Editörler :
07 Mart 2019 22:43   


Göz hizası...

Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde

öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alanbir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel birkızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu.Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün birpikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilkaklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini sa ydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek,yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecekkadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Dahasonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka birüniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarakokula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesörolmak istiyor. Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonraders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağımöğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: "Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? "Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdımkendisini " "Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin? Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikankültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabuledildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'ninmahremiyetine 'burnumu sokuyordum.' Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahanebir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi. O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel birkadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasınınerkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Buhediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım. "Nasıl yani?" dedim. "Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunubildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğaağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarlabuluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyigelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanedeyatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor." Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güyaen yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dışgörünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdekipislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamınımerak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zamanben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içindeyetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçindeyetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortamda onu öyle etkilemiş olmalıydı. Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum.Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış.Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum."Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedive iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra SanFrancisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumunüstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devamedebilirdim. Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de ailemegidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi.Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahınaltısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ınevine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çokgüleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğuvardı. Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçektendikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğalyapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğubelliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunusordum. "Evet" yanıtını alınca, k endisi çocukken de babasının, onunla gözhizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz.Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımlaböyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu.Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlıkalanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumuhatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim,beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütünnesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseyekızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya kararverdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi,çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana birazşaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi.Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki,herhalde bunu herkes yapıyordur; s en yapmıyor musun?' diyordu. O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu. Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'ninağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan,oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan,çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu.Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süretelefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı LosAnegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmekistiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmişolan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her haftabiriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'lerandevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, birbakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş. Brian'ın yaşam vizy onunu sormadım, ama davranışından nelereöncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işikadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu,bir 'keşke' olmayacak. Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?" "Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıylabaşbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böylebiliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek,"Nereden biliyorsun?" diye sordum. "Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti.Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu. Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi,kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan daacısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz dahadüşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğumaiçim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve sondurak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra neyapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığımkitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'niniçinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarınaşimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede,varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. *Çocuğun hizasınainerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sendoğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajıalır ve çocuğun CAN'ı beslenir. Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmekistiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajızihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlarsayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' di ye yoğrulur. *Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras,varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır. Doğan Cüceloğlu

13 Mart 2019 20:59

hector34
Şube Müdürü

Şükürler olsun, bizim hatırlayacak bir çocukluğumuz var. Şükürler olsun, biz bir zamanlar çocuk gözüyle bakabildik dünyaya. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, çocuk gözüyle seyredilmiş o rengârenk, o tadına doyulmaz dünyayı hatırlarız, hatırlayabiliriz yine de. Çünkü çocukluk öyle bir şey ki, insan ondan daha güzel başka bir şey bulup çıkaramaz yaşadıkları arasından. Çocukluk kalabalık hayatımızın içinde ışıl ışıl bir lunapark, döneduran bir atlıkarınca...

Ama çocukluk diye bir şey varsa!..

Ne demek ki bu?

Hayatının olgunluk dönemine adımını atmışlardan başlayarak bütün çok yaşamışlara soralım çocukluğun nasıl bir şey olduğunu. Onların çocukluğa dair bir hikâyesi vardır mutlaka hatırasına dalıp gidecekleri. Yüzlerinde tatlı bir tebessümle...

