Editörler : Lanet
17 Mart 2006 02:16   


Ahmet Telli

Eskipazar'da doğdu. Gazi Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdikten sonra, çeşitli eğitim kuruluşlarında öğretmenlik yaptı. 12 Eylül'den sonra uzunca bir süre tutuklu kaldı.1960 sonrası toplumcu şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün bir şairidir. Romantik ve başkaldırıcı kişiliği, O'nu bir yanıyla da Attila İlhan şiirine bağlıyor.'' (Ataol Behramoglu)

eserleri: yangın Yılları (1979), Hüznün İsyan Olur (1979), Dövüşen Anlatsın(1980), Saklı Kalan (1982), Şu Çürüdü(1983), Belki Yine Gelirim

GİDERSEN YIKILIR BU KENT

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider

Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında

Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki

Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar

Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı

Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken

Gidersen kim sular fesleğenleri

Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu

Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor

Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun

Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına

Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor

Bir de seni ekliyorum susuşlarıma

17 Mart 2006 10:23

daphnis35
Daire Başkanı

UNUTMA DOSTUMSUN

Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan

Bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam

Her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar

Meşeler göğermiş diyorsun, varsın göğersin

Anlamını yitiren bir şeyler mi var şimdilerde

Yazdığım şiirlere yabancıyım, sokaklara yabancıyım

Taşı delemiyor bir çığlık ve apansız

Su oluyorum ipince, kendime sızıyorum

Dünya yetmiyor bazan, bırakıp gidebilir miyim?

Kuşları ürkütülmüş bir dal gibiydin, öylesine mahzun!

Efkar da yakışırdı sana, ilk kadeh kekik kokardı

Unutalım mı şimdi kente indiğimiz o ilk günü

Sabahlara kadar okuduğumuz o kitapları

Sabahlara kadar düşüncelerimizde yaşattığımız hayallerimizi

Kar aydınlığında yürüdüğümüz o yolları

Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan

Bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam

Her akşam mektup yazarım dağlar kadar

Kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun

Unutma dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim!

17 Mart 2006 12:36

pretemagna
Şef

ASMİN

Kimdi cesaretimi kıran,üstelik

Yeni serüvenlere hazırlarken kendimi

Sesimi cılız,rüzgarımı yelkensiz

Bulan kimdi, ki şimdi geniş zaman

Kipiyle düşürüyor gölgesini anılarıma

Ama kimdi adını bir kadına ödünç verip

Doruklara çekilen büyülü doruklara

Biz Asmin dedik ona,sevgilim,kadınım,

Anamdı belki, ama o çoktandır

Üç bin metrenin altına inmiyor artık

İçimde bir fil sezgisi,kopup gitmeliyim

Dağlara yazmalıyım aşkı ve ayrılıkları

Asminli düşler kurmalıyım ya da birisi

Karşılık bulmalı canımı yakan sorulara

Kim demiyorum kim olursa olsun

Boynu kırılan bir oyuncaksam hırçın

Bir çocuğun elinde, ki celladım

Gözlerimi de oymuştu fırlatıp atarken

Yine de özlüyorum onu, niyetçi

Tavşanlara dönerken beklediklerim

Aynı soruyu sormaktan, minör

Ağrılardan yoruldum,gitmeliyim buralardan

İçimde buharlaşan cıvayı soluyorum artık

Yoruldum yoruldum yoruldum

Gereklilik kipinde yaşamaktan.

AHMET TELLİ

17 Mart 2006 14:18

pro_methe
Yasaklı

çok sevdiğim şairlerden biridir...

18 Mart 2006 02:44

nehir 2
Daire Başkanı

SOLUK SOLUĞA

2

Büyük aşklar yolculuklarla başlar

ve serüvenciler düşer bu yollara ancak

Onlar ki dünyanın son umudu

soyları tükenen birer çılgındırlar

Ne bir adresleri vardır onların

ne de aşktan başka bir sığınakları

Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında

ölümle alay ederler sanki

Nerde beklenirlerse oradaydılar

bir kez bile gecikmediler ömür boyu

Neydi onları ordan oraya

savurup duran şey

Onları daima yalnız kılan

neydi bu yaşam denilen gürültüde

Her dilden bir adları vardı onların

ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar

Sarışındılar belki de esmer

yani bir çok yüzün bileşkesi

Vurulup düşseler de her kuşatmada

serüvencidir onlar ve hiç ölmezler

Ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa

bulurlar heder olmanın bir yolunu

Onlar ki bu dünyada

kahraman olmaya mahkumdurlar

Sislenen anılar kaldı bize onlardan

renkleri bozulup duran solgun anılar

Nasıl yazılmalı ki silinip gitmesin

bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna

Bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı

onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan

Yoksa kendini tüketen hüzünler miydi

vurulup düştükçe ışığını karartan

O serüvenlerin günlüğü tutulmadı

yazılmadı o insanların şiiri

Parça parça ettirilseler bir kartala

(ki sanırım böyle oldu sonları)

Fışkırır yüreklerinden

başarısız ihtilallerin yangınları

(......................

