaya koşmaktan.

Kalbimin doğusunda bir yalan dünya vardı.

Okyanusları mavi olmayan.

Benim için hayat,

Kalbi kalpazanlıktan kırk sene yatmış çıkmış bir adamdı.

Geçmişim acıyor şimdi, yalnız benim değil

Benim ülkemin geçmişi de acıyor mesela.

Bilirdim oysa ilk badem ağaçları çiçek açar baharda.

Bilirdim çiçek satan çingene kızlarını

Onlar bütün şimdileri, bütün zamanlara

Bir gül parasına satardı.

Oğlan kıza bir gül alsa

Bilirdim odur en kırmızı zaman.

Adına aşk diyorlardı

Kalbimin en doğusunda bir yalan dünya vardı.

Kim bir şairi kırsa

Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela

Bilirim kim dokunsa şiire

Eline bir kıymık saplanacak.

Bilirim kırılmış dizeleri tamir etmez zaman

Yorgunum oysa

Durmadan kendime bir tunç uyak aramaktan.

Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda

Boş salıncaklar gibi gıcırdayarak konuştum karanlıkla

Kediler gibi mırıldanarak.

Alkolden bir denize bıraktım kalbimi

Kırmızı bir sandal gibi,

Arka sokaklarda sarhoş konuştum karanlıkla.

Avuçlarımla konuştum,

Allah büyüktür diyen insanlar gibi.

Kedi dili bisküvilerinin bir pastayla konuşması gibi

Yumuşak ve kremalı konuştum onunla.

Baharda leylaklar açardı boynumda

Mor ve pembe konuştum karanlıkla

Gece açılıp gündüz kapanan bir parantezdim,

Sözler vardı içimde işe yaramayan

Sözlerle konuştum karanlıkla...

Önce söz yoktu kalbimin en doğusunda

Sözler...

Bir yağlı urgandı acıyı boğmaya yarayan.

10 Ekim 2018 23:34

Metallurgist
Müsteşar

Gözlerin Gök-Yüzünde Bir Dolunay (Yılmaz Odabaşı)

Diyelim

ki sessiz gecede poyraz?

Sis çökmüş o heybetli dağlara;

yurdun

da kar altında, gözlerin gök-

yüzünde bir dolunay.

Diyelim ki sınamışsın uzaklığın ihanetini.

Seslere çarpmış sesin,

ama ulaşmamış hiçbir yere nefesin

Diyelim ki şarabın dökülmüş, suların kesik,

bu hayat seni bir oyuncak sanıyor.

Diyelim ki sana çıldırmak yasak, sana ağlamak

yasak, yarın yasak, düş yasak.

Diyelim ki üşüyorsun kısacık bir ömrün sığınağında;

bir çay bile ısmarlamıyor hayat!

Diyelim ki lekesiz hiçbir şey kalmamış artık;

sis çökmüş güvendiğin dağlara..

Kederli bir süvari ol,

Orda, sen orda!

Bıkma atını mahmuzlamaktan,

bıkma bu puştlar panayırında

berrak nehirler aramaktan

Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,

kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt;

o tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın.

Çünkü her insan bir limandır başucunda tekneler;

çünkü herkesin hüznü kocaman, aşkları dalgın

Kimi kanıyor şahdamarından,

kimi bozgununda yetim dervişan,

kimi aşklarıyla, düşleriyle perişan

Yamalı yerlerinden kanıyor hayat,

tutunduğun günlerinden soluyor hayat.

Bu yüzden salıver düşlerini kendi uğruna yansın,

salıver düşlerini ateşlere abansın!

Tutunduğun günlerinden solarken hayat,

bıkma atını mahmuzlamaktan;

bıkma sendeki insan için,

derin uçurumlar arşınlamaktan

Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,

bir gün rüzgâr esecektir suların serinliğinden;

bir gün kırlangıçlar geçecektir göğün genişliğinden.

Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,

kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt,

o tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın;

çünkü senin de bir ütopyan varsa,

i n s a n s ı n

11 Ekim 2018 21:23

Metallurgist
Müsteşar

Tutsak (Füruğ Ferruhzad)

seni istiyorum ve biliyorum

asla koynuma almayacağım

sen o aydın ve pırıl, pırıl gökyüzüsün

ben bu kafeste bir tutsağım

kara ve soğuk parmaklıklar ardından

gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru

bir elin uzanışını düşlüyorum,

ansızın ben de uçayım sana doğru

boş bir anda düşlüyorum

bu sessiz hapishaneden uçmayı

gülerek gardiyan adamın gözüne

yanında yaşama yeniden başlamayı

düşlüyorum ancak bilirim asla

bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış

gardiyan adam istese bile

kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış

parmaklıklar ardında her sabah

bir çocuğun bakışı güler bana doğru

sevinç şarkılarına başladığımda

dudağında öpücükle gelir bana doğru

şayet bir gün, ey gökyüzü

kanatlanırsam bu sessiz evden

ağlayan çocuğa nasıl söylerim

tutsak bir kuşum vazgeç benden

bir mumum, canımın alazıyla

harabeleri aydınlatırım

sönüklüğü seçersem eğer

bir yuvayı yıkıp dağıtırım

12 Ekim 2018 03:41

focus3489
Şef
Kim derdi bu koyu karanlığa şeb-i yelda Ne zaman sarılıp ağlayacagız birlikte ,acaba ! Firkatte giryan bir zemherinin dağladığı yara ... Rast gelmedim hiç sonbahardan sonra bahara Hüzzam makamında çalar acı bir musiki Katran karası bir nedamettir benimki Omzunda vuslat rüzgarı gibidir seninki İşte şimdi iner yağmurlu bir bad-ı saba Şahittir aşkıma münis bir şahika !!! Mübtela
13 Ekim 2018 23:20

Metallurgist
Müsteşar

12.10.2018

Zindandan Mehmed'e Mektup ( Necip Fazıl Kısakürek)

Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!

Baba katiliyle baban bir safta!

Bir de, geri adam, boynunda yafta...

Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!

Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,

Kırmızı tuğlalar altı köşeli.

Bu yol da tutuktur hapse düşeli...

Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.

Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Bir âlem ki, gökler boru içinde!

Akıl, olmazların zoru içinde.

Üstüste sorular soru içinde:

Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?

Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;

Kaydını düştüler, mühür basıldı.

Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.

Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;

Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler, bugün 'maruzât'!

Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...

Beni Allah tutmuş, kim eder azat?

Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...

Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;

Sayım var, maltada hizaya dizil!

Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!

İnsanlar zindanda birer kemmiyet;

Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;

Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...

Yalnız seccâdemin yününde şefkat;

Beni kimsecikler okşamaz mâdem;

Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!

Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!

Dakika düşelim, senelik paydan!

Zindanda dakika farksızdır aydan.

Karıştır çayını zaman erisin;

Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;

Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,

Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...

Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!

Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;

Tek nokta seçemez dünyadan nazar.

Yerinde mi acep, ölü ve mezar?

Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?

Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...

İstersen demirde muhali kemir,

Ne gelir ki elden, kader bu, emir...

Garip pencerecik, küçük, daracık;

Dünyaya kapalı, Allaha açık.

Dua, dua, eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.

Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;

İplik ki, incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;

Karanlığında nur, yeniden doğuş...

Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!

Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir

13 Ekim 2018 23:22

Metallurgist
Müsteşar

An Gelir (Attila İlhan)

