Editörler : Lanet
09 Ocak 2021 16:45   


Editör
Edebiyatımızdaki Kalem Kavgaları ve Dedikodular

Zemzeme - Demdeme

Recaizade Mahmut Ekrem'le (ZEMZEME) Muallim Naci (DEMDEME) tartışmanın taraflarıdır.

Demdeme ve Zemzeme adlı eserlerde cereyan etmiştir. Eski-yeni edebiyat tartışması da denir.

Zerre-i nurundan iken muktebes

Mihr ü mehe etmek işaret abes

'' abes '' kelimesinin sonundaki 's ' harfi Arap alfabesinde ''peltek s'' ile;

"muktebes" kelimesinin sonundaki ''s'' ise ' sin ' ile yazılmaktadır.

Bu tartışma bir anlamda bu şekilde bir kafiyelendirme yapılıp yapılamayacağı tartışmasıdır.

Kısaca kafiye göz için mi kulak için mi tartışmasıyla başlayıp,

Eski-Yeni çatışmasına dönüşmüştür.

Eski : kafiye göz için: Muallim Naci

Yeni, kafiye kulak için: Recaizade Mahmut Ekrem

Bu tartışmalar diğer şair ve yazarları da etkilemiş, iki grupta büyük ölçekte taraftar toplamış,

git gide şiddettini de arttırmıştır.

Öyle ki, en sonunda Hükümetin olaya müdahalesi noktasına varılmıştır.

Harabat - Tahrib- i Harabat,

Ziya Paşa ve Namık Kemal arasında cereyan etmiştir,

Yine bir Eski- Yeni tartışmasıdır.

Ziya Paşa, Harabat'ta, Osmanlıca'nın zenginleşmesi gerektiğinden dem vururken, aynı zamanda Divan edebiyatını över.

Ziya Paşa'nın bir süre önce halk edebiyatını savunması kendi içerisinde çelişkiye neden olur.

Bunun için '' dönemim şartları gereği bunu yaptım, pişmanım '' der

Paşa'nın Harabat eserinde bunu dile getirmesi dönemin yazarları arasında ateşli tartışmalara sebebiyet verir.

Bunlardan biri de Namık Kemaldir. İki iyi arkadaş olan Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın arası bu vesile ile açılır,

Namık Kemal Tahrib-i Harabat ile Ziya Paşa'ya cevap verir ve yerden yere vurur, bu iki iyi arkadaşın arası bir daha düzelmez.

Tahrib-i Harabat'tan,

Eskilerden Ahmed ve Necati

Gönlü kırık ve serseri Zati

Türkçe söyleyişe temel koymuşlar

Gerçi temeli güzel koymuşlar

bu dizelerinde Divan edebiyatını yerer Namık Kemal.

Ahmet, Necati dediği kişiler ise, Divan edebiyatının büyük şairlerinden Ahmedi ve Necati.

Nazım Hikmet-Peyami Safa kavgası:

Düşmanın büyüğü eski dostlardan çıkar

Peyami Safa'nın Nazım Hikmet'in bir şiirini yayınlayıp, ardından da işinden olmasıyla başlar dostlukları.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu bu dostluk sayesinde yazılmıştır.

Edebiyatın köşe başını tutmuş olanlara birlikte savaş açarlar.

Sonrası, Nazım cephesinde; '' Sen bu kavgada / bir nokta bile değil / bir küçük, eğri virgül / bir zavallı vesilesin!..''

Safa cephesinde ise '' Bre kaltaban / bre Türk düşmanı / bre vatan haini şarlatan'' diyerek sonlandırılacak bir kavgadır.

Peyami Safa'nın, Nazım Hikmet' in 'Jokond ile Sİ-YA-U'sunu eleştirdiği yazısı ikili arasındaki dostluğun ilk kırılması oluyor.

İki önemli sanatçı arasındaki ilk ciddi tartışma ise, Peyami Safa'nın Nazım Hikmet'i hırsızlık ile itham etmesinden sebep gerçekleşiyor.

Bu ağır itham iki dost arasında derin uçurumlar açmasına neden oluyor.

Artık birbirlerine yaptıkları eleştirilerin ardı arkası kesilmiyor.

Aynı gazetede köşe yazarlığı yapan şairler bu mecrayı bir arenaya çevirmekten geri durmuyorlar.