.......................)

Dünyanın cesur ulusları yoktur, cesur insanları vardır. Onlar, aşkın ve hayatın havarileri, büyük serüvencilerdi. Onlar, bu ihtiyar cadının maskesini parçalamak ve yeryüzü denilen cenneti bize sunmak istediler. Bütün ömürleri bu kavgayla geçti. Ne adları vardı onların, ne de ulusları, ne dinleri ne de anıtları.

Ama biz onlar için ölüm fermanları hazırlayıp görkemli mangalar kurduk. Savaşlar açtık peşpeşe. Kentleri ele geçirip vahşi bir hayvan gibi avladık onları. Nerde görülseler kurşuna dizdik ve süslü kemerler yaptık onların kafa derilerinden. Biz cellattık ve tarih suratımıza tükürürken, bir kez bile bağılanmayı istemedi onlar...

Derler ki, son büyük serüvenci yaralıdır hala...

Ahmet TELLİ

19 Mart 2006 21:28

beriv
Şef

kalpak sen gerçekten iyi bir şiir okurumusun merak ettim be arkadaş tamam beğenmek zorunda değilsin belki tarzın değil aynı yöne bakmıyorsun bu şiirlerle ama bence Ahmed Telli ve Ahmed Arif kalemlerinde ustalar!!!

19 Mart 2006 21:51

nehir 2
Daire Başkanı

GİDERSEN YIKILIR BU KENT

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider

bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında

Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki

sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar

Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı

üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Gidersen kim sular fesleğenleri

kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Sessizliğini dinliyorum şimdi ve soluğunu

sustuğun yerde birşeyler kırılıyor

bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun

adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına

öpüştüğümüz her yer adınla anlılyor

bir de seni ekliyorum susuşlarıma

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları

belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar

geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar

adını bilmedeğimiz dostlar kalır yalnız

yüreğimize alırız onları, ısıtırız

gardiyan olmayız kendi ömrümöüze her akşam

Gidersen kar yağar avuçlarıma, üşürsün

bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında

durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler

ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde

menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri

bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak

yangınları anımsatıyor genç ölüleri artık

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman

sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere

bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun

isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim

Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın

devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da ölür

bir tufan olurum sustuğun her yerde

Ahmet TELLİ

20 Mart 2006 10:12

7anouk7
Aday Memur

ÇOCUKSUN SEN / II

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm

Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ

Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı 

Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar

Dursam ölürüm paramparça olur dünya

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm

Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir

Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için

Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak

(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu

Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)

Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor

Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri

Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda

Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum

Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım

Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte

Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan

Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer

Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle

Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum

Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken

Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde

Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su

Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç

Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı

(Soluğunun elma kokması bundandı belki)

Bir elma kokusuna tutundum düşerken

Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı

Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

Çocuksun sen, çocuğumsun  

 

AHMET TELLİ

21 Mart 2006 09:51

pretemagna
Şef

Akbabalar Kelebekler

.

Yüregi agzinda bir çocuk

Gibi alirken kalemi elime

Beceriksiz, acemi ve olasiya

Yapayalnizim her defasinda

Bu sonuncu olsun diyorum

Ömrümün eksiksiz tek siiri

Yazilsin artik kirk yasimin

Ve bir askin bittigi bu gece

Akbabalar bin yil kelebekler

Bir mevsim yasarlarmis ki ask

Da kisa ömürlüdür, baslar

Gibi biter yasanmissa eger

Yasanan ne varsa hosgörünün

Bir parçasidir artik ama ben

Yine de yakabilirim bu gece

Bütün anilarimi bir siir için

Sonra irkiliyorum, anilarim yoksa

Dostlarim da terkedilmistir yangin

Sürüp dururken yurdumda ki o zaman

Kiymeti harbiyesi nedir bu siirin

Sabaha karsi dilim pasli

Beynim keçelesmistir ve yangin

Yalnizligima siçrarken üsüyor

Bütün sözcükler. Umut yoktur

Yüregim diyorum, kekeme

Alingan, serseri yüregim

Sen nerden bilebilirsin

Bir siirin nasil yazildigini

Ahmet Telli

.

