Editörler :
27 Mart 2020 14:42   


Kapalı
Kur'an-ı Kerim'in Allah Kelamı Olduğunun ve Efendimiz'in Risaletine En Büyük ŞahitOlduğununDelilleri

Kur'ân-ı Kerim'in Allah Kelâmı Olduğunun ve Efendimiz'in Risaletine En Büyük Şahit Olduğunun Delilleri

1. Basit bir tetkik, Kur'ân'ın dil ve ifade yönünden hiçbir kitaba benzemediğini ortaya koymaya yetecektir. Ayrıca, üslûp, mânâ ve muhteva bakımından da Kur'ân, eşsiz ve emsalsizdir. O hâlde, ya Kur'ân, şimdiye kadar yazılmış bütün kitapların altında bir yere sahiptir -ki bunu şeytan bile iddia edemez- ya da onun her kitabın üstünde bir yeri vardır. Öyleyse, Kur'ân bir beşer sözü değildir.

2. Bizzat Kur'ân-ı Kerim'de Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben meal olarak şöyle buyrulur: "Sen bundan önce ne bir kitap (yazı) okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar, şüphe duyarlardı."[1]

Evet, o gün bugündür hâlâ okuyup-yazmışlara, en büyük bilgin ve ediblere, aynı anda tüm insanlığa yönelik olan bu meydan okumayı yapan, okuma-yazması olmayan bir Zât'tır (sallallâhu aleyhi ve sellem). İlimlerin bir bakıma zirveye ulaştığı kabul edilen şu zamanda, fizikçisi, kimyacısı, astronomu, tabibi, sosyoloğu, edebiyatçısı ile bütün ilim ve edebiyat ehline O Zât, "Haydi, elele verin de, fazla değil, Kur'ân'ın sûrelerinden tek bir sûrenin mislini getirin."[2] diyor. Bu bile, Kur'ân'ın O ümmî Zât'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil de, Allah'ın kelâmı olduğuna kâfî bir delil ve şahit değil midir?

3. Yine Kur'ân'da mealen: "Eğer kulumuza indirdiğimiz (şu Kur'ân'da az bir) şüpheniz varsa, haydi onun benzeri bir sûre getirin. Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) de çağırın. Eğer iddianızda doğru iseniz."[3]; "Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah'tan başka (çağırmaya) gücünüzün yettiklerini de çağırın da onun benzeri bir sûre getirin."[4] buyrulmaktadır.

Hangi beşerin sözünde eksik, hata, yanlış, ihtilaf ve tenakuz bulunmaz? Kur'ân ise, bu gerçeğe ve kendisinde en ufak bir ihtilaf ve tenakuzun olmadığına "(Durup) Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok ayrılıklar (ihtilaf ve tenakuzlar) bulurlardı."[5] âyetiyle parmak basmaktadır. Allah Kelâmı'nda tenakuz, ihtilaf, eksiklik ve yanlışlık bulmak isteyen birtakım kendini bilmezlerin yapıp ortaya koydukları şeylere, zannediyorum onların kendileri de inanmıyor.

4. Kur'ân'ın ifade ve beyan tarzı ile, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade ve beyan tarzı arasındaki fark kolayca sezilebilmektedir. Kur'ân'ın belâgat ve fesahatına ve üstün ifade gücüne hiçbir beşerin ulaşması mümkün değildir. Onun diğer yönlerini olduğu gibi, bu yönünü de anlatmak için ciltlerle eser verilmiş, söz gelimi sadece bir "Elhamdülillah" için sayfalar yazılmıştır. Seçilen her bir kelime ve harf yeri, sayısı, ses ve iç mûsikî âhengi, bulunduğu yer ve Kur'ân'ın tamamıyla olan münasebet ve bağlantısı ve hatta matematik değeriyle kanaviçe içinde kanaviçe meydana getirmekte ve bir tabloda her rengin ayrı ayrı tonlarının ayrı mânâlar ifade etmesi misali belli hususiyetler arzetmektedir.

5. Kur'ân'ın nazil olduğu devrede şiir fevkalâde gelişmişti. İnsanlar sohbetlerinde ve kavgalarında birbirlerine âdeta hep şiirle karşılık verir, her yıl şiir müsabakaları düzenlenir ve kazanan şiirler altınla yazılıp, Kâbe duvarına asılırdı. Birer millî kahraman sayılan şairlerin sözleriyle kabileler harbe girer veya sulh yaparlardı. Ve Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) aralarında büyümüş olmasına rağmen, herkesin bildiği bir vâkıa olarak ne şiirle, ne seci' ile, ne de nesirle uğraşmıştı. Sonra, Kur'ân'ın esrarlı ve i'cazkâr ifadeleri ne O'nun, ne de başkasının ifadelerine benzemiyor, ne şiirin, ne seci'in, ne de nesrin sahasına giriyordu ama kendine has orijinalliği ile herkesi büyülüyordu.