Peyami Safa, Nazım'ın yazdıklarına '' sütçü narası gib ''' diyerek onu küçümsüyor.

Aynı şekilde Nazım Hikmet de Peyami Safa'yı yerle bir eden sözleriyle adeta tozu dumana katıyor.

Nazım rakibine son kez şöyle sesleniyor:

Bir düşün oğlum,

Bir düşün ey yetimi Safa

Bir düşün ki, son defa

Anlayabilesin:

Sen bu kavgada

Bir nokta bile değil,

Bir küçük, eğri virgül,

Bir zavallı vesilesin!..

Ben kızabilir miyim sana?

Sen de bilirsin ki, benim adetim değildir

Bir posta tatarına

Bir emir kuluna sövmek,

Efendisine kızıp

Uşağını dövmek!

Nazım Hikmet'e karşı Peyami Safa da cevap olarak şu şiiri yazar:

Gel bakayım,

Lüle lüle kıvrım kıvrım samur saçlı,

Pamuk tenli, al yanaklı sarı papam

..

Gel bakayım yetimlikle maytap eden paşa zadem,

Bre toprak altında yatan

Büyük Türk ölülerine çatan

..

Bre kaltaban

Bre Türk düşmanı,

Bre vatan haini şarlatan

NECİP FAZIL KISAKÜREK - NAZIM HİKMET

Necip Fazıl ve Nazım Hikmet de düşmanlıklarına ilk önce dost olarak başlıyorlar.

Dünya görüşlerinden kaynaklanan ayrılıklar, edebiyat hayatlarına balta gibi iniyor.

Karşılıklı birbirlerini eleştiriyor, kalemlerini birbirlerine kılıç gibi kullanıyorlar,

Birbirlerine yazdıkları mektuplar şöyledir,

Nazım Hikmet'in Mektubu;

'' Sevgili Necip, ismin temiz demek, necîb temiz demektir benden iyi bilirsin. Necip'i necis yapma.

Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın.

Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda,

bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi'ni,

o lisan-i mücerret dilinle Babali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.

Sevgili Necip, inandığın Allah'ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye camii direğine çevirme,

o kudretli kelimelerini üç kuruşa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere.

Sevgili Necip, elinde sur-u israfil var, onu borazana çevirme.

Eski dostun Nazım.

Necip Fazıl'ın Mektubu;

'' O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok.

O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor.

Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya,

bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun.

Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden,

kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kim bilir nelere baş vuruyorsun?

Bundan birkaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:

Ben - Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?

Sen - Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?

Ben - Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?

Sen - Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten men ederler.

Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmayan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim.

Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.

Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun.

Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder?

Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü?

Senin nene mukabele edeyim?

Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarmaş dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar,

yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?

İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım.

Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?

Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum.

Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun.

Seni affediyorum ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!

Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.

Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.

Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman.

Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey

ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.

İşte görüp göreceğin rahmet!

(11 Nisan 1936)

Necip Fazıl Kısakürek

Ahmet Haşim'in Yahya Kemal ile yolları bir arkadaş grubuyla çıkardığı Dergâh Dergisi'nde kesişiyor.

Birlikte zaman zaman mesai ortaklığı yapıyor ve hatta Yahya Kemal, ''Haşim büyük şairdir!''

diyecek kadar iyi bir dostluk kuruyorlar.

Ancak bu övgünün yerini kısa sürede '' Hiç şair değildir!'' olarak yergiye bırakıyor

bu sözle birlikte Yahya Kemal ve Ahmet Haşim arasında amansız çekişme başlamış oluyor.

Yahya Kemal'in eleştirileri, Ahmet Haşim öldükten sonra git gide daha çok alevleniyor.

Ahmet Haşim, Yahya Kemal'in bu u dönüşünü çok önceden sezmiş gibi

Piyale kitabına ön söz olarak koyduğu yazıda, başkalarını hedef alarak, şunları söylüyor:

'' Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki, şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına (kuşaktan kuşağa) intikal eder.''

Bu çekişme, şairlerin gündelik hayatlarındaki olumsuzlukları edebiyat hayatına taşıdıklarına örnek niteliği taşıyor.

Biraz da dedikodu..