an gelir

paldır küldür yıkılır bulutlar

gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet

o eski heyecan ölür

an gelir biter muhabbet

şarkılar susar heves kalmaz

şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork

çünkü fena kırmızıdır

kan tutar / tutan ölür

sokaklar kuşatılmış

karakollar taranır

yağmurda bir militan ölür

an gelir

ömrünün hırsızıdır

her ölen pişman ölür

hep yanlış anlaşılmıştır

hayalleri yasaklanmış

an gelir şimşek yalar

masmavi dehşetiyle siyaset meydanını

direkler çatırdar yalnızlıktan

sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır

kaf dağı'nın ardındaki

ne selam artık ne sabah

kimseler bilmez nerdeler

namlı masal sevdalıları

evvel zaman içinde

kalbur saman ölür

kubbelerde uğuldar bâkî

çeşmelerden akar sinan

an gelir

-lâ ilâhe illallah-

kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman

şairler dolaşır saf saf

tenhalarında şiir söyleyerek

kim duysa / korkudan ölür

-tahrip gücü yüksek-

saatlı bir bombadır patlar

an gelir

attilâ ilhan ölür

14 Ekim 2018 22:42

Metallurgist
Müsteşar

Armağan (Şükrü Erbaş)

Senin gözlerini

Dağlardaki çocuklara vereceğim;

Çayır çimen kokusu rüzgarlar dolusu

Ocaklarda tüten hayal

Yıldızlı bir pencere bozkırın yoksulluğunda

Haran'a açılan balıklı göl

Biraz anne, biraz kardeş

Çokça sevgili

Gözlerini senin, çocuklara

Sevsinler diye birazcık kendilerini

Senin gözlerini

Çocuklara vereceğim kentlerdeki;

Onurlu ve uzak

Hilesiz ve çıplak

Bir su damlasından korunaksız

Ay ışığına ilmekler atan

Ebruli, derin

Bal kıvamında bir gizem

Biraz dost, biraz sitem

Çokça sevgili

Çocuklara, gözlerini senin

Sevsinler diye birazcık başkalarını

Senin gözlerini

Evlerdeki çocuklara vereceğim;

Bulanık, huysuz

Kirpikleri odalarda kıvrım kıvrım yollar

Halkalanmış acı su

Bir kısılmış bir çözümsüz rüzgar

Biraz öfke, biraz naz

Çokça sevgili

Gözlerini senin, çocuklara

Sevsinler diye birazcık ömürlerini

15 Ekim 2018 23:28

Metallurgist
Müsteşar

Hayal Bekçisi (Nurullah Genç)

beklenmedik bir fırtınaydı gelişin...

uyandırdın sessizliğimi aysız gecelerde

yaralı bir deniz gibi hıçkırdığını

bir fanus altında sıkışıp kaldığını..

aşkla kenetlenen kalplerimizin..

me'yus olduğunu,bunaldığını

biliyorum,hayal bekçisiyim..

mehtabı arayan karanlıklarda

yağmur yakışmıyorsa..

güvercin gözlerine yakışmıyorsa yağmur

nasıl açabilirim bulutlara derdimi

nasıl geçebilirim mayınlı köprülerden..

sellere karışan ayaklarımla

yığılıp kalıyor en güzel umutlarım

vurgun yemiş denizciler misali

göğsümün katranlı sahillerinde

zifiri saçlarıyla

infazıma ağıt yakan menziller

en salgın boşluğumu akıtıyor üstüme..

ben mehtabı arayan bir hayal bekçisiyim

ben sevda sokağının yoksul çiçekçisiyim

ben kor merdivenlere göklerle tırmanırım

kızgın güneş altında yemyeşil ıslanırım..

ben mehtabı arayan bir hayal bekçisiyim..

ben korsan bir geminin mahzun kürekçisiyim..

ben yaklaşan saati beklerim odalarda

ihtilaller yaparım gözlerine dalar da.

16 Ekim 2018 22:04

Metallurgist
Müsteşar

Leyla Köşesi (Sezai Karakoç)