Bu yüzden, insanları O'ndan uzaklaştırmak isteyen müşriklerin ileri gelenleri, "Şiir desek şiir değil, seci' desek seci' değil, kâhin sözü desek o da değil, cinnet eserine zaten benzemiyor; en iyisi, 'Sihirdir, kulaklarınızı tıkayın, yoksa çarpılırsınız.' diyelim." şeklinde kendilerince karşı koymaya çalışıyorlardı.[6] Şu kadar var ki, birbirlerinden habersiz gece gizlice gidip onu dinlemekten de kendilerini alamıyorlardı.[7] Meşhur şair Hansâ ve Lebid gibi hakperestler de, müslüman olduktan sonra şiiri bıraktılar; şiir söylemeleri istendiğinde de Kur'ân'dan bir sûre yazıp gönderiyorlar ve "Kur'ân'ı okuduktan sonra ben şiir yazmaya hayâ ederim." diyorlardı.[8]

6. O dönemde şiir, çok gelişmiş ve belli bir seviyeye ulaşmış olmakla birlikte, lisan olarak Arapça, metafizik mânâlar, ilmî, dinî ve felsefî mefhum ve ifade şekillerinden, medenî bir lugatten mahrum bulunuyordu. Sadece çöl bedevisinin duygu ve düşüncelerini onun dar hayatını ifade etmeye yarayan bu lisan, Kur'ân'la birdenbire öyle bir değer ve zenginlik kazandı ki, ilmî, iktisadî, hukukî, içtimaî, siyasî, idarî ve metafizik bütün mevzu ve meseleleri ifade edebilecek bir seviyeye ulaştı.

Lisan tarihinde böyle bir hâdiseye rastlamak mümkün değildir. Böyle bir filoloji inkılabı ve bütün zaman ve mekânları kucaklayacak muazzam bir gelişme, değil ümmî bir Zât'tan, yüzlerce lisan âliminden bile beklenemez. Çünkü Arap lisanının geçirdiği tedricî bir gelişme değildir. İhtilal çapında bir gelişmeyle ulvî ve mükemmel bir seviyeye sıçrama ve birden iptidaî mantık sahasından, yeni bir kültür ve medeniyetin düşünce ve ifade hamlesini taşıyacak bir noktaya ulaşmaydı. İşte, böylesi bir gelişmenin, bir insanın eseri olamayacağı güneş gibi ortadadır.

7. Acaba şimdiye kadar okumuşu-okumamışı, ilk mekteplisi, üniversitelisi, mütefekkiri, avâmı, fizikçisi, kimyacısı ve çobanı ile her tabaka, her yaş ve her seviyedeki insanın kapasitesi ölçüsünde anlayıp, hissesini alacağı bir kitap yazılmış mıdır? Şairin, mûsikîşinâsın, hatibin, içtimaiyatçının, iktisatçı ve hukukçunun, idareci ve siyasetçinin, terbiyeci ve öğreticinin, zikir, fikir ve tarikat yolu mensubunun okuyup istifade ettiği, yol ve mesleğine menfez ve düstur, meselesine çözüm, derdine şifa ve fikrine cila bulduğu; ulaşımın bile güçlükle yapılabildiği en ücra köylere ve köşelere kadar her yerde arz-ı endam edip Güneş gibi ışık saçan tek kitab sadece Kur'ân'dır.

8. Kur'ân'ın dışında usanmadan birkaç defa okunabilen kitap belki hiç yoktur; fakat Kur'ân'dır ki, defalarca okunur, devamlı hatmedilir; namazda ve çeşitli vesilelerle okunur, ama hiçbir zaman usanç ve bıkkınlık vermez. Nice müstesna eserler, fikir yazıları ve şiirler orijinalliğini ve değerini kaybeder; nice aktüel eserler birkaç yıl, hatta bir kaç ay ya dayanır ya dayanmaz. Hem doğruluğu, hem de aktüalitesi yönünden değerini yitirir, bir gazete gibi atılır, yırtılır gider. Ama Kur'ân, ne lâfzı, ne okunuşu, ne mânâ ve muhtevası, ne orijinalliği ve aktüalitesi, ne de doğruluğu açısından solmak, pörsümek ve eskimek şöyle dursun, her geçen gün ruhlara, vicdanlara, akıl, kalb ve dimağlara yeni yeni meltemler üfler, daha ileri seviyede fikir ve bilgiler takdim eder ve gençliğini, tazeliğini her dem artırarak muhafaza eder gider.

9. İnsanı maddî-mânevî bütün yönleriyle anlatması, hayatın her saha ve safhasına ait bahisler açması, içtimaî, iktisadî, hukukî, siyasî ve idarî bütün problemleri halledici düsturlar getirmesi ve dünya saadeti yanında ahiret saadetini, aklın itminanı yanında ruhun da tatminini ihtiva eden prensipler koyması yönüyle de Kur'ân'ın beşer kelâmı olamayacağı açıktır.

Evet, bir insanın her sahada rehber ve mütehassıs olması mümkün değildir. Her asırda, her türlü şartlar altında ve her seviyede insanın müşkillerini çözebilecek prensipler ortaya koymak, hiçbir zaman bir insanın vüs'at ve kapasitesi dahilinde olamaz. Hiçbir beşerin zihninden çıkan prensipler, asırlarca kıtalara huzur ve saadet veremez. İlâhî Kitab'a dayanmayan, vahye istinat etmeyen beşerî sistemler değişmeden, revizyona uğramadan elli yıl bile ayakta kalamazlar. Beşer mahsulü kaideler, sistemler, fikirler, düşünce ve ideolojiler eskir, yetersiz kalır, yan tesir gösterir ve yenilenir, hatta değiştirilme ihtiyacı hissettirir. Hâlbuki, Kur'ân'ın hiçbir mevzuunda, hiçbir kaide ve prensibinde ve hiçbir meselesinde bu gibi arıza ve noksanlıklar bulmak mümkün değildir.

