Editörler : Lanet
07 Ekim 2007 21:19   


Yasaklı
Canım İstanbul

SON SAYFAYA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ

İstanbul için neler yazılmadı ki geçmişten bugüne? Ayrıdır İstanbul sevgisi, özlemini hiçbir yer ve hiçbir şey dindiremez. İstanbul severler ,İstanbul ile ilgili en güzel yazıları burada paylaşalım. Sayfalarda , satırlarda İstanbul kokusu olsun.

İSTANBULU DİNLİYORUM

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı

Önce hafiften bir rüzgar esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Kuşlar geçiyor, derken;

Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.

Ağlar çekiliyor dalyanlarda;

Bir kadının suya değiyor ayakları;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Serin serin Kapalıçarşı

Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

Güvercin dolu avlular

Çekiç sesleri geliyor doklardan

Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Başımda eski alemlerin sarhoşluğu

Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;

Dinmiş lodosların uğultusu içinde

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir yosma geçiyor kaldırımdan;

Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.

Bir şey düşüyor elinden yere;

Bir gül olmalı;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;

Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;

Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;

Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından

Kalbinin vuruşundan anlıyorum;

İstanbul'u dinliyorum.

ORHAN VELİ KANIK

07 Ekim 2007 22:50

Ş@h-in
Müsteşar

Bakınca doğusuna batısına

Sarıldım yazına baharına

Saadet yolu İstanbul'da

Dolmabahçe'sine Ayasofya'sına

08 Ekim 2007 17:31

Ş@h-in
Müsteşar

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;

O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

08 Ekim 2007 19:55

elifhemşire
Kapalı

İSTANBUL UFUKTAYDI

Gurbetten, uzun yolculuk etmiş, dönüyordum.

İstanbul ufukta?ydı...

Doğrulduğumuz ufka giderken...

Sevdâlı yüzüşlerle, yunuslar

Yol gösteriyordu.

İstanbul ufuktan,

Sîmâsını göstermeden önce,

Kalbimde göründü;

Özentili kalbimde bütün çizgileriyle,

Binbir kıyı, binbir tepesiyle,

Binbir gecesiyle.

Yıllarca uzaklarda yaşarken,

İstanbul?u hicranla tahayyül, beni yordu.

Yer kalmadı beynimde hayâle.

İstanbul?a artık bu dönüş son dönüş olsun.

Son yıllarım artık

Geçsin o tahayyüllerimin çerçevesinde.

Bir saltanat iklîmine benzer bu şehirde,

Hulyâ gibi engin gecelerde,

Yıldızlara karşı,

Cânanla berâber,

Allah içecek sıhhati bahşetse...

Bu kâfî...!

YAHYA KEMAL BEYATLI

09 Ekim 2007 09:56

castagna2
Yasaklı

BARBOROS MEYDANI / Behçet Necatigil

Biliyorum, ayıp ve manasız

Ama peşlerinden gidiyorum

Gezmeye çıktıkları vakit

Ana kız.

Utanır da belki

Anasının sırtındaki

Yeldirmeden,

Kız bir adım önde gider

Sezdirmeden.

Beşiktaş?ta Barbaros meydanı

Sağı anıt, solu türbe

Ortası kare şeklinde,

Parkıdır yoksulların

Bilhassa yaz ayları.

Fidanların, meydanların önünde

Yontulu taşlar çepçevre.

Yer yer banklar konulmuş

Meydana dolmuş millet,

Sıra sıra oturmuş.

Ah genç kız kalbi,

Sıralara bakar elbet.

Meydanın ilerisi deniz kıyısı

Karaya çekilmiş kayıklar,

İskele gazinosu yanda

Sulara dökülmüş ışıklar,

Üsküdar şu karşısı...

O nemli topraklara

Ana çöker yorgun argın

Kalmış gözü arkada

Kendi ayakta kızın.

En gürültülü şarkılar

Çalarken plakta,

Onlar orda oturur

Denize bakarlar

Avunmaya muhtaç gençlik

Ey kız anası ihtiyarlar,

Ey denizlerden esen serinlik.

O dediğim yere yaz mevsiminde

Geceleri sık sık giderdim.

Elektrik direkleri dibinde

Toplananlar yok şimdi.

Toz toprak içinde

Güreş eder çocuklar

Top oynayanlar yok şimdi.

Kol kola gezinen genç kızlar,

Peşlerinde dolaşanlar yok şimdi.

Garip adamlar görürdüm:

İçmiştiler, müthiş.

Zayıf kadınlar görürdüm:

Bitmiştiler, bitmiş.

Evlerinde duramamış,

Kalkıp gelmişler.