Bir de bakalım Leyla köşesinden

Aşkın kadın adlı penceresinden

Bırakmıştı kendini yazılmış olana

Susmak ve konuşmamak denen cana

Evlenmişti ve görünüşte mutlu

Şimdiden memnun ve gelecekten umutlu

Fakat bir eksiklik ufacık bir nokta

Kalbi kurcalıyordu hala

Mecnun ne olmuştu neredeydi

Nasıldı ne yapıyordu hali neydi

Geceleri loş gölgeler arasında

Kum tepelerinde ay yarasında

Mecnuna benzeyen hayaller olurdu

Bu anlarda sanki kalbi dururdu

Bitmiş olan bir daha mı başlayacak

Ne çare başlayan başlamamış

Bitmiş bitmemiş olacak

Gibi gelirdi Ona

Ürküntü geçmiş ama erememişti huzura

Karanlık bitmiş fakat erememişti huzura

Ay tutulmuş tutulmuş kurtulmuştu

Gönlu zaman zaman tutmuştu muştu

Gün kırmıştı siyah çerçevesini

Yarmıştı ışıkta ötesini berisini

Baskın korkusuyla ürperen çadırların

Bugün düzen ve güven, ama yarın!!

Yarına bir güvence olmayan

Neye yarar böyle bir şimdiki zaman

Acıyla da olsa dopdolu olan hayat

Boşalmıştı zembereği boşalmış bir saat

Gibi. Dönmüştü bomboş bir kağıda

Ağızdaki tad benzemiyor eski tada

Irmak kurumuş rüzgar esmiyor

Yakıcı güneşi bir parçacık bulut örtmüyor

Arzu ve korku iki karanlık duygu

Yüreğinde birbirini kovalayıp duruyordu

Ya bir gün geri dönerse Mecnun

Yine altüst olursa ortalık bütün

Daha mi iyi olur daha mi kötü bilmiyordu

Bir umut vardı gönlünde eksilmiyordu

Sonra kızıyordu kendine kınıyordu kendini

Kapamak istiyordu içinde eskinin kepengini

Eski oldu diyelim ama neydi yeni

Ve nasıl eskitmeli eskimiyeni

Nasıl öldürmeli ölmeyeni

Nasıl diri sayarsın ölü olanı

Eski bir zehirdi belki ama yeni

Andırıyordu tatsız tuzsuz bir yemeği

Beklemek neyi beklediğini bilmeden

Gün günü ay ayı kovalarken

Beklemek bir vaktin dolusunu

Öç alan kaderin zalim oyunu

Her şey akılla kurulu akılla düzgün

Ama aklın içinde olmalı baharat gibi

Bir parça delilik

Oysa mecnun almış bütün deliliği gitmiş

Kupkuru bir hayat kalmış ve adeta oyun bitmiş

Arzulanan zenginlik, at kumaş ve ziyafet

Yetmez olur insana bir gün elbet

İnsan hep birşey umar bekler

Ne olduğunu bilmez fakat

Fakat sonradan duruldu Leyla

Tevekkülle huzuru buldu Leyla

Ruhta kopan fırtınalar dindi

Gökten gönle sükunet indi

Anladı ki acı tatlı soğuk sıcak

Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak

Hep aynı varoluşun dönüşümleri

Aydınlanışları ve sönüşümleri

Her şey havada döner durur

Sonunda Tanrı varlığında yok olur

Ruh hürdür vücut esir

Ruh baldır beden zehir

Ruh hürdür Tanrı aşkıyla

Bağlı değil yer ve zaman kaydıyla

Farketmez gelse gelmese Kays (Mecnun) Ona

Gitse gitmese Ona Leyla

Tanrı katında buluşmuşlardır

Hakikat yurduna kavuşmuşlardır.

17 Ekim 2018 21:42

Metallurgist
Müsteşar

Sabah bu şiiri seçtiğimde kim bilirdi bugün kendisinin Hakkın Rahmetine kavuşacağını. Allah rahmet eylesin

Bitsin Seninle (Bahaattin Karakoç)

Seninle başladı, bitsin seninle

Ve gün be gün, ben seni düşünürüm.

Sen benim her şeyimsin ey sevgili.

Rüzgârlara ezberlettim türkülerimi,

Ben hep uzaklara türkü yazarım

Sılamsın, sevdamsın, sabır tasımsın

Kalemim adından başka ad yazmaz

Bu kütükte başka bir ad okunmaz

Narına nuruna kurban olduğum

Seven sevdiğinden asla yakınmaz

Ben sevda bölüğünde kıdemli bir askerim

Terhis olsam gidecek bir yerim yok

Yüreğimden başka silah taşımam

Bütün adresleri iptal ettim

Benim senden özge gerçek yârim yok.