Çocukluk... Uçsuz bucaksız kırlar, dalları yere eğilen yemiş yüklü ağaçlar, dallarda, saçak altlarında cıvıldaşan kuşlar, gökyüzünde oynaşan pamuk bulutlar, saçları dalga dalga uçuran rüzgâr, mavilikleri kaplayan haşarı uçurtmalar, sonu gelmez oyunlar, misketler, tahtadan arabalar, muhteşem tornetler, evcilikler, komşuculuklar, çimenin üstüne yatıp saatlerce yukarıları seyretmeceler, boş arsalar, bir topun peşinde akşamı etmeler, dereye ayakları sokmalar, yazlık sinemalar, aralarda tıngırdayan buz gibi gazoz şişeleri, mevsimler boyu en dizginsiz hallerle hayallere dalmalar, aklı bir karış havadalıklar, tatlı hovardalıklar, sarı sonbaharlar, taşların arasından kıvrılarak akan su yağmur derecikleri, camdan bakan Arap kızı, cama burnunu dayayan öbür çocuklar, camın buharına yazı yazmaya çalışan minik parmaklar, beyaz kışlar, kış gecelerinin dehşetengiz soba başı hikâyeleri, patlamış mısır, patlamamış kestane, kartopu savaşları, havuç burunlu kardanadam, kar üstünden kırıntı toplayan serçeler, ekmeğin üstüne yağ sürmeler, elma yanaklar, kırmızı uçlu burunlar, uzun uzun burun çekmeler, burunları kolların tersine silmeler, dizleri yaralamalar, köpek kovalamalar, akşama eve geç kalmalar, azar işitmeler, hiçbir azarı üstünde tutmayıp silkelemeler, hiçbir şeyi dert etmemeler, okul sonrası, iş arası kaytarmalar, kirişi kırıp sıvışmalar, koşuşturmalar, saklambaçlar, gıcırtılı salıncaklar, telaşlı ip atlamalar, saç çekmeler, kafa atmalar, yakayı paçayı çekiştirmeler, kolları omza atıp her şeyi tatlıya bağlamalar, neşeli kahkahalar, dünyayı çınlatan coşkulu bağırtılar, solmayan heyecanlar...

Çocukluk, zili hiç çalmayacakmış gibi gelen o erken teneffüs...

Şimdi düşünüyorum ve bir cevap bulamıyorum. Bütün bunları yapmayan, bütün bunları yaşamayan, bütün bu izleri içinde taşımayan yeni kuşaklar geriye dönüp baktıklarında nasıl bir ?çocukluk? görecekler? Hangi çocukluk hatırasına dalıp gidecek bakışları? Hangi hatıra çağıracak yüzlerine o aydınlık tebessümü?

Ekranlar, tuşlar, hesaplar, kurslar, sınavlar, okullar ve yine ekranlar, tuşlar, vs...

Bir çok şey var ki, bir çok kötü şey var ki, yapmamıza ruhlarımızdaki o sıcak çocukluk hatırası engel oluyor. Bir çok sınır var ki, sadece bir zamanlar çocukluğun tadını tattığımız için aşmıyoruz. Ya peki ruhunda hiç çocukluk hatırası bulamayanlar? Ya çocukluğunda bile hiç çocuk olamamışlar? Her şey üstlerine geldiğinde onlar nereye kaçıp saklanacaklar?

Gökhan Özcan

14 Mart 2019 22:40

hector34
Şube Müdürü

İNSANIN DARLIĞI VE GENİŞLİĞİ

">https://www.yenisafak.com/yazarlar/gokhanozcan/insanin-darligi-ve-genisligi-2049643">

?Devekuşları kanatları olduğu halde uçamıyor, neden acaba?? diye sordu meraklı olan. Bu soruyu, ?Gövdelerini çok büyüttükleri için olabilir mi?? diye başka bir soruyla cevapladı diğeri.

?İnsan denen meçhul?den ?insan denen malum?a... Anlam yokuşundan teker yuvar yuvarlanıyoruz nice zamandır. ?İnsan?ın kim olduğunu, nerede başlayıp nerede bittiğini ya da nerede başlayıp nerede bitmediğini merak etmeyi çok zaman önce bıraktık. Tabii bir insan teki olarak kim olduğumuzu, nice olduğumuzu da...