Nazım Hikmet hocası olan Yahya Kemal'in annesi Celile Hanım'a olan ilgisini farkedince Yahya Kemal'in cebine

'' hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.'' yazan bir not koymuştur ve bu aşka engel olmuştur.

Yahya Kemal ile Ahmet Haşim vaktiyle iyi dostlarmış. O kadar ki, bir araya geldiklerinde birbirleriyle aruz vezniyle konuşurlarmış.

Haşim, '' mef'ûlü fa'ilatün '' vezniyle ''kibrit var mı sende?'' diye sorunca

Yahya Kemal, "mef'ûlü mefa'ilü fa'ilün'' vezniyle şöyle cevap vermiş:

'' Kibrit olaydı bende cihanı hep yakardım.''

Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre Necip Fazıl, şöhret düşkünü; Peyami Safa kıskanç biriymiş:

'' İşte böyle Ziyacım, Ankara ve istanbul'dan uzak olmama rağmen sana bir sürü havadis verebilirim.

Sen de para piyesinin mahiyeti ve kıymeti hakkında beni aydınlatabilirsin.

Peyami'yle Necip'in er geç tutuşacaklarını, kapışacaklarını sana birkaç yıl evvel söylediğimi herhalde hatırlarsın.

( Peyami Safa ve Necip Fazıl mahkemelik olacak seviyede tartışmışlardır )

Bunda necip'in şöhrete düşkünlüğü kadar Peyami'nin hasedinin de tesiri vardır.'' ( Ziya'ya mektuplar, İstanbul, 2001, s. 119)

Ahmet Hamdi Tanpınar, parasızlıktan odasının pencerelerini gazeteyle kaplarmış.

Peyami Safa'nın babası ve Tevfik Fikret'in yakın arkadaştır ve Peyami Pafa'ya adını Tevfik Fikret koymuştur.

Müşfik Kenter, birçok şiirini seslendirdiği Orhan Veli'yi anlatmış .

" taksim'de sevgilisi varmış. Orhan bana hiç çiçek getirmiyorsun demiş. bu da gitmiş taksim'de heykelden bir çelenk almış.''

Şair Nigâr Hanım, bir gün Ahmet Mithat Efendi'ye:

-imzalı bir eserinizi rica edeceğim efendim, der.

Ahmet Mithat:

-Emredersiniz Hanımefendi, derhal takdim edeceğim, der.

Ertesi gün Ahmet Mithat iki uşak ve bir zevcesiyle 160 adet imzalı kitabını yollar.

yazdığı notta:

'' size göndermek hususunda eserlerim arasında onlara karşı bîtaraf olmadığım için hiçbir seçme yapamadım.

hepsini olduğu gibi takdim ediyorum. Okumak hususunda lütfen siz bir seçme yapınız''

Sait Faik pasaport almak istediği sıralarda ünlü bir yazardır. mesleği sorulduğunda yazar olduğunu söyler,

fakat yazar olduğunu resmi olarak ispatlayacak türde bir belge yoktur.

pasaportunun meslek hanesine fransızca '' işsiz güçsüz '' anlamına gelen ''sans profession '' (işsiz) yazılır sonunda.

Ahmet Hamdi Tanpınar dârülfünun'dan yeni mezun olmuş ve gönüllü olarak Erzurum'da hocalık yapmak ister.

gitmeden evvel Necip Fazıl'a:

-Erzurum'a gidiyorum. Sen orada bulundun, nasıl yer?

Necip Fazıl : Ne bekliyorsun ki, nasıl diye soruyorsun ?

Tanpınar: Mesela içinden geçerken piyano sesi duyulan sokağı yok mu?

Süleyman Nazif, Makber şairi Abdülhak Hamit Tarhan'a şöyle demiş:

" Senin maşukan zevcen değildir; ancak şiirdir.

Sen makber'inde bile ölen sevgiline ağlamıyor, edebiyata perestiş ediyor,

binaenaleyh fatma hanım'a ihanet ediyorsun.''

Mehmet Akif'in gerçek adı Mehmet Ragif'tir.

İstiklal Marşı için devrin önde gelenleri;

'' Bunu bir insan yazamaz, ben inanıyorum ki kulağına fısıldadı birileri. ( gayipten) ''

 
ANKET
Koronavirüs konusunda ne kadar endişelisiniz?