O dediğim deniz kenarımda

Yavaş sesle konuşan

Kadınlar otururdu.

Kahkahayla gülüşen

Genç kızlar bulunurdu.

Hovarda hoyrat itişen

Delikanlılar dururdu.

Böyle miydi o vakitler burası

Mezarların, fidanların önünde

Beşiktaş?ın fakir fukarası

Hava alır, eğlenir dinlenirdi.

Gece yarısına doğru

Barbaros meyanı halkı,

Evlerine dağılırdı

Erkekli kadınlı.

Behçet Necatigil

09 Ekim 2007 15:50

Ş@h-in
Müsteşar

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtına kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

09 Ekim 2007 23:44

castagna2
Yasaklı

EMİRGAN'DA ÇAY SAATİ

çerağân sarayı´ndan büyükdere´ye

üşümek sonbaharında eski çınarların

uzadığı yerde gizlice akşamların

başlayıp adetâ kendini dinlemeye

kafeslerin ardında bol gözlü bir kadın

ansızın giydirilmiş ipek ferâceye

bir çay yalnızlığı emirgân´dan öteye

değdikçe ısındığı yaldızlı bardağın

nedîm´den yansıması tatyos efendi´ye

tenhâ bir genç kız sesiyle hicazkâr´ın

kuytularda çürüdüğü bağdadî yalıların

yorgun sarmaşıklarıyla sarkmış bahçeye

soğuk kuşlar gibi dağılır boğazda

rüzgârın getirdiği donuk bir yağmur pusu

istinye´de gemilerin karanlık uykusu

kırık direkleriyle dalgın ve hasta

birden içimi kaplayan ölüm korkusu

selâm verilince meçhul bir namazda

gâzâli´yse biraz mevlânâ biraz da

kubbenin altındaki divan uğultusu

´şeref´ vapurundan en kirli beyazda

yüzlerce harbiyeli sürgün yolcusu

havada bir asılmış adam kokusu

istanbul jöntürkleri hüzzâm bir yasta

yankılarıyla telaşlı geceleri bir bebek´ten

motorların taşıyıp o kadar bitiremediği

en yılgın sonbahar benim gözlerimdeki

çok daha dumanlı mütâreke günlerinden

alaturka saat kaçta ikinci tömbeki

miralay sadık bey´in nargilesinden

dem çekip kumrular gibi sebilleri şenlendiren

osmanlı sehpâların gölgesindeki

emirgân´da acılaşmak koyu bir semâverden

çaylar gibi kararıp kaç defalarca eski

bir şiir üzüntüsüyle müseddes biçimindeki

çoktan unutulmuş kilitli defterlerden

Attila İlhan

10 Ekim 2007 00:03

alperence
Genel Müdür

İstanbul sevdası?

Kalbimi çalan şehir, bir işveli yâr olur,

Aramıza girenin cümlesi ağyâr olur.

Estirdin bahtımıza hasretin meltemini,

Hicranın esintisi ateşlerden har olur.

Yok cihanda bir eşin, âşıklar sana meftûn,

Bu vuslat yangınıyla hazanlar bahar olur,

Firâkında her saat, dilhûn eder gönlümü,

Şu dünya sarayları koca bir mezar olur.

Bütün dünya olsa da mülk-ü Osman içinde,

Lâkin sen yoksan eğer, arz-u semâ dar olur.

Fâtih ruhlu neferler hem ne yiğit erlerdir,

Başlarında bulunan bir ulu serdar olur.

Şol müjdeni getiren o ay yüzlü Resul?dür.

Yokluk O?nda tükenir, cümle yoklar var olur.

10 Ekim 2007 10:04

castagna2
Yasaklı

İSTANBUL TÜRKÜSÜ

İstanbul?da, Boğaziçi?nde,

Bir garip Orhan Veli?yim;

Veli?nin oğluyum,

Tarifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı?na oturmuşum

Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

?İstanbul?un mermer taşları;

Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;

Gözlerimden boşanıyor hicran yaşları;

Edalı?m,

Senin yüzünden bu halım.?

?İstanbul?un orta yeri sinema;

Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;

El konuşur, sevişirmiş, bana ne?

Sevdalı?m,

Boynuna vebalim!?

İstanbul?da, Boğaziçi?ndeyim.

Bir fakir Orhan Veli;

Veli?nin oğlu,

Tarifsiz kederler içindeyim.