Servetin sadece zenginler elinde dönüp dolaşan bir devlet olmaması;[9] insan için sa'y ve emeğinden başka bir şey olmadığı;[10] emanet ve vazifelerin ehline verilmesi ve adaletle hükmedilmesi gerektiği[11] ve bir nefsi öldürmenin bütün insanları öldürmek gibi olduğu[12] şeklindeki temel, ölümsüz kaide ve prensipleri; ayrıca, fert, aile ve cemiyet için birer semm-i kâtil, yani öldürücü zehir olan faiz, kumar, içki ve fuhşun her çeşidinin, yalan, iftira, lüks ve israfın yasaklanması; insanın insanlığını kazanması, ferdî ve içtimaî hayatında daha dünyadayken Cennet benzeri bir hayat yaşaması için emredilen namaz, oruç, hac, zekât ve daha başka ibadetler, yine en iyi ve en güzel ahlâk kaideleri, akıl ve ruhları Cennet ve ebedî âleme yönlendirip, Allah korkusunu her kalbe inzibat, buna karşılık Allah sevgisini de teşvikçi yapma, fert ve cemiyetin saadeti için konulan ideal ölçü, kaide ve prensipler, onun ezelî ve ebedî, Hakîm ve Rahîm Yaratıcı'nın Kelâmı olduğunun bariz delilleri değil midir?

İnsan ve kâinat kimin eseriyse Kur'ân da O'nun sözüdür. Zira Kur'ân-ı Kerim, insanı insana şerhetmekte ve kâinat kitabını tefsir etmektedir. Evet, Kur'ân bir taraftan insanı, bütün zaaf ve faziletleriyle, diğer taraftan da kâinatı bütün sır ve incelikleriyle okumaktadır ki, bütün kâinatta tasarruf edemeyen bir Zât'ın, öyle bir söz söylemesi mümkün değildir.

10. İnsan, eserinde kendini her yönüyle anlatamaz; ideal ve düşüncelerini, karakter ve ahlâkını bütün açıklığıyla yazıya dökemez. Bunu bir an için yapabildiğini düşünsek bile, bu kez de fikir, ahlâk ve davranış açısından kolay kolay değişmeden kalamaz. Fakat bir Kur'ân'a, bir de Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına, ahlâk, karakter ve dava düşüncesine bakalım... Bu ikilinin birbirine tıpatıp uyduğunu, Kur'ânî hakikatlerin O'nun mümtaz şahsiyetinde ve örnek hayatında kristalleştiğini ve ahlâkının bütünüyle Kur'ân'dan ibaret bulunduğunu müşâhede etmekle kalmaz; 23 yıl boyunca söz, davranış, karakter, ahlâk ve ideallerinde en küçük bir değişikliğin meydana gelmediğini Kur'ân'ın her beyanının hayatında tam mânâsıyla mâkes bulup tatbik edildiğini ve ilk gün ne söylemişse son gün de aynı şeyi söylediğini görürüz.

Muhalfarz, O, Kur'ân'ı aklından uyduran biri olsaydı, -Muhalfarz denilerek, caiz olmayan şeyler üzerinde temsil getirilse bile, yine de O Kamet-i Bâlâ (sallallâhu aleyhi ve selem) için bu tür ifadeler hoş olmuyor; bizi bağışlasın!- mücadelelerle geçen o hareketli hayatında, ilk sözünü son gün de tekrarlayabilecek, her söz ve hareketini yazdığına göre ayarlayabilecek ve hiç değişmeden kalabilecek güç ve kabiliyeti asla gösteremezdi. Öyleyse O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah'ın teyit ve terbiyesi altında hareket eden bir nebidir, Nebiler Sultanı'dır. Kur'ân da O'na Allah tarafından vahyedilen ilâhî bir kitaptır.

11. Bir yazar, eserinde umumiyetle içinde bulunduğu şartların, yaşadığı hâdiselerin ve çevresinin tesirinde kalır ve dar bir zamanın dışına çıkamaz; çıksa da, bu ya ütopya, ya anti-ütopya ya da bilim kurgu cinsinden olur. Oysa Kur'ân'a baktığınızda, onun nasıl Kâinat'ın başlangıcına ve sonuna, insanın yaratılışına ve gelecekteki hayatına dair kat'î ifadeler kullandığını görür ve ister istemez, "Bu, bir beşer sözü olamaz." demek zorunda kalırız.

12. Bir yazar, daha çok kendi sahasında eserler verir; bilhassa, uzmanlıkların alabildiğine çoğaldığı günümüzde, herkes kendi dar sahasının adamıdır. Hâlbuki, Kur'ân içtimaî, iktisadî, hukukî, psikolojik, siyasî, askerî, tıbbî, fizikî, biyolojik... kısaca her sahada prensipler ortaya koymakta, o sahanın temel hakikatlerini dile getirmekte, geçmişten ve gelecekten bahsetmektedir. Böyle bir kitabın ümmî ve bugünkü teknik-ilmî imkânların hiçbirine sahip bulunmayan bir Zât tarafından yazılmasını hangi akıl kabul edebilir?