21 Mart 2006 21:20

ays_un
Genel Müdür

Su Çürüdü

1

Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar

deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık

hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle

gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.

Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir

leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan

havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)

Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıyla yaktım,

jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül

edip savurdum.

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

2

Zamanı yiyip bitirdi karanlık. Gece yoktu. Güneş çoktan

kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü.

Yabanıl sesler geliyordu derinlerden ve karanlığı ince bir bıçak gibi

yırtıyordu. Saklayan kırbaç gibi... Acı duvarını aşan bu

sesler, madeni bir gürültüye dönüyor ve yerkabuğunu

zorluyordu artık. Sesim yoktu. Karanlığın karnında yitirdim

sesimi. Kör bir kuyuda unutulan Yusuf'tum belki. Ama

durmadan soruyorlardı. Tanrılar bilmiyordu sordukları şeyleri,

peygamberler büsbütün hain çıkmıştı. Ama yine de soruyorlar,

soruyorlar, soruyorlar...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

3

Iki şeyi bilmek istiyorum. (Belki aynı şeyi iki kere bilmek

istiyordum.) Duvarların rengi neydi? Derimin rengi neydi?

Dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla,

dilimle dokunuyorum. Duvarların bir rengi olmalı. Ama hiçbir

duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. Adı

yoktu bu rengin, kimyası yoktu. Belki renksizliğin rengiydi bu.

Çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

4

Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar

deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. Ellerim... Sanki

bir kadının memelerini hiç okşamamış, sicaklığını duymamış.

Ellerim... Her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. Ne

beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara... Cüzzamlının,

vebalının bir rengi vardır. Irinin bir rengi... Ölünün bile bir

rengi vardır ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin

rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

5

Killi, ayakları üzerinde duramayan bir yaratıktım artık.

Soyumun neye benzediğini unuttum. "Insana benziyorlardi"

diye duymuştum bir vakitler. Demek ki şimdi maymun

halkasında insanlık...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

6

Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek

sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir

yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki

çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.

Çamur gibi bir yağmur damlası... Ama toprak, bu damlayla

çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu

damlayla yeşertecek... Genzim yanıyor. Ince bir kan şeridi

sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah...

Adımdan gayrısını bilmiyorum.

7

Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. Yetmiş iki gündür

sakındığım ve hergün ancak bir kere dudaklarımı

değdirdiğim... Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (Dilin suya

dokunuşu... Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba

kesilmesi bir an için.) Her gün ancak bir kere değdiriyorum

dudaklarımı suya. Dilimi kaçırıyorum artık. Sünger, bütün

vantuzlarını birden uzatmasın diye... Bataklıktaki suyun da bir

su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir

kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi

artık. Küstü, öldürdü kendini su...

Su çürüdü...

Adımdan gayrısını bilmiyorum?

21 Mart 2006 21:37

phycish_master
Aday Memur

İnsanın tüm yorgunluğunu alıyor. Sanki başka biryere götürüyor.

Gayret et güzel gayret

Biter elbet bu yağmur sabret.

Sensizlikden olsa gerek çekilmez oldu buralar.....

29 Mart 2006 18:07

**"SPARTAKUS**"
Genel Müdür

SEVDANIN EN GÜZEL İFADECİSİ.

11 Nisan 2006 10:02

memento
Aday Memur

ÖZLETİYOR SENİ BU YAĞMURLAR

Burada yağmur yağıyor

Aralıksız yağıyor günlerdir

Ama sen yine de şemsiyeni

Almadan gel ilk otobüsle

Buğulanan camlara usulca

Yüzünü çiziyorum ki yüzün

Bir yağmur damlası olup

Düşüyor yapraklarına gülün

Güller de bozamıyor bu uzun

Karanlık sessizliğini kentin

Anılarını yitiriyor sokaklar

Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları

Tarih de kekemeleşiyor bazan

Ki o zaman aşktır tek bilici

Aşksa yürümek gibi bir şey

Duyabilmek kuşların gelişini

Anısı bizsek eğer bu kentin

Unuttuğu türküler bizsek

Acıyı rehin bırakıp bir güle

Anımsatmalıyız bunları bir bir

Sonra yürümeliyiz seninle

Sokaklara caddelere çıkmalıyız

Belki bir aşktır bu kentin

Belleğini geri getirecek olan

Burada yağmur yağıyor ama sen

Şemsiyeni almadan gel yine de

Özletiyor bu çılgın sağanak seni

Sırılsıklam özletiyor biliyor musun

13 Nisan 2006 23:06

pro_methe
Yasaklı

yürek emekçisi ahmet telli...

gidersen yıkılır bu kent...

gülüşün eklenir kimliğime...soluk soluğa...

unutamadığım şiirleri...

bir de kendi sesinden dinlemenizi tavsiye ederim...