Orhan Veli Kanık

10 Ekim 2007 10:16

castagna2
Yasaklı

İSTANBUL

Göğsüme bir İstanbul çiziyorum

Başparmağımla, kelebek biçiminde

Çocukmuşum gibi aynanın önünde

Yüzümü saçlarımı okşuyorum

Kadıköyden herhangi bir deniz

Tenha bir tramvay Şişliden

Samatyadan belki Sultanahmetten

İncir ağaçları anmsıyorum

Göğsüme bir İstanbul çiziyorum

Başparmağımla, kelebek biçiminde

Biraz umutsuzum, biraz yorgun işte

En çok gözlerimi seviyorum

ATAOL BEHRAMOĞLU

10 Ekim 2007 12:21

n2007
Şube Müdürü

Beyoğlu`ndan Dolmabahçe`ye Taşınan Bir Aralık Akşamı

Ne günlermiş, ne günlermiş

Sus pus olmuş, puslu bir İstanbul muydu yüzün, yoksa

çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne

Dolmabahçe`de, çay tadında...

Divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında,

tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu.

Ben rehnedilmiş yelkovan gibi... hani akrep`i seven ama

yüreği takvim yokuşlarında...

Sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı,

sesinin sesimde yankılanmasının... sanki perdedekine

üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün

içime... Yalan! Sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim

seyir defterimde... ve ben amerikanca bir filmi kürtçe

seyrediyorum...

Kadın, Beyoğlu`nun bir kış akşamında,

üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan

muzdarip yürüyordu... Adam da... Yürümek hiçbir şeyi

çözmüyordu, bazı Aralık akşamlarında... Parmağında

yaralı bir öyküyü taşıyordu adam... Kadının yüzünde

bir hüzün... Hüzünlü aralık akşamında bir yüzük...

Yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti...

... Soğuğun ve karanlığın vehameti!

Hayatı, bir başkasının pantolonu gibi, küçültülmüş,

Daraltılmış... İlk sahibinin o pantolonla yaşadığı şeyler,

yani pantolonu pantolon yapan anılar, bazı ilkbahar

bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen

yazlar... Hepsi daraltılmış... Yaşananlara bir beden

büyük geliyor artık hayat!

Bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık

olmak içinse erken... Beni sevda yerimden vurdu yine

zaman... Şimdi sana söylenecek tek cümle:

Bende sana yetecek kadar ben kalmadı...

10 Ekim 2007 12:30

n2007
Şube Müdürü

Ve Haliç çocuk dişleri gibi dedim. Gülünce

Çıkan. Esmer. Esmer uyanması gibi vücudumun

Bir yerinin (bir deniz müzesinde iki foklu bir pelikanlı

Ve korkunç hüzünler taşıyan

Ve Eylül yüzlü.

Eylül, bir çocuğun elinden tutmak gibi Fener?de

(ki bir Ortodaks kilisesine devam ediyordur

lacivert elbiseler giyer ve sarı düğmeleri sallanır rüzgarda

ve yeni yeni ağarıyordur vakit ve çok eski bir kazı

ki bir virgül gibi düşüyordur başaşağı

Balat?a)

Hava düştü Kağıthane tarafında diyorum sonra da

Ve Eyüp?e bakıyorum. Eyüp?de su suya benziyor

Bir ev bir eve. Bir yaprak bir yaprağa.

Ve incecik çiziyor geceyi bir kağıt bir ağaç.

Ve eski yeşil denilen bir yeşil

Ve bir su çarkı

(yavaş yavaş dönen. Bir atın çektiği

gözleri bağlı. Sefil.)

köprünün demirlerine yaslanıp bakıyorum sonra yirmialtı yaşımla

arkamda asker elbisesi. Bıyıklı. Uzun yüzüm.

Bir dağ istiridyesi gibi de sarı

Belli bir kızı seviyorum ve hep geceleri çıkıyor.

Bir balık geçiyor. Ben balığı yazıyorum. Balığı ve

Ben ki ne zaman doğduğumu bir köşeye yazmamışımdır

Ve hep kendimi götürmüşümdür gittiğim yer yere

Ve bir sıkıntıya alt katlarda otura

Ve hiç çıkmayan.

Eski bir urba gibi kent. Eski bir urba gibi giyiyorum kenti

Bir kadırgayı. Türlü seslerdeki bir saatı

Sütlüce?yi. Sütlüce?deki bir avluyu

Eski takvime göre ok atanları. Nişan taşlarını

Ve bir yağmuru, yeraltlarını dolaşan. Yinimin

Atlasında gidip gelen

Ve kalan

Uzuyor su. Kasımpaşa?da bir balıkçının tablası

Nişancı Ahmet Paşa Çeşmesi. Çarklı bir Şirket-i Hayriye vapuru

Ki yalnız Fener?e, Kasımpaşa?ya, Eyüp?e uğrar ve

Elli hissesini Valide Sultan almıştır

Ve hamalları Karahisarlıdır. Sudadır sonra hep gözleri

Ve elleri.