Bizzat Kur'ân-ı Kerim'de Efendimiz'e hitaben meal olarak: "Sen bundan önce ne bir kitab okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar, şüphe duyarlardı."[13] ve "Sen (önceden) kitap nedir, iman nedir bilmezdin."[14] denilerek, O'nun okuyup yazmasının olmadığı beyan ve ilan edilmektedir. Müşrikler de, içlerinde yetişip yakînen tanıdıkları O Zât'ın okuyup-yazması olduğunu ve buna dayanarak Kur'ân'ı uydurduğunu bir kere olsun iddia edemediler.

13. Hangi yazar, eserinin hiçbir kritiğe tâbi tutulamayacağını, ihtiva ettiği hakikatlerin hiç eskimeden asırlar boyu devam edip gideceğini ve üzerine hiçbir eserin hiçbir sahada yazılamayacağını iddia edebilir? Bu yazar ister filozof, ister ilim adamı, ister edib, isterse dâhi olsun, netice değişmez. İnsanın kaleminden çıkan her eser, hatta muharref şekilleri ve yönleriyle Tevrat ve İncil bile zamanın aşındırmasından kendilerini kurtaramamış ve değerlerinden çok şey kaybetmişlerdir. Yalnızca Kur'ân'dır ki, her türlü aleyhte çalışmaya, iftiralara, kendinde tenakuz ve yanlışlıklar bulma gayretlerine, tekrarları, ifadeleri ve yazısıyla uğraşılmasına ve ihtiva ettiği hakikatlere zaman zaman dil uzatılmasına rağmen, her geçen gün daha bir taze, daha bir derin ve daha bir anlaşılır olarak zihinlere ve kalblere girmekte ve mutlak hâkimiyetini devam ettirmektedir. Kâinata her geçen gün daha bir ışık tutan o nuru yakan, ancak ve ancak kâinatın sahibi Allah'tır (celle celâluhu) ve elbette onu söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecektir!

14. Bir esnafsınız, bir muallimsiniz, bir tüccar, bir idareci ya da bir teğmensiniz; şimdi, esnaf teşekkülleri adına; profesörler dahil, her sahadaki bütün muallimler adına; en büyük bir sanayici veya ithalatçı-ihracatçı adına, Cumhurbaşkanı, Başbakan veya Genelkurmaybaşkanı adına kitap yazabilir, söz söyleyebilir, kanun veya kararname çıkartabilir misiniz? "Evet" dediğinizi kabul edelim; bu durumda bütün ifadelerinizin temsil iddiasında bulunduğunuz makam sahibinin ağzından olması mümkün müdür? Yani, ifadeler her bakımdan onun, emirler onun, yasaklar onun, vaad ve vaidler onun; yapabilir misiniz bunu; hele hele, çevrenizde hiç yalana başvurmamış biri olarak tanınıyorsanız? Bu mevzuda sizin yapacağınız, elinizde böyle bir kitap olduğunda, onu kitlelere "Bu, bana O Zât tarafından size talim ve tebliğ etmem için gönderilmiş kitaptır." şeklinde takdim etmek olacaktır.

Şimdi, Fem-i Güher-i Nebevî'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) şerefsüdur olan beyanlara, Kur'ân'ın ifadelerine bakın: Ancak, Kâinat'ın idaresini elinde tutan Zât'a yakışan ifadeleri, peygamber bile olsa bir beşerin beyan edip söylemesi, O Mukaddes Makam adına -hâşâ- uydurması hiç düşünülebilir mi?

15. İlâhî makama ait olup, Allah adına hiçbir beşerin söylemesinin mümkün olmadığı:

Yaratma, hayat verme ve öldürmeyle ilgili beyan ve ifadeleri; aklı başında hiçbir insan, ilimlerin oldukça ilerlediği günümüzde bile kimsenin kesin konuşmaya cesaret edemediği göklerin, yerin, yıldızların, dağların, ağaçların, hayvanların ve insanların yaratılması ve ilim adamlarının önünde hâlâ başlı başına bir muamma olarak duran 'hayat' hakkında asla Yaradan adına konuşamaz. Konuşsa bile, hiçbir taraftar toplayamaz ve sözleri asla ömürlü olamaz. Yalancı peygamberlerle, teori teori üstüne üreten bilim adamlarının durumu buna apaçık misallerdir.

16. Kur'ân'da geçen bazı hitap şekilleri, Allah'tan Resûlü'ne tebliğatta bulunulduğunun bariz misalleridir: "Ey Nebi, de ki!.." gibi hitaplar sıkça tekrarlanmakta,[15] hatta 332 yerde "Kul - De!" emri geçmektedir.[16] Dünya çapında en büyük bir mürşid bile irşad ve tebliğ sadedinde, Allah'a ait olan bu kabîl tebliğ fermanlarını tayin ve tespit edemez.