12 Mayıs 2006 23:46

Özgür Deniz
Başbakan Müsteşarı

İzmir Kitap Fuarında onu yeniden görmek ve o güzel sesinden enfes şiirlerini duymak gerçekten de güzeldi.

En sevdiğim iki şiiri;

GİDERSEN YIKILIR BU KENT,

SOLUK SOLUĞA.

14 Mayıs 2006 19:19

seyra
Müsteşar Yardımcısı

........Çocuksun Sen..................

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen,

Ömrümüzse karşılıksız sorulardı, hepsi bu.

Şu samanyolu, hani avuçlarından dökülen

Kum taneleri var ya, onlardan birindeyim.

Yeni bir yolculuğa çıkıyorum, kar yağıyor,

Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte.

Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum,

Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun,

Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı.

Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman

Birisi adres sorsa, önce silaha davranıyorum.

Kekemeyim, en az kasabalı aşklar kadar mahçup

Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için.

Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar

Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa,

Bir daha doğmamak için. Doğmak diyorsun

Ölümlülerin işi, bir de mutlu olanların.

Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar,

Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa.

Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan.

Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit

Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse.

Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman

Bir kaza olsa, adı aşk oluyor artık.

Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık.

Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada.

Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak,

Yumuyorum gözlerimi, gözkapaklarımın içindesin,

Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen..

Hiç büyümüyorsun artık, iyi ki büyümüyorsun.

Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada

Esirgeyensin, bağışlayansın, biad ediyorum.

Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil...

- II -

Çocuksun sen, sesinin çağlayanına düştüm

Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ,

Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı

Nasıl gidip geliyor, gidip geliyorsa öyle.

Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar

Dursam ölürüm, paramparça olur dünya.

Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm.

Uçurum diyordun, bir aşk uçurum özlemidir.

Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna,

Tutunabileceğim tüm umutları görmemek için

Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak.

(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu

Unutmuyorum, unutmuyorum, unutmuyorum hiç)

Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor,

Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri,

Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda,

Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum.

Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım

Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte.

Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan,

Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer,

Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle

Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum.

Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken,

Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde

Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su.

Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç,

Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı.

(Soluğunun elma kokması bundandı belki)

Bir elma kokusuna tutundum düşerken,

Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı

Nasıl gidip geliyor, gidip geliyorsa öyle.

Çocuksun sen, çocuğumsun...

15 Mayıs 2006 15:11

dilekdilek
Daire Başkanı

SICAK BİR KIŞ

Saçlarını gittikçe kısalttığın günlerde

Sen söylemiştin bu sözleri unutmadım

-Her aşk bir ayrılık gizler, ayrılıklarsa

Bir merhabanın sıcaklığını taşır kendisinde

Kalıcı olan hiçbir şey yok diyordun

An?lar var yalnız ömrü karşılayan

Şimdi sımsıcak bir kar yağıyor yine

Yüreğimin üstüne yağıyor hiç durmadan

Ellerin nasıl da üşüyor, bozacının

Karlı sesi doluyorken odamıza

Hava gittikçe kirleniyor bu kentte

Ve aralıksız kar yağıyor kar yağıyor

Kar ayrılık hüznüdür ve ne çok

Ayrılıklar yaşandı şu son birkaç yılda

Yurdundan ayrılanları düşünüyorum ve birisi

Özledim diyor, ülkemin kar kokusunu da özledim

Hiçbir an?ını tanımlamaya kalkmadan

Kısacık ömürler biçiyoruz kendimize

Sonra yolculuklara çıkıyoruz, bir kentten

Ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını

Özlediğimiz birileri olmalı diyordun

Yanındayken bile özlediğimiz birileri

Öyleyse kalkıp Ati?ye gitmelisin, İstanbul?a

Belki hâlâ saklıyordur bir gülü kimbilir

Yaşandı mı o sıcak kış, yaşlandık mı

Aynalara bakmaya vakit bulamadık

Dönüp dönüp birbirimize bakmalardan

Yaşandı mı o sımsıcak kış, ne dersin

AHMET TELLİ

16 Mayıs 2006 00:48

seyra
Müsteşar Yardımcısı

...........Suçlama Beni...............