(.....) Ve incecik kemiği bir şiirin

Bir deniz kıyısında

İlhan Berk

12 Ekim 2007 10:49

castagna2
Yasaklı

Bütün İstanbul seven ve sevmeyenlerin RAMAZAN BAYRAMI kutlu olsun.

*******************

SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede

Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,

Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..

Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;

O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.

Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık

Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.

Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,

Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı

Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.

En güzel mabedi olsun diye en son dinin

Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;

Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,

Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,

Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..

Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.

Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;

Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;

Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,

Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim

Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını

Görüyor varliğının bir yere toplandığını;

Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,

Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri

Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i

Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!

Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?

Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu

Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,

Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,

Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,

Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,

Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;

Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?

Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?

Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,

Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,

Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.

Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!

Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,

Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..

Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;

Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.

Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine

Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

YAHYA KEMAL BEYATLI

13 Ekim 2007 22:09

theottomanempire
Müsteşar Yardımcısı

Güzel bir İstanbul Videosu:

14 Ekim 2007 00:06

castagna2
Yasaklı

DENİZİN KENTİNİ YAKTIM

Vızıldayıp duran kafamın ortasında

Denizin kentini yaktım

Hurma şırıltılarıyla

Denizin kentini yaktım

Beni çocukluğumdan koparan

Denizin kentini yaktım

Bir kent kadın kabuklarından

Denizin kentini yaktım

Miras kalmış bir alevle

Denizin kentini yaktım

Veli ağaçlarla kalbi atan mermerle

Tanrıyı anarak kalbi atan

Cami sütunları boğdu

Sararmış gözyaşlarıyla

Kararmış denizin kentini

İstanbul ey sevgili şehir

Dön dön karadan gelen sesime

Son veren zaman yatırında

Denizden getirilen biçimine

Sezai Karakoç

14 Ekim 2007 11:26

castagna2
Yasaklı

GİDİŞİN

Gidişin ölümüydü umutlarımın

Güllerin yüreğimde can verişiydi

Ufkumda her akşam hüzünlü ve dalgın

Seninle batan ömrümün güneşiydi

Ardında bir İstanbul bıraktın öksüz

İçimde yokluğun ateşini yaktın

Karanlıklar ortasında güpegündüz

Yıkılmış dağılmış bir adam bıraktın

Gün, gün yaklaşan bir şey var; ölüm mü ne?

Değilse içimde bu ürperti neden!

Dolaşan kim benimle deli divane

Güzel olan herşeydi seninle giden

Şimdi bütün hayallerim yoksul kaldı

Gittin, BANA BU REZİL İSTANBUL KALDI

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

15 Ekim 2007 14:34

Ş@h-in
Müsteşar

Geliyor Boğaziçi?nden doğru

Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,

Mavi sular üstünde yine

Bembeyaz Kızkulesi.

Free Image Hosting
16 Ekim 2007 08:29

Ş@h-in
Müsteşar

Free Image Hosting

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul'dasın

Havada kaçan bulutların hışırtısı

Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor

Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler

Hiç kımıldamıyorlar

Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor...

16 Ekim 2007 20:40

sirinem
Daire Başkanı

Ne "İstanbul?u dinliyorum gözlerim kapalı"

ne de "Dün sana bir tepeden baktım"

Ben doğduğum gün sana abayı yaktım.

17 Ekim 2007 00:44

castagna2
Yasaklı

İSTANBULDAKİ

İstanbul'da bir sevdiğim vardı

Keçi yavrusuna benzer,

Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde

Halden anlardı.

Bütün Şehzadebaşı bilir hikayemizi,

Gülhane parkı bilir, gemiler bilir,

Gelip geçen bakardı.

Yanakları güz elmasına benzer

Soğuk havalarda.

Ormanlar gibi bakışları;

Çocuktu, aceleci, bir hali vardı.

Bahar günleri geldi miydi

Saçları uzardı.

Adını bile unuttum

Yüzünü de, gemileri de,

Yalnız ara sıra aklıma geliyor

Sabah akşam iş başında

Ve asfalt caddelerde.

CAHİT KÜLEBİ

18 Ekim 2007 17:24

Hoca_Nasreddin
Aday Memur

Salkım salkım tan yelleri estiğinde

Mavi patiskaları yırtan gemilerinle

Uzaktan seni düşünürüm İstanbul

Binbir direkli Halicinde akşam

......

Adalarında bahar

Süleymaniyende güneş

Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde

Bakışlarımda akşam karanlığın

Kulaklarımda sesin İstanbul

Toplam 486 mesaj
12345678910111213»
 
ANKET
Koronavirüs konusunda ne kadar endişelisiniz?