Kur'ân'ın bu kabîl hitaplarında çok defa talim vardır, nasihat ve teselli vardır, dışarıdan sorulan sorulara cevaplar vardır; fıkıh kaidelerini tesis etme ve hayatın getirdiği müşkilleri çözme vardır; müşrikleri ve Ehl-i Kitab'ı yerinde davet, yerinde ilzam ve susturma vardır; insanın mahiyetini, duygu ve kabiliyetlerini teşrih, ruh yapısını tahlil vardır; bilinmeyen âlemlere işaretler, ebedî âleme ait ikazlar, kötü ahlâktan men' ve güzel ahlâka teşvik vardır; kadınlık âlemiyle ilgili meseleler, ibadete teşvik ve azaptan terhib vardır; geleceğe dair beyanlar, işaretler ve remizler ve ilmî hakikatlere işaretler vardır. Bunlar ve bunlar gibi daha pek çok hususları muhtevi "Kul - De!" hitaplarını binbir renkli kanaviçe gibi bir araya getirip, Allah adına söz söylemek hangi insanın kârı olabilir?

17. Hangi yazar, başkası adına bile olsa eserinde kendini tehdit eder veya başkasının ağzıyla tehdit ettirir? Bunun da ötesinde, Allah adına söz söylediğini iddia ederken, hiç bu iddiasına halel getirecek bir beyanda bulunur mu? Yine, kendini ithama varacak ifadeleri kitabına alır mı? Hâlbuki, Kur'ân'da, "Eğer (Muhammed) Bize karşı ona (Kur'ân'a) bazı sözler katmış olsaydı, Biz kendisini kuvvetle yakalar, sonra da şah damarını koparırdık."[17] buyrulmakta; Tebuk Gazvesi'nden geri kalanlar için "Onlara neden izin verdin?"[18] ikazında bulunulmakta, Hz. Zeynep'le izdivacı anlatılmakta,[19] yani bir insanın kendi yazdığı kitaba alması mümkün görünmeyen beyan ve ifadelerde bulunulmaktadır. Demek oluyor ki, Kur'ân hiçbir zaman Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil, mutlak sûrette Allah'ın (celle celâluhu) kelâmıdır.

18. Hiçbir yazar, geçmişe ve geleceğe ait meseleleri bahis mevzuu yaptığı, hayattan ve yaratılıştan, başlangıçtan ve sondan bahsettiği, hayatın her sahasına ait kaideler ve umumî prensipler vaz'ettiği, yüzlerce yıl sonra ortaya çıkacak ilmî ve teknik icatlara parmak bastığı, kısaca esasen bir insana ait olması mümkün görünmeyen ifade ve beyanlarda bulunduğu eserinde, kendini yalanlayacak, kendi kendisiyle tenakuza ve başkalarının da diline düşecek şekilde kendisi hakkında "Sen okumuş-yazmış değilsin." der mi? Tarihî malumatı olan bir topluluk karşısında ve tarihle alâkalı kesif araştırmaların yapılacağı bir gelecek karşısında geçmiş bazı hâdiselerden çok kesin ifadelerle bahsedecek ve sonra da "Ben bunları anlatıyorum ama ne o hâdiselerin içinde bulundum; ne de haklarında en ufak bir şey okudum." diyeceksiniz; bu hiç mümkün müdür?

Hâlbuki Kur'ân-ı Kerim'de, hem Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) okuma-yazması olmadığından bahsedilmekte ve dolayısıyla önceden ne eline bir kitap alıp okuduğu, ne de bir kitap yazmış olduğu anlatılmakta,[20] hem de geçmiş hâdiselerin içinde bulunmadığı ve daha önceden o hâdiseleri bilmediği ifade edilmektedir.[21] Okuma-yazması olmayan, eline önceden kitap almayan tabiî ki geçmiş hâdiselerin içinde bulunmayan, kimseden dinlemeyen ve öğrenmeyen bir Zât'ın her sahada çok kesin bilgiler vermesi, o Zât'ın Allâmü'l-Guyûb olan Allah'ın (celle celâluhu) Resûlü olduğunu göstermez mi?

19. Hiçbir yazar, eserinde, kendisinin ve eserinin korunacağını ve bahsettiği hakikatlerin bir gün bütün âlemin ufuklarında şehbal açacağını kesin bir dille ifade edemez. Rahat döşeklerde, konforlu arabalarda ve her türlü imkân içinde hayat sürerken bile, bütün tehlikelerden masun ve mahfuz kalıp, vazifemizi itmam edeceğimizi söyleyebilir miyiz?

Evet, biz nasıl hayatımızı garanti edemezsek, eserimizin hayatiyetini de aynı şekilde garanti edemeyiz. Çok makaleler, kitaplar, şarkılar bir ara liste başı olur, sonra da söner ve unutulur gider; yerlerine yenileri gelir, onlar da eskir ve bu hep böyle sürer gider. Hâlbuki bizzat Kur'ân'da "Allah seni insanlardan koruyacaktır."[22] ve "Kur'ân'ı Biz indirdik ve onun koruyucuları da Biz'iz."[23] denilerek, Peygamberimiz'in de, Kur'ân'ın da her türlü tehlike, yıpranma, suikast ve akla gelebilecek maddî-mânevî taarruz ve tuzaklardan masun ve mahfuz olduğu açıkça ilan edilmekte ve bu ilan geçerliliğini hâlâ muhafaza etmektedir, kıyamete kadar da edecektir.

20. Eserinde manzara tasvirinde bulunan bir yazar, daha çok tabiî şekilleri, iklimi, arazi yapısı ve bitki örtüsüyle yaşadığı veya gezip gördüğü çevreyi tanıtır. Hâlbuki Kur'ân'da çölün ve çöl hayatının tasvirinden çok, coşkun akan nehirlerden, yemyeşil manzaralardan, toprağa can katan yağmur yüklü bulutlardan, bağ ve bahçelerden, dağlardan ve denizlerden bahis açıldığını görürüz. Söz gelimi, Nur sûresi 40. âyette, engin denizin karanlıkları, üst üste dalgaların gelmesi, dalgaların üstünü bulutların kaplaması ve bütün bu karanlıklar içinde elin görülememesi gibi gerçekten enteresan teşbih ve anlatımlarda bulunulmaktadır ki, bu ne o zamanki Arap coğrafyası, ne de devrin denizcilik literatürüyle alâkalıdır. Sonra, çölde doğup çölde büyüyen ve sadece, gençliğinde bir veya iki defa Şam tarafına, yine çöllerden geçerek seyahatte bulunan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ne Kur'ân'ın sözünü ettiği manzara ve bitki örtülerini görmüş, ne de deniz yolculuğu yapmıştı. Bu durumda, böylesi tasvir ve teşbihler çölde yetişmiş bir insanın muhayyile ve dehasından nasıl kaynaklanmış olabilir?

En'âm sûresi 125. âyette, kâfirin hâli, göğe doğru yükselirken kalbi sıkışıp daralan bir insanın durumuna benzetilir. Kelimenin telaffuz hususiyeti de, şeddeli "sad"ın arkasından şeddeli "ayn" harfinin gelmesiyle havasızlıktan açık kalan ağzı resmetmektedir (yessa'adü). Bugün ilmî gelişmeler, gerekli cihaz kullanılmadan dağların tepesine doğru yükseldikçe oksijen azlığından insanın nefessiz kaldığını ve göğsünün daralıp sıkıştığını ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu gerçek, ancak balon gibi vasıtalarla yukarılara çıkıldığında ya da çok yüksek dağlara tırmanılmakla anlaşılabilmektedir. Efendimiz'in döneminde balonla yolculuk bir hayal bile olmadığı gibi, Arabistan coğrafyası da kendisine çıkılmakla göğsün daralacağı yüksek rakımlı yerlerden mahrumdu. Öyleyse, böyle bir teşbih ve ifade, ancak her şeyi bilen Allah'a (celle celâluhu) ait olabilir.

21. Yazar, eserini daha çok en fazla duygulandığı, letâifinin en müsait olduğu, dolayısıyla zihin konsantrasyonunun tam sağlandığı anlarda yazar ve kendisini üzüntüye veya sevince sevk eden hâdiselerden de bahsetmemezlik edemez. En güzel edebî eserler, kalblere en ince ve keskin mânâların dolduğu ve dışta bu hâlete yol açan hâdiselerin cereyan ettiği zamanlarda kaleme alınmıştır. Çoğu eserler, yâr, yârân ve dostlar ya da evlâtlardan bahseder; zindanda çekilen çileler, gurbet hatıraları, meslek hayatının tecrübeleri ve acı-tatlı anları onların biricik mevzularıdır. Kalblerde ve ruhlarda derin tesirler icra eden hâdiselerden tecerrüt etmek öyle kolay kolay mümkün değildir.

Şimdi, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) o çileler, ızdıraplar, mücadeleler, sıkıntı ve kederlerle dolu hayatını inceleyin; bir yandan dışa karşı amansız bir mücadele verirken, diğer yandan o müstesna cemaatini nasıl yetiştirdiğini nazara alın ve sonra da Kur'ân'da, O'nun çektikleriyle, belâ ve musibet demleriyle, hatta çocuklarının vefat ve hayatıyla bile alâkalı âyetler bulabilecek misiniz, bakın! O'nun en çileli günlerinin dert ortağı ve en büyük destekçisi Hz. Hatice'den (radıyallâhu anhâ) ve O'nun bir diğer destekçisi Ebû Talib'in vefatı sebebiyle adına "Hüzün Senesi" denilen seneden, Haşim Oğulları'na kızgın güneşin altında üç yıl süreyle uygulanan boykottan, kendi ciğerinin dağlanmasına yol açan sevgili amcası Hz. Hamza'nın (radıyallâhu anh) katlinden ve ciğerinin doğranıp çiğnenmesinden ve kendisine en büyük kötülüğü yapmış müşrik ileri gelenlerinden bahis açılmış mıdır? Elbette hayır. Öyleyse bu Kitap O'na ait değildir. O sadece bir vasıtadır ve Kur'ân'ı geldiği şekliyle tebliğ etmektedir.