Sen benim her şeyimsin ey sevgili

Ben rol gereği asık değilim

Deme bu garibin benimle isi ne?

Askım beni teshir eder, Sesim içime saklanır

Aklanırsa adım, seninle aklanır.

İstersen durmadan adres değiştir,

Gözlerimi bağlasalar da bulurum seni.

Ben, türkülerde tanıdım Fizan'ı, Yemeni

Anlasam ki sesim sesine değmiştir,

Bütün gemileri yakar gelirim.

Bu bir taahhüttür; sına beni..

En deli rüzgârların önüne sür, bulut-bulut,

Bir yerde yanlış yaparsam adımı unut.

Son kursunu kendime sıkar gelirim.

Bir et kemik torbası değilim ben

Bir hasar raporu değil yazdığım

Bir ask mektubudur ey sevgili,

Kızıl-kıyametten önce

Ve görmek için bakmaya gerek yok

Her dilde güzeldir senin adın

Meydanlar sarsılır sen ortaya çıkınca

Yeter ki görecek göz, göz olsun.

Velhasıl uzun sözlere hiç gerek yok

Dil hicabından lâl olmalı seni anarken

Ey benim tabibim, tacidarım

Gündönümüdür ben seni bekliyorum

18 Ekim 2018 23:51

Metallurgist
Müsteşar

Rüveyda (Nurullah Genç)

fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına

bir güvercin uçurup kıtalar arasından

çağırdın beni

geçerek birer birer sürgün kanyonlarını

derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına

yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı

yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı

yetim çığlıklarımı duyurmak üzre sana

koşup geldim; iliştir beni memnu bahtına

adını söylemek istemiyorum

her hecesi amansız bir kor dudaklarımda

her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım

zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım

adını söylemek istemiyorum

rüveyda dediğim zaman

anla ki, senin için yürüyor kelimeler

çığlığımın atardamarlarından

hangi yıldızdır bilmem, gözlerin

kayar da üzerime rüveyda

önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime

sonra açılır önümde ıstırab vadileri

silik renkleriyle adımlarıma

çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir

hayalin bittiği menfeze doğru

alaca bir at koşar içimde

zamansız, mekansız nefese doğru

uslanmaz bir yürek taşıdığıma dair

yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda

oysa rüveyda

baştanbaşa ben

kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim.

kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden

bir anlatsam nasıl utandığımı

bir doğrulsam eğildiğim yerlerden

ağarır tanyeri nilüferlerin

alaca bir at koşar içimde

ezer toynakları ile anılarımı

sular köpürmemeliydi rüveyda

kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin

ben zehire alışkınım, şerbete değil

rüyalar hefret eder avare duruşumdan

kabuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde

sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber

ben her gece bir Mehdi türküsüyle çilekeş

yargılamak için zeval kayıtlarını

inkılab bekliyorum

hangi umut çiçeğidir bilmem, ellerin

uzanır da gönlüme rüveyda

derinden bir ok saplanır bağrıma

beynimi çağıran bir sese doğru

alaca bir at koşar içimde

zamansız, mekansız nefese doğru

varlığın cinayettir memleketimde işlenen

akıtır kanını en asil pehlivanların

yokluğun sükunettir kuşatır evrenimi

varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın

artık eskisi gibi bakamıyorsun

göklerinde bir belkıs otururdu rüveyda

binlerce gökkuşağı olurdu kirpiklerin

güneş bir anne gibi dururdu başucunda

artık dokunamıyor kakülün bulutlara

karalara bürünmüş saçlarında dolunay

ben bu kadar zulme layık mıyım rüveyda

hangi ressamı vurur bilmem, endamın

sarar da benliğimi

ben beni tanımam kaldırımlarda

kafesleri yutan kafese doğru

alaca bir at koşar içimde

zamansız, mekansız nefese doğru

kırmızı bir kurdela bağlayarak alnına

duydun mu orkideye dua eden birini

bu ısmarlama yüzler yok mu rüveyda

bu yapmacık bebekler

gözyaşı akıtırken gülenler yok mu

beni kahrediyor geceler boyu

hangi çağın gelişidir bilmem, gülüşün

soluk bir dünyanın mezarlarına

gömerek gurbetimi

kapadı karanlığa Yesrip, kapılarını

meydan okuyuşun çağın ordularına

bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır

doruklardan öte hevese doğru

alaca bir at koşar içimde

zamansız, mekansız nefese doğru

yasını tutuyorum kararttığım düşlerin

yıpranmış divaneler gibiyim sokaklarda

amansız bir ütopya üfleyen pencereler

lif lif yoluyor dram seyyahı bedenimi

önümde, haksızlığın hesaba çekildiği

hiç kimsenin kimseyi tanımadığı mahşer

arkamda, kare kare ömrümü belirleyen

hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler

söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını

yeniden bir nil olup taşar mıyım çöllere

kim giydirir başıma tacını nihayetin

kim takar bileğime hürriyet künyesini

karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle

rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı

ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı

asırlardır köhne barınaklarda

küflenen, çürüyen çığlıklarımı

at vuruldu; içim paramparça rüveyda

gölgelerin ardına sakladım kusurumu

sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin

ben burda damla damla eriyip akıyorum

yine de, çiğnetemem kimseye gururumu

istenmediğim yeri sessizce terkederim

hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu

mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim

19 Ekim 2018 03:26

DmlBr
Kapalı
Ne zamandı bilmiyorum. yasadiklarindan sana kalan tortu, seni olduğun yere çakan, olduğun yerde fırtına koparan korku. Kendi sarmalında döndün, döndün, sanma ki daha dönmeyeceksin kalsan da bir yer için, aslinda hep gidiyorsun. Birhan Keskin/İz
19 Ekim 2018 03:41

DmlBr
Kapalı
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum. Bir yağsam pahalıya mal olacağım. Didem Madak/Grapon Kağıtları
19 Ekim 2018 19:44

Metallurgist
Müsteşar

Bir Veda Havası (Yusuf Hayaloğlu)

Vakit tamam!.. seni terk ediyorum.

O bütün alışkanlıklardan

Ve bütün sıradanlıklardan öteye,

Yorumsuz bir hayatı seçiyorum.

Doyamadım inan,

Kanamadım sevgiye...

Korkulu geceleri sayar gibi,

Deprem gecesinde bir yıldız,

Birdenbire kayar gibi;

Ellerim kurtulacak ellerinden,

Bir kuru dal, ağacından

Çatırdayıp kopar gibi...

Aşksa bitti...

Gülse, hiç dermedik.

Bul kendini kuytularda, hadi dal!

Seninle bir bütün olabilirdik...

Hoşça kal gözümün nuru,

Hoşça kal.

Vakit tamam!.. seni terk ediyorum.

Bu, kırık ve incecik

Bir veda havasıdır.

Tutuşan ellerimden

Parmak uçlarına değen sıcaklık,

İncinen bir hayatın yarasıdır...

Kalacak tüm izlerin hayatımda.

Gözümden bir damla yaş,

Sızlayıp resmine aktığında;

Bir yer bulabilsem keşke

Bir yer, seni hatırlatmayan;

Kan tarlası gelincik şafağında...

Ölümse, korktun.

Savaşsa, hep kaçtın...

Vur kendini kuşkularda, hadi al!

Sen bir suydun oysa,

Sen bir ilaçtın.

Hoşça kal canımın içi,

Hoşça kal...

Toplam 453 mesaj
«34567891011121314»
 
ANKET
İşçilere yönelik toplu iş sözleşmesinde anlaşma sağlandı. Nasıl buldunuz?