Suçlama beni

böyle bırakıp

gidiyorum diye

bağrımı yakan

bir yaradır

bu ayrılık şimdi

Bil ki kanımdadır

sevişmelerin yangını

öylece girerken

gecenin bağrına

taşıyorum sımsıcak gülümşeyişini

Yaşanan günler

hayatı oyarak

gedikler açıyor

durulur mu artık

durgun sularda

bekleyerek seheri

Talan ediliyor

bahar ve aşk

öyle bir soyun ki

duracak gibi değil

vurmazsak eğer

kendimizi yola

Yaşamak zorunlu

kurtarılırsa eğer

bahar ve aşk

ve şimdi hayat

acı yeşil

bir kader renginde

Hayatın ve sevincin

kaderinin altettiği yer

kavganın ortasıdır

ki umudun çiçeklenişi

aşkın

yengisidir bu

Söylenecek bütün sözler

sevincin ve sevdanın

savunulmasına dairdir

ve şimdi onlar

yaralarını saracak

birilerini beklemektedirler

Ey anısıyla

kalbimi yakan

kederlenme hemen

ve suçlama beni

böyle bırakıp

gidiyorum diye

16 Mayıs 2006 00:50

seyra
Müsteşar Yardımcısı

..........Göç....................

Göç oldu bir acıdan öbür acıya

oysa sağrısı kurumamıştı atımızın

daha dün sürüp gelmiştik buralara

bugün göründü yine yolların ucu

Devrildi kıl çadırlar seher vakti

usulca uyandırıldı çocuklar

ve kadınlar bohçası çözülmemiş

bir keder gibi gibi düştüler yola

Turnalar gitti biz gittik

bitmedi peşimizdeki nal sesleri

nerde konaklasak tedirgindik

kuruyordu ırmaklar ve göller

Bir yangın gibi taşıyıp durduk

kederi ve acıyı göğsümüzde

yer gök duman içindeydi sanki

genzimizi yakıyordu ayrılıklar

Zulüm bırakmadı peşimizi hiç

biz gittik o buldu izimizi

konar göçer olduk yedi iklimde

tanığımızdır dağlar taşlar

Yalnız bir öfke ışıltısı kaldı

gözlerimizin yorgun sularında

yaşamak bir inat oldu artık

yaşamak bir direnme oldu zulme

Ve işte devrildi yine kıl çadırlar

göç başladı bir acıdan bin acıya

Geride akşamın küllenen ateşi

ve susturulmuş çocuk sevinçleri kaldı

16 Mayıs 2006 01:36

seyra
Müsteşar Yardımcısı

.........Savrulan Külleri Ömrümüzün...........

Bir kızın kocaman gözlerinde gördüm

bulutların dağlara sessizce çöküşünü

Çocuksu susuşları gördüm, kırılan sevinci

Ve kalbimi puslu yamaçlardaki pusulara saldım

çobanlar çoktan inmişlerdi ovaya

bense yapayalnız bir ağaçtım doruklarda

Harelenen sularda bir yanık kokusu

ve uzun boyunlu bir kızın gülümseyişi

Işık zamana bağlı zamansa onun

kocaman gözleridir artık

Anladım tarih de yazılmaz

bir aşkın sayfalarına düşmüyorsa gün

Yalnızdım, yapraklarım dökülmüştü bir bir

deryalara savrulup çöllere düşmüştü

Bir duman tütüyor yine hangi kent yandı

hangi sokakta vuruldu sevgilim

Bir demet menekşe bir avuç toprak

burkulan bir yürek miyim hep

Sesimde bir yanma bir kekrelik

uzayıp giden bir çöl yalnızlığı

Gazeteleri okumuyorum başım dönüyor

sulanmamış çiçekler gibi kuruyor her şey

her şey bir yolculuğun hüznünü taşıyor

gidip de gelmemek üzere bütün yüzler

Puslu yamaçlarda bir çakal gölgesi

bir dağ suskunluğu yürüyor kentlere

yenilen biz miyiz yoksa aşklar mı

bir kızın kocaman gözlerinde görüyorum

savrulan küllerini ömrümüzün

Bu kenti ayrılıklar yıkacak birgün biliyorum

Ölümden şikâyeti yok ölüp gidenlerin

ama bir kızın kocaman gözlerinde yangınlar çıkıyor

Acılar dehşetli kinlendiriyor beni

Kabarıp duruyor içimde, kabarıp duran bir okyanus

yurdumu arıyorum batık bir tekne değilim

yurdumu arıyorum kızgın küller ortasında

16 Mayıs 2006 18:48

meyde
Şef

Eşimin en sevdiği şairdir.Ben Yılmaz Odabaşı derim o Ahmet Telli.Her ikisinin de harika olduğu konusunda uzlaşırız sonunda.

Bu şairleri tanıyıp seven birilerinin olması ne güzel.

Toplam 175 mesaj
 
ANKET
Koronavirüs konusunda ne kadar endişelisiniz?