22. Yazar, eserini yazarken mal-mülk edinme, zengin olma, makam ve şöhret kazanma veya idealini tebliğ ve yüceltme ve mukaddeslerine ya da menfî düşüncelerine hizmet etme gibi gayelerden birini düşünebilir. Muhalfarz, Kur'ân'ı Efendimiz kendisi yazmış olsa, bununla mal-mülk edinme gayesi taşıyordu denebilir mi? Hâşâ, O'nun 23 yıllık peygamberlik hayatına baktığınızda, dünyanın tozuna-toprağına asla bulaşmadığını, namazının arasında dahi cemaati bırakıp, mescidden ayrılarak evindeki üç-beş kuruşu dağıttığını, üç gün geçtiği hâlde yiyecek tek lokma bulamadığını, açlıktan zaman zaman karnına taş bağladığını, hatta ashabının durumunun yavaş yavaş düzelmeye başladığı bir zamanda hanımlarının kendisinden birazcık rahat bir hayat istemesi karşısında onları ya kendisini ya da dünyayı seçme şıklarından birini seçmeyle karşı karşıya bıraktığını ve onların da kendisini seçtiğini görecek ve Huneyn savaşında ganimet olarak eline 8 bin okka gümüş ve yüzlerce deve, binlerce koyun geçtiği hâlde, vefatında, evine yiyecek temin edebilmek için rehin olarak verdiği kalkanını hâlâ geri alamamış olduğunu içiniz sızlayarak müşâhede edeceksiniz.

Bütün bunlardan sonra O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) gayesi, makam, mevki, şöhret ve ün yapmaktı diyebilir misiniz? Hâşâ, daha Mekke döneminde risaletinin başlangıcında kendisine Mekke'nin reisliği, dünyada kimsenin sahip olmadığı miktarda mal ve Mekke'de isteyeceği en güzel kız teklif edilmiş, fakat O bütün bu teklifleri, "Sağ elime Güneş'i, sol elime Ay'ı koysalar, vallahi ben davamdan vazgeçmem." diyerek elinin tersiyle geri itmişti.[24]

Sonra, şöhret peşinde koşan bir insan, eserinde hiç kendisinden bahsetmez mi? Hâlbuki Kur'ân'a baktığımızda, diğer peygamberlerin isimlerinin aşağı yukarı 500 defa geçtiğini, buna karşılık 'Muhammed' isminin ise sadece 4 defa zikredildiğini[25] hayretle görür ve O Yüce Kamet (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde bir kez daha "Eşhedü enneke Resûlüllah" diyerek eğilmekten kendimizi alamayız.

23. Esbab-ı nüzul denilen ilim sahası, her âyetin hangi hâdise münasebetiyle indiğini ele alır. Kur'ân'da on beş kadar âyette "Yes'elûneke - Sana soruyorlar" şeklinde Peygamberimiz'e sorulan sorular bahis konusu edilmekte ve bunlara "Kul - De!" şeklinde başlayan cevaplar verilmektedir.[26] Çeşitli haram ve helâller, ganimetlerin taksimi, hilâller, kıyamet, Zülkarneyn, infak şekli ve ruh gibi, her birine bir beşerin gerekli cevabı vermesinin mümkün olmadığı çok çeşitli konularda gelen bu soruları cevaplayanın Allah (celle celâluhu) olduğu gayet açıktır. Çünkü, her soruya en uygun cevabı vermek ve her hâdise münasebetiyle en müsait ve elverişli çözümü muhtevi bir âyet göndermek hiçbir zaman bir beşerin tâkati dahilinde olamaz. Kaldı ki, böylesi sorular karşısında Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir miktar sükut buyurduğu oluyordu; yani cevap olarak inecek âyeti bekliyordu. Nitekim kendisine 'ruh'tan sorulduğunda böyle olmuştu.[27]

24. Hangi insan, hangi yazar, kendine olan güven ve itimadı sarsacak şekilde, bir zaman 'doğru' dediğine sonra 'yanlış' diyebilir ve zaman zaman görüş değiştirip, davranışlarında yeni ayarlamalara gidebilir; hele bu yazar, bütün dünyaya bir mesaj takdim etme iddiasındaysa? Hâlbuki Kur'ân'da yalnız Mekke ve Medine'liler veya Arap Yarımadası insanları için değil, hatta yalnız dünya insanlığı için de değil, bütün âlemler için 'rahmet' olarak gönderildiği ifade olunan[28] Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), zaman zaman Kur'ân'ın tatlı ikazıyla yapmakta olduğu veya yapmaya niyet ettiği hareketini değiştirir ve davranışını Kur'ân'a göre yönlendirirdi.

Kendisi insanların hidayeti için gönderilmişti. Amcası Ebû Talib'in hidayetini arzu etmesi de gayet normaldi. Çünkü O, hem amcası hem de 40 yıla yakın kendisini himaye eden bir şahıstı. Ancak esas olan Allah'ın dilemesidir. İşte Allah Resûlü ısrarla amcasına, ölümün çok yakın olduğu bir anda "Lâ ilâhe illallâh de, ahirette sana şefaat edeyim." diyor fakat Ebû Talib bunu söylemiyordu.[29] İşte bu meselenin tahlilini yapan âyet mealen O'na şöyle diyordu: "Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak, Allah dilediğini hidayete erdirir."[30]

Bakın başka misaller: Müslüman tanındığı için münafıkların başı olan İbn Selûl'ün cenaze namazına duracaktı, fakat Allah'ın ikazıyla bıraktı.[31] Azadlı kölesi Zeyd'e "evlâdım" derdi; Allah, âyetle evlâtlık edinmeyi kaldırdı.[32] Hiç aklından geçmediği hâlde, azadlı kölesi Zeyd'den ayrılan Hz. Zeynep'le ilâhî emir neticesi izdivaçta bulundu.[33] Bedir esirlerinin affedilip salıverilmesi düşünülüyordu; Allah'ın ikazıyla fidye karşılığı salıverildi...[34]

Bütün bu ve benzeri emir ve nehiyler gösteriyor ki, O, hiçbir zaman kendi başına hareket eden biri değil, sadece Allah'ın hükümlerini uygulayan bir elçi, bir resûldür. Davranışlarını da kendiliğinden değil, Allah'ın ikazıyla değiştiriyor ve hiçbir zaman "hevasından konuşmayıp, yalnızca vahye tâbi oluyor."[35]

25. Hiçbir insan kendi kendine namusuna leke getirmek ve bu mevzuda dile düşmek istemez. Hele bu insan, ömrü boyunca 'emîn' olarak tanınmış bir iffet ve namus âbidesiyse! Gerçek bu iken, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına baktığımızda münafıkların düzüp ortaya attığı bir hâdiseye şahit oluruz; tam bir ay belini büken, kendisini ızdıraptan ızdıraba sürükleyen, yalnız kendisini değil, pâk zevcesi Âişe Validemiz'i (radıyallâhu anhâ) ve en büyük dostu Ebû Bekir Efendimiz'i (radıyallâhu anh) ve diğer mü'minleri dilgir eden 'İfk' hâdisesine.

Münafıkların Âişe Validemiz'e attıkları iftira karşısında, eğer Kur'ân'ı -hâşâ- kendi yazmış olsaydı, hakikati ortaya koymak veya namusu üzerinde en ufak bir lekenin olmadığını ilan etmek için bir ay bekler miydi? Sonra, hiç insan kendi eviyle, aileleriyle alâkalı bazı mevzuları açıklamak ister mi? Hâlbuki Kur'ân, Efendimiz'in hanımlarıyla ilgili olarak "Evlerinizde oturun, ilk cahiliye (kadınlar)ının açılıp-saçılmaları gibi açılıp saçılmayın."[36] ve "Sözü (yumuşak-tatlı) eda ile konuşmayın."[37] şeklinde emir, nehiy ve ikazlar ihtiva etmektedir. Sadece bu bile, Kur'ân'ın Kelâm-ı İlâhî olduğunu ispata yetmez mi?

[1] Ankebût sûresi, 29/48.

[2] Bkz.: Bakara sûresi, 2/23; Yunus sûresi, 10/38.

[3] Bakara sûresi, 2/23.

[4] Yunus sûresi, 10/38.

[5] Nisâ sûresi, 4/82.

[6] İbn Hişam, es-Sîratün'n-nebeviyye, 2/105-106.

[7] İbn Hişam, es-Sîratün'n-nebeviyye, 2/156-157.

[8] Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi'l-Kur'ân, 1/153.

[9] Haşr sûresi, 59/7.

[10] Necm sûresi, 53/39.

[11] Nisâ sûresi, 4/58.

[12] Mâide sûresi, 5/32.

[13] Ankebût sûresi, 29/48.

[14] Şûrâ sûresi, 42/52.

[15] Bkz.: Enfâl sûresi, 8/70; Ahzâb sûresi, 33/28, 59.

[16] Bkz.: M. Fuad Abdulbâkî, Mu'cemu'l-müfehres li'l-elfâzı'l-Kur'âni'l-Kerim.

[17] Hâkka sûresi, 69/44-46.

[18] Tevbe sûresi, 9/43.

[19] Ahzâb sûresi, 33/37.

[20] Bkz.: Ankebût sûresi, 29/48.

[21] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/44; Hûd sûresi, 11/49; Kasas sûresi, 28/44.

[22] Mâide sûresi, 5/67.

[23] Hicr sûresi, 15/9.

[24] İbn Hişam, es-Sîratü'n-nebeviyye, 2/101.

[25] Âl-i İmrân sûresi, 3/144; Ahzâb sûresi, 33/40; Muhammed sûresi, 47/2; Fetih sûresi, 48/29.

[26] Bkz.: Bakara sûresi, 2/189, 215, 217, 219, 220, 222; Mâide sûresi, 5/4; A'raf sûresi, 7/187; Enfâl sûresi, 8/1; İsrâ sûresi, 17/85; Kehf sûresi, 18/83; Tâhâ sûresi, 20/105; Nâziât sûresi, 79/42.

[27] Bkz.: Taberî, Câmiu'l-beyan, 8/301; 18/180.

[28] Enbiyâ sûresi, 21/107.

[29] İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, 3/122.

[30] Kasas sûresi, 28/56.

[31] Bkz.: Tevbe sûresi, 9/84.

[32] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/4.

[33] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/37.

[34] Enfâl sûresi, 8/67.

[35] Bkz.: Necm sûresi, 53/3-4.

[36] Ahzâb sûresi, 33/33.

[37] Ahzâb sûresi, 33/32.

-alıntıdır-

 
ANKET
Çoklu baro kanun teklifi hakkında ne düşünüyorsunuz?