Çünkü insanlığın tarih boyunca cevabını aradığı bu sorunun cevabını bildiğimiz vehmiyle yaşıyoruz. Bize ilk ezberletilen şeylerden biri belki de bu... İnsan bedendir, baştır, eldir koldur, ayaktır, ettir, damardır, sinirdir, beyindir, midedir, böbrektir, pankreastır. Ve insan belki biraz sevgi ama daha çok arzudur, ihtirastır, nefrettir, doymak bilmez bir iştahtır. Ve yine insan, yaşamaktan en az ölmekten korktuğu kadar korkan bir çaresizliktir. Bu devrin, ?insan denen malum?u budur. Bizim hayatımız, günlerin içine tıkıştırdığımız ıvır zıvırı ve zaman içinde her biri birer bıktırıcı şikayete dönüşen hayal kırıklıklarını çıkarırsak CV?mizde ifade edildiği kadardır ve çoğumuz için ona eklenecek çok fazla şey yoktur. ?İnsan?ı hayatlarımızla boydan boya, zirvelerinden en dip noktalarına kadar, içinden dışına çeperlerine kadar yaşadığımıza inanırız ama ?insan? değildir aslında o, üstüne ?insan? etiketi yapıştırılmış bir kurgusal aldatmacadır. İnsan diyerek kandığımız, inandığımız, benzemeye razı, yaşamaya gönüllü olduğumuz şey koskoca bir yalandır, insanın çok daha azıdır. Bu olsun diye vazgeçtiğimiz şeydir gerçekte insan olan... Uçsuz bucaksızdır o, toplayınca tek dağıtınca sonsuz, hakikati bir hikayesi bin bir... İnsan, insan için meçhuldür, öyle olmalıdır, ki hayat o meçhulün rengarenk bilmecesini çözmeye niyet ederek adımladığımız bir yol olsun. Varoluşun denklemi budur. İnsan, insanı malum bilirse, yol orada biter, yolculuk sona erer, anlam dört duvar içinde mahpus kalır. Kendini bu darlık içinde yaşamaya alıştıran, sonsuz genişliklerden sadece mahrum kalmaz; unutur bilahare, insan olmanın sonsuza açılan bir kapısı olduğunu.

?İnsan, tekrar yücelmesi için kendini yeni baştan inşa etmek zorundadır. Ve bu yenileşmeyi ızdırap çekmeden yapamaz. Çünkü o hem mermerdir, hem de heykeltraş. Hakiki biçimini yeniden kazanmak için, büyük çekiç darbelerini kendi maddesine indirerek kıvılcımlar çıkaracaktır? diyor ?İnsan Denen Meçhul? kitabında Alexis Carrel.

Zamanla günlük tutanlar azalacak. Çünkü günlerin tutulacak yeri kalmayacak. Çünkü bir gün bir önceki günü fazlasıyla andıracak. Ve bir sonraki günü kendine çok benzemesi için kandıracak. Ve insan, önüne gelen günü yaşayacak. Tıpkı ?Modern Zamanlar?da Şarlo?nun yaptığı gibi bir vidayı sıkacak ve sonrakini sıkacak ve sonrakini ve sonrakini...

?Aradığımda seni hep burada bulabiliyor olmam güzel bir şey!? dedi kapıdan giren. ?Belki de gidecek hiçbir yerim olmaması acıklı bir şeydir? dedi hep orada olan.

Bir de şunu düşünün; hayatı ne kadar yaşarsa yaşasın kendisine hep bol gelen bir insan ne hisseder?

?Sözün gerçekten söz ise? dedi meczup, ?ömrün biter söyleyeceğin yine de bitmez!?

14 Mart 2019 22:52

hector34
Şube Müdürü

Hatırlar mısın/ Eskiden okumam için rüya gönderirdin/ Az görülmüş ve az anlatılmış rüyalar/ Karşılardı beni mektup kağıtlarında/ Tüm uzun yürüyüşlerimde okuduğum/ En nadide rüyalardan birisini/ Uzun yıllardan sonra tekrar gördüm/ Şimdi düşünüyorum kısa kısa tüm bunları/ Hayatımız artık/ Çok görülmüş vasat bir rüyanın/ Berbat bir tabirine döndüğünden beri

Mustafa AKAR

14 Mart 2019 22:54

hector34
Şube Müdürü

dünyadaki herkesin cevabını yanlış bildiği bir soru ne hisseder?....DEMİŞ BİRİ

Toplam 4 mesaj
 
ANKET
Ekrem İmamoğlu ve İsmail Küçükkaya'nın, ortak yayın öncesinde bir otelde, görüşmesini etik buluyor